Tag Archives: Arka Kapak Dergisi

Çığlıkla Suskunluk Arasında Bir Adam: Thomas Bernhard*

bernhard

Thomas Bernhard’ın dilimize çevrilen son eseri; konuşmaları, okur mektupları, söyleşileri ve edebiyat yazılarından oluşan metinlerinin toplamı olarak Yapı Kredi Yayınları tarafından kitaplaştırılan “Hakikatin İzinde”. Bernhard okurlarının alışkın olduğu huysuz, sert, lafını esirgemeyen klasik Bernhard üslubu, bu kitap içerisinde yer alan irili ufaklı bütün yazılarda yine kendini gösteriyor. Kitaptaki söyleşilerden birinde kendisine sorulan “Kitaplarınızın akıbetine merak duyuyor musunuz?” şeklindeki soruya, her ne kadar “Kendi akıbetime bile merakım yok, kaldı ki kitaplarınkine olsun.”[1] (s.203) diye cevap verse de metinlerinin bugün ulaşılabiliyor olması, okurlar için bir hayli kıymetlidir diye düşünüyorum. Onun eserlerinde sadece “huysuz bir adamın” hayata dair bakışını değil, aynı zamanda kendi zamanının siyasi ve toplumsal koşullarıyla birlikte sanat çevrelerinin yozlaşmış ilişkilerini de görmek mümkün. Hakikatin İzinde bu anlamda Bernhard’ın hem kişisel tarihiyle yüzleşmesinin hem de içinde bulunduğu edebiyat ve sanat dünyasıyla nasıl bir ilişki kurduğunun ipuçlarını taşıyor.

İçerisinde yer alan yazıların türe göre dizilmemiş olması, ilk bakışta karmaşık bir toplam gibi görünüyor. Ancak tercih edilen kronolojik sıralamanın, Bernhard’ın yazarlık yolculuğunda onu anlamak adına daha uygun bir diziliş biçimi olduğu düşünülebilir. Öyle ki bu metinler sırayla okunduğunda Bernhard’ın kişisel hayatındaki iniş ve çıkışları; sesinin yükseldiği, kaleminin sivrildiği dönemlerle nispeten sakin (Bernhard ne kadar sakin olabilirse, o kadar) sularda gezdiği dönemleri görmek mümkün.

Kitaptaki metinler, Bernhard’ın bütün bir hayatından izler taşıyor dedik. Bu yüzden de tek bir izlek etrafında toplanmayan, farklı zamanlarda farklı konular için yazılan/söylenen metinler bunlar. Kimi zaman bir ödül konuşmasında kendisini dinleyenlere hitap ederken, kimi zamansa kendisine yöneltilen bir suçlamaya veya sert bir eleştiriye cevap verirken görüyoruz Bernhard’ı. Kitap içerisinde yer alan irili ufaklı metinlerin kimisi bir başlıkla, kimisi ise başlıksız olarak verilmiş. Bazı metinlerde Bernhard, “Saygıdeğer dinleyiciler, saygıdeğer konuklar, saygıdeğer bakan…vb.” şekillerde konuşmaya başlıyor olsa da ilk bakışta bu konuşmaların nerede, ne sebeple yapıldığını anlamak zorlaşabiliyor. Kitabın sonunda yer alan “Ekler” bölümü işte bu yüzden çok kıymetli. Metinlerin başında her ne kadar yazıldığı/söylendiği tarih yer alsa da Ekler kısmında hemen hemen bütün yazılar için fazladan açıklamalar yapılmış. Bu anlamda Bernhard’ın bu metinleri nerede, kimlere, hangi olaylar neticesinde yazdığı/söylediği de daha net bir şekilde ortaya çıkıyor. Ekler kısmı bu anlamda bir hayli aydınlatıcı ve mutlaka her bir başlık için ayrı ayrı dönülmesi, okunması gereken notlar içeriyor.

Kitabın ismi belli ki tesadüf değil: Hakikatin İzinde. Bernhard’ın eserlerinde gerçek/lik önemli bir yer kaplar. Bunu kendisiyle yapılan röportajlarda da –ki Kurt Hofmann “Thomas Bernhard’la Konuşmalar”[2] kitabında, Bernhard’ın aslında röportaj vermekten hiç hoşlanmadığı dile getirmişti- belirten Bernhard, gerçeğin hayatında ve dolayısıyla eserlerinde nasıl bir yer kapladığını da vurgulamış oluyor: “İster tiksindirici olsun, ister güzel,” diyor Bernhard, “herkes gerçekliğe aittir. Bundan kaçamazsınız.” (s. 84) ve “Hakikat aslında sadece, ona bir ama ekleyip cümleyi tamamlamaktır.” (s.86) diye ekleyen Bernhard’ın bu sözleri, eserlerini hangi gözle yazdığına dair ufak bir ipucu göstermiyor mu bizlere zaten?

hakikatin izinde

Thomas Bernhard deyince akla her ne kadar ilk olarak roman ve öyküleri gibi düzyazı kurmaca metinleri gelse de onun aynı zamanda bir tiyatro yazarı olduğu da unutulmamalı. Bu anlamda, kitaptaki önemli noktalardan birisini onun tiyatrocu kimliği oluşturuyor. Bu kimlikle kaleme aldığı veya dile getirdiği yazılarda okurun dikkatini çekebilecek önemli noktalardan birisi, -ki bunu edebiyatçı kimliğinde de görüyoruz sık sık- dönemin sanat çevreleriyle olan hesaplaşmaları. Lafını esirgemeden söylüyor Bernhard. Buna alışkınız. Onun sert mizacı zaten neredeyse bütün yazılarında hissediliyor ki bunu farklı romanlarında da görmek mümkün. “Bütün Avusturyalı sanatçılar sonunda devlet ve onun alçak politik emelleri tarafından satın alınıyor ve kendilerini bu insafsız, adi ve alçak devlete satıyorlar, büyük bir bölümü de hemen işin başında satıyor. Onların sanatçılıkları devletle işbirliği yapmaktan başka bir şey değil, gerçek bu.”[3] diyordu  bütün sert tavrıyla “Odun Kesmek”te. Bu romanından yıllar önce de Salzburg Festivalleri Başkanına “Festival oyunlarına ihtiyacım yok.” (s. 79) diyerek benzer biçimde bir ret mektubu kaleme almıştı esasında. Aralarında neredeyse on beş yıllık bir zaman farkı olsa da Bernhard’ın dönemin sanat camialarına, ödüllerine, festival komitelerine karşı takındığı tavrın değişmediğini görmek, onun aslında kendi içinde ne denli tutarlı bir kişilik barındırdığının da bir göstergesi olsa gerek. Kitapta bu ve benzeri konularla ilgili pek çok dikkat çekici nota rastlamak mümkün.

