Tag Archives: Ahmet Hamdi Tanpınar

EDEBİYAT HANGİMİZİN MALI? (Mavi Yeşil 77. Sayı)

 

EDEBİYAT HANGİMİZİN MALI? *

Aslında yazının başlığına ‘edebiyat’ yerine ‘sanat’ da yazabilirdim ancak o kadar geniş bir değerlendirme için hem gücümün hem de bilgimin sınırlı kalabileceğini düşündüğüm için meseleyi edebiyat bağlamında ele almak istedim. Edebiyat her ne kadar birleştirici ve bütünleştirici bir sanat dalı olarak düşünülebilse de bugün Türkiye’de –belki de dünyada da böyledir- meseleye bu şekilde bakılmadığı aşikârdır… Birleştirmek bir yana dursun, gittikçe açılan (en az) iki zıt kutba malzeme olan edebiyat ve edebi metinler, kişinin kim olduğunu, nerede olduğunu, var oluşunun amacını, bireysel ve toplumsal anlamdaki ne’liğini anlamak için bir araç değil artık farklı fikirlerin kendi kalelerini kurtarmaya çalıştığı bir savaş sahasına dönmüştür.  Bu savaş içerisinde yerini almış olan gladyatörler kendi fikirlerini barbarca savunurken ötekini görmezden gelmeye, yaralamaya, yok etmeye çalışmaktan da geri durmuyor ne yazık ki. Derdi “edebiyat” olmayan edebiyatçılar “bizden olan beri gelsin” zihniyetiyle kendi adamlarına yeni yollar açarken, “bizden değildir” dediklerini de ne yazık ki ötelemeye devam ediyorlar. Arada kalan yine edebiyat oluyor tabi ki. Çok bilinen bir örnek olan ve hayatının sonuna kadar “anlaşılamadığını” söyleyen Tanpınar da sağcılar tarafından solcu diye, solcular tarafından da sağcı diye dışlanmamış mıdır? Şimdi adına sempozyumlar düzenlenen, araştırma ve inceleme kitapları hazırlanan ve akademik çevrelerce de paylaşılamayan Tanpınar, bugünleri görseydi belki de yaşarken nerede hata yaptığını düşünüp dururdu.  Merkezde yer alan ve tek sıkıntısı sanat, edebiyat ve insanın var oluşuna dair bir cümle kurmak olan usta ismin bugün okunan metinleri o zaman yazdıkları değil midir sanki?

Türkiye’de şiir denince akla gelen en önemli akımlardan birisi olan İkinci Yeni’yi anlamanın en önemli yolu onların şiirini ve şiirine malzeme olmuş olan konulara bakmaktır diye düşünüyorum. Ancak edebiyatın her alanında olduğu gibi burada da şiirin önüne geçen isimler olmuştur. Bir grup kesim tarafından İkinci Yeni denince akla gelen isim Sezai Karakoç olurken diğer yanda Karakoç’un adını dahi zikretmeyenler Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever gibi isimler ekseninde dönmeye devam etmektedirler. Oysaki 1950’lerde ortaya çıkan İkinci Yeni içinde Sezai Karakoç ve Cemal Süreya hiç mi aynı masada yemek yememiştir diye düşünmek gerek.

Şiir (yani sanat ya da edebiyat) değil de isim öne çıktığında, edebi metinden alınabilecek sanatsal lezzet de sekteye uğruyor haliyle. Hala Necip Fazılcılar ve Nazım Hikmetçiler şeklinde ikiye ayrılmış olan kesimler şüphesiz ki Doğan Hızlan’ın belirttiği “İkisinin de en büyük ortak özelliği dili mükemmel kullanmalarıydı.” sözünü anlamayacaklardır. İdeolojik kaygılar ön plana çıktıkça, metnin sanatsal değeri kaybolup gitmektedir. Necip Fazıl’ın Çile’sindeki muazzam şiirleri ile Nazım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları’ndaki duygu yüklü satırları kıyaslamak bugünün hangi edebiyatçısının haddidir diye sormak gerekli. Birisi sağ pencereye birisi sol pencereye yakın duran bu iki şairi anlamak, şiirlerinden geçmiyor mu? Tabi ki şiirlerinin oluştururken belli ideolojik yaklaşımlarda bulunmuş olabilir şairler ancak bugünkü okurun yapması gereken “kendi fikrinde” olan şairi okumak değil, şiiri ön plana çıkarmaktır diye düşünüyorum. Bu anlamda İkinci Yeni örneğinde de Necip Fazıl-Nazım Hikmet örneğinde de görüldüğü gibi kendi penceresindeki şairi okuyan okura “gerçek okur” demek mümkün mü?

Edward Said’in Türkçe’de yeni yeni görünmeye başladığı zamanlarda ‘Oryantalizm’ üzerine yazdıklarını –tam olarak anlayamayarak bir de- yorumlayan muhafazakâr (sağcı ya da İslamcı mı demem gerekiyordu, tam olarak bilemedim) kesimin Said’i Müslüman sanması ve bir anda sahiplenmesi de meselenin bir başka holiganca yönünü gösteriyor. Tıpkı “Savaş ve Barış”, “Anna Karenina” ya da “Diriliş” gibi önemli romanlarını okumadıkları halde Tolstoy’un “Hz. Muhammed” üzerine yazdığı söylenen kitabın piyasada görünmesiyle büyük yazarı bir anda Müslüman ilan eden kesimin onu aynı şekilde sahiplenmesi gibi. Oysaki Tolstoy, yazdıklarıyla sadece ülkesinin değil bütün bir dünyanın gözünde gelmiş geçmiş en iyi yazarlardan birisi olarak görünmesine rağmen, bizdeki sahiplenme “bak bu da bizden” zihniyeti üzerine şekilleniyor.  Tolstoy’un “Sanat nedir?” sorusu da belki bizdeki cevabını buluyor böylece: Sanat ideolojidir!

Demokrasi Sahasında Anti-Demokrasi

Meselenin bir de akademik boyutu vardır ki bence asıl endişelenilmesi gereken de budur. Bugün pek çok üniversitede bulunan sayısız Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde onlarca hoca var. Ne yazık ki buradaki hocaların edebiyat öğretmek dışındaki kaygıları, edebiyatın çok önüne geçiyor. Dünyanın en demokratik sahaları olduğu söylenen üniversitelerdeki anti-demokratik uygulamalarla öğrencilere kendi bildikleri dışında bir şey okutmayan hocalar, akademisyenliği ay sonu hesaba yatacak olan maaşlarından başka bir şey olarak görmemektedirler. Kendi yazdıkları ya da çok destekledikleri kitapları “zorla” öğrencilerine aldıran ya da okutan akademisyenler, üniversiteleri bir ticari kurum olarak görmemektedirler umarım ki.

Kendi metinleri dışındaki metinlere mesafeli duran akademik çevreler ne yazık ki o alanda kendilerinden daha iyi durumda olan metinleri de görmezden gelmektedirler. Bugün tek kaygısı derse girip zaman geçirmek olan bazı hocalar, kendilerinden daha donanımlı bir öğrenci karşısında afallayıp kalınca da meseleyi bir şekilde ‘dersten geçme’ konusuna getirmiyorlar mı? Sağ cephedeki akademisyenlerin kaçı çağdaş edebiyat metinleri anlatırken Sevgi Soysal’ı, Füruzan’ı, Tezer Özlü’yü örnek olarak vermektedirler. Öte yandan madalyonun arka yüzündeki sol cephenin akademisyenlerinden hangileri Mustafa Kutlu’nun ya da Rasim Özdenören’in metinlerini öğrencilerinin önüne sunmaktadırlar diye merak ediyorum doğrusu. Böylesi akademisyenler de yoktur demiyorum tabi ki. Meseleye objektif ve sadece edebi değeri ölçüsünde yaklaşabilecek hocalar da yok değildir ancak ne yazık ki genel çerçevede akademisyenlik bir çile olmaktan çok da uzak değildir.

