Tag Archives: Arka Kapak Dergisi

Hakikatin Peşinde Bir Uzun Hikâye: İyiler Ölmez

iyiler-olmez

Hakikatin Peşinde Bir Uzun Hikâye: İyiler Ölmez *

“Eğer inanıyorsak sanat hakikate giden yolda bize yardımcı olur. Kalbimizi açar, bizi merhamet ve şefkat sahibi kılar. Kâinatın kitabını, yani temaşayı öğretir. Güzelliğin farkına varırız.” diyor Mustafa Kutlu, son kitabı İyiler Ölmez’in satır aralarında. Kutlu’nun dünyası için elbet rastgele edilmiş bir cümle değil bu. Yazdığı hemen her hikâyede, “hakikat” vurgusu yapan ve hakikati arayan Kutlu’nun bu sözlerinde, yazdıklarının sadece bir hikâye değil, aynı zamanda ilahi kelamı anlamanın bir pusulası olduğunun sonucuna da tekrardan varıyoruz Kutlu okurları olarak. Kutlu’nun son kitabı olan İyiler Ölmez’de de bu durumun yeni bir örneğini görüyor, Kutlu ile birlikte bir kez daha hakikatin yoluna çıkıyor, hakikati sorgulamaya devam ediyoruz.

İyiler Ölmez, taşrada, bir kahvehanede bir araya gelmiş dört kader ortağının hikâyesi: Sıtkı, Civan, Fotoğrafçı Sarhoş Mustafa, Doktor. Kutlu bu dört karakterin hikâyesini de kendi isimlerini taşıyan ara başlıklarla aktarıyor okura. Onların başlarından geçenleri anlatırken, hiç de yabancısı olmadığımız o klasik Kutlu üslubu, sanki bu dörtlünün yanındaymışız, hikâyenin bir köşesine iliştirilmiş bir tabureye oturmuş da bu dört yoldaşın hikâyelerini dinliyormuşuz gibi içine çekiyor bizi.

Kutlu, her karakterini ayrı ayrı örüyor ve taşranın bir köşesinde birleştiriyor. Karakterlerin kim olduklarını, geçmişlerini, aileleri ve çevrelerini, neler yaşadıkları ve neden “burada” olduklarını ince ince anlatıyor. Bu anlatım, Kutlu okurları için oldukça tanıdık elbet. Kutlu’nun karakterleri gökten zembille inmez, mutlaka sosyal ve psikolojik olarak bir zeminde bulunurlar. İyiler Ölmez’in karakterleri de böyle.

Mekân taşra… Tesadüf mü? Kutlu’da tesadüfe yer yok. Derinlikle işlenmiş Kutlu’nun hikâyesi. Öyle ki hikâyenin aksayan kısımlarına bile bir yazar olarak müdahil olup, itiraz ediyor. Bir bakıyorsunuz Kutlu hikâyenin bir yerinde sesini yükseltmiş: “[…] Bu hikâyede bir eksiklik var. Ama ne? Şudur: Hikâyenin dramatik yapısı yetersiz.” diye yazdığı hikâyede, kendi tabiriyle “kabiliyet yoksulu yazar” olarak söz sahibi oluyor. Daha sonra, “Hikaye içinde hikaye için ahkam kesmeyi bırakalım.” diyerek de kaldığı yerden anlatısına devam ediyor. Burası bile Kutlu hikâyeciliğinin inceliğini görmeye yeter belki de.

 

Mekânın taşra olmasının tesadüf olmadığını dile getirdik. Taşra, Kutlu hikâyelerinde belli ölçülerde “kutsanan” bir mekân. Kent-kır ayrımını yaparken, kenti belli yönleriyle her zaman eleştirdiğini biliyoruz Kutlu’nun. Sanayileşme, çarpık şehirleşme, yabancılaşma, ekolojik problemler gibi başlıklar, Kutlu’nun kişisel hayatında da hassas olduğu konular. Modern dünyanın elimizden aldıklarına ağıt yakmak yerine o bilindik Mustafa Kutlu reçetelerinden birini görüyoruz satır aralarında. Bu anlamda çareyi bir kere daha kırda, yani taşrada arıyor Kutlu. Taşranın sıcaklığı, samimiyeti, maddeden çok manaya kıymet veren bakış açısı İyiler Ölmez’in de önemli hususlarından. Dertleri, kederleri, hayal kırklıkları ve hatalarıyla soluğu taşranın bir kahvehanesinde alan dört karakter, zamanla taşranın sıcaklığı içerisinde erirken kendi dertlerini unutup başkalarının dertlerine derman olmaya başlıyorlar. Kutlu’nun taşrası böyle bir yer. Kutlu’nun hikâyelerinde umutsuzluğa yer yok!