Kitapta –biraz kişisel olacak belki ama- beni en çok etkileyen yazılardan biri Bernhard’ın genç yaşına aldırmadan kaleme aldığı “Genç Yazarlara” başlıklı yazısı. Yazının tarihinin 1957 yılı olduğu düşünülürse, 1931 doğumlu Bernhard’ın oldukça genç bir yaşta gençlere seslendiğini söylersek yanılmış olmayız sanıyorum. Burada öyle cümleler var ki bugün de güncelliğini koruyor. Zaten bir yazarı, bir metni büyük yapan da belli ölçülerde çağının sınırlarını aşmış olması değil midir zaten? “Sahip olmanız gereken,” diyor Bernhard, “sağlık sigortaları ve burslar, ödüller ve teşvik ikramiyeleri değildir; ruhunuzun ve bedeninizin vatansızlığıdır, her gün yaşayacağınız umutsuzluktur, terk edilmişliktir, soğuktan titremenizdir, her gün geri dönmenizdir. […] İhtiyaç duyduğunuz şey; birinin ayağa kalıp ölüp gittiği, yağmurun taşı yıkadığı ve güneşin işkenceye döndüğü her yerdedir.” (s.26) Genç yazarlara, hayatın kendisine dikkat etmelerini öğütleyen genç Bernhard’ın bu sözleri, kendi yol haritasını görmek açısından da önemli. Bir bakıma kendi manifestosunu oluşturan Bernhard’ın ömrünün herhangi bir döneminde ödülleri önemsememesi, onun “sahip olmanız gereken ödüller ve teşvik ikramiyeleri değil” cümlesini bir hayli doğruluyor gibi. Bernhard belki de bu satırlarda kendisine sesleniyor, sanat hayatı boyunca neleri doğru yapması gerektiğini dile getiriyordur.

Hayatı ölümlerle, hastalıklarla, karanlık günlerle dolu Bernhard’ın. 1949’da, henüz 18 yaşındayken önemli bir akciğer rahatsızlığı geçirir. Bu rahatsızlık ölene dek izlerini sürdürür. Aynı yıl çok sevdiği büyükbabası, bir yıl sonra da annesi ölür. “Galiba hayatında herkes bir yerlerden bir tekme ama okkalı bir tekme yemeli.” (s.83) diyen Bernhard, tekmeyi belki de çok genç yaşlarda kendisi yemiştir bile. Ölümü kendisine böylesi önemli bir izlek olarak seçmesi de bu yüzden şaşırtıcı olmasa gerek. Kitapta da ölüm üzerine pek çok farklı yazıda çeşitli vurgularına denk geldiğimiz Bernhard’ın romanlarında, öykülerinde de ölüm teması sık sık karşımıza çıkar. Bernhard için ölüm, hayatın önemli bir parçasıdır. Belki de en önemli parçası. “Övülecek, yerilecek, yakınılacak hiçbir şey yok ama birçok şey gülünç; ölümü düşününce her şey gülünç.” (s. 59) diyen Bernhard’a hak vermemek mümkün mü?

Hakikatin İzinde, Bernhard’ı biraz daha yakından tanımak isteyenler için mutlaka önemli bir rehber olacaktır. Onun okurları zaten kendisinin mizacını, üslubunu yakından biliyordur. Ama bu kitapta yer alan notlar, konuşmalar, cümleler; Bernhard’ın o bilindik karakterini bir nebze daha yakından görmeye, onu biraz daha tanımaya yardımcı olacaktır. Hakikatin İzinde, çığlıkla suskunluk arasında duran ama sesi her zaman gür çıkan bir yazarın önemli cümleleri…

 

[1] Thomas Bernhard, Hakikatin İzinde, YKY, 2017. (Metin içerisinde bu kitaptan yapacağım alıntılarda bundan böyle sadece sayfa numarası belirtmekle yetineceğim.)
[2] Kurt Hofmann, Thomas Bernhard’la Konuşmalar, YKY, 2012.
[3] Thomas Bernhard, Odun Kesmek, YKY, 4. Baskı, s.122.

_________________________________________

* Arka Kapak, 28. Sayı, Ocak 2018.

Reklamlar

Öyle(sine) Güzel Bir Yer*

öyle güzel bir yer ki

Murat Gülsoy yeni romanı Öyle Güzel Bir Yer ki ile yakın zamanda okurlarını yeniden selamladı. Romanın ismi, içeriğiyle oldukça uyumlu. Hepimizin bazen saklanmak istediği, sıcaklığını hep içimizde hissettiğimiz ama artık sadece bir “an” olarak varlığını sürdüren hatıralar vardır. İşte Gülsoy’un bahsettiği yer yaklaşık olarak buraya işaret ediyor bence. Belleğimizin bir yerinde bütün canlılığıyla duran o yerle, yani hatıralarımızla gündelik hayatımızın işleyişi arasında kurduğu bağda rehberlik ediyor okura Gülsoy.

Bir grup eski lise arkadaşı, içlerinden biri olan antikacı (aslında o kendisine “eskici” demeyi tercih ediyor) Kerem’in dükkânında bir araya geliyor. Bu bir araya geliş aynı zamanda eski hatıraların, hayal kırıklıklarının, terk edilmişliklerin, hüzün ve acıların ortaya dökülüşüne de zemin hazırlıyor. Yıllar sonra bir araya gelmiş, artık hayatları farklı biçimlerde ilerleyen arkadaş grubunun zaman zaman ortaklaşan belleklerinin arkeolojik kazısı yapılıyor adeta. Dikkatli okuyucu, Gülsoy’un farklı eserlerinde de bu tip kurgular ürettiğinin farkına varmıştır muhakkak. Çünkü Gülsoy’un metinlerinde zihin, zihin oyunları, zihnin derinliklerinde kalan an(ı)lar hatırı sayılır bir yer kaplar. Bu bakımdan –negatif anlamda söylemiyorum- okuru şaşırtmadığını bile dile getirebiliriz Gülsoy’un.