Kendi ideolojisindeki “büyüklerine” yaklaşarak bir derece daha atlayıp belki bölüm başkanlığına, dekanlığa hatta rektörlüğe oynamaya çalışan akademisyenler, eğitim “e”sinin ne kadar yanında ya da yakınındalar bilinmez. Artık demokrasiden çok uzak birer ideoloji kalesi halini almış üniversitelerde çıkan öğrenci olaylarında da öğrencileri suçlamak ne kadar doğru diye düşünmemiz gerekli bu yüzden. Balığın baştan koktuğu bir çevrede o kokuyu alamamanın sebebi ay sonu gelecek maaşları düşünmektir herhalde. Gündemdeki eli ayağı düzgün edebiyat dergilerini bile takip etmeyen edebiyat profesörleri kendi bayraklarını sallamaya devam edecekler anlaşılan. Edebiyat bunun neresinde diye sormak bile manidar kalmıyor mu bu aşamada?

Senin Dergin – Benim Dergim

Artık iyice klişe hale gelmiş bir tabir olan Cemil Meriç’in “Dergiler hür tefekkürün kalesidir.” sözü bugünlerde kimin umurunda bilemeyiz ancak dergilerin ne kadar özgür olduğunu da tartışmamız gereklidir. Demokratik sahalar olarak tanımladığımız üniversitelere bu anlamda eşlik edebilecek bir başka ortamdır edebiyat dergileri. En azından olması gereken budur. Ancak edebiyatın her alanında olduğu gibi dergiciliği de “şucular-bucular” zihniyetine hapsetmiş gibi görünüyoruz. Öyle ki hayatındaki solundaki isimler sağdakileri (ya da muhafazakar/İslami kesim de diyebiliriz yine), sağdakiler ise soldakileri umursamamaktan geri durmuyorlar.

Yakın zamanda Hece dergisi bir özel sayı hazırladı. Dergi 181. sayısını Kemal Tahir özel sayısı olarak piyasaya sürdü 2012’nin Ocak ayında. Gayet hacimli, bir dergiden ziyade bir ansiklopedi gibi hazırlanmış olan dergi Kemal Tahir üzerine okuma yapanlara ve bu anlamda akademik çalışma yapacak olanlara da yardımcı olacaktır. Dergi basıldıktan sonra eleştiriler de olmadı değil. Bunun en önemli sebebi de Kemal Tahir’in “kimin malı” olduğu problemi idi. ‘Problem’ diyorum çünkü bu mesele gerçekten de bazı çevrelerce bir problem olarak görüldü. İdeolojik olarak gerçekten de Hece dergisinin şimdiki çizgisine çok yakın olmayan bir isim olan Kemal Tahir için “her şeye rağmen” oldukça kapsamlı bir özel sayı hazırlamak cesaretini(!) gösteren Hece için, en önemli eleştirilerden biri de nehrin öteki yakasından geldi haliyle. Aydınlık’ın 15 Ocak 2012 tarihli sayısında Seyyit Nezir, Hece’nin Kemal Tahir özel sayısından bahsederken, “[…] Hece Dergisi’nin kapağında Kemal Tahir’i görüverdim. Tamam dedim, bu da oldu işte, kaptırdık sonunda! Kültür Bakanlığı’nca yayımlanan “Kemal Tahir 100 Yaşında” kitabının peşinden şimdi de 600 sayfalık “Türkiye’nin Ruhunu Arayan Aydın Kemal Tahir” kitabı… Yalçın Küçük’ün “sağcılara verelim, Peyami Safa’yla takas edelim” dediği Kemal Tahir gitti gidiyor.” ifadelerini kullanıyor ve birkaç satır sonra soruyor: “Peki nedir solculardaki Kemal Tahir düşmanlığı? Ya sağcıların aşkı?”

Türk edebiyatına mal olmuş önemli bir isim için “bizimkini kaptılar” mealince bir ifade kullanmanın ne kadar doğru olduğunu tartışacak değiliz ancak meselenin hangi boyuta vardığını görmemiz açısından da önemlidir Seyyit Nezir’in bu serzenişi. Hür tefekkürün kalesi olan dergileri nasıl tanımlamalı ve sınıflandırmalıyız diye kendine sormadan da edemiyor insan bunları gördükçe. Hece, Kemal Tahir’i kullanamaz mı sahi?

Türkiye’de bir sol-sağ (‘sağ’ tabirini baştan beri muhafazakar/İslamcı anlamında da kullandığımı bir kez daha vurgulamam gerek) gibi bir siyasi kutuplaşmanın olduğu gözle görülen bir gerçektir. Bu, edebiyata da böyle yansımıştır kuşkusuz ancak benim eleştirdiğim nokta, yapılan “iyi işler”e bile kendinden olmayan kesimin göz kapaması… Edebiyat dergiciliğinde de görülen bu kutuplaşma, tarafların kendi dirsek teması kurdukları ile edebiyatçılık oynamasından çok öteye gidemiyor. Cem Erciyes 18.06.2011 tarihli Radikal’de kaleme aldığı “Edebiyatta dergiler bitti artık bloglara bakalım” adlı yazısında, edebiyat dergiciliğinin günümüzde geldiği noktayı belirtirken birtakım dergi isimleri veriyordu. Yazıda genel olarak değinilen edebiyat dergiciliğinin, internetin de etkisiyle gereken ilgiyi artık görmemesi. Erciyes’in kurduğu cümlelerden biri ise kendisinin meseleye bakış açısını görmemiz bakımından önemli: “Eskilere baş kaldıran, kendi sözünü duyurmak isteyen ekiplerin, grupların, akımların kendini gösterdiği ve kanıtladığı dergiler yakın zaman önce bitti; artık bunu kabul etmek lazım. Sıcak Nal, Varlık, Notos, Kitaplık, Sözcükler gibi dergiler hâlâ çıkıyor ve az da olsa okunuyor; ama o kadar.”

Erciyes’in zikrettiği dergi isimleri bir şekilde edebiyat dünyasında ismini duyurmuş, önemli dergiler. Özellikle Türk dergiciliğinin mihenk taşı diyebileceğimiz (ki eskiye nazaran çıtasının düşmüş olduğu da bir gerçektir) Varlık başta olmak üzere adı geçen dergiler önemli dergilerdir. Ancak ne yazık ki Erciyes bu dergi isimlerini anarken nasıl olmuşsa yirmi yıllık Dergâh’ın, kırk yıllık Türk Edebiyatı’nın isimlerini unutmuştur. Kendisine bu durum münasebetiyle ulaşıp da rahatsızlığımı bildirdiğimde, bana Muhafazakar çevrelerin çıkarttığı dergilerin adlarına yer vermemem onları dergiden saymamaktan değil, uzun süredir hiç takip etmediğim dergiler oldukları için aklıma gelmediler, Dergah ve Türk Edebiyatı gibi köklü dergiler yok sayılamaz tabii ki.” Karşılığını vermiş olan Erciyes’in dergiciliğe nasıl baktığı da takip ettiği dergilerden anlaşılmaktadır sanırım. Bu noktada Erciyes’i hedef tahtası haline getirmek gibi bir niyetim yok. Kendisi benim de sürekli (ve belki de en fazla) takip ettiğim Radikal Kitap’ın mutfağında önemli işler yapan ve benim de kıymet verdiğim bir isim. Ancak dergicilik, her ne demekse artık bu, belli kalıpların dışına çıkmıyor ya da çıkarılamıyorsa, zaten belli ölçüde ve belli kesimler için var demektir ve bu da edebiyatın özüne ne kadar uygun düşer tartışılmalıdır. Gözüme çarpan bir örnek olduğu için Cem Erciyes’in yazısına dikkat çekmeye çalıştım. Sol kesimden bir isim olarak Cem Erciyes böyle bir tespitte bulunuyor olabilir ancak bunu muhafazakâr/İslamcı kesim yapmıyor demek de abes olacaktır. “Türkiye’de edebiyatı sol yapar” mantığı ne kadar yanlışsa, solun yaptıklarını görmezden gelmeye çalışan muhafazakâr/İslamcıların yaptığı da o kadar yanlıştır. Mesele biraz da at gözlüklerini çıkartabilme cesaretini gösterebilmektedir sanıyorum ki…