Kutlu okurları, onun didaktik bir yazar olduğunu bilirler. İyiler Ölmez’de de aynı geleneği sürdürüyor Kutlu. Yukarıda da vurgulanan alıntıda olduğu gibi, Mustafa Kutlu’yu her an bir yerden söze girecekmiş gibi arıyor zaman zaman gözlerimiz. O da bu arayışı boşa çıkarmıyor. Kâh yanlış bilinen bir fikri düzeltiyor kâh pek de bilinmeyen bir konu hakkında okuru aydınlatıyor. Ama bunu öylesine yapıyor ki okur hikâyeden bir an olsun kopmuyor. Öyle ki hikâyeye başlamakla son sayfayı çevirmek arasında sanki bir göz açıp kapatmışçasına kısa bir zaman geçiyor. Son satırlara geldiğimizde ise Kutlu, hikâyeyi daha da dramatik hale getiriyor. Belki okurun pek de ummadığı bir şekilde bitiyor hikâye. Ama dedik ya, Kutlu’nun hikâyelerinde umutsuzluğa, karamsarlığa yer yok. O da bunu bir kere daha hatırlatıyor okura ve son noktayı koyuyor hikâyesine: “Böyledir. Bizde iyiler ölmez. Evliya olup aramızda yaşarlar.”

arka-kapak-sayi-14

_____________________________________________
* Arka Kapak Dergisi, Kasım 2016, Sayı:14 (Derginin 14.sayısında Yunus Emre Tozal’ın Mustafa Kutlu’yla yaptığı mini bir söyleşiye de ulaşmanız mümkün.)

Reklamlar

EDEBİYAT/KİTAP BLOGLARI

(Görselleri, tıklayarak büyütebilirsiniz…)

 

KİTAPLAR EKRANA YANSIRKEN: EDEBİYAT/KİTAP BLOGLARI

Yazı, ilk ortaya çıktığı zamandan bugüne, önemini kaybetmeden sürdürdü. Yazının iki kapak arasına girmiş hali olan kitaplar, bundan on yıllar sonra da bizlere bir şeyler söylemeye devam edecek belli ki. Dijital çağ ile birlikte kitabın nefes aldığı sahalar da çeşitlendi, arttı dersek yanlış olmaz. Kitap artık sadece iki kapak arasında değil, parlak ekran ışıkları altında da var olmaya başladı. Bilgisayarların, tabletlerin ya da e-reader’ların pil ömrünün aksine, kitaplar tükenmeyen ömürleri ile var olmaya devam edecekler belli ki.

Bilgisayar çağı kitaplara sadece yeni bir var oluş alanı sunmadı. Bununla birlikte onların yaygınlığına, bilinirliğine, tanınırlığına da katkı sağladı ve sağlamaya da devam ediyor. Fazla değil, bundan on yıl öncesinde (belki çok daha az) kitaplarla ilgili web siteleri ve blog sayfaları bu kadar yaygın değildi. Ama bugün en amatör okurlar bile kendi beğendikleri kitapları tanıtabilecek, altını çizdikleri sayfaları başkalarıyla paylaşabilecek imkânlara sahip. Artık odak noktasını kitabın oluşturduğu blog sayfası açmak o kadar da zor değil. Haliyle bu durum, kitabın popülaritesini de artırıyor sürekli olarak. Özünde, son derece naif bir tutum barındıran bloggerlık “tık sayısı” arttıkça kendi gelişimini de kendisi sağlıyor bana kalırsa. Kişisel blog sayfaları kadar kolektif çalışmaların ürünü olan sayfalar da bir hayli yaygınlaştı. Kitaba yaptıkları katkının değeri her zaman tartışmaya açık olsa da farklı mecralara ve insanlara kitabın bizatihi kendisini ulaştırması açısından büyük bir çaba olarak görüyorum kitap bloglarını. İnternet çağının kitaba sunduğu bu önemli katkı, gelecekte yerini neye bırakacak bilinmez ama insanların kitaba ulaşması çabası hiçbir zaman yaygınlığını kaybetmeyecek gibi görünüyor.

***

Neokuyorum.org
Ne Okuyorum? yakın zamanda kurulmuş, kolektif çabanın ürünü olan bir blog sayfası. Herhangi bir yayınevinin uzantısı olmadıklarını kendilerini tanıtırken özellikle vurgulayan oluşumun kapısı, aslında eli kalem dili kelam tutan herkese açık desek yanlış olmaz. Oluşumda yer alan yazarların pek çoğu farklı mecralardan da tanınan isimler. “Ne Okuyorum?”da ele alınan çalışmaların içeriği ise tam olarak isminde anlattığı gibi. Öykü, roman, şiir, deneme, inceleme, eleştiri vb. pek çok türde kitaplar inceleniyor. Bunlar incelenirken herhangi bir sınırlayıcı unsur da yok. Yazıların kimi kısa kimi uzun… Metni ele alan yazar ne söylemişse, okuduğu kitap hakkında ne düşünüyorsa olduğu gibi aktarılıyor. Herhangi bir tür kısıtlaması da yok, yeter ki kitap olsun. Bunun dışında, muadil sayfalardan aşina olduğumuz “test” köşesi de kendi edebiyat bilginizi sınamanız açısından hem eğlenceli hem de bilgi verici bir köşe olarak düşünülmüş. Ancak çok küçük bir eleştiri yapacak olursam; sayfa, içeriğine kıyasla oldukça amatör görünüyor tasarım olarak. [1] Arka plandaki siyah fon, okuru ne kadar içine çekiyor bilinmez. İnternet ortamında görselliğin, içeriğin bir adım önünden yürüdüğü yadsınamaz bir gerçek. Alelade bir şey ararken bile gezindiğimiz sayfalar öncelikle görselliği ile dikkatimizi çekiyor genelde. Bu anlamda Ne Okuyorum? ekibinin hazırladığı güzel içeriğin daha fazla görünür olması adına görselliğe/tasarıma biraz daha özen göstermeliler diye düşünüyorum. Bununla beraber okura ulaşma adına da sosyal medyanın imkânlarını sonuna kadar kullandıklarını söylemek gerek. Henüz taze bir sayfa olan Ne Okuyorum? zamanla daha da büyüyecek ve daha fazla okura ulaşacak gibi…