Aslında temel olarak romanın başlangıcı ve ilerleyişini sağlayan ana karakterimiz Kerem ve onun geçmiş ile bugün arasında sıkışmış hayatı. Zamanla Kerem’in hayatının bir tık ötesine taşan roman, diğer karakterlerin hayatlarına dair de ipuçları sunuyor. Ancak temel anlamda romanın lokomotifi Kerem dersek yanlış bir çıkarımda bulunmuş olmayız sanıyorum. Kerem’in ilişkileri, onun kendi zihninde bir gezintiye çıkarıyor ve bu gezinti çoğu zaman büyük bir yıkımın parçası oluyor. Hiçbir yere, hiç kimseye ait olamıyor Kerem ve bu aidiyetsizlik, roman boyunca Kerem’in yakasını hiç bırakmıyor. Öyle ki Kerem de bu durumun farkında: “…kimse kimseye ait olamaz. Kimse sonsuza dek bir başkasını sevemez. Hiçbir şey sonsuza dek sürmez.”

Gülsoy’un metni bölümlere ayırarak yazma biçimi ilk etapta okuru zorlayacak gibi görünse de çok geçmeden okur metnin büyüsüne kapılacak ve bu parçalı üslubu büyük bir resmin fırça darbeleri olarak görecektir mutlaka. Öyle ki Gülsoy’un, “dükkânda, motelde, parkta, hastanede ve yıkımda” başlıkları altında kaleme aldığı romanda, başlıklar ayrı ayrı ve birbirini takip ederek okunduğunda farklı münferit hikayelere bile dönüşüyor diyebiliriz. Özellikle “yıkımda” bölümünde bahsi geçen Şekercizade Apartmanı’nın yıkılma hikâyesi, aslında metinde farklı sebeplerden de olsa sürekli psikolojik birer yıkım içerisinde olan karakterlerin somutlamış bir resmini sunuyor adeta. Yıkılan sadece apartman değil. Tıpkı Kerem gibi okur da bunu biliyor. Yıkılan o apartmanın belleği, orada yaşananlar, hatıralar… Bu yüzden, “yaşamak bir noktadan sonra ölümü beklemek aslında,” diyen Kerem’e bir ölçüde hak veriyoruz bizler de. Gerçekten de “mesele, hayatın bitmiş olması.”

Murat Gülsoy, Öyle Güzel Bir Yer ki ile yine okurlarını bir belleğin karanlıkta kalmış, açığa çıkmayı bekleyen koridorlarında dolaştırıyor. Tek tek hatıralar, anlar; Kerem’le birlikte, onun zamanına, bulunduğu mekâna dair de ipuçları sunuyor bizlere. Dükkânda başlayan hikâyemiz, yıkıma uğramış birçok karakter ve anıları göçük altında kalmış bir apartmanla son buluyor. Kaçacak, saklanacak bir yer kalmıyor artık. Ne romanın karakterleri ne de biz, okurlar için. Bu yüzden Şekercizade Apartmanı’nın yıkıntısından kalanlar bize de çarpıyor. Kerem, gibi iç geçiriyoruz keşke diyerek, “bazı anları tekrar tekrar yaşasak, farklı açılardan görseydik…”

____________________________________________________________
* Arka Kapak, 27. Sayı, Aralık 2017.


“Orada Bir Yerde” Ne Var? *

 

Orada Bir Yerde, Engin Türkgeldi’nin ilk matbu öykü kitabı. Kendisini çeşitli öykü dergilerinden tanıyanlar mutlaka olacaktır. Aynı zamanda elektronik ortamda yayın yapan mevsimlik altZine edebiyat dergisinin yayın kurulunda yer alıyor. Türkgeldi’nin ilk öykü kitabı olan “Gölgeler Ordusu” 2003’te yine elektronik ortamda yayın yapan ve altZine’e bağlı altKitap’tan çıktı. Yakın zamanda çıkan ilk matbu öykü kitabı “Orada Bir Yerde” ile de öykü dünyasındaki varlığının tesadüf eseri olmadığını gösterdi bana göre.

 

Türkgeldi’nin hacimce ince ama buna ters orantılı bir şekilde yoğun ve etkili öyküleri, okuma sırasında olduğu kadar okuma bittikten sonra da bir hayli düşündürüyor okuru. Anlatımı her ne kadar son derece akıcı olsa da bu akıcılığın içinde muhteva olarak zihinsel efor gerektiren öyküler kaleme aldığı da bir gerçek. Öyküleri birkaç anahtar kelimeyle tanımlamak gerekseydi ilk olarak –tıpkı arka kapağında da vurgulandığı üzere- “fantastik, muğlak, alegorik, distopik” derdim. Peygamberler, krallar, köleler, efendiler, cüceler, cellatlar ve daha niceleriyle adeta bir orta dünya atmosferi sunuyor Engin Türkgeldi. Ancak bu anlatı hiç de zorlama değil, tam tersine doğal akışında ilerleyen, bu ilerleyişle birlikte gittikçe zenginleşen bir atmosfer yaratıyor yazar. Öyle ki Türkgeldi’nin öyküleri tıpkı kitabın ismi gibi “orada bir yerde” geçiyor. Bu “oradalık” ister istemez metinlere bir muğlaklık ve aynı zamanda da bir alegori katıyor. Bu alegoriyle tamamlanan fantastik anlatım biçimi zaman zaman okura distopik bir lezzet de sunuyor. Yani öykülerin nerede, hangi zamanda, kimler arasında geçtiği belirgin değil çoğu zaman. Bunun, yazarın özel bir tavrının ürünü olduğunu görmek de zor değil. Öyküler içerisindeki yolculuk devam ederken; burası neresi, bunlar kim gibi sorular okurun aklına bile gelmiyor. Bunun yerine anlatının bütüncül olarak bizatihi kendisine odaklanan okur, “Orada Bir Yerde”nin muğlak atmosferinde kayboluyor. Böylece Türkgeldi sadece kendi öykü dünyasını okura sunmakla kalmıyor, bununla beraber boşlukları okurun dolduracağı ve hayal gücünün sınırlarının zorlanacağı bir anlatı bütünü ortaya çıkarıyor. Bu yüzden Türkgeldi’nin öykülerini kelimelerle yapılan bir resme benzetirsek sanırım abartılı bir ifade kullanmış olmayız.