Kendim Ettim Kendim Okudum

Taraf olmayanın bertaraf olacağının sıkça dile getirildiği bir ülkede yaşayan bizler, edebiyat sahasında da bir fikrin taraftarı olmanın en doğal hak olduğunu düşünebiliriz. Ancak o fikre holiganca sarılmak ve faşizanca, bir başka fikre tahammül edememek, zıt fikrin etrafındaki oluşumları görmemek, onları yok saymak gibi davranışlar ne edebiyatın ne de genel anlamda sanatın karakterine yakışır. İdeolojiler dünyasına dönmüş olan günümüz coğrafyasının bu tutumunu en azından sanat arenasından temizleyemez miyiz peki? Bunun için ne yapılmalı ya da? Burada çözüm yolları sunacak, hasta bir adama reçete yazmaya çalışacak değilim. Ama öncelikle yapmamız gereken “onlar”ın da varlığını kabul etmek. Her şeyden önce edebiyatın edepsizliğini yapmamak… Senin dergin, benim yayınevim, onların yazarı diye düşünmek edebiyatı daha iyi bir yer haline getirmeyecek belli ki. Mesele solun, sağın, İslamcının, muhafazakarın, komünistin, sosyalistin, ülkücünün meselesi değil. Mesele edebiyatla uğraşan herkesin meselesi… Basit bir fanzin edebiyat dergisinden yeni edebiyatçılar yetiştirmeye çalışan edebiyatın akademik çevrelerine kadar uzanan bu geniş yelpazeyi birbiriyle savaşanların arenası olarak görürsek, edebiyat ne kadar ilerler diye düşünmemiz de gerekir ardından. Edebiyatta tabi ki zıt kutuplar olacaktır ki bu tarihin her döneminde böyle olagelmiştir. Ancak günümüzdeki fikir ayrılıklarının Muallim Naci ile Recaizade Ekrem’in “Zemzeme-Demdeme” tartışması gibi olmadığı da kesindir. Muallim Naci ile Recaizade Ekrem, ilk olarak birbirlerinin farkında olarak başlamışlardır tartışmaya. Bizim problemimiz ise kendimizden olmayanı görmemek halini aldı günümüzde. İktidar yalakası adamların Türkiye’nin çeşitli üniversitelerinde sözde profesörler olmalarından tutun da, dergicilik yaptığını iddia eden yayıncıların sadece kendi yelpazelerindeki “diğer” dergileri görmesine kadar bütün bir edebiyat alemi kirli bir edebiyat oyunu oynamaktan uzakta değil galiba. Hal böyle olunca, saplantılı ideolojilerimizle birlikte kendi yaptıklarımızı kendi çevremizdeki adamlarla paylaşıp yine onlarla birlikte ve onlara okumaktan başka bir şey kalmıyor geriye yapacak. “Kendin pişir kendin ye” mantığındaki bu içi boş edebiyatçılık oyunu sürdükçe de insan sormadan edemiyor kendine, sahi şu edebiyat hangimizin malı?

TEMMUZ, 2012

________________________________
Mavi Yeşil Dergisi’nin Eylül-Ekim 2012′deki 77. sayısında yayımlanmıştır.


ANADOLU’NUN ÇATISI: ERZURUM (Ayraç 36.Sayı)

ANADOLU’NUN ÇATISI: ERZURUM * 

“Erzurum Türk tarihine, Türk coğrafyasına 1945 metreden bakar.” diyen Tanpınar’ın, Beş Şehir’de anlattığı, diğerlerine nazaran (coğrafi olarak) en “uzak” kent belki de Erzurum’dur. Tanpınar’ın da vurgu yaptığı yüksek rakımının Türk tarihine de 1945 metreden bakması sadece fiziki ve coğrafi olarak yukarıda olmasından değil aynı zamanda tarihsel süreç içinde önemli olaylara ev sahipliği yapması, nice badireler atlatması ve pek çok medeniyetin uğrak yeri olmasıyla da alakalıdır.  Milattan önceki dönemlerden günümüze kadar Anadolu’nun en stratejik noktalarından birisi olarak görülen ve neredeyse tarihin hiçbir döneminde boş bırakılmayan Erzurum’un, nispeten yakın tarihimiz diyebileceğimiz milli mücadele döneminin de en önemli kalelerinden birisi olması tesadüf değildir şüphesiz. Bugün bile şehrin içinde gezerken mimari yapının göz alabildiğine tarih kokması ve o tarihi dokunun iliklerinize işlemesi Erzurum’un nasıl bir kent olduğunu görmemize yardımcı olacaktır.

Tanpınar da Beş Şehir’de aynı duygularla hareket ederek Erzurum’u anlatır. “Erzurum’a üç defa, üçünde de ayrı ayrı yollardan gittim.” diyen Tanpınar, ilk yolculuğunu daha çocuk denecek yaşta, Balkan Savaşları’nın sonunda yapmıştır. Çocuk gözleriyle gözlemlediği Erzurum’un, o dönemim coğrafyasının ve sosyoekonomik şartlarının kendi deyimiyle “üzerindeki tesiri” de büyük olmuştur. İkinci gidişindeki Erzurum ile (ki ikinci seyahatini öğretmen olarak yapar ve sene 1923’tür) çocukken gördüğü Erzurum arasındaki büyük farkları dehşet içerisinde okuruz Tanpınar’ın kaleminden:  “İkinci defa gördüğüm bu şehir, artık şark vilayetlerinin iktisadi merkezi, yaylanın gülü, bu havalide söylenen türkülerin yarısından çoğunun güzelliğini övdüğü eski Erzurum değildi. Harp, hicret, katliamlar, tifüs, çeşit çeşit felaket, üzerinden ağır bir silindir gibi geçmiş, her şeyi ezip devirivermişti.” Gördüğümüz üzere ikinci ziyaretindeki Erzurum, belki biraz da artık yetişkin bir birey olmasının da getirdiği tecrübeyle daha dikkatle incelenen ve daha karamsar bir Erzurum’dur Tanpınar’ın gözünde. Gerçekten de dönemin Erzurum’u zor şartlardan geçmiş ve hala da geçmekte olan bir Erzurum’dur. Ekonomik ve sosyal canlılığın neredeyse kaybolduğu bu şehir, Anadolu’nun diğer mücadeleci şehirlerinden farklı değildir. Nüfusu azalmış, kalan nüfus da çeşitli sıkıntılar içerisine düşmüştür. Tanpınar’ın “Hiçbir yerde memleketin Birinci Cihan Harbi’nde geçirdiği tecrübenin acılığı burada olduğu kadar vuzuhla görülemezdi.” şeklindeki vurgusundan da anladığımız üzere Erzurum’un “eski Erzurum” halini alması epeyce zaman alacaktır. Kanayan yaraları sarmak kolay değildi muhakkak ancak bu karamsar hava er ya da geç dağılacaktır. Kaybolan şeyin ne olduğunun o dönemlerde anlaşılmasının güç olduğunu da söyleyen Tanpınar için aslında kaybolan “bütün bir hayat tarzı, bütün bir dünya” idi. Ancak Tanpınar’ın Erzurum için söylediği bir başka dikkat çekici nokta da bu “değişim”in eninde sonunda gerçekleşeceğiydi. Ona göre savaş sadece kaçınılmaz olanı hızlandırmış ve “beş on yılda ve en iyi şartlarda değişebilecek bütün bir hayat çerçevesini bir hamlede kırıp dağıtmıştı.”