[1] Bu yazı yazıldığı sırada Neokuyorum.org henüz sayfasının tasarımını değiştirmemişti. Şimdiki hali son derece profesyonel ve hoş görünüyor. Dolayısıyla bu tasarımla ilgili yaptığım eleştiri de geçerliliğini kaybediyor. Yine de metni yazdığım günkü haliyle yayınlamayı uygun gördüğüm için değiştirmediğimi belirtmiş olayım.

 

Egoistokur.com
2011 yılından beri aramızda olan Egoist Okur, geçen zamanla birlikte kendini bir hayli geliştiren blog sayfalarından. Sayfanın odak noktası tabi ki kitap. Ama bazı gazetelerin kitap ekleri gibi dar alanda kısa paslaşmalar yapmıyorlar. Sayfada, kitaplar hakkında yazılmış yazıların yanında, edebiyat ve daha geniş bakarsak sanat dünyasından haberlere de ulaşmak mümkün. “Yangında İlk Kurtarılacaklar”, “Bir Zamanlar Teknoloji”, “G Noktası” gibi bölümlerle de kendi tarzını yansıtan bir çizgi oluşturmuş durumda Egoist Okur. Sayfanın bana kalırsa en özel ve önemli bölümlerinden birisi de röportajlar kısmı. Sadece edebiyat dünyasından değil, sinema, müzik ve sanatın farklı dallarından olan insanlarla yapılan röportajlar da sayfanın bir başka zenginliğini oluşturuyor. Bu tip sayfaların konumunu belirleyen en önemli ölçütlerden biri de güncellik meselesi. Egoist Okur, sık sık güncellenen bir sayfa, bu yüzden de gündemden pek düşmüyor. Sayfaya ilk kez tıklayanlar için belki biraz karışık gelecek tasarım, birkaç ziyaretten sonra basit bir el alışkanlığına dönüşüyor. Nerede ne olduğunu hemen buluyorsunuz. Twitter’da 15 bin, Facebook’ta 25 bine yakın takipçisi olan Egoist Okur için, bir kitap bloğundan bir adım fazlası desek yanlış olmaz sanırım.

 

Kitaplıkkedisi.com
Her şeyden önce ismi ile bana Bilge Karasu’yu (Ne Kitapsız Ne Kedisiz) hatırlatan Kitaplık Kedisi, uzun zamandır bir kitap bloğu denince ilk akla gelen isimlerden biri. Son derece sade, ziyaretçisini bu anlamda yormayan bir tasarımla okurun karşısına çıkıyor Kitaplık Kedisi. “Kitap, sanat, müzik, film… Hayatı güzelleştiren her şey!” sloganıyla var olan sayfa, bu sloganın büyük ölçüde hakkını veriyor aslında. Kitaplarla, edebiyatla ilgili belli başlı haberlere ulaşabileceğiniz sayfanın bence en ilgi çekici köşelerinden birisi “Kitap Dekor” başlığı altında derledikleri kütüphaneler ve kitaplıklar. Kitabın sadece okunan değil aynı zamanda yaşanan bir nesne olduğunu görmemize bir kere daha yardımcı oluyorlar böylece. Filmlerle, müzikle ve sanatın çeşitli alanlarıyla ilgili çalışmalara da yer veren sayfanın tabi ki odak noktasını yine kitap oluşturuyor. Sadece yeni çıkan kitaplarla ilgili değil, aynı zamanda kıyıda köşede kalmış, belki bazılarımızın dikkatini bile çekmemiş olan kitaplarla birlikte, artık klasikleşmiş ve başucu kitabı dediğimiz kategoride yer alan kitaplarla ilgili yazılara ulaşmak da mümkün Kitaplık Kedisi’nde. Yalnız bu kadar zengin içeriğine rağmen sosyal medyayı ne kadar aktif kullanıyorlar, sayfa ne kadar tıklanıyor bilemiyorum. Oldukça eski bir sayfa olmalarına rağmen Ekşi Sözlük’te bile (bu bir kıstas değil mutlaka ama dikkatimi çektiği için yazıyorum) haklarında üç entry girilmiş. Okurla aradaki iletişimi kurmak için sosyal medyanın etkisinin hafife alınamayacağını düşünürsek, zengin içeriklerine rağmen takipçi sayılarının sınırlı olduğunu düşünüyorum. Yine de iyi işler okurun gözünden kaçmaz. Kitaplık Kedisi de oldukça iyi işler yapan bir sayfa. Hak ettiği değeri bulduğuna eminim.

