Tag Archives: Aslı Tohumcu

#YazarımaDokunma ya da Bu Ne Biçim Hikâye Böyle?

rodins-thinker-2

Uzun zamandır blog sayfamı ihmal ettiğimi ancak şöyle bir bakmaya girince fark ettim. Bana bu yazıyla yeniden bloğuma dönmeme ortam sağlayan herkese şimdiden teşekkür edeyim. Konu bence uzun ama uzatmaya da pek niyetim yok açıkçası. Sadece 140 karakter sınırlaması olmayan daha geniş bir platformda kafama takılan bir konuya dair birkaç kelam etmek istedim. Yazıya şöyle bir göz atın, hoşuna gitmezse sağ üst köşedeki X işaretine tıkayıp kapıyı kapatabilirsiniz. Çünkü gerçekten de aslında mevzu edilecek bir olay bile yok ortada. Anlatayım…

Ne olmuştu?

Geçtiğimiz aylarda (İstanbul’da yaşayanlar bilir) Mephisto Kitabevi’nde bir etkinlik düzenlendi. Tutuklu yazarların kitaplarını imzalayan başka yazarların imza günü. (Nasıl bir tamlama oldu bu be..) Taksim’deki Mephisto’nun önünden geçerken gördük bunu sanırım. Bir hayli anlamsız geldi bana. Eleştirdik. Manasız bulduk. Neden ki, diye sorduk. Geçtik gitti. Konuyla ilgili sosyal medyada bir şey yazmadım. Sonra bir iki gün önce Tüyap’ta, benzer bir olayın daha geniş katılımla gerçekleştirileceğine dair bir haber gördüm. Onun üzerine şöyle bir tweet attım:
imza

Tweet’teki üslup için peşinen özür dileyeyim. Özellikle twitter’da bu şekilde argo içerikli paylaşımlarım oluyor. Önce bu konuya değineyim madem girdim. Üslup problemli. İçeriğinde “Mal mısınız?” geçen bir soru cümlesinin ciddiye alınmasını beklemem anlamsız olabilirdi. Ama muhatap buldu bu soru. Üslubunun tartışılmaya açılması meselenin bir boyutu olabilirdi ama öyle olmadı. Sadece takipleştiğim bir öykücü arkadaşımız (M. Barış Övün) üslubun problemli olabileceğinden bahsetti. Haklıydı.

Ama ben ne yazık ki üslupla ilgili bir eleştiriye maruz kalmadım. “Bu nedir kardeşim, haklıysan bile bu soru böyle mi sorulur?” diye karşıma çıkan kimse olmadı. Çıksaydı, özür diler, soruyu başka türlü sorardım. Ki bu üslup için tekrardan özür dileyeyim ben tabi. Ancak bu konu nasıl olmuşsa, mention atmamış olmama rağmen, muhtemelen kendi ismini twitter’da zaman zaman aratan egolu ünlülerden biri olan Tuna Kiremitçi’nin ekranına düştü. Kendisi ile şu şekilde bir diyaloğa girdik:

tuna-kiremitci-vakasi

Sanırım “herkesin her işi yaptığı” derken kendisini kastettiğimi anlamış olacak ki devam etmedi bu mentionlaşmaya. Ya da konuyla ilgili gerçekten beni haklı buldu. Bilemiyorum. Bildiğiniz üzere kendisi bir şekilde romanlarını (ben iki romanını okudum) bastırmış kötü bir yazar. Bunu fark etmiş olacak ki daha iyi yaptığı iş olan müzisyenliğe geri döndü. En azından roman yazmayı bıraktığını falan açıkladı geçtiğimiz günlerde. Umarım ikinci bir Emrah Serbes vakasına dönmez olay da Tuna Kiremitçi’nin ismini iki ay sonra yeni romanıyla raflarda görmeyiz.

Olay Tuna Kiremitçi ile kapanmadı tabi ki. Kendisine “düşünce faşisti” demekten herhangi bir beis duymayacağım solcu yazarlardan olan Aslı Tohumcu da hemen beni “kötü” ilan ederek olaya müdahil oldu:

asli-tohumcu-airways

Bu tweette geçen “kötü” ibaresi bana mı yoksa olaya mı diye düşünürken, en iyisi kendisine sorayım dedim dolaylı yoldan. Bu tip insanlarla diyaloğa girmenin zor olduğunu bilsem de İbrahim’e su taşıyan karınca misali en azından o yolda ölürüm hesabı diyaloğa girmeyi deneyeyim dedim:

asli-tohumcu-vakasi

Bakın kendisiyle ne de güzel diyaloğa girememişim değil mi? Uzatmamak için eyvallah deyip bıraktım, uğraşsam sabaha kadar konuşurduk bu hanımefendiyle. Ama kendisi ön yargılı ve saldırgan bir kişilik olduğundan hiç yeltenmedim bile.