Tanpınar’ın Erzurum’daki hatıralarının önemli duraklarından birisi de lisede öğretmenlik yaptığı dönemde Atatürk’le olan görüşmesidir. “Atatürk’ü ilk defa Erzurum’da gördüm.” diyen Tanpınar için “Atatürk” saygı duyulacak bir insanın ötesinde, bir kahraman, ne yaptığını bilen bir devlet adamı ve alçakgönüllü bir liderdir. Tanpınar’ın Atatürk için kullandığı ifadelerden bazıları, “Sakin, kibar, daima dikkatli ve her şeye alakalıydı.” şeklindedir. Bu dönemde yaşanan deprem olayından korkan halkı yatıştırmak için bizzat Erzurum’a giden Atatürk, Tanpınar üzerinde de izler bırakmıştır muhakkak. Sohbet ettikleri bir anda Tanpınar’a medreselerin kapatılması üzerindeki düşüncelerini soran Atatürk’le bu konudaki fikirlerini paylaşan Tanpınar, hayatının daha sonraki dönemlerinde onu tekrar görmüş olmasına rağmen onunla konuşma imkânı bulamamıştır.

Tanpınar’ın Erzurum’a son gidişi II. Dünya Savaşı’nın son yıllarına denk gelir. Yani neredeyse yirmi yıl sonraya… Bu açıdan bakarsak Tanpınar’ın Erzurum’unun üç gidişinde de farklı bir Erzurum olarak karşımıza çıkmasının sebebini daha net anlayabiliriz. Son seferinde gittiği Erzurum’u daha canlı, toparlanmış, kendine gelmiş olarak bulan Tanpınar, Beş Şehir’de Erzurum’u anlattığı satırlar boyunca ondaki bu sürekli değişimden de sık sık bahseder. Cumhuriyet’in ilk dönemindeki karmaşık ortamdan da sıyrılan Erzurum, artık yeni Türkiye’nin gelişmiş ve gelişmeye devam eden şehirlerinden biri olacaktır belli ki. Burada görülen, mini bir Türkiye’dir. Tanpınar ile birlikte Erzurum da değişmiş, onun gibi biraz daha yaşlanmış ancak yaşlandıkça biraz daha da “eski” Erzurum halini almıştır. Son bölümde Tanpınar karamsar gömleğini de üzerinden çıkararak bunlara değinir. “Sanki vatana çatısından bakıyordum.” dediği Erzurum, Tanpınar’ın ruhunda da derin izler bırakmıştır.

Dünün Erzurum’u Bugünün Erzurum’u

Erzurum’un bir esnaf şehri olduğunu vurgulayan Tanpınar, oranın esnafını terbiyeli, saygılı ve güvenilir olarak betimler. Sosyoekonomik hayatı canlı tutan esnafların yanı sıra kervan yollarını da şehrin kalkınması için önemli duraklar olarak görür. O kadar ki bu yollar sadece ticaret hayatını canlı tutmakla kalmaz, otuz iki sanatı da beslermiş. Tanpınar’ın bahsettiği bu sanatlardan bazıları, “semerciler, dikiciler, kılıççılar, kuyumcular, çadırcılar, zarcılar, sabuncular, ipçiler, takımcılar, mumcular…”dır. Buradan da anladığımız gibi Tanpınar’ın “sanat” dediği bizim bugün kullandığımız anlamıyla “zanaat”tır. Bunun yanında yine bugünkü anlamıyla sanata da değinir Tanpınar. Edebiyat, musiki ve mimari alanından önemli örnekler veren Tanpınar’ın Erzurum’unu bir “şairler şehri” olarak nitelersek de çok ileriye gitmiş olmayız sanıyorum ki. Satır aralarında kaleme aldığı Erzurum türküleri, şiirleri ve oranın çeşitli halk ozanları, Tanpınar’ın zihninde o kadar canlıdır ki bizler de o satırları okurken kendimizi o halk ozanlarının yanında şiir ya da türkü dinlerken buluruz zaman zaman.

Öte yandan şehre bugünkü havasını da veren en önemli unsur, önceki satırlarda da söylediğimiz gibi oranın mimarisidir. İlk paragrafta da belirttiğim üzere şehrin buram buram tarih kokmasının ana sebebi bu tarihi yapı. Tanpınar, bu mimariden bahsederken en önemli örnekler olarak Ulu Cami’yi, Lala Paşa Camii’ni, Çifte Minare’yi, Yakutiye’yi, Erzurum Kalesi’ni sunar. Gerçekten de bugün bile şehrin turist çekmesine yardımcı olan mimari yapılardır bunlar. Tanpınar’ın ismini zikrettiği mimari eserler dışında da pek çok mimari yapı vardır şehirde. Osmanlı’dan ve hatta daha öncesinden izler taşıyan bu eserler yeni Türkiye’nin Erzurum’unda eskiyi görebilmemiz açısından da önemlidir. İlerleyen zamanla birlikte sürekli değişen Erzurum’un değişmeyen yönlerinden birisi de işte bu sanatsal yönüdür…

Bugün Erzurum Türkiye’nin neresindedir peki? Doğunun kalesi olan Erzurum, bunca büyük bir tarihsel geçmiş ile zamana meydan okurken, şüphesiz Tanpınar’ın sık sık söylediği belli “değişim”lerden de nasibini almaktadır hala. Verimli topraklarına rağmen elverişsiz iklimi sebebiyle tarımsal faaliyetleri sınırlı olan Erzurum’un hala en önemli özelliği şehir içindeki, şehirlerarasındaki ve hatta yurt sınırlarını da aşan ticarettir. Doğu kapılarına yakın olmasının verdiği coğrafi avantajla, eskiden olduğu gibi bir “ticaret durağı” olma özelliğini de sürdürmüyor değil Erzurum. Bununla birlikte geçmişte belki de hayal bile edilemeyecek bir öğrenci potansiyeline sahip bugün şehir. Evveliyatından beri bir asker şehri olduğu gerçeği bugün de değişmeyen Erzurum’un öğrencilere her geçen gün daha fazla kucak açması, Tanpınar’ın Erzurum Lisesi’ndeki yıllarının üzerine onca basamak konduğunun da göstergesi belki de. Öte yandan çeşitli kış sporlarına (ki yakın zamanda gerçekleştirilen Üniversiteler Arası Kış Olimpiyatları bunun en güzel örneğidir) ev sahipliği yapacak kadar büyük yatırımların yapılması, açılan yeni turizm merkezleriyle farklı ülkelerden turistlerin şehre çekilmesi de Erzurum’un gün geçtikçe geliştiğinin bir başka yansımasıdır. Sahip olduğu potansiyel değerlendirilirken şehir mevcut sınırlarının da dışına taşmaya devam ediyor hala.