 

 

Kitapveyorum.com
Kitap ve Yorum, bir kitap bloğu deyince aklınıza ilk gelen şey neyse tam olarak onu temsil ediyor. Çok geniş bir yazar/eser yelpazesinin yer aldığı sayfada, kitaplara dair kısa yazılar yer alıyor. Yazılar genel olarak tanıtım amaçlı yazılmış. Tabi ki yazan kişinin yorumlarını da içeriyor bu tanıtım yazıları. Yazılar uzun ve ayrıntılı değil içerik olarak. Bu anlamda eleştiriden ziyade tanıtım olduğunu yeniden vurgulamak gerek. Bununla beraber her yazının sonunda, hemen hemen bütün bloglardan aşina olduğumuz, okuyucu yorumları kısmı mevcut. Bu kısma gelip dilerseniz ilgili metne veya kitaba dair olan yorumlarınızı, eleştirilerinizi veya yapmak istiyorsanız ekleme/çıkarmalarınızı yapabiliyorsunuz. Kitap ve Yorum‘un bir amacı da aslında ele aldığı kitabı tartışmaya açmak. Yani bir bakıma yorumun yorumunu yapmak… Türk ve dünya edebiyatından çok çeşitli yazarlara ev sahipliği yapan Kitap ve Yorum, içeriği genel olarak edebiyat metinlerine odaklamış olsa da sayfada farklı alanlardaki (sosyoloji, psikoloji, hobi, felsefe vb.) kitap yorumlarına da ulaşmak mümkün. Son derece sade bir tasarıma sahip olan blog, farklı başlıklarda A’dan Z’ye sınıflandırdığı yazarlar ve eserlerle de sayfayı ziyaret edenlerin işini bir hayli kolaylaştırmış gibi görünüyor. Günlük tık sayısını bilmiyor olsam da daha fazla okurun bu sayfayı ziyaret etmesi gerektiğini düşündüğümü de söylemeliyim.

___________________________________________________

Arka Kapak Dergisi, Nisan 2016, Sayı:7
Metnin dergide yayınlanan hali görsellerdeki gibidir.


Bir “Aylak Adam” Projesi: C.’yi Anlamak

aylak-adam-yusuf-atilgan

Bir “Aylak Adam” Projesi: C.’yi Anlamak *

Walter Benjamin, Pasajlar’da sıkça geçen “flanör” kavramı için, “Kalabalık içerisinde yaşayan bir terk edilmiş kişidir,” ifadesini kullanır. Benjamin’in tanımının temel noktası “kalabalık” vurgusunda yatar. Flanör, yani dilimizde yaygın kullanılan yaklaşık anlamıyla “aylak”, aslında “sokaktaki insan” olmak demektir. Yalnız “flanör” ya da “aylak”ın var oluş alanı alelade bir yer değil, yukarıda da belirtildiği gibi kalabalıkların arası olan “kent”tir. Kent, aylağa “modern” bir yaşam alanı sunar. Aylak, kentlidir ve dolayısıyla da moderndir. Bu anlamda aylağı var eden, modernitedir denebilir. Aşırı nüfusun içerisinde “boş vakit”lerin insanı olan aylağı şekillendiren de bahsi geçen kent kalabalığı ve karışıklığıdır.

Türk edebiyatında “aylak” arketipine Tanzimat döneminde yazılmış ilk romanlarda rastlamak mümkündür. Ahmet Mithat Efendi’nin Felatun Bey’i, Recaizade Mahmut Ekrem’in Bihruz Bey’i, Hüseyin Rahmi’nin Şatırzade Şöhret Bey’i hatta daha sonrasında Ömer Seyfettin’in Efruz Bey’i bu aylak tipine örnek olarak gösterilebilir. Ancak bizdeki aylak tipinin ilk örnekleri Türk modernleşmesi ile birlikte batı-doğu ekseninde kaleme alınmış ve büyük ölçüde batıyı yanlış anlayan tipler olmuştur. Genel çerçevede bakılınca bu tiplerin tamamı “kent insanı”dır. Aynı zamanda modern dünyanın da bir temsili olan “kent”, onların tek varoluş alanlarıdır. Öte yandan kenti de doğru anladıkları söylenemez. Sürekli olarak batılı eğlenceler peşinde koşan, giyimine kuşamına dikkat eden, batılılaşmanın bir temsili olan “piyano” ve “Fransızca” ile temas halinde olan bu “aylak” tipler aslında giriştikleri hiçbir işi hakkıyla da yerine getiremezler. Bu aylak tipi (ya da dönem romanları için daha sık kullanılan tabirle “alafranga züppe tipi”) sadece görünüş bakımından da aylak değildir. Onun zihinsel durumu da fiziksel durumuna paralel bir yapıdadır. Çevresini yanlış anlar, insanlar tarafından kandırılır ve daha çok parası olmasını isterken büsbütün parasız kalacak kadar aptaldır zaman zaman. Bu anlamda Tanzimat ile birlikte romana “bir kent insanı” olarak dâhil olan aylak tipi, modern görünümlü olmasına rağmen henüz modernleşmeyi anlayamamıştır, hatta daha da ileriye götürürsek, modernleşme olgusuna dahi tam anlamıyla vakıf değildir. Aslında Tanzimat yazarlarının öncülük ederek kaleme aldığı bu tipler, birer “kötü örnek” olarak resmedilir ve modernleşme bağlamında olması gerekenin ne olduğuna dikkat çekilmek istenir. Bu yüzden aylak tipini okurken “modernleşme” ve “kent” kavramları üzerinden meseleye yaklaşmak, “aylak tipini” anlamak adına önemli bir çaba olacaktır.

Modern Bir Aylak Tipi: C.