Öte yandan bir insanı “kötü” ilan etmek ne kadar kolay değil mi? Oysaki yıllar önce kendisinin “Taş Uykusu” adlı kitabı ile ilgili yazdığım yazıyı kendi sosyal medya hesaplarından paylaşırken hiç de böyle düşünmüyordu. (Yazıya BURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz.) Kendi ismimle kullanmadığım twitter hesabımdan “kötü” olduğumu ilan etmesi ise sadece birkaç saniyesini aldı.

Peki neden kötüyüm?
1) Kendisinin “şiddetle” savunduğu fikri savunmuyorum diye.
2) O fikir doğrultusunda gerçekleştirdiği eylem pratiğini eleştiriyorum diye.
3) Ona benzemiyorum diye.

Bu listeyi maddeler halinde uzatırım ama gerek yok. Tuna Kiremitçi’nin sözde ironik üslubu, Aslı Tohumcu’nun faşist söylemi ile birleşince Türkiye’de kendini “aydın” zanneden solun, artık vıcık vıcık hale gelmiş samimiyetsizliği bir kere daha ortaya çıkmış oluyor özetle. Gündüz twitter’da bu bölgenin artık çoğu kesimi tarafından kaderine terk edilen bölgesi olan Doğu için ağıt yakıp, akşamında Cumhuriyet Meyhanesi’nden rakı kadehi elinde fotoğraf paylaşan çakma solcuları canlı canlı gördük. Görmeye de devam edeceğiz. Ben bunu biliyorum. Kendileri de farkına varır umarım.

Bir insanı iyi ya da kötü yapanın ne olduğunu tartışmaya açacak değilim. Dallanıp budaklansın da istemiyorum mevzu bu satırlar arasında. Ama bu tip sözde özgürlükçü aydın karikatürleri, iğnenin ucu kendilerine dokunduğu zaman nasıl da hırçınlaşıyorlar görülsün istiyorum. Eleştirdikleri iktidara dönüşmeleri çok fazla zaman almazdı, şayet iktidar olabilecek güç ellerinde olsaydı. Aynı derecede, belki daha sert, tahammülsüz ve eleştiriye kapalılar. Tek farkları iktidar koltuğunda oturmuyor olmaları. Bir de gücü elinde tutsalardı neler olurdu kim bilir… Lafa gelse, bu toplumun ne kadar da sorgulamayan bireylerden oluştuğu dillerinden düşmez. O fildişi kulelerinden bakınca, her seçim sonrası toplumun ne cahilliğini bırakırlar ne aptallığını. Ama kendilerinin eylem pratikleri sorgulamaya açılınca, eleştirilince hemen kaplan kesilirler.

Bu tip insanlar, bu ülkedeki aydın probleminin bir başka yönünü gösteriyor. Bu memlekette aydın problemi olduğu aşikar. Herkes kendi köşesinden diğerlerine salladıkça çözülecek gibi de durmuyor. Eleştiriye açık insanları mumla aramaya devam edeceğiz gibi. Her neyse…

Peki benim esas eleştirdiğim neydi?
Tuna Kiremitçi mi? Aslı Tohumcu mu? İkisi de değil. Diğerleri de değil. Benim eleştirdiğim o insanlar değil. Eylemin bütünsel olarak kendisi. Bir eylem düşünün, hapisteki yazarlar müebbetle yargılanırken, onlar adına dayanışma adı altında yapılsın. Bu eylem belli ki pratik somut bir sonuç hedeflenerek yapılıyor. Ama mümkün mü? Bu eylemin kazananı, Aslı Erdoğan’ın kitaplarının tekrar baskılarını yaparak onu yeniden çok satanlar raflarına taşıyan yayıneviyse, eylemin kendisi neden sorgulanmıyor? Dayanışmanın pek çok biçimi olduğunu düşünüyorum ama bu yapılan, o dayanışma biçimlerinden birisi değil bana kalırsa. Olsa olsa birkaç yazarın kendi egolarını tatmin etmesi adına oluşturulmuş ve yayınevine hem de kitap fuarı gibi büyük bir kapitalist tezgahta daha fazla para kazandıran bir oyun olabilir. Eylemlerinin alkışlanmasıyla koltukları kabaran, eleştirildiklerinde karşısındakini birkaç saniye içinde “kötü” ilan edebilecek insanların da aralarında bulunduğu bu insanların bazıları (lafım hepsine değil) aydın değil, olsa olsa kötü bir aydın taklidi olabilirler diye düşünüyorum.

Konuyu uzatmayayım. Görünen o ki Aslı Tohumcu gibi figüranlar, kendi yazdıkları roman karakterlerine (Taş Uykusu) dönüşmekte vakit kaybetmiyor. Umarım bunun farkına varırlar.

Verdiğim rahatsızlıktan ötürü özür dilerim. Sürçi lisan ettimse affola.