Milli mücadelenin simge şehirlerinden olan Erzurum, hala bu özelliği ile anılmaya devam ediyor. Sayısız tabyaların, çeşitli tepelerinden insanlara göz kırptığı şehrin meydanında hala “Ya istiklal ya ölüm…” yazması bunun sadece küçük bir göstergesi. Turizm ve kültür şehri olma yolunda adım adım ilerleyen ve adımları her geçen gün büyüyen Erzurum’un, bu tarihi rolünden sıyrılması mümkün değil şüphesiz. “Atatürk Erzurum’dan işe başlar. Tıpkı ilk fatihler gibi oradan Anadolu’nun içine doğru yürür; oradan başlayarak yurdumuzu, milletimizin tarihi hakları adına yeni baştan fethederiz.” diyen Tanpınar’ın o günkü fikirleri bugünü de yansıtmıyor mu sanki?

Tanpınar Erzurum’a üç defa gitmişti dedik ve anlattıklarıyla birlikte vurguladığı kadarıyla üçünde de ayrı bir Erzurum gördüğünü belirttik. Çocuk gözlerle hayran olduğu Erzurum’dan viran bir kente dönüşen Erzurum’a ve ardından da toparlanmış, kendine gelmiş dediği Erzurum her defasında farklı bir şekilde çıkmıştı Tanpınar’ın karşısına. Beş Şehir’de, Tanpınar’ın Erzurum üzerine yazılan satırlarını okurken insan sormadan edemiyor kendisine; bugünün, hareketli, öğrencilerle ve turistlerle dolu, yer yer yüksek binalarının ve alış veriş merkezlerinin kapladığı caddelerini görseydi Tanpınar, şehrin içinde kendini kaybeder miydi acaba?

 Ayraç Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi’nin Ekim 2012′deki 36. sayısında yayımlanmıştır.


HUZUR’UN MÜMTAZ ŞAHSİYETİ: MÜMTAZ ( Mavi Yeşil 69. Sayı)

HUZUR’UN MÜMTAZ ŞAHSİYETİ: MÜMTAZ *

“Biz düşüncelerimizi çok defa omuzlarımızda taşırız.”

Ahmet Hamdi Tanpınar – Huzur

 

Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış adlı eserinde “Huzur” üzerindeki fikirlerini aktarırken, yazısının başlığını “Bir Huzursuzluğun Romanı: Huzur” olarak seçer. Bu şuurlu bir seçimdir ve aslında romanın bütün bir panoramasını gösterir bize bu ifade. Evet, Huzur bir huzursuzluğun romanıdır. Ama neyin/kimin huzursuzluğu? Huzur’daki huzursuzluk, baştan sona, romanın baş ve baskın karakteri olan Mümtaz’ın huzursuzluğudur. Şayet Tanpınar romanın ismini Huzur değil de Mümtaz koysaydı, o gün de bugün de herhalde hiç kimse çıkıp da romanda pek çok karakter varken neden bu romanın ismi Mümtaz, diye sormazdı.

Esas olarak roman, romandaki dört önemli karakterin isimlerini taşıyan dört ana bölümden oluşur: İhsan, Nuran, Suad ve Mümtaz. Ancak bu bölümlerin tamamında, diğer karakterler değil yine Mümtaz baskındır. İlk üç bölüm her ne kadar diğer üç önemli karakterin ismini almış olsa da, anlatılanlar İhsan, Nuran ya da Suad değil, büyük ölçüde Mümtaz’ın onlarla olan münasebeti ve diğer karakterlerin Mümtaz üzerinde olan etkileridir. Romandaki bütün olaylar Mümtaz’ın çevresinde gelişir. Diğer karakterin romanda bulunma sebebi, Mümtaz ile olan münasebetlerinden ötürüdür. Bu yüzden Huzur, Mümtaz’ın romanı; roman içindeki huzursuzluk da Mümtaz’ın huzursuzluğudur diyebiliriz.

Mümtaz’ın “Huzur”u

Huzur, bir ağustos sabahı başlar. İkinci Dünya Savaşının ilanından yaklaşık bir gün önce başlayan roman, savaşın ilan edilmesi ile yani yaklaşık yirmi dört saat sonra da sona erer. Aradaki bölümleri ve geriye dönüşleri saymazsak, Huzur sıkıntılı bir şekilde başlar ve daha sıkıntılı bir şekilde biter. İhsan başlığını alan ilk bölümde, hasta yatağındaki İhsan’ı görürüz. İhsan, Mümtaz’ın anne babasının ölümünden sonra onu yanına alıp büyüten ve yetiştiren, fikir ve ahlak olarak Mümtaz’a çokça tesir etmiş bir karakterdir. Mümtaz’ın amcasının oğlu olan İhsan’a Mümtaz, ‘abi’ diye hitap eder. (Mümtaz’ın, Tanpınar’ın bizzat kendisi olduğunu düşünürsek, pek çok edebiyatçının iştirak ettiği bir nokta olarak İhsan’ın da Yahya Kemal’in resmedildiği bir karakter olduğunu söyleyebiliriz.) Bu ilk bölüm her yönüyle keder ve sıkıntı kokan bir bölümdür. Mümtaz İhsan’a bir hastabakıcı bulmak için evden çıkar. Bu noktalarda Mümtaz’ın sokaklarda nasıl da kendinden geçmiş olarak dolaştığını da görürüz. Çünkü Mümtaz, çok sevdiği ve hayatını ölünceye kadar devam ettirmek istediği Nuran ile ayrılmıştır. Tanpınar, aslında daha romanın başında, okuyucuya bu huzursuz ve sıkıntılı atmosferi tattırır. Bizler, Mümtaz ile Nuran hakkındaki ilk bilgileri alırız. Sonraki bölümlerde anlatılacak olan ilişkinin bitmiş olduğu gerçeği ile yüzleşiriz. Bu teknik, Tolstoy’un İvan İlyiç’in Ölümü eserini hatırlatır bize. Orada da Tolstoy öncelikle eserin başkarakteri olan İvan İlyiç’in öldüğünü gösterir daha ilk sayfalarda ve ardından esere giriş yaparak vermek istediklerini paylaşır okuyucu ile. Huzur’daki teknik de buna benzer. Mümtaz’ın tıpkı bir rüyadaymış izlenimi uyandıran ruh hali ile karşı karşıya bırakılırız daha romanın başlarında. Hatta o kadar ki Mümtaz, fiziksel olarak sağlıklı gözükmesinin yanında, İhsan’dan daha hasta bir görüntü çizer.  Çünkü hasta olan, Mümtaz’ın ruhudur.

İkinci bölüm Nuran başlığını taşır. Birinci bölüm ne kadar sıkıntılı ve huzursuzsa, ikinci bölüm de onun aksine bir o kadar huzurlu ve mutludur. Birinci bölümün geçtiği zamandan yaklaşık bir yıl kadar öncesi anlatılır. Bu bölümde daha çok Mümtaz ile Nuran arasındaki ilişki ön plandadır. Bu bölümde sık sık doğadan ve sanattan söz edilir ve Mümtaz’ın zihninde bütün bunlar Nuran ile birleşir. Aslında Huzur’da iki farklı Nuran vardır. Birincisi gerçek, olduğu gibi görünen ve romanın akışı içinde kendini gösteren Nuran’dır. İkincisi ise Mümtaz’ın gözündeki Nuran’dır. Ütopikleşmiş ve idealize edilmiş bir kadın tipi olan Nuran, adeta bir üst-insan konumundadır. Biz de romanın gidişatı içerisinde genel olarak Nuran’ın bu şekliyle yani idealize edilmiş tipi ile tanırız çünkü neredeyse bütün roman Mümtaz’ın gözüyle ve onun anlatımı ile aktarılır okuyucuya. Mümtaz ve Nuran’ın aşkı bedensel aşkın ötesinde, ortak bir bakış açısına, benzer fikirlere; müzik, sanat, doğa gibi konularda yakın hissiyatlara sahip olmalarına dayanır. Sanattan, bilhassa müzikten konuşurlar. İstanbul’u gezerler, ikisi de Boğaz’a hayrandır. Mümtaz’ın gözünde Nuran, sanat ve doğanın vücuda gelmiş halidir. Öyle ki onların aşkı başta Mahur Beste olmak üzere, Türk musikisinin üstüne kurulmuştur bile diyebiliriz. Ancak Nuran ile Mümtaz arasındaki bu bağ, Suad’ın ortaya çıkması ile sekteye uğrar ve en sonunda da yok olur. Yazar bunları bize bir sonraki bölümde Suad başlığı altında aktarır.