 

Öykülerin genel atmosferi fantastik bir anlatıyla kurulu, zaman zaman distopik bir kurguya varan yapıda demiştik. Bu kurgusal düzen içerisinde yazar dili ustalıkla kullanarak okurun kopmasının zor olduğu bir anlatı geliştiriyor. Anlatı içerisindeki dünyanın, kendine has düzeni ve bir ilerleyiş biçimi var. Ancak bu düzen içerisinde başlangıç veya sonun bir önemi yok gibi görünüyor. Öyle ki yazarın, okurun hayal gücünü ortaya çıkarmak ve okuru da metne dahil edebilmek adına böyle bir yaklaşım seçtiği de düşünülebilir. Örneğin, Kutsal adlı öyküsünün son paragraflarındaki cümleler, yazarın bu tavrının belirgin örneklerinden biri: “Çok sıcaktı. Terden bir hale veya bir taç vardı sanki başımın etrafında. Gökyüzüne kaçamak bir bakış attım. Güneşin daha önce nerede olduğunu hatırlayamadım. Yükseliyor muydu, yoksa batıyor muydu? Müneccimbaşı bana yaklaştı. Beklenen an gelmişti. Kılıcını havaya kaldırdı. Bir hükümdarı kutsayacak veya bir kurbanın boynunu vuracak gibi.” Bu alıntıdan da anlaşılacağı gibi Türkgeldi’de belirgin bir son yok. Bundan ziyade sona dair soru işaretleri ve ucu açık ifadeler var. Bununla birlikte zamanın ve mekanın neresi olduğuna dair muğlak ifadeleri de anlatıyı zenginleştiren ve okurun metne karşı soru sormasına yardımcı olan ayrıntılar. Metnin belki de en önemli özelliği bu muğlaklık üzerine kurduğu fantastik anlatı.

 

Türkgeldi, belki de gecikmiş, ilk matbu kitabıyla öykü dünyamız içerisindeki kendine has konumunu sağlamlaştırdı bana kalırsa. Pek çok açıdan çizgi dışı olan öyküleriyle bundan yıllar sonra da güncelliğini koruyacak ve okunmaya devam edecek gibi. Zaman gösterecek…


__________________________


* Arka Kapak, 24. Sayı, Eylül 2017.


Hakikatin Peşinde Bir Uzun Hikâye: İyiler Ölmez

iyiler-olmez

Hakikatin Peşinde Bir Uzun Hikâye: İyiler Ölmez *

“Eğer inanıyorsak sanat hakikate giden yolda bize yardımcı olur. Kalbimizi açar, bizi merhamet ve şefkat sahibi kılar. Kâinatın kitabını, yani temaşayı öğretir. Güzelliğin farkına varırız.” diyor Mustafa Kutlu, son kitabı İyiler Ölmez’in satır aralarında. Kutlu’nun dünyası için elbet rastgele edilmiş bir cümle değil bu. Yazdığı hemen her hikâyede, “hakikat” vurgusu yapan ve hakikati arayan Kutlu’nun bu sözlerinde, yazdıklarının sadece bir hikâye değil, aynı zamanda ilahi kelamı anlamanın bir pusulası olduğunun sonucuna da tekrardan varıyoruz Kutlu okurları olarak. Kutlu’nun son kitabı olan İyiler Ölmez’de de bu durumun yeni bir örneğini görüyor, Kutlu ile birlikte bir kez daha hakikatin yoluna çıkıyor, hakikati sorgulamaya devam ediyoruz.

İyiler Ölmez, taşrada, bir kahvehanede bir araya gelmiş dört kader ortağının hikâyesi: Sıtkı, Civan, Fotoğrafçı Sarhoş Mustafa, Doktor. Kutlu bu dört karakterin hikâyesini de kendi isimlerini taşıyan ara başlıklarla aktarıyor okura. Onların başlarından geçenleri anlatırken, hiç de yabancısı olmadığımız o klasik Kutlu üslubu, sanki bu dörtlünün yanındaymışız, hikâyenin bir köşesine iliştirilmiş bir tabureye oturmuş da bu dört yoldaşın hikâyelerini dinliyormuşuz gibi içine çekiyor bizi.

Kutlu, her karakterini ayrı ayrı örüyor ve taşranın bir köşesinde birleştiriyor. Karakterlerin kim olduklarını, geçmişlerini, aileleri ve çevrelerini, neler yaşadıkları ve neden “burada” olduklarını ince ince anlatıyor. Bu anlatım, Kutlu okurları için oldukça tanıdık elbet. Kutlu’nun karakterleri gökten zembille inmez, mutlaka sosyal ve psikolojik olarak bir zeminde bulunurlar. İyiler Ölmez’in karakterleri de böyle.

Mekân taşra… Tesadüf mü? Kutlu’da tesadüfe yer yok. Derinlikle işlenmiş Kutlu’nun hikâyesi. Öyle ki hikâyenin aksayan kısımlarına bile bir yazar olarak müdahil olup, itiraz ediyor. Bir bakıyorsunuz Kutlu hikâyenin bir yerinde sesini yükseltmiş: “[…] Bu hikâyede bir eksiklik var. Ama ne? Şudur: Hikâyenin dramatik yapısı yetersiz.” diye yazdığı hikâyede, kendi tabiriyle “kabiliyet yoksulu yazar” olarak söz sahibi oluyor. Daha sonra, “Hikaye içinde hikaye için ahkam kesmeyi bırakalım.” diyerek de kaldığı yerden anlatısına devam ediyor. Burası bile Kutlu hikâyeciliğinin inceliğini görmeye yeter belki de.

 

Mekânın taşra olmasının tesadüf olmadığını dile getirdik. Taşra, Kutlu hikâyelerinde belli ölçülerde “kutsanan” bir mekân. Kent-kır ayrımını yaparken, kenti belli yönleriyle her zaman eleştirdiğini biliyoruz Kutlu’nun. Sanayileşme, çarpık şehirleşme, yabancılaşma, ekolojik problemler gibi başlıklar, Kutlu’nun kişisel hayatında da hassas olduğu konular. Modern dünyanın elimizden aldıklarına ağıt yakmak yerine o bilindik Mustafa Kutlu reçetelerinden birini görüyoruz satır aralarında. Bu anlamda çareyi bir kere daha kırda, yani taşrada arıyor Kutlu. Taşranın sıcaklığı, samimiyeti, maddeden çok manaya kıymet veren bakış açısı İyiler Ölmez’in de önemli hususlarından. Dertleri, kederleri, hayal kırklıkları ve hatalarıyla soluğu taşranın bir kahvehanesinde alan dört karakter, zamanla taşranın sıcaklığı içerisinde erirken kendi dertlerini unutup başkalarının dertlerine derman olmaya başlıyorlar. Kutlu’nun taşrası böyle bir yer. Kutlu’nun hikâyelerinde umutsuzluğa yer yok!