Her şey bir yana: Özgürlük kazansın. Her anlamda…

 


“TAŞ UYKUSU”NDAN UYANMAK (Mavi Yeşil 71. Sayı)


“TAŞ UYKUSU”NDAN UYANMAK *

Aslı Tohumcu’nun son kitabı Taş Uykusu, Ocak 2011’de Kırmızı Kedi Yayınlarından çıktı. Aslı Tohumcu, Taş Uykusu’nda, insanın var oluşundan itibaren devam eden ve bitmek tükenmek bilmeyen bir konuyu ele alıyor: şiddet! Bugün, bizdeki en basit hali olan aile içi şiddetten tutun da tüm dünyada doğrudan ya da dolaylı olarak kendini hissettiren silahlı çatışmalara yani savaşlara kadar, pek çok şiddet biçimi var. Yazar, romanda, bu şiddet hallerini farklı karakterlerdeki farklı toplumsal duruşlara sahip insanların ağzından aktarıyor okura. Bu insanları bir araya getiren ise bir belediye otobüsü. Roman boyunca, her durakta otobüse binen ve otobüsten inen yolcular ile ilerliyor sayfalar. Hepsi hayatın bir ucunda, farklı duyguları, farklı hassasiyetleri, farklı bakış açıları olan insanlar. Hatta diyebiliriz ki, belediye otobüsünü kullanmasalar belki de o insanlar hayatlarının hiçbir aşamasında bir araya gel(e)meyecekler. Yani bu birliktelik, bir bakıma zorunlu bir birliktelik… Arka kapakta da dendiği gibi, Aslı Tohumcu, bir belediye otobüsünde birlikte yolculuk etmek zorunda olan insanların zihninden geçenleri okuyarak, günümüz Türkiye’sinin şiddet yüklü yüzünü hüzünlü bir fotoğraf karesine çeviriyor, diyebiliriz.

Şiddetin “Öteki” Yüzü

Roman, az önce de bahsettiğimiz üzere şehir içi bir yolcu otobüsünde geçiyor. Otobüs şoförünün, otobüsün kontak anahtarını çevirmesiyle hikâyemiz de başlamış oluyor. Bu başlangıç ile birlikte, romanda tanıştığımız ilk karakter de şoför oluyor ve yazar, okura, belki de roman hakkındaki ilk izlenimin oluşacağı şu cümleler ile, şoförün düşüncelerinden bir kesit sunuyor: “En çok, insanların sabah sabah kavga edecek onca şey bulmalarına şaşıyor.” (s.7) Henüz romanın ilk sayfasında geçen bu cümle ve “kavga” kelimesi, ilerleyen sayfalarda otobüste neler olabileceğine dair de bir ipucu sunuyor bize. Otobüs ilerledikçe her durakta binen ve inen yolcular oluyor. Öğrencilerden gözleri görmeyen bir adama, âşık (olduğunu sanan) bir kızdan yolculuğu tespih çekerek geçiren Müslüman(!) bir kadına kadar çok farklı duruşları olan, hayata farklı yerlerden bakan pek çok yolcu var otobüste. Bu yolcuların hemen hepsinin farklı bir hikâyesi olsa da okumaya devam ettikçe anlıyoruz ki neredeyse hiçbirinin hikâyesi olağanüstü değil. Hiçbirinde olağandışı bir öğe yok. Yolcuların neredeyse tamamı klasik orta sınıfa mensup insanlar ve hatta orta sınıfın bile altında. Bu açıdan bakarsak da kahramanların neden bir başka yerde değil de otobüste bir araya getirildiğini anlamamız daha kolay oluyor.