Üçüncü bölüm, Berna Moran’ın ifadesi ile “melankolik” bir bölümdür. Genel olarak diğer bölümlere benzemez. Fethi Naci, 1973’te kaleme aldığı “Huzur” adlı yazısında Suad’dan bahsederken “…ve sonunda Suad’ın bir Dostoyevski romanından çıkıp gelmişe benzeyen davranışı:” ifadesini kullanarak, bu bölümdeki üslup ve teknikteki farklılığa da dikkat çeker. Suad aslında Mümtaz’ın tam tersi bir karakterdir. O da Nuran’ı sever ancak Nuran’ı sevmesi, onu evlenmekten ve hatta çocuk sahibi olmaktan geri koymaz. O da İhsan gibi hastadır ancak onun bedenen yaşadığı hastalığı ruhuna da bulaşmıştır. Eski Yeşilçam filmlerimizde görünen kötü adam rolü, Huzur’da Suad’a verilmiş gibidir ve Suad sanki satır aralarında okuyucuya, “Bu filmin kötü adamı benim!” diye fısıldar. Çünkü romanın sonuna geldiğimizde Mümtaz’ın içinde bulunduğu ‘huzursuz’ duruma büyük ölçüde Suad’ın sebep olduğu kanaatine varırız.  Suad Nuran’a olan aşkı yörüngesinde sanki bir şekilde intikam almaya çalışır Mümtaz’dan ve bunu da başarır. Nuran’ın Mümtaz ile evlenmek üzere olduğunu bilmesine rağmen Nuran’a bir mektup yazar. En sonunda da yapabileceği en uç eylemi gerçekleştirir ve Mümtaz’ın evinde kendisini asarak intihar eder. Nuran bu tablo karşısında aralarına bir ölünün girdiğini düşünür ve Mümtaz ile evlenmekten vazgeçer.

Son bölüm Mümtaz adını taşır. Bu bölüm birinci bölümün devamı niteliğindedir. Aradaki bölümlerde Nuran ile olan aşk hikâyesi anlatılır geriye dönüş ile. Mümtaz bu sefer de doktor bulmak ve ilaç almak için sokağa çıkar. Birinci bölümdekine benzer ruh hali vardır Mümtaz’da. Mümtaz’ın Nuran’dan ayrılırsa çıldıracağı olasılığını önceki sayfalarda öğrenen okuyucu, Mümtaz’ın sonunu merak eder. Gerçekten de öyle olur. Psikolojik olarak Nuran’dan ayrılması ve toplumsal olarak da savaşın başlaması durumu Mümtaz’ın zaten hasta olan ruhunu iyice yıpratır ve nihayetinde Mümtaz’ı ölmüş olan Suad ile konuşurken görürüz. Bu aynı zamanda Mümtaz’ın gerçekten de çıldırdığını öğrendiğimiz romanın sonudur.

Huzur’un “Mümtaz”ı

Şimdi romanın sonundan, tekrar başa dönelim ve Mümtaz kimdir, ona değinelim. Mümtaz, anne ve babasının ölümünden sonra amcasının oğlu İhsan tarafından yetiştirilen, Galatasaray Lisesi’nde okumuş, ardından Edebiyat Fakültesi’nde doktora yazan, Şeyh Galip üzerine bir roman yazmaya çalışan bir gençtir. Yirmili yaşlarının ortalarındadır. Ancak Mümtaz’ı tanımlamaya bunlar yetmez. Abdullah Uçman’ın anlatımı ile Mümtaz, “küçük sayılabilecek bir yaşta tabiat karşısında varlığın sırları üzerinde düşüncelere dalan, ama bunları çözebilmek için yaşı henüz çok küçük olan biridir. Yani Mümtaz bir defa sıradan, alelade bir kahraman değildir; hayata bir sanatçı duyarlığı ile bakan Mümtaz, romanın ilerleyen sayfalarında hayattan sanata, sanattan hayata doğru gider gelir.”  Roman boyunca Mümtaz ile ilgili olarak dikkatimizi çeken en önemli yönlerden biri, işte bu sanatçı şahsiyetidir. İçindeki şairane duygular, Mümtaz’ın hayata karşı olan bakış açısını etkilemiş ve belki de pek çok akranına göre, onda farklı farklı hassasiyetler oluşmasına neden olmuştur. Boğaz’ın güzelliği karşısında mest olan Mümtaz, yeri gelir sokakta gördüğü karamsar bir tabloya da aynı hassasiyetle üzülür. Önceki satırlarda da belirttiğimiz üzere Mümtaz sanatı ve doğayı birbiriyle sık sık bütünleştirir. Özellikle Nuran ile olan aşkı sırasında bu daha belirgindir ve söylediğimiz gibi Nuran’ı sanatın ve doğanın vücuda gelmiş hali olarak görür. İşte bu bakış açısı Mümtaz’ın ruh halinin nasıl bir çerçevede olduğunu da gösterir bize. Bu anlamda bakacak olursak, Mümtaz’ın, “Hüsn ü Aşk”ın yazarı olan Şeyh Galip’in romanını yazmak istemesinin de tesadüfî bir tercih olmadığını görmemiz mümkündür.

Burada bir parantez açarak “Mümtaz” ismine değinmek de yerinde olacaktır. Arapça bir isim olan Mümtaz, Türkçe’de “seçkin” demektir. Tanpınar, karakteri hakkındaki ilk fikri burada verir aslında okuyucuya. Karakterin Mümtaz ismini alması Tanpınar tarafından net bir tercih olarak görünebilir gözümüze. Yukarıda da belirttiğimiz üzere, Mümtaz’ın her şeyden önce çevresine karşı estetik bir bakış açısının olması, hayat üzerinde derin düşüncelere dalması gibi özellikleri, Mümtaz’ı gerçekten de “mümtaz” bir şahsiyet yapar.