Kutlu okurları, onun didaktik bir yazar olduğunu bilirler. İyiler Ölmez’de de aynı geleneği sürdürüyor Kutlu. Yukarıda da vurgulanan alıntıda olduğu gibi, Mustafa Kutlu’yu her an bir yerden söze girecekmiş gibi arıyor zaman zaman gözlerimiz. O da bu arayışı boşa çıkarmıyor. Kâh yanlış bilinen bir fikri düzeltiyor kâh pek de bilinmeyen bir konu hakkında okuru aydınlatıyor. Ama bunu öylesine yapıyor ki okur hikâyeden bir an olsun kopmuyor. Öyle ki hikâyeye başlamakla son sayfayı çevirmek arasında sanki bir göz açıp kapatmışçasına kısa bir zaman geçiyor. Son satırlara geldiğimizde ise Kutlu, hikâyeyi daha da dramatik hale getiriyor. Belki okurun pek de ummadığı bir şekilde bitiyor hikâye. Ama dedik ya, Kutlu’nun hikâyelerinde umutsuzluğa, karamsarlığa yer yok. O da bunu bir kere daha hatırlatıyor okura ve son noktayı koyuyor hikâyesine: “Böyledir. Bizde iyiler ölmez. Evliya olup aramızda yaşarlar.”

arka-kapak-sayi-14

_____________________________________________
* Arka Kapak Dergisi, Kasım 2016, Sayı:14 (Derginin 14.sayısında Yunus Emre Tozal’ın Mustafa Kutlu’yla yaptığı mini bir söyleşiye de ulaşmanız mümkün.)


EDEBİYAT/KİTAP BLOGLARI

(Görselleri, tıklayarak büyütebilirsiniz…)

 

KİTAPLAR EKRANA YANSIRKEN: EDEBİYAT/KİTAP BLOGLARI

Yazı, ilk ortaya çıktığı zamandan bugüne, önemini kaybetmeden sürdürdü. Yazının iki kapak arasına girmiş hali olan kitaplar, bundan on yıllar sonra da bizlere bir şeyler söylemeye devam edecek belli ki. Dijital çağ ile birlikte kitabın nefes aldığı sahalar da çeşitlendi, arttı dersek yanlış olmaz. Kitap artık sadece iki kapak arasında değil, parlak ekran ışıkları altında da var olmaya başladı. Bilgisayarların, tabletlerin ya da e-reader’ların pil ömrünün aksine, kitaplar tükenmeyen ömürleri ile var olmaya devam edecekler belli ki.

Bilgisayar çağı kitaplara sadece yeni bir var oluş alanı sunmadı. Bununla birlikte onların yaygınlığına, bilinirliğine, tanınırlığına da katkı sağladı ve sağlamaya da devam ediyor. Fazla değil, bundan on yıl öncesinde (belki çok daha az) kitaplarla ilgili web siteleri ve blog sayfaları bu kadar yaygın değildi. Ama bugün en amatör okurlar bile kendi beğendikleri kitapları tanıtabilecek, altını çizdikleri sayfaları başkalarıyla paylaşabilecek imkânlara sahip. Artık odak noktasını kitabın oluşturduğu blog sayfası açmak o kadar da zor değil. Haliyle bu durum, kitabın popülaritesini de artırıyor sürekli olarak. Özünde, son derece naif bir tutum barındıran bloggerlık “tık sayısı” arttıkça kendi gelişimini de kendisi sağlıyor bana kalırsa. Kişisel blog sayfaları kadar kolektif çalışmaların ürünü olan sayfalar da bir hayli yaygınlaştı. Kitaba yaptıkları katkının değeri her zaman tartışmaya açık olsa da farklı mecralara ve insanlara kitabın bizatihi kendisini ulaştırması açısından büyük bir çaba olarak görüyorum kitap bloglarını. İnternet çağının kitaba sunduğu bu önemli katkı, gelecekte yerini neye bırakacak bilinmez ama insanların kitaba ulaşması çabası hiçbir zaman yaygınlığını kaybetmeyecek gibi görünüyor.

***

Neokuyorum.org
Ne Okuyorum? yakın zamanda kurulmuş, kolektif çabanın ürünü olan bir blog sayfası. Herhangi bir yayınevinin uzantısı olmadıklarını kendilerini tanıtırken özellikle vurgulayan oluşumun kapısı, aslında eli kalem dili kelam tutan herkese açık desek yanlış olmaz. Oluşumda yer alan yazarların pek çoğu farklı mecralardan da tanınan isimler. “Ne Okuyorum?”da ele alınan çalışmaların içeriği ise tam olarak isminde anlattığı gibi. Öykü, roman, şiir, deneme, inceleme, eleştiri vb. pek çok türde kitaplar inceleniyor. Bunlar incelenirken herhangi bir sınırlayıcı unsur da yok. Yazıların kimi kısa kimi uzun… Metni ele alan yazar ne söylemişse, okuduğu kitap hakkında ne düşünüyorsa olduğu gibi aktarılıyor. Herhangi bir tür kısıtlaması da yok, yeter ki kitap olsun. Bunun dışında, muadil sayfalardan aşina olduğumuz “test” köşesi de kendi edebiyat bilginizi sınamanız açısından hem eğlenceli hem de bilgi verici bir köşe olarak düşünülmüş. Ancak çok küçük bir eleştiri yapacak olursam; sayfa, içeriğine kıyasla oldukça amatör görünüyor tasarım olarak. [1] Arka plandaki siyah fon, okuru ne kadar içine çekiyor bilinmez. İnternet ortamında görselliğin, içeriğin bir adım önünden yürüdüğü yadsınamaz bir gerçek. Alelade bir şey ararken bile gezindiğimiz sayfalar öncelikle görselliği ile dikkatimizi çekiyor genelde. Bu anlamda Ne Okuyorum? ekibinin hazırladığı güzel içeriğin daha fazla görünür olması adına görselliğe/tasarıma biraz daha özen göstermeliler diye düşünüyorum. Bununla beraber okura ulaşma adına da sosyal medyanın imkânlarını sonuna kadar kullandıklarını söylemek gerek. Henüz taze bir sayfa olan Ne Okuyorum? zamanla daha da büyüyecek ve daha fazla okura ulaşacak gibi…

[1] Bu yazı yazıldığı sırada Neokuyorum.org henüz sayfasının tasarımını değiştirmemişti. Şimdiki hali son derece profesyonel ve hoş görünüyor. Dolayısıyla bu tasarımla ilgili yaptığım eleştiri de geçerliliğini kaybediyor. Yine de metni yazdığım günkü haliyle yayınlamayı uygun gördüğüm için değiştirmediğimi belirtmiş olayım.