Türk edebiyatında aylak tipinin kırılma noktası olarak Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam” romanı gösterilir. Aylak Adam ile birlikte aylak tipi de değişmiş, özellikle Tanzimat döneminde hedef tahtasına yerleştirilen “yanlış batılılaşmış kentli tipi” olan aylak insan karakteri, artık kendisine cephe alınmayan; aylaklığı tam anlamıyla “bilinçli” bir eylem alanına döken bir karakter haline gelmiştir. Bu bilinçlilik hali de aylak tipinin konumlandığı yeri büyük ölçüde değiştirir.

Yusuf Atılgan, Aylak Adam’da “C.” isimli (belki de isimsiz) karakterin yaşamından bir yıllık kesit sunar bizlere. Romanı dört ana bölüme ayıran Atılgan, bu bölümlere de mevsim isimlerini verir: “Kış, İlkyaz, Yaz, Güz.” Roman, teknik olarak sunduğu yenilikle de adından söz ettirir. Yusuf Atılgan sadece birinci tekil kişi anlatımıyla değil, bunun yanında üçüncü tekil kişi anlatımıyla da metne çoksesli bir hava katar. Zaman zaman üçüncü anlatıcı (tanrı bakış açısı) ile metinde hâkimiyet kuran yazar, bunu yaparken çoğu zaman karakterinin yanında olmayı tercih eder. Bu anlamda, başta da söylendiği gibi, romanın kahramanı olan C.’nin “yanlış” bir tip olmadığının üzerinde durarak Tanzimat romanlarındaki muadil örneklerine göre farklılık arz eder. Öte yandan romanda bilinç akışı, monolog, mektup, günlük, flaşbek gibi teknikler de kullanan Atılgan, Aylak Adam’ı önemli bir postmodern roman biçimine sokar.

Roman boyunca isminin sadece baş harfini bildiğimiz C., bir arayış içerisindedir. Onu bu arayışa iten tabi ki sadece ruhsal durumu değil, aynı zamanda içerisinde bulunduğu sosyoekonomik koşullardır da. Çünkü C., (Tanzimat romanlarında da sıkça görülen bir biçimde) babasından kendisine kalan miras ile “rahat” bir yaşam sürmektedir. Ancak bu rahatlığı sadece ekonomiktir. Ruhsal olarak ise büyük bir boşluk içerisindedir. Kendisini sık sık İstanbul’un “zengin” muhitlerinden olan Beyoğlu, Nişantaşı, Harbiye gibi yerlerde gördüğümüz C.’nin esas aradığı ise hayalindeki kadındır. C.’nin zihnindeki kadının siluetinin de bilinçaltında geniş bir yer kaplayan çocukluğunun Zehra teyzesine benzemesi, romanda kurulan “çocukluk-bilinçaltı-şimdi” arasındaki bağlantıyı görmek açısından önemlidir. Yusuf Atılgan’ın bir diğer önemli romanı olan Anayurt Oteli’nde de romanın ana kahramanı Zebercet’in roman boyunca gecikmeli Ankara treniyle gelen kadını beklediğini vurgulamak gerek bu noktada. Aslında bu durum, pek çok romanda karşımıza çıkan “beklenen kadın” imajını da gösterir bizlere. Bu, aynı zamanda belki de acıların ve sorgulamaların sona ereceği an demektir. Modern insanın içinde bulunduğu gerilimli durumdan kurtulmasına, içine düştüğü manevi boşluğu doldurmasına yardımcı olacak kişi, beklenen kadındır.

Babasından nefret eden ve ona benzememek için her şeyi yapan C., belki de babasından kalan mirası “çarçur ederek” ondan öç almaya çalışır. C., Benjamin’in tarifine tam anlamıyla uyan bir tiptir. Kalabalıktadır ve yalnızdır. Kalabalık arttıkça, insanlar birbirini daha az tanır hale gelir yani bu insanın çevresine karşı olan yabancılaşmasının da bir göstergesidir aynı zamanda. Modern dünyanın yaşam alanı olan “kent” insana sunduğu pek çok imkânla birlikte, çeşitli insani ilişkileri de yok etmiştir aynı zamanda. C., en çok da bu durumdan rahatsızdır. Sokaktayken çevresini dikkatle izler C. ve bilinçli bir şekilde ayrıntılara dikkat eder. İnsanların birbirlerine karşı birer yabancı olduklarına ama yine de samimi gibi görünmelerine içerler. C.’yi özel yapan da işte bu bilinçli ve sorgulayıcı tavrıdır.

arka-kapak-sayi-4

Yusuf Atılgan, Aylak Adam’da hem teknik hem de muhteva olarak bir dizi yenilik yapar. Kullandığı anlatım tekniği bir yana, çizdiği modern ve kentli aylak tipi ile, bilinçli bir aylağın neler yaptığını anlatır okura. C., Tanzimat romanlarında çizilen mirasyedi ve yanlış batılılaşmış züppe tiplere benzemez. Evet, belki ona aylaklık yapmasını sağlayan bir ekonomik gelir vardır ancak bu durum C.’yi bir mirasyedi yapmaz. Tam tersine C., çevresine son derece duyarlı, etrafını dikkatle izleyen, insanları gözlemleyen bir aylaktır. O kadar ki C., kendi aylaklığının farkına varıp “bir aylağım” diyerek bu bilinç durumunu bir adım öteye götürür. Yusuf Atılgan’ın edebiyatımıza sunduğu bu “yeni” tip, aynı zamanda modern kentin bir fotoğrafını da gösterir bizlere. Okunan, sadece C.’nin değil, yeni dünyanın ve yeni dünyada var oluş çabası gösteren insanın da bir anlatısıdır. Böylece Yusuf Atılgan, Aylak Adam ile eski anlatıyı yıkmış ve yerine yepyeni bir “kahramanlık” hikâyesi oturtmuştur: Hiçbir zaman kahraman olamayacak bir aylağın, C.’nin hikâyesini…