Romandaki karakterleri tek tek yazmayacağım. Ancak yeri geldiğinde bazı karakterler üzerinden bazı noktalara değineceğim. Karakterler bağlamında romana bakarsak ilk dikkatimizi çeken, (metnin tamamında) neredeyse bütün yolcuların hayatlarından memnun olmaması. Zaten kasvetli olan otobüs ortamında, bir karakter de çıkıp da belirgin ve net bir şekilde, her şey ne güzel ya da hayatımdan ne kadar da memnunum demiyor. Zaten öyle bir durum olsa, belki de sırıtacak ve romanın genelindeki atmosfere gölge düşürecek.  Hiçbir şey yoksa havadan huzursuz ve mutsuz olan tipler var. Bir yolcu, bir başkasına bakarak imrenip iç geçirebiliyor. Kendi durumundan yola çıkarak, ben de şunun gibi olsam keşke şeklinde düşünceler oluşabiliyor herhangi birinin kafasında. Ama kimse, bir başkasının hayatı ve yaşadıkları hakkında herhangi bir fikre sahip değil. Birbirlerinin yerinde olmak istemeleri değil sadece kafalarından geçen. Bir yolcu, örneğin karşısındaki, çaprazındaki ya da otobüse yeni binmekte olan bir başka yolcu hakkında olumsuz ve önyargılarla dolu fikirleri de geçirebiliyor kafasından. Örneğin Metin, yakınındaki bir başka yolcu için “Mesela şunun gibi bir tipsizi… […] Belli, ipsiz sapsızın teki…” (s.15) şeklinde bir düşünceye kapılabiliyor. Ama aslında Metin’in o an için, karşısındaki hakkında tek bildiği, adamın dış görünüşü.  Bir başka yolcu, Ayfer, gözleri görmeyen yolcu için, “…öbürüne de Allah vurmuş tokadını.” (s.25) diye fazlasıyla acımasız bir yorum yapabiliyor. Bu anlamda belki de en çarpıcı örneklerden birisi Refika. Tespih çekiyor haldeyken birden bire yanındaki hamile kadına dikkat eden Refika’nın gözleri kadının kulaklıklarına kayıyor;  “Şu gebe kadın ne dinler acaba? Süheyla’nın kızı demişti geçen, Kuran-ı Kerim kasetleri varmış, böyle kulağına takıp dinleniyormuş. En doğru hatim olur! Kadın hafızlarımızdan kaset bulunur mu ki? (işte bu kısım fazlasıyla çarpıcı) Allahım, eğer ki bu gebe senin kelamını dinliyorsa yavrusuna sıhhatle kavuşmayı nasip et ona ya rabbi. Ama eğer ki günahkâr şarkılar dinliyorsa yavrusunu kucağına almak nasip olmasın, sen bari o yavruyu günahkâr olmaktan koru ya rabbi.” (s.28) Belki de bir müslümanın düşünmemesi gereken ne varsa o anda geçiyor Refika’nın zihninden. Çektiği tespih ile bağdaşmayan bu davranışı, ön yargılarımızın ne kadar da yoğun olabileceğinin bir göstergesi. “Kendisi gibi olmayanı dışlama” zihniyeti, bir bakıma “ötekileştirme” Refika’nın ağzından, en basit ve en yalın haliyle çıkıyor karşımıza. Yazarın böyle bir fikri, tespih çeken bir kadın tarafından bizlere aktarması ise kesinlikle bilinçli ve yerinde bir tercih olarak görünüyor gözüme. Refika art niyetli mi değil mi, tartışmaya açık. Ama Refika’yı tanımlayabilecek en doğru kelime: “gerçek!” Refika tam anlamıyla gerçek bir karakter. Ramazan’da oruçlu iken fırında pide kuyruğuna giren birisinin, kendisinden sonra gelen bir başkasının kendisinden önce pide alması üzerine fırıncıya küfür etmesi kadar gerçek ve tutarsız. Aslında bu karakteri gerçek yapan, biraz da eylem ile söylemdeki tutarsızlığı. Bu anlamda Refika, benim önemsediğim bir karakter oldu.

Buna bağlı olarak sonraki sayfalarda, yine aynı merkez çerçevesinde yorumlayabileceğimiz bir başka karakter de Gülşen. Gülşen aile baskısı ile birtakım dini hassasiyetlerin empoze edilmeye çalışıldığı bir genç kız. “Hoca Efendimiz boğazınızdan geçen her lokma için bilmem ne yapın demiş. (…) Bin kere dedim ya, bin kere dedim istemiyorum! Ağladım, yalvardım, hap içtim. Bu kadar mı kıymetli  Allahınız, kendi kızınızdan daha mı kıymetli ya? Kitabımı da yırttı attı hayvan! En güzel yerindeydim. Kuran okumak varken bu pisliklerle zehirlenmeyecekmişim.” (s.62) diyen Gülşen tam bir ebeveyn mağduru görüntüsünde. Okuduğumuzdan çıkardığımıza göre ailesi aşırı dindar bir kesime mensup olan Gülşen’in onlarla aynı fikirleri paylaşmıyor olması, iki tür hayat yaşamasına sebep olmuş. Evde ayrı, dışarıda ayrı. Bunun en büyük kanıtı da otobüse biner binmez başörtüsünü açması. “…başındaki örtüyü açarak ilerliyor genç kız.” diye betimliyor yazar Gülşen’i. Burada “türban” yerine “başörtüsü” kavramını kullanması da ayrıca değerlendirilmeli diye düşünüyorum. Türkiye’nin gündemini uzun süredir meşgul eden “türban siyaseti”ne burada biraz daha ılımlı yaklaşmış Aslı Tohumcu ve bence, bilinçli bir tercih olarak türban yerine başörtüsünü kullanmış. Gülşen’in cümlelerinde geçen “hoca efendi” ifadesi ile özellikle bir isim vurgulanmış mı bilmiyorum ancak ben okurken, bu ifadeyi gördüğümde aklıma ilk olarak Fethullah Gülen ismi geldi. Tabi burası da benim kişisel yorumum… Yazar, bu noktada da, bu kavramı ucu açık bırakmış sanki biraz. Son olarak yine Refika dikkatimizi çekiyor ve önceki satırlardaki tutumunu devam ettiriyor. Gülşen’i fark eden Refika, “Yarabbiiii, nereye düştüm ben! Estağfirullah. Estağfirullah. Anam anam anam, bizim kız da yapmıyordur değil mi böyle? Kapıdan örtük çıkıp sonra sokaklarda çiçek gibi. Allah yazdıysa bozsun, yapıyorsa boynu altında kalsın inşallah.” (s.62) şeklinde serzenişte bulunuyor. Yine bütün gerçekliğiyle gözler önünde.