 

Egoistokur.com
2011 yılından beri aramızda olan Egoist Okur, geçen zamanla birlikte kendini bir hayli geliştiren blog sayfalarından. Sayfanın odak noktası tabi ki kitap. Ama bazı gazetelerin kitap ekleri gibi dar alanda kısa paslaşmalar yapmıyorlar. Sayfada, kitaplar hakkında yazılmış yazıların yanında, edebiyat ve daha geniş bakarsak sanat dünyasından haberlere de ulaşmak mümkün. “Yangında İlk Kurtarılacaklar”, “Bir Zamanlar Teknoloji”, “G Noktası” gibi bölümlerle de kendi tarzını yansıtan bir çizgi oluşturmuş durumda Egoist Okur. Sayfanın bana kalırsa en özel ve önemli bölümlerinden birisi de röportajlar kısmı. Sadece edebiyat dünyasından değil, sinema, müzik ve sanatın farklı dallarından olan insanlarla yapılan röportajlar da sayfanın bir başka zenginliğini oluşturuyor. Bu tip sayfaların konumunu belirleyen en önemli ölçütlerden biri de güncellik meselesi. Egoist Okur, sık sık güncellenen bir sayfa, bu yüzden de gündemden pek düşmüyor. Sayfaya ilk kez tıklayanlar için belki biraz karışık gelecek tasarım, birkaç ziyaretten sonra basit bir el alışkanlığına dönüşüyor. Nerede ne olduğunu hemen buluyorsunuz. Twitter’da 15 bin, Facebook’ta 25 bine yakın takipçisi olan Egoist Okur için, bir kitap bloğundan bir adım fazlası desek yanlış olmaz sanırım.

 

Kitaplıkkedisi.com
Her şeyden önce ismi ile bana Bilge Karasu’yu (Ne Kitapsız Ne Kedisiz) hatırlatan Kitaplık Kedisi, uzun zamandır bir kitap bloğu denince ilk akla gelen isimlerden biri. Son derece sade, ziyaretçisini bu anlamda yormayan bir tasarımla okurun karşısına çıkıyor Kitaplık Kedisi. “Kitap, sanat, müzik, film… Hayatı güzelleştiren her şey!” sloganıyla var olan sayfa, bu sloganın büyük ölçüde hakkını veriyor aslında. Kitaplarla, edebiyatla ilgili belli başlı haberlere ulaşabileceğiniz sayfanın bence en ilgi çekici köşelerinden birisi “Kitap Dekor” başlığı altında derledikleri kütüphaneler ve kitaplıklar. Kitabın sadece okunan değil aynı zamanda yaşanan bir nesne olduğunu görmemize bir kere daha yardımcı oluyorlar böylece. Filmlerle, müzikle ve sanatın çeşitli alanlarıyla ilgili çalışmalara da yer veren sayfanın tabi ki odak noktasını yine kitap oluşturuyor. Sadece yeni çıkan kitaplarla ilgili değil, aynı zamanda kıyıda köşede kalmış, belki bazılarımızın dikkatini bile çekmemiş olan kitaplarla birlikte, artık klasikleşmiş ve başucu kitabı dediğimiz kategoride yer alan kitaplarla ilgili yazılara ulaşmak da mümkün Kitaplık Kedisi’nde. Yalnız bu kadar zengin içeriğine rağmen sosyal medyayı ne kadar aktif kullanıyorlar, sayfa ne kadar tıklanıyor bilemiyorum. Oldukça eski bir sayfa olmalarına rağmen Ekşi Sözlük’te bile (bu bir kıstas değil mutlaka ama dikkatimi çektiği için yazıyorum) haklarında üç entry girilmiş. Okurla aradaki iletişimi kurmak için sosyal medyanın etkisinin hafife alınamayacağını düşünürsek, zengin içeriklerine rağmen takipçi sayılarının sınırlı olduğunu düşünüyorum. Yine de iyi işler okurun gözünden kaçmaz. Kitaplık Kedisi de oldukça iyi işler yapan bir sayfa. Hak ettiği değeri bulduğuna eminim.

 

 

Kitapveyorum.com
Kitap ve Yorum, bir kitap bloğu deyince aklınıza ilk gelen şey neyse tam olarak onu temsil ediyor. Çok geniş bir yazar/eser yelpazesinin yer aldığı sayfada, kitaplara dair kısa yazılar yer alıyor. Yazılar genel olarak tanıtım amaçlı yazılmış. Tabi ki yazan kişinin yorumlarını da içeriyor bu tanıtım yazıları. Yazılar uzun ve ayrıntılı değil içerik olarak. Bu anlamda eleştiriden ziyade tanıtım olduğunu yeniden vurgulamak gerek. Bununla beraber her yazının sonunda, hemen hemen bütün bloglardan aşina olduğumuz, okuyucu yorumları kısmı mevcut. Bu kısma gelip dilerseniz ilgili metne veya kitaba dair olan yorumlarınızı, eleştirilerinizi veya yapmak istiyorsanız ekleme/çıkarmalarınızı yapabiliyorsunuz. Kitap ve Yorum‘un bir amacı da aslında ele aldığı kitabı tartışmaya açmak. Yani bir bakıma yorumun yorumunu yapmak… Türk ve dünya edebiyatından çok çeşitli yazarlara ev sahipliği yapan Kitap ve Yorum, içeriği genel olarak edebiyat metinlerine odaklamış olsa da sayfada farklı alanlardaki (sosyoloji, psikoloji, hobi, felsefe vb.) kitap yorumlarına da ulaşmak mümkün. Son derece sade bir tasarıma sahip olan blog, farklı başlıklarda A’dan Z’ye sınıflandırdığı yazarlar ve eserlerle de sayfayı ziyaret edenlerin işini bir hayli kolaylaştırmış gibi görünüyor. Günlük tık sayısını bilmiyor olsam da daha fazla okurun bu sayfayı ziyaret etmesi gerektiğini düşündüğümü de söylemeliyim.

___________________________________________________

Arka Kapak Dergisi, Nisan 2016, Sayı:7
Metnin dergide yayınlanan hali görsellerdeki gibidir.


Bir “Aylak Adam” Projesi: C.’yi Anlamak

aylak-adam-yusuf-atilgan

Bir “Aylak Adam” Projesi: C.’yi Anlamak *

Walter Benjamin, Pasajlar’da sıkça geçen “flanör” kavramı için, “Kalabalık içerisinde yaşayan bir terk edilmiş kişidir,” ifadesini kullanır. Benjamin’in tanımının temel noktası “kalabalık” vurgusunda yatar. Flanör, yani dilimizde yaygın kullanılan yaklaşık anlamıyla “aylak”, aslında “sokaktaki insan” olmak demektir. Yalnız “flanör” ya da “aylak”ın var oluş alanı alelade bir yer değil, yukarıda da belirtildiği gibi kalabalıkların arası olan “kent”tir. Kent, aylağa “modern” bir yaşam alanı sunar. Aylak, kentlidir ve dolayısıyla da moderndir. Bu anlamda aylağı var eden, modernitedir denebilir. Aşırı nüfusun içerisinde “boş vakit”lerin insanı olan aylağı şekillendiren de bahsi geçen kent kalabalığı ve karışıklığıdır.