____________________________
Arka Kapak Dergisi, Ocak 2016, Sayı:4


Dönülmez Akşamın Ufku: Hesap Günü

hesap günü

DÖNÜLMEZ AKŞAMIN UFKU: HESAP GÜNÜ *

Mustafa Kutlu, yeni kitabı Hesap Günü’nde okuruna pek de alışkın olmadık bir şekilde hoş geldin diyor: “Musallada bir tabut, yeşil örtü üstünde, yapayalnız.” Bu cümle, kitabın henüz ilk sayfalarından. Kutlu, hikâyesine “varlıklı, alafranga bir muhitte gariban bir cami”nin avlusundaki musalla taşında yatmakta olan bir merhumu betimleyerek başlıyor. Böylece, Tolstoy’un İvan İlyiç’in Ölümü’nde yaptığına benzer bir şey yaparak, okurun “kitabın sonunda ne oluyor” sorusunu sormasına gerek bırakmıyor. Ama bu sefer okur başka bir soru soruyor: Nasıl?

İşte bu soruyla birlikte başlıyor musallada yatmakta olan Bedir’in hikâyesi. Varlıklı bir Osmanlı paşasının torunu olan Bedir üzerinden anlatılan hikâye, aslında –Kutlu’nun her kitabında olduğu gibi- okurların kendisinden bir parça bulabileceği kesitler taşıyor. Bedir musallada yatarken Kutlu, Bedir’in geçmişine gidiyor. Çocukluğundan itibaren yaşadıkları, bulunduğu çevre, iş hayatı, insan ilişkileri, sosyal statüsü gibi pek çok konuya değiniliyor. “Malı veren de Allah, alan da Allah. ‘Ben’ dersen yoldan çıkarsın.” diyen Kutlu, bireyselliğin iyice ön plana çıktığı, insanlara “ben” duygusunun hâkim olduğu yeni dünya düzenini irdelemekten geri durmuyor her zamanki gibi.

Kutlu’nun Hesap Günü’nde eleştirdiği önemli konulardan biri de bu bireyselliğe bağlı olarak şekillenen aile ilişkisi ve düzeni. İnsanların aile kurmakta zorlandığı; eşleriyle, çocuklarıyla yaşadığı iletişimsizliğin arttığı “modern” dünya insanın özüne pek de yakışmayan bir manzara sunuyor aslında. “Ben” diyenin yoldan çıkacağı modern dünyanın “ben” diyen insanlarla dolu olduğunu görmek de zor olmuyor tabi.

Hesap Günü’nün bir başka önemli meselesi de “devlet-siyaset-ticaret” ilişkisi üzerine söylenenler. Kapitalist düzende “para” için nelerin yapılabileceğini bütün gerçekliğiyle yüzümüze vuran Kutlu, aslında toplumun çok geniş bir aynasını tutuyor bize. Bazen görmediğimiz, bazen görsek de geçip gittiğimiz bu gerçekler, yozlaşmanın neresinde durduğumuzu sorgulamamız açısından da önemli: “Önüne dört tane kaz katsan otaramayacak adamlar ihracat yapıyor, imalat yapıyor, siyaseten devlete sızıp devlet imkânlarını kullanarak han hamam sahibi oluyor.” diyen Kutlu, sonraki sayfalarda “Ehliyet ve liyakat sahipleri yönetime gelmeli. Önce ahlâk, sonra kanun.” şeklinde sözlerine devam etse de cümlelerini “Zor be!” diye bitiriyor. Ama Kutlu okurları bilir ki onun hikâyelerinde umutsuzluğa yer yoktur. Mutlaka bir çıkış yolu vardır. Zor olsa da imkânsız olmayan bu ilişkiler ağı içerisinde insan, işe kendini bilmekle başlamalı. Kutlu da bunu vurguluyor, kendimizi bilmeyi.

Kutlu, zaman zaman fantastik bir üslupla (musalla taşında yatan Bedir’in cenazeye gelenlerle hesaplaşması gibi) anlattığı son kitabı Hesap Günü’nü “Az önce orada biri vardı. Şimdi yok.” diyerek bitiriyor. Bu son cümleler bile çok önemli bir mesaj veriyor aslında. Bir nefes kadar hızlı geçen ömürde Kutlu, Hesap Günü’nü sondan, yani musalla taşından, başlatarak da bunu amaçlıyor: Hesap günü gelmeden hesabımızı yapmanın gerekliliğini. Hesabı yapmak ise Kutlu’nun dünyasına alışkın olan sadık okurlarına kalıyor…