Tabi ki önyargılarımız burada bitmiyor. Farklı karakterler de var. Benim dikkatimi özellikle çeken bir başka karakter de Nevin. Altıncı durakta otobüse binen bir çingene hakkında Nevin’in düşündükleri, aslında zaman zaman hepimizin düşündükleri olabiliyor. “Her tür fenalık bunlarda, ama ne yazar! Sıçar gibi yavrular bunlar. Onlar çoğalır, biz eksiliriz. Kürtler de böyle, çingeneler gibi, pırt pırt doğuruyorlar. Yarısı hırsız yarısı terörist oluyor. Boğazlarından adam gibi ekmek geçmez ama iş doğurmaya gelince…” (s.36) Nevin’e bunları söyleten ya da düşündüren ne, diye sorunca kendimize, hiçbir cevap bulamıyoruz. Nevin’in bunları düşünmesine sebep olan, otobüse binenin bir çingene olması… Nevin, çingeneyi görünce içinde bir nevi faşist bir canavar beliriyor. Herhalde o anda Nevin’in eline bir silah verilse, çingeneyi gözünü kırpmadan vurabilir. Okur olarak biz, öyle bir hisse kapılıyoruz. Yetmiyor, Kürtlere geçiyor Nevin. Kürtler hakkında düşündükleri daha da dramatik. “…yarısı hırsız yarısı terörist oluyor.” söylemiyle Nevin, belki de tek başına, Türk toplumundaki koca bir kitlenin sözcülüğünü de yapıyor. Refika örneğinde “biz – onlar” ayrımı dini boyutta iken, Nevin örneğinde bu ayrım etnik köken, kimlik, aidiyet boyutuna taşınıyor. Aslında Refika ile Nevin bu anlamda birbirine benzeyen karakterler. Çünkü ikisi de kendisi gibi olmayanı, köprünün öte yakasına itmeye hevesli tipler.

Kürt meselesi anlamında daha net bir örnek olarak da Abidin’i görebiliriz. Onun, bu çerçevede konumuza dâhil olmasının en önemli sebebi Kürt olması. Cep telefonuyla konuşan Abidin, konuşmasına bazen Türkçe bazen Kürtçe devam ediyor. “ – Ya bi sus konuşma da dinle. Beni kessen senin dediğin paraya olmaz o iş. Ji xwe ew mal ên Arif begê ne. Pereyên xwe nîşan bide, tu çîqasî bixwazî ez ê bidim te.” (s.89) Şeklinde devam ediyor konuşması. Yazarın, Abidin’e iki dili aynı anda konuşturmasının amacı, Türkçe gibi Kürtçe’nin de aslında yaşayan, var olan ve bir kesim halk tarafından kullanılan bir dil olduğunu göstermek. Kürt açılımı ya da demokratik açılım diye isimlendirilerek yapılan girişimlerle de Kürt dilinin gündemin sıcak maddelerinden birisi olması münasebetiyle, yazarın bunu bir karaktere yükleyerek dile getirmesi, hassas bir davranış olmuş. Ancak bunun getireceği endişeleri de dillendirmiş Aslı Tohumcu. Kitabın en sonlarında, Fahri’nin yer yer Kürtçe konuşan Abidin için “…PKK o, dediklerine inanmayın…” (s.98) demesi yine önyargılarımızın ve ötekileştirme çabamızın bir ürünü olarak göze çarpıyor. Yazar, hem Kürtçe konuşturduğu karakteri üzerinden Kürtçe hakkında ciddi bir mesaj verip, Kürt halkının hassas olduğu “dil” problemine değinirken; diğer yandan da Türk olarak tanımladığı bir başka karakter üzerinden, Kürtçe’nin günlük hayatta kullanılması üzerinden doğan yanlış anlaşılma/anlaşılamama durumundan da bahsediyor. Hiç şüphe yok ki bu bir bilinç meselesi. Malum gazetenin reklâmında kullandığı o replik de burada geliyor işte aklımıza: “Yaftalamadan önce düşünün!” Aslı Tohumcu bunu başarıyor. Kitabın akışı içerisinde her karakter, farklı bir konuda düşündürüyor bizi. Ve düşündüklerimizin hepsi, Türkiye’nin sıcak maddeleri aslında…

Yine ötekileştirme çerçevesinde bakılabilecek olan bir başka karakter de Serda. Serda Hıristiyan bir vatandaş ve o da bir şekilde toplumda kendini azınlık olarak hisseden, daha doğrusu kendisine azınlık bir gruptan olduğu hissettirilen birisi. Serda, bu durumu her ne kadar kanıksamış olsa da, yine de iç dünyasında yaşadığı bu “farklı” olma hali, yakasını bırakmıyor. Bir grup liseli gencin şu diyalogu dikkate değer:

—       “Olum şuna bak, şemsiye satıyo ya. Fıkra gibi.