Tanpınar, aslında Mümtaz ile Türk aydınının durumunu da anlatmaya çalışır. Hatta İhsan’ı da dâhil edebiliriz bu Türk aydını durumuna çünkü İhsan da tam anlamıyla bir aydın profili çizer Mümtaz ile birlikte. Daha da ötesi İhsan, duruşuyla, söylemleriyle, Mümtaz üzerindeki tesiri ile Mümtaz’dan daha “aydın”dır. Mümtaz’ın bu konumuna da roman boyunca eşlik ederiz. Tanpınar bunu, okuyucuya vermek için özellikle müziği kullanır. Batı müziğinden ve doğu müziğinden çeşitli isimler satır aralarında okuyucuya göz kırpar. Tanpınar, Mümtaz aracılığı ile yeni bir aydın tipi çizmektedir. Doğu ile batıyı, geçmiş ile geleceği birleştiren ve sentez yapan bir aydın tipidir bu. Huzur’da “Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu; Dede’yi Wagner olmadığı için, Yunus’u Varleine, Baki’yi Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya’nın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en iyi giyinmiş milleti olduğumuz halde çırılçıplak yaşıyoruz. Coğrafya, kültür, her şey, bizden bir yeni terkip bekliyor; biz misyonlarımızın farkında değiliz. Başka milletlerin tecrübesini yaşamaya çalışıyoruz.” diyen Tanpınar, aslında köklerine olan bağlılığa da işaret ediyordu ve batılılaşma felsefesi ile hareket eden pek çok aydını da üstü kapalı eleştiriyordu. Batılılaşmaya karşı olmayan Tanpınar, bunun, yüzümüzü batıya sırtımızı doğuya dönerek yapılmaması gerektiğini vurgularken, yeni Türk aydınının tipini de Huzur’da pek çok kez göstermiş oluyordu. “Maziyi ihmal edersek hayatımız da ecnebi bir cisim gibi bizi rahatsız eder, terkibin içine ister istemez sokacağız.” derken de aynı noktayı vurguluyordu Tanpınar.  İşte Mümtaz, bu yeni aydın tipidir. Doğu ile batı arasında bir sentez oluşturacak, geçmiş ile gelecek arasında bir köprü kurabilecek olan aydın tipi… Yeni Türkiye’nin ihtiyacı olan aydın tipi… Ancak eserin geneline baktığımızda, Mümtaz’ın hep bir arada kalmış durumda olduğunu da görürüz. Ne doğulu ne de batılı olabilmiş, ne doğuyu terk edebilmiş ne de batıya tam olarak adapte olabilmiş, Dede Efendi’yi de Wagner’i de dinleyen bu karakter tipi, Tanpınar’ın hayata karşı olan bakış açısının etkilediği karakter tipidir. Mümtaz da Tanpınar gibi –Tanpınar’ın çok söylediği- eşiği geçememiştir.

Romanda Mümtaz’ın sadece bir “hülya adamı” olmadığını da görürüz böylece. Mümtaz, hayatta bir iddiası olan, (Tanpınar’ın deyimiyle) bir macerası olan adamdır. Mümtaz, memleket meselelerine uzak değildir. Roman boyunca Mümtaz’ın romantik ve şairane duruşu daha baskın gibi görünse de, toplumsal konular üzerinde de, ekonomik durum üzerinde de düşünen bir insandır o. Mümtaz, “işsiz insanlara iş bulmak” gerekliliği üzerinde düşünürken, okuyucu olarak bizler, romanda adeta başka bir Mümtaz görmüş oluruz. Mümtaz ile Tanpınar arasındaki benzerliklerin biri de budur aslında. Tanpınar, zaman zaman Mümtaz’a, zaman zaman ise İhsan’a söyletir düşündüklerini. Böylece çok taraflı bir bakış açısı oluşturur olayların genelinde. Zaten Mümtaz’a bakınca, yaşının henüz yirmi beşlerinde olması ancak fikirlerinin yaşından çok daha olgun durmasını, Tanpınar’ın şahsından başka bir şeyle açıklamak zordur. Yine Tolstoy’dan bir örnek vererek benzerlik kurarsak; Diriliş’in başkarakteri olan Nehludov’un, genç yaşına rağmen, karşılaştıkları üzerinde çok derin düşünen, olgun tavırlı, yaşının ötesinde görüntü sergileyen bir tip olmasının, Diriliş’in yazarı olan Tolstoy’un yetmişli yaşlarında olmasıyla bağlantılı olduğunu görürüz. Tanpınar ile Tolstoy’u bu anlamda birbirine benzetebiliriz belki.

İkinci Dünya Savaşı’nın kapıda olduğu Huzur’da, Mümtaz da bu savaş ortamından da psikolojik olarak etkilenmiştir. Aslında savaşın ve -doğrudan ya da dolaylı olarak- ölümün, Mümtaz üzerindeki etkileri anne ve babasının, Mümtaz küçük yaştayken ölmesine dayanır. Daha çocuk denebilecek yaşta anne ve babasını kaybeden Mümtaz’ın içerisindeki boşluk, taşıyabileceğinden çok daha ağırdır. Ölümün farkında olarak yaşamanın verdiği “trajedi”nin insan ruhundaki zedeleyici etkisini Mümtaz’ın karakterinde çok sık görsek de; Tanpınar, “Ne ölüm var, ne de hayat var. Biz varız. İkisi de bizde. Onlar, ötekiler sadece zaman aynasından geçen küçük, büyük arızalardı.” diyerek ölüme de yaşama da farklı bir pencereden bakmamızı da sağlıyordu ayrıca Huzur’un satır aralarında. Savaş kapıdadır artık, evet. Ancak romanın başından sonuna kadar savaş ile ilgili derin betimleyici öğelere ya da savaşın somut etkilerine denk gelmeyiz. Savaşın var olduğunu/olacağını, okuyucu olarak bizler biliriz ancak onunla ilgili geniş anlatımlara denk gelmeyiz. Savaşın yarattığı çeşitli sıkıntılar gözler önüne serilir yine de. Mümtaz da bu minvalde kendisini, dünyayı ve savaşı sorgular: “Muharebe olursa bu hamal askere gidecek! Ben de gideceğim! Fakat arada bir fark var. Ben M. Hitler’i ve fikirlerini tanıyor ve ona kızıyorum. Onunla sevine sevine dövüşürüm. Fakat bu biçare ne Almanya’nın, ne de bu fikirlerin farkında. Bilmediği, tanımadığı bir davaya karşı harp edecek; belki de ölecek!”  Mümtaz’ın bu sözlerinde ve duruşunda bile bir aydın tavrı vardır. Kendisini bir hamal ile aynı kefeye kesinlikle koymaz hatta o hamalın cehaletinden dolayı hamala acır. Oysaki kendisi savaşı, savaşın getirdiği tecrübeleri, ölüm duygusunu ve benzeri durumları bilir. Dünyada olan bitene yabancı değildir. Her birini takip eder. Daha önce de söylediğimiz gibi, “Mümtaz, bir macerası olan adamdır.”

Huzur ve Mümtaz ile ilgili söylenecek olanlar bitmez. Huzur, çok yönlü ve her ne kadar Mümtaz merkezli olsa da her karakteri için ayrı ayrı incelenmesi gereken bir eser. Sevim Kantarcıoğlu’nun, “Tanpınar’ın Huzur’u, hem psikolojik bir roman hem de bir fikir romanıdır. Yazar eserinde hem başkarakteri Mümtaz’ın herhangi bir birey olmasını, hem de bütün Türk aydınlarının temsilcisi olmasını sağlamış, yani bir tip de yaratmıştır.” şeklindeki sözlerine katılmakla birlikte, olaya “Türk aydını” meselesi bağlamında bakarken “İhsan”ın da hakkını vermemiz gerektiğini de eklemek isterim. Söylediğim gibi, Huzur Mümtaz’ın romanıdır büyük ölçüde, evet; ancak İhsan, Nuran, Suad ve diğer karakterler de, romanın gidişatında belirleyici olan öğelerdir. Bu yüzden Huzur tekrar tekrar tetkik edilmesi gereken bir eserdir. Biz bu yazıda, Huzur’a, “Mümtaz” merkezince bakmaya çalıştık. Huzur’u, Mümtaz’ı ve pek tabi ki Tanpınar’ı zaman eskitemeyecektir. Hatta döneminde anlaşılamayan, Tanpınar da ölümünden sonra daha çok anlaşılmaya çalışılmış ve eserleri üzerinde incelemeler yapılmıştır. Zaman gelip geçicidir ancak eserler baki kalır. Tanpınar’ın eserlerinin de öyle olacağını düşündüğümü belirterek, yazıyı “şair” Tanpınar ile bitirmek isterim:

“Ne içindeyim zamanın,

Ne de büsbütün dışında

Yekpare geniş bir anın

Parçalanmaz akışında.”