____________________________
Arka Kapak Dergisi, Aralık 2015, Sayı: 3.


Sanatın “A.Ş.” Hâli

1413 SANATAS.indd

Sanatın “A.Ş.” Hâli *

Çağdaş sanat anlayışı, bundan belki bir asır önceki sanat anlayışına göre önemli ölçüde farklılaştı. Çağdaş sanat, liberal ekonomi politikaları, kapitalizmin sert dişlileri ve serbest piyasanın sunduğu “geniş” imkânlarla birlikte; alınıp satılabilen mallardan oluşan bir havuza dönüştü. Bugün, sanat; tıpkı ev, arsa biçimindeki gayrimenkuller gibi bir yatırım aracı. Örneğin özel müzecilik anlayışı, zenginlerin sanat malzemelerini kullanarak para kazanmasının yeni bir yolunu açtı. Çağdaş sanat anlayışı, artık klasikleşmiş eserleri de birer meta haline dönüştürdü ve üst sınıfa mensup zenginlerin katıldığı büyük müzayedelerde, o sanatsal malzemeye fiyatlar biçerek eserin maddi karşılığının aranmasına yol açtı. Julian Stallabrass, “Sanat A.Ş.: Çağdaş Sanat ve Bienaller” adlı eserinde, sanatın, işte bu değişen anlamını sorgulayıp tartışmaya açıyor.

*

Sanatın[1] kitleler tarafından kullanımının çeşitliliği, onun pratik sahadaki yansımalarına da kuşkusuz etki eder. Sanat ürününün “sergilenebilir” olması, onun üzerinden para kazanılmasını da mümkün kılar. Günümüzde büyük sanat müzelerinin arkasında güçlü şirketler, üst sınıf mensubu aileler ve/ya bankalar bulunmaktadır.[2] Sermayeyi elinde tutan bu zengin sınıf mensupları, sanat ürününe yeni bir dolaşım sahası açar. Bu noktada sanat ürününe sahip olup olmamaları önemli değildir. Önemli olan o sergilenebilir sanat ürününü bir süreliğine de olsa ele geçirip, çeşitli sanat galerilerinde, o eserleri halka ulaştırabilmektir. Bu galeriler, şüphesiz ki ülkenin kültür hayatına belli bir katkıda bulunmaktadırlar ancak bu katkının bir adım ötesinde, temelde sanatın mantığına ters olan bir amaçla hareket ederler ki bu da para kazanmak ve sermayenin dolaşımını sağlayabilmektir. Yani, Julian Stallabrass’ın cümleleriyle, “sanat ekonomisi finans kapital ekonomisini yakından takip eder; finans kapital ekonomisindeki gelişmelerin etkileri çok kısa sürede sanat ekonomisinde hissedilir.”

Sanat ve ticaret/ekonomi pratiklerinin yan yana işlemesi, bugün, sanata dair olan bakış açısını bir hayli değiştirdi. Sanatın tekrar tekrar üretiliyor olması, üretimin son halkası olan sanat izleyicisinin (kapitalist düzende buna “sanat tüketicisi” de denebilir) nerede durduğunu gösteriyor. Çağdaş sanat, ekonomik ve ticari hayattan bağımsız değildir. Stallabrass, “Serbest ticaret hacminin yetersizliğinin farkında olan şirketler ve devletler, sanatta araçsal talepler yaratarak ticaret hacmini arttırmaya çalıştıkça, sanatın neoliberalizmi tamamlayıcı niteliği de daha belirgin hale geli[r],” diyor. Yani artık sanat, “metaların en somutu olan parayla” eşdeğerdir ve sanatın anlamı hiç olmadığı kadar maddi bir temele oturmuş bir hâldedir. Bu yüzden de sanatın anlamı ve içeriğinin neyle doldurulduğu tartışması, bugün, hiç olmadığı kadar kaygan bir zeminde varlığını sürdürmektedir.

KAYNAK: STALLABRASS, Julian (2013). Sanat A.Ş.: Çağdaş Sanat ve Bienaller, Çev. Esin Soğancılar,  İstanbul: İletişim Yayınları

 

[1] Sanat, buradaki anlamıyla, sadece alınıp satılabilir mallar olarak değil; alınıp satılabilir olmasının yanında bir de sergilenebilir mallar olarak düşünülmelidir.

[2] Türkiye için Akbank Sanat, İş Sanat, Pera Müzesi gibi şirketler bunlara örnek olarak gösterilebilir.

Not: Bu kitap ilginizi çektiyse şu kitaba da göz atabilirsiniz:
sanatin-sonu-1-1

__________________________________
* Arka Kapak Dergisi, Kasım 2015, Sayı: 2.


Hayatınızı Yeniden Üretmeniz Mümkün Olsaydı?