—       Sen onu bırak da şu kıza bak.

—       Aa, gavur o.

—       Gavur değil salak, Hıristiyandır.

—       Ne biliyim haçı görünce.

—       Ee? Salaksın olum ya, valla.

—       Hişt, baksana, bunlarda bekâret derdi falan yoktur di mi? Birlikte falan yaşıyolar ya.” (s.88)

Serda’dan öncelikle “gâvur” diye bahsediyor gençler. Bunu tespit ettikleri nokta ise Serda’nın boynundaki haç. Yaşlarını metinde göremesek de lise öğrencisi olmaları münasebetiyle 15–16 yaşlarında olduğunu varsayabiliriz bu diyalogu kuran gençlerin. Çocuk yaştaki bu gençlerin karşılarındaki “Müslüman olmayan” bir vatandaş hakkında böylesi cümleler kurmasının en önemli ve temel sebebi ise önce aile daha sonra da çevredir diye düşünüyorum. Çocuk yaştan itibaren, onlara, nasıl düşünürse düşünsün, neye inanırsa inansın, yaşama şekli ne olursa olsun, karşıdakinin öncelikle bir “insan” olduğu gerçeğini özümsetmeyen aile ve yakın çevre ile birlikte, yeni nesiller de gelenekten gelen bir anlayışla “biz – onlar” fikrini taşıyacaktır, taşıyorlardır.  Bu noktada, az önceki sözleri duyan Serda’nın da bu durum üzerindeki; “… Bunlar! … beni diyor. Benim gibileri. Hep ötekiyiz, değişik olan. Bir düşün, sen de bana değişiksin. Hıristiyansak orospu muyuz, yok mu bizim ahlakımız, değerimiz! Yok mu hiçbir hakkımız! Fazla bir şey değil ki istediği…” (s.89) şeklindeki serzenişi, karşı tarafta da bir “biz – onlar” ikiliği olduğunu görmemiz açısından önemli. Oysaki binlerce yıldır, sadece Türklerin değil, herkesin yuvası olmuştur bu topraklar. Kendini nasıl tanımlarsa tanımlasın, buranın ekmeğini yemiş, suyunu içmiştir insanlar. Müslüman, gayrimüslim, Ermeni, Kürt, Çerkez, Laz, sağcı, solcu, milliyetçi, muhafazakâr… Aklımıza hangi sıfat gelirse… Her şeyden önce, ortak etnik köken ya da ortak ideoloji değil de ortak çıkarlar doğrultusunda düşünülse ve böyle bakılsa sosyal hayata, belki de bugün yaşadığımız hiçbir etnik ayrımcılık ya da ideolojik şiddet, var olmayacaktı… İşte Serda’dan, onun fikirlerinden duyduklarımız da, sadece Serda’nın değil, onun gibi kendisini ayrı, öteki, farklı hisseden herkesin sesi oluyor burada. Tabi bu ses de, diğer sesler gibi, sadece duyabilenin kulağına ulaşıyor…

Gerçeğin Ta Kendisi

Taş Uykusu’nda dikkatimizi çeken bir başka nokta da “gerçek.” Yazar, metni kurarken, karakterlerini kurmaca bir zemine oturtmuş olsa da, gerçek olaylardan faydalanmayı, gerçekleri aktarmayı da eksik etmemiş. İlk göze çarpan net örnek, Hrant Dink olayı. Gazete okuyan Hakan’ın gözlerinden bakıyoruz dünyaya ve haberi SEVGİLİYE MEKTUP şeklinde görüyoruz. Hrant Dink’in eşi Rakel Dink, cenazede eşi için konuşmuştu. Aslı Tohumcu da bu kısmı olduğu gibi aktarıyor bizlere. Rakel Dink’in ağzından çıkanlar, sadece eşi için değil bütün bir toplum için önem taşıyor. Özellikle, “… Yaşı kaç olursa olsun 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim.” (s.59) sözleri, şiddetin nerede başladığını sorgulamamız açısından çok önemli diye düşünüyorum.