 

KAYNAKÇA:

1-      Huzur, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yapı Kredi Yay., İstanbul 2002

2-      Bir Gül Bu Karanlıklarda, Haz: A. Uçman, Handan İnci,3FYay., İstanbul 2008

3-      Türk ve Dünya Romanlarında Modernizm, Sevim Kantarcıoğlu, Paradigma Yay., İstanbul 2007

4-      Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, İletişim Yay., İstanbul 2007

5-      Roman Kahramanları, Üç Aylık Edebiyat Dergisi, 4.Sayı – Ekim-Aralık 2010

6-      Dergâh, Edebiyat Sanat Kültür Dergisi, 246.Sayı – Ağustos 2010

Mavi Yeşil Dergisi’nin Mayıs-Haziran 2011′deki  69. sayısında yayımlanmıştır.


Mavi Yeşil’in 69. Sayısı Çıktı..!

Mavi Yeşil, edebiyat dünyasındaki dik başlı yürüyüşüne, bütün olumsuzluklara rağmen devam ediyor. Tam anlamıyla bir dergi mezarlığı olan Türkiye’de, Mavi Yeşil’in inadına söyleyecek daha çok sözü var. 12. yılına da en ufak bir aksaklığa dahi mahal vermeden devam eden Mavi Yeşil, herhangi bir kurumun, kuruluşun, cemiyetin, cemaatin vs… arkasına sığınmamış olmanın da verdiği haklı gururla işte tam da bugünlerde 69. sayısına ulaştı.

69. sayının sunuş yazısında şöyle diyor Hasan Öztürk; “Bu sayımızla on ikinci yılımızı ortaladık., yola devam ediyoruz. Bir sonraki sayımız basılmadan (12 Haziran 2011) milletvekilliği genel seçimleri yapılacak. Seçmek özgürlüktür; umarız seçimler beklentilere karşılık olur. Önceki seçimlerin öncesinde olduğu gibi bu seçimlerin öncesinde de açık ve kapalı alanlarda sözü hiç edilmeyecekler arasında yine bilim, kültür ve sanat olacak gibi. İyi ki dünyadan umudunu kesmemişler için sanat ve edebiyat var, iyi ki edebiyat dergileri yayımlanmaya devam ediyor.” 

Hasan Öztürk’ün bu sözlerine katılmakla birlikte, edebiyat dergileri/dergicileri arasında bile tam anlamıyla bir dayanışma olmadığını görmek de insanı üzüyor açıkçası. Tabiri caizse işini yoluna koymuş dergiler merkezin sağında solunda basılmaya devam ederken, kaçı Rize’de 12 yıldır aralıksız yayımlanan bir dergi olduğundan haberdar diye de düşünmeden edemiyor insan. Olsun… Mavi Yeşil’in onlara rağmen söyleyecek sözü var dedik ya…

Mavi Yeşil’in bu sayısı Tanpınar ve o eksende daha çok Huzur ağırlıklı oldu. Tanpınar’ın 110. doğum yıl dönümü için küçük bir hediye niteliğinde olan 69. sayı için, Hasan Öztürk’ün tabiriyle, “…Tanpınar özel sayısı demek doğru olmaz elbette; dergi Tanpınar’dan esintiler getirdi o kadar.”

Tanpınar dosyası diyebileceğimiz dosya içinde olan yazılar da az önce belirttiğim gibi Huzur ağırlıklı. Esra Polat, Huzur’da Mazinin İzleri’ni yazdı. Benim yazım Huzur’un Mümtaz Şahsiyeti: Mümtaz başlığıyla Huzur’un ana karakteri Mümtaz’ı anlatıyor. Elif Balcı Kaştaş, Nuran’ın ağzından Nuran’ı yazdı hikaye tadında. Hasan Öztürk, Tanpınar ve Huzur için yazılanları derledi Mavi Yeşil için. Abdullah Dayıoğlu, Edebiyat Üzerine Makaleler’e Dair adlı yazısıyla Tanpınar’ın bir aşka yönüne değindi. Mehmet Nur Karageçi ise Yunus’tan Tanpınar’a: Selam Olsun Şiiri Üzerine adlı yazısıyla tasavvuf ile Tanpınar arasında köprü kurdu.

Bu sayının şairleri, S. Tuncer, S.Şimşek, T. M. Turhan, Ö. Eski, A. Taşkın, S. Demirci, A. U. Olgar ve M. Koto. Bu sayının en genç yazarı Naz Bakır, Mustafa Bilgücü gibi bir öyküsüyle 69. sayıya renk katanlardan. Sema Şarlanoğlu Kötülük ve Tanrı fikrini biraz felsefi biraz teolojik olarak ele aldı. Rize Üniversitesi hocalarından Ahmet Albayrak da geleceğimizin büyükleri olan çocuklara saygı duymanın erdemi üzerine yazdı. Sebahattin Bayrak, kısa ve lirik bir yazısı ile katıldı ve dost’a seslendi. Son olarak da İbrahim Varelci, Mehmet Sancaktutar’ın Ölü Beyazı romanına dair yazdı.

69. sayıda kağıt kalitesinde de farklılığa gitti Mavi Yeşil. Dostlar beğenirse ne ala. Böyle devam edecek demektir. Mavi Yeşil’e gelen yazı, şiir ve öykülerin çokluğu da Mavi Yeşil ailesi olarak bizleri tatlı bir sıkıntıya sokmuyor değil. Umuyorum ki bu durum daim olur. Ticari kaygıları bir kenara bırakınca, güzel ürünler çıkıyor ortaya demek ki ister istemez. Başkalarını da bekleriz. Her zaman söylediğim gibi: Korkmayın. Ürkmeyin. Kaçmayın. Alın. İsteyin. Gönderelim. Okuyun. Paylaşın. Dokunun. Harflere dalın. Boğulun. Batın. Çıkın. Paradan daha önemli şeyler de var. Mavi Yeşil için para, 12 yıldır ilk sıraya yerleşemedi. Bundan sonra da yerleşemez. Bilmeyenler ve hala bilmek istemeyenler için bir kez daha tekrar edelim, Mavi Yeşil hala 3 lira. Yıllık abonelik ise 15 lira. Posta bedeli almadığımız gibi, bir sayıyı da ücretsiz göndermiş oluyoruz yani. Biz daha ne yapalım… Oğuz Atay gibi tekrarlamak lazım şimdi: “Biz buradayız sevgili okuyucumuz, sen neredesin acaba..?”

Mavi Yeşil 69. sayının içindekiler:

  • Susmalıyım Artık / S. Tuncer
  • İki Kapılı Dünya / S. Şimşek
  • Ekşi / T. M. Turhan
  • Akraba / Ö. Eski
  • Araf’ta / A. Taşkın
  • Gülmeyi Özlemişim / S. Demirci
  • Yaza Doğru / A. U. Olgar
  • Huzur’un Mümtaz Şahsiyeti: Mümtaz / İ. Aslan
  • Kötülük ve Tanrı / S. Şarlanoğlu
  • Çocuğa Saygı Duymanın Erdemi / A. Albayrak
  • Huzur’da Mazinin İzleri / E. Polat
  • Yeniden Dosta… / S. Bayrak
  • “Edebiyat Üzerine Makaleler”e Dair / A. Dayıoğlu
  • Huzur Okumalarının Okuması / H. Öztürk
  • Yunus’tan Tanpınar’a: “Selam Olsun” Şiiri Üzerine / M. N. Karageçi
  • Ölü Beyazı Romanına Dair / İ. Varelci
  • Nuran / E. B. Kaştaş
  • Matmazel Matilda / M. Bilgücü
  • Çocukken Gülerdik / N. Bakır
  • Aşk Şairliktir / M. Koto