hayat üretim merkezi

HAYATINIZI YENİDEN ÜRETMENİZ MÜMKÜN OLSAYDI? *

“Bütün hayvanlar eşittir ama bazıları diğerlerinden daha eşittir.” Bu sözü romanı okumuş da olsa okumamış da olsa hemen herkes biliyordur herhalde. George Orwell’ın Hayvan Çiftliği’nde kurduğu bu cümle, bir ütopyadan distopyaya geçişi en net anlatan roman cümlelerinden biri olsa gerek. Öte yandan yine Orwell’ın “1984”ü, Ray Bradbury’nin “Fahrenheit 451”i, Yevgeni Zamyatin’in “Biz”i, Aldous Huxley’nin “Cesur Yeni Dünya”sı, Thomas More’un “Ütopya”sı önemli ütopya ve distopya örnekleri olarak sadece edebiyatta değil; tarih, sosyoloji ve felsefe gibi alanlarda da kaynak kitaplar olarak görülmekte. Türkiye edebiyatında ütopya/distopya örnekleri fazla değil. Bunun bir sebebi de böyle bir yazın geleneğimizin olmaması olabilir. Ancak özellikle son zamanlarda dünyada ve ülkemizde yaşanan gelişmeler, özellikle dünyanın “üçüncü dünya ülkesi” denilen bölgelerinde yaşanan savaşlar, teknolojinin getirdikleri-götürdükleri ve daha başka pek çok sebep bizi ütopya ve distopyaları yeniden okumaya itiyor. Dahası bu alanda yazılabilecek yeni eserlerin olduğunu, olabileceğini de bize gösteriyor. “Hayat Üretim Merkezi” de yakın zamanda piyasaya çıkmış olan türünün güzel örneklerinden biri…

*

Daha önce çocuk/gençlik kitaplarıyla tanınan Seran Demiral bu sefer, İthaki Yayınları etiketiyle piyasaya çıkan bilimkurgu türünde yazdığı bir romanla okuru selamlıyor: Hayat Üretim Merkezi.“Yaşadığınız hayattan sıkıldınız mı? Meslek seçiminizle ilgili kafanızda soru işaretleri mi dolaşıyor? Her yılbaşı geldiğinde hayattan ikinci bir şans mı umuyorsunuz? Her şeye baştan başlamayı isteyip, kendinizde yeterli cesareti bulamamaktan mı yakınıyorsunuz? Biz size ihtiyaç duyduğunuz cesareti vaat ediyoruz!” şeklinde başlayan roman, okuru oldukça sürükleyici bir dünyanın içine sokuyor. Bu dünya öyle bir yer ki kahramanları kendi hayatlarını kendileri üretiyor. Her kahraman kendisine, kendi alternatif dünyasını yaratırken, satırlar ilerledikçe hem romandaki kahramanların hem de onlara paralel olarak okurun kafası karışmaya başlıyor. İnsanın var olduğu her yerde problemlerin de var olacağını bilen yazar, belki de okura romanı okudukça kendisini sorgulatmaya başlıyor: Hayallerin hayat olduğu bir dünyada ne kadar ilerisini hayal edebilirdiniz?

Hayat Üretim Merkezi, bir ütopya olduğu kadar aynı zamanda bir distopya örneği olarak da görülebilir. Yeniden üretilen hayatlar, kahramanları kendi ütopik dünyalarında var ederken, beklenmedik gelişmeler, gerçek dünyada yaşanan olaylar ve neredeyse iki dünyanın iç içe geçmesi, bu yeniden üretilen hayatların var olduğu dünyanın sanılandan daha zorlu bir uzam olduğunu gözler önüne serer.

Ünlü bilimkurgu filmi Matrix’te, filmin iki ana karakteri arasında geçen bir konuşma, Hayat Üretim Merkezi’ndeki kahramanların kafa karışıklığını da anlatır niteliktedir aslında. Gerçek dünyadan Matrix’e geçen Neo, gemide uyandığında karşısında Morpheus’u görür ve sorar: “Geri dönemez miyim?” diye. Morpheus’un ona verdiği cevapsa tam da Demiral’ın hayatı yeniden üreten kahramanlarına sorulan cinstendir: “Hayır. Dönebilecek olsaydın bile, bunu gerçekten ister miydin?”

Hayat Üretim Merkezi’ndeki kahramanlardan bazıları da gerçek dünyaya dönmek ve kaldıkları yerden hayatlarına devam edebilmek isterler ancak artık ne geldikleri yer bıraktıkları gibidir ne de bırakmak istedikleri yer onları olduğu gibi bırakacaktır. Bir hayatı yeniden üretmenin verdiği haz, başlarda bütün kahramanlara cazip gelse de hayallerinin sınırsızlığı ve üretimlerine yardımcı olan güçleri onları hiç de düşünmedikleri ve beklemedikleri bir noktaya taşır. Kendi dünyalarında kendilerinin hem tanrısı hem de oyuncusu olan kahramanlar, başka tanrılarla karşılaştıklarında ise ne yapabileceklerini tahmin edemezler. Hayat Üretim Merkezi, sadece bir üretimin değil aynı zamanda ciddi bir tüketimin de merkezi olur aslında.

Hayat Üretim Merkezi, anlatmaya çalıştığı konuyla Türk Edebiyatı içerisinde özel bir yerde durmayı başaracak gibi. Öyle ki roman salt bir bilimkurgu eseri olmanın ötesinde, bir toplumsal yapı analizi de sunuyor okura. Arka kapakta da vurgulandığı üzere, “Dünyanı üretmek için kendini üretmen lazım” diyen Demiral’ın işaret ettiği konu her ne kadar gerçeküstü bir zemine kurulu olsa da, günümüz dünyasının bir aynası olmaktan da çok uzak değil. Farklı yorumlamalara da açık olan roman, kendi alanında önemli bir işi şimdiden başarmış durumda. Gerisi, ütopyalardan korkmayan cesur okurlara kalmış.

arka kapak

______________

* Arka Kapak Dergisi, Ekim 2015, Sayı: 1.