Bir başka gerçek olay ise Mayıs 2009’da Mardin’in Bilge Köyü’nde yaşanan ve onlarca insanın öldüğü katliam… Yazar, bu haberi de romanına ekleyerek, sosyal bir gerçeklikle kurgusal bir dünya arasında köprü kuruyor. Haber öyle bir haber ki, gerçekte bu konu hakkında bir bilgisi olmayanlar, “o kadar da değil artık, böyle de örnek olur mu…” gibi fikirlere bile kapılabilir. Şiddetin, en şiddetli halini ve belki de bütün bir romandaki en büyük dramı bu haber oluşturuyor. Ne yazık ki gerçek bir haber… Radyo dinleyen Kâinat sayesinde alıyoruz bu haberleri biz de. Radyodan aktarılıyor: “… Çok ağır bir haberle, Mardin’de büyük bir katliam haberiyle açtık. İlk duyduğumuz sesler ona aitti. İnsanların Mardin’de şokta olduğu… Kırk beş ölü… Mardin’in Bilge köyünde akşam saatlerinde, bir düğüne maskeli kişilerin düzenlediği bir silahlı saldırıda, kırk beş kişi yarala… yaşamını yitirdi. Ölenlerin çoğunun da çocuk ve kadın olduğu bir kurşuna dizme. Gerçek anlamıyla bir vahşet, dehşet ve terör olayı olduğunu söyleyebiliriz bunun.” (s.23)

Bu haberle birlikte “terör”ün ne olduğu hakkında da düşünmeye başlıyoruz okur olarak. Özellikle, “… İçişleri Bakanlığı’nın bunun terörle alakalı bir saldırı olmadığını açıklaması.” (s.23) ifadesi, “Terör nedir?” sorusunu sorduruyor bize. Devletin yaptığı açıklamaya göre bu katliam, terör olarak görülmüyor. Yani devlet, bunun bir PKK saldırısı olmadığını söylüyor. Ancak apaçık bir katliam olan bu olay, terör değilse nedir, diye de düşünmeden edemiyoruz. Burada devletin, terör ile PKK’ya aynı potada bakması sebebiyle böyle bir durum oluşuyor. Kan davası da olsa, aşiretler arası bir kavga da olsa, sonuçta ortada bir katliam var ve failleri kim olursa olsun, bu olay, onu “terör” kapsamına koymak için yeterli gibi görünüyor. Belki de bu yüzden, devlet, “Terör değil…” dediğinde bile, kimsenin içi rahatlamıyor…  Bu haber ile ilgili ilerleyen sayfalarda da pek çok kez farklı gelişmeler aktarılıyor. Haberi bütün olarak ve ayrıntılı biçimde öğreniyoruz bizler de okur olarak. İşte gerçeğin ta kendisi, diyoruz belki de içimizden…

Başka gerçek olaylar da aktarıyor bize yazar. Magazin haberleri, trajikomik üçüncü sayfa haberleri, tecavüz haberleri vs… 1987 yılına ait bir gazeteden cinayet ve intihar haberler okutuyor örneğin yazar. Karısını öldürenler, cinnet geçirip intihar edenler, faili meçhul ölümler gibi haberlerle 1987’yi aktaran Aslı Tohumcu, aslında bir bakıma dün ile bugün arasında da bir bağlantı kurarak, günümüz Türkiye’sinde de hala benzer haberlerin olduğunu ve hiçbir şeyin değişmediğini aktarmaya çalışıyor bizlere. Hayatın gerçek bir kesitini alıp, roman kurgusu içerisinde eritiyor, ancak hiçbir haber karşısında tüylerimiz diken diken olmuyor bir bakıma. Şiddeti öylesine kanıksamışız ki, belki de artık duymaya alıştığımız sıradan haberler gibi geliyor bize bunlar ve önemsemeden, üzerinde durmadan geçip gidiyoruz. Falanca bir ünlünün kilo probleminin ardından bir sonraki haberde Hrant Dink cinayetini okuyan gazete okuru, belki de en başta gazetede o haberi yapanlar toplumsal şiddete karşı hassas olmadıkları için, gördüğü cinayet, ölüm, kaza gibi haberlere şaşırmıyor, üzülmüyor. İşte kitapta beğendiğim noktalardan biri de bu idi: gerçek ile kurgu arasındaki köprünün iyi verilmesi…

Devlet – Vatandaş İlişkisi

Romanda özellikle dikkatimi çeken bir diğer husus da bazı karakterlerin devlet hakkındaki görüşleri… Birkaç yolcunun çeşitli sebeplerden ötürü şikâyetlerinden, vatandaşın devlet hakkındaki görüşlerinin pek de olumlu olmadığı sonucuna varmak güç olmuyor. Örneklerden birisi Fahri“Hırsızların en arsızı devlet, … hep söylerim, susturmaya çalışırlar. Verdiğimiz vergiden, ödediğimiz faturadan belli. Ben keriz miyim ödemeyenlerinkini de ödeyeyim.” (s.40) diyen Fahri, devleti “arsız hırsız” olmakla suçlarken, bir yandan da vergi kaçıranlara dikkat çekiyor. Büyük patronlar, para babaları kazandıklarının vergisini vermekten bir şekilde kurtulurken, her şey için vergi alan devlete para ödemek yine orta sınıf halkın omuzlarına biniyor. Tabi genelleme yapmak doğru olmaz bu durumda. Pek çok büyük iş adamı, mal mülk sahibi, düzenli olarak vergisini veriyordur ancak “Devlette çalışarak adam olunmaz.” (s.70) diyen Fahri’nin dikkat çektiği konu yine de bu anlamda önemli. Yazarın, devlet hırsızdır, şeklindeki cesur çıkışını biraz abartılı bulsam da, burada da yazarın kişisel bakış açısının hâkim olduğunu düşünerek bu ifadenin üzerinde çok fazla durma gereği görmüyorum.