Türk edebiyatında “aylak” arketipine Tanzimat döneminde yazılmış ilk romanlarda rastlamak mümkündür. Ahmet Mithat Efendi’nin Felatun Bey’i, Recaizade Mahmut Ekrem’in Bihruz Bey’i, Hüseyin Rahmi’nin Şatırzade Şöhret Bey’i hatta daha sonrasında Ömer Seyfettin’in Efruz Bey’i bu aylak tipine örnek olarak gösterilebilir. Ancak bizdeki aylak tipinin ilk örnekleri Türk modernleşmesi ile birlikte batı-doğu ekseninde kaleme alınmış ve büyük ölçüde batıyı yanlış anlayan tipler olmuştur. Genel çerçevede bakılınca bu tiplerin tamamı “kent insanı”dır. Aynı zamanda modern dünyanın da bir temsili olan “kent”, onların tek varoluş alanlarıdır. Öte yandan kenti de doğru anladıkları söylenemez. Sürekli olarak batılı eğlenceler peşinde koşan, giyimine kuşamına dikkat eden, batılılaşmanın bir temsili olan “piyano” ve “Fransızca” ile temas halinde olan bu “aylak” tipler aslında giriştikleri hiçbir işi hakkıyla da yerine getiremezler. Bu aylak tipi (ya da dönem romanları için daha sık kullanılan tabirle “alafranga züppe tipi”) sadece görünüş bakımından da aylak değildir. Onun zihinsel durumu da fiziksel durumuna paralel bir yapıdadır. Çevresini yanlış anlar, insanlar tarafından kandırılır ve daha çok parası olmasını isterken büsbütün parasız kalacak kadar aptaldır zaman zaman. Bu anlamda Tanzimat ile birlikte romana “bir kent insanı” olarak dâhil olan aylak tipi, modern görünümlü olmasına rağmen henüz modernleşmeyi anlayamamıştır, hatta daha da ileriye götürürsek, modernleşme olgusuna dahi tam anlamıyla vakıf değildir. Aslında Tanzimat yazarlarının öncülük ederek kaleme aldığı bu tipler, birer “kötü örnek” olarak resmedilir ve modernleşme bağlamında olması gerekenin ne olduğuna dikkat çekilmek istenir. Bu yüzden aylak tipini okurken “modernleşme” ve “kent” kavramları üzerinden meseleye yaklaşmak, “aylak tipini” anlamak adına önemli bir çaba olacaktır.

Modern Bir Aylak Tipi: C.

Türk edebiyatında aylak tipinin kırılma noktası olarak Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam” romanı gösterilir. Aylak Adam ile birlikte aylak tipi de değişmiş, özellikle Tanzimat döneminde hedef tahtasına yerleştirilen “yanlış batılılaşmış kentli tipi” olan aylak insan karakteri, artık kendisine cephe alınmayan; aylaklığı tam anlamıyla “bilinçli” bir eylem alanına döken bir karakter haline gelmiştir. Bu bilinçlilik hali de aylak tipinin konumlandığı yeri büyük ölçüde değiştirir.

Yusuf Atılgan, Aylak Adam’da “C.” isimli (belki de isimsiz) karakterin yaşamından bir yıllık kesit sunar bizlere. Romanı dört ana bölüme ayıran Atılgan, bu bölümlere de mevsim isimlerini verir: “Kış, İlkyaz, Yaz, Güz.” Roman, teknik olarak sunduğu yenilikle de adından söz ettirir. Yusuf Atılgan sadece birinci tekil kişi anlatımıyla değil, bunun yanında üçüncü tekil kişi anlatımıyla da metne çoksesli bir hava katar. Zaman zaman üçüncü anlatıcı (tanrı bakış açısı) ile metinde hâkimiyet kuran yazar, bunu yaparken çoğu zaman karakterinin yanında olmayı tercih eder. Bu anlamda, başta da söylendiği gibi, romanın kahramanı olan C.’nin “yanlış” bir tip olmadığının üzerinde durarak Tanzimat romanlarındaki muadil örneklerine göre farklılık arz eder. Öte yandan romanda bilinç akışı, monolog, mektup, günlük, flaşbek gibi teknikler de kullanan Atılgan, Aylak Adam’ı önemli bir postmodern roman biçimine sokar.

Roman boyunca isminin sadece baş harfini bildiğimiz C., bir arayış içerisindedir. Onu bu arayışa iten tabi ki sadece ruhsal durumu değil, aynı zamanda içerisinde bulunduğu sosyoekonomik koşullardır da. Çünkü C., (Tanzimat romanlarında da sıkça görülen bir biçimde) babasından kendisine kalan miras ile “rahat” bir yaşam sürmektedir. Ancak bu rahatlığı sadece ekonomiktir. Ruhsal olarak ise büyük bir boşluk içerisindedir. Kendisini sık sık İstanbul’un “zengin” muhitlerinden olan Beyoğlu, Nişantaşı, Harbiye gibi yerlerde gördüğümüz C.’nin esas aradığı ise hayalindeki kadındır. C.’nin zihnindeki kadının siluetinin de bilinçaltında geniş bir yer kaplayan çocukluğunun Zehra teyzesine benzemesi, romanda kurulan “çocukluk-bilinçaltı-şimdi” arasındaki bağlantıyı görmek açısından önemlidir. Yusuf Atılgan’ın bir diğer önemli romanı olan Anayurt Oteli’nde de romanın ana kahramanı Zebercet’in roman boyunca gecikmeli Ankara treniyle gelen kadını beklediğini vurgulamak gerek bu noktada. Aslında bu durum, pek çok romanda karşımıza çıkan “beklenen kadın” imajını da gösterir bizlere. Bu, aynı zamanda belki de acıların ve sorgulamaların sona ereceği an demektir. Modern insanın içinde bulunduğu gerilimli durumdan kurtulmasına, içine düştüğü manevi boşluğu doldurmasına yardımcı olacak kişi, beklenen kadındır.

Babasından nefret eden ve ona benzememek için her şeyi yapan C., belki de babasından kalan mirası “çarçur ederek” ondan öç almaya çalışır. C., Benjamin’in tarifine tam anlamıyla uyan bir tiptir. Kalabalıktadır ve yalnızdır. Kalabalık arttıkça, insanlar birbirini daha az tanır hale gelir yani bu insanın çevresine karşı olan yabancılaşmasının da bir göstergesidir aynı zamanda. Modern dünyanın yaşam alanı olan “kent” insana sunduğu pek çok imkânla birlikte, çeşitli insani ilişkileri de yok etmiştir aynı zamanda. C., en çok da bu durumdan rahatsızdır. Sokaktayken çevresini dikkatle izler C. ve bilinçli bir şekilde ayrıntılara dikkat eder. İnsanların birbirlerine karşı birer yabancı olduklarına ama yine de samimi gibi görünmelerine içerler. C.’yi özel yapan da işte bu bilinçli ve sorgulayıcı tavrıdır.

arka-kapak-sayi-4

Yusuf Atılgan, Aylak Adam’da hem teknik hem de muhteva olarak bir dizi yenilik yapar. Kullandığı anlatım tekniği bir yana, çizdiği modern ve kentli aylak tipi ile, bilinçli bir aylağın neler yaptığını anlatır okura. C., Tanzimat romanlarında çizilen mirasyedi ve yanlış batılılaşmış züppe tiplere benzemez. Evet, belki ona aylaklık yapmasını sağlayan bir ekonomik gelir vardır ancak bu durum C.’yi bir mirasyedi yapmaz. Tam tersine C., çevresine son derece duyarlı, etrafını dikkatle izleyen, insanları gözlemleyen bir aylaktır. O kadar ki C., kendi aylaklığının farkına varıp “bir aylağım” diyerek bu bilinç durumunu bir adım öteye götürür. Yusuf Atılgan’ın edebiyatımıza sunduğu bu “yeni” tip, aynı zamanda modern kentin bir fotoğrafını da gösterir bizlere. Okunan, sadece C.’nin değil, yeni dünyanın ve yeni dünyada var oluş çabası gösteren insanın da bir anlatısıdır. Böylece Yusuf Atılgan, Aylak Adam ile eski anlatıyı yıkmış ve yerine yepyeni bir “kahramanlık” hikâyesi oturtmuştur: Hiçbir zaman kahraman olamayacak bir aylağın, C.’nin hikâyesini…

____________________________
Arka Kapak Dergisi, Ocak 2016, Sayı:4


Dönülmez Akşamın Ufku: Hesap Günü

hesap günü

DÖNÜLMEZ AKŞAMIN UFKU: HESAP GÜNÜ *

Mustafa Kutlu, yeni kitabı Hesap Günü’nde okuruna pek de alışkın olmadık bir şekilde hoş geldin diyor: “Musallada bir tabut, yeşil örtü üstünde, yapayalnız.” Bu cümle, kitabın henüz ilk sayfalarından. Kutlu, hikâyesine “varlıklı, alafranga bir muhitte gariban bir cami”nin avlusundaki musalla taşında yatmakta olan bir merhumu betimleyerek başlıyor. Böylece, Tolstoy’un İvan İlyiç’in Ölümü’nde yaptığına benzer bir şey yaparak, okurun “kitabın sonunda ne oluyor” sorusunu sormasına gerek bırakmıyor. Ama bu sefer okur başka bir soru soruyor: Nasıl?

İşte bu soruyla birlikte başlıyor musallada yatmakta olan Bedir’in hikâyesi. Varlıklı bir Osmanlı paşasının torunu olan Bedir üzerinden anlatılan hikâye, aslında –Kutlu’nun her kitabında olduğu gibi- okurların kendisinden bir parça bulabileceği kesitler taşıyor. Bedir musallada yatarken Kutlu, Bedir’in geçmişine gidiyor. Çocukluğundan itibaren yaşadıkları, bulunduğu çevre, iş hayatı, insan ilişkileri, sosyal statüsü gibi pek çok konuya değiniliyor. “Malı veren de Allah, alan da Allah. ‘Ben’ dersen yoldan çıkarsın.” diyen Kutlu, bireyselliğin iyice ön plana çıktığı, insanlara “ben” duygusunun hâkim olduğu yeni dünya düzenini irdelemekten geri durmuyor her zamanki gibi.

Kutlu’nun Hesap Günü’nde eleştirdiği önemli konulardan biri de bu bireyselliğe bağlı olarak şekillenen aile ilişkisi ve düzeni. İnsanların aile kurmakta zorlandığı; eşleriyle, çocuklarıyla yaşadığı iletişimsizliğin arttığı “modern” dünya insanın özüne pek de yakışmayan bir manzara sunuyor aslında. “Ben” diyenin yoldan çıkacağı modern dünyanın “ben” diyen insanlarla dolu olduğunu görmek de zor olmuyor tabi.

Hesap Günü’nün bir başka önemli meselesi de “devlet-siyaset-ticaret” ilişkisi üzerine söylenenler. Kapitalist düzende “para” için nelerin yapılabileceğini bütün gerçekliğiyle yüzümüze vuran Kutlu, aslında toplumun çok geniş bir aynasını tutuyor bize. Bazen görmediğimiz, bazen görsek de geçip gittiğimiz bu gerçekler, yozlaşmanın neresinde durduğumuzu sorgulamamız açısından da önemli: “Önüne dört tane kaz katsan otaramayacak adamlar ihracat yapıyor, imalat yapıyor, siyaseten devlete sızıp devlet imkânlarını kullanarak han hamam sahibi oluyor.” diyen Kutlu, sonraki sayfalarda “Ehliyet ve liyakat sahipleri yönetime gelmeli. Önce ahlâk, sonra kanun.” şeklinde sözlerine devam etse de cümlelerini “Zor be!” diye bitiriyor. Ama Kutlu okurları bilir ki onun hikâyelerinde umutsuzluğa yer yoktur. Mutlaka bir çıkış yolu vardır. Zor olsa da imkânsız olmayan bu ilişkiler ağı içerisinde insan, işe kendini bilmekle başlamalı. Kutlu da bunu vurguluyor, kendimizi bilmeyi.

Kutlu, zaman zaman fantastik bir üslupla (musalla taşında yatan Bedir’in cenazeye gelenlerle hesaplaşması gibi) anlattığı son kitabı Hesap Günü’nü “Az önce orada biri vardı. Şimdi yok.” diyerek bitiriyor. Bu son cümleler bile çok önemli bir mesaj veriyor aslında. Bir nefes kadar hızlı geçen ömürde Kutlu, Hesap Günü’nü sondan, yani musalla taşından, başlatarak da bunu amaçlıyor: Hesap günü gelmeden hesabımızı yapmanın gerekliliğini. Hesabı yapmak ise Kutlu’nun dünyasına alışkın olan sadık okurlarına kalıyor…

____________________________
Arka Kapak Dergisi, Aralık 2015, Sayı: 3.