Çeşitli sebeplerden ötürü köprüden atlayıp intihar etmeyi düşünen Ahmet de uzun bir iç geçirmeden sonra, “Devlet dirimize sahip çıkmadı, bari ölümüzü denizden çıkarsınlar çok mu?” (s.61) diyerek devlet – vatandaş ilişkisinin bir başka boyutunu, devletin kendi vatandaşını yeterince önemsemediğini vurgulamaya çalışıyor.

Bu anlamda da örnekleri çoğaltmamız mümkün. Romanın başka noktalarında da devlet-vatandaş ilişkisine dair farklı yaklaşımlar görülüyor. Bu çerçevede anlamamız gereken, şiddetin bir başka boyutudur belki de. Devletin, vatandaşları üzerindeki (görece) olumsuz yaklaşımı, bir bakıma göz önünde olmayan, soyut bir şiddet şekli sunuyor bize. Günümüzde çok sık rastlanan iş bulma sıkıntısından yola çıkarak bir örnek vermek gerekirse, vatandaşın birinin sürekli iş arayıp bulamadığını, (kendine göre) devletin ona yardım elini uzatmadığını ve iş ver(e)mediğini, en sonunda da vatandaşın dayanamayarak intihar ettiğini düşünelim. Buradakinin bir intihar değil de bir cinayet olduğunu düşünürsek, çok mu ileriye gitmiş oluruz peki? Failinin olmadığı bir cinayet… İşte bu hassasiyet içerisinde, zaman zaman aşırı bulsam da, yazarın devlet – vatandaş ilişkisini irdelemesini de anlamlı bulduğumu belirtmem gerek.

Taş Uykusu’ndaki Teknik ve Üslup Üzerine

Taş Uykusu’nun tekniği ve yazarın üslubu üzerine birkaç şey söylemeden önce bir noktayı belirtmemde yarar var. Aslı Tohumcu, romandaki muhtevayı o kadar zengin ve “şiddet” çerçevesinde de olsa, o kadar yoğun tutmuş ki, muhteva pek çok yerde üslubun ve tekniğin önüne geçiyor, hatta okuyucu olarak bizler, yazarın üslubuna ve tekniğine dikkat edemeyebiliyoruz bile. Bu durum romanın zafiyeti midir yoksa muhtevadaki gücü müdür, tartışılabilir. Açıkçası ben, bu durumu muhtevanın güçlü ve zengin olmasına bağladım ki yukarıda belli başlıklar altında topladığım şiddet, ötekileştirme, önyargılarımız gibi konuların örnekleri dışında, daha değinmediğim ve sıra gelmeyen başka örneklerin de olduğunu söylemem gerek romanda.

Romandaki dil çok yalın ve basit. Toplumsal mesajlar verme amacı güden yazar, bunu aktarmak için çetrefilli yollar seçmemiş ve zaten ellinin üzerinde insanın ağzından dinlediğimiz farklı durumları anlamamız ve takip etmemiz de bu açıdan daha zor bir hale gelmemiş. Daha zor diyorum, çünkü karakterler o kadar fazla ki bazen gerçekten de okur, hangisi hangi karakterdi diye takip etmekte zorlanabiliyor. Ama yine belirttiğim gibi gidişat ve muhtevanın güçlü olması da bu konudaki zorluğu azaltıyor. Yani burada söylemek istediğim, Tolstoy’un Savaş ve Barış’ındaki konu – karakter – olay üçlüsündeki gibi bir takip zorluğu değil. Daha yalın, daha düz ve daha belirgin bir çerçeve içinde. Zaten romanın çıkış iddiası da temel anlamda tek bir pencerede gibi görünüyor: şiddet!

Her bir karakterin farklı bir konuşma şekli var. Kimisi çok kibar konuşuyor, kimisi ise bolca argo kullanıyor. Kimi yerlerde bu argoyu, hatta küfrü, aşırı bulduğumu belirtmem gerek. Aşırıdan ziyade “olmasa da bir eksiklik olmazmış” gibi bir fikre kapıldım. Ne derece haklıyım bilmiyorum ama sıradan bir okur olarak benim değerlendirmem bu yönde oldu. Diğer yandan Türkçe ve iletişim konusunda da bir hassasiyet göstermiş Tohumcu ve bunu da elindeki cep telefonuyla sürekli mesaj yazan Esra üzerinden vermiş. Esra’nın yazdığı mesajlarda dili doğru kullanmadığını görüyoruz; “yaa, neden durtmeden solemiosun ozlediini : (” (s.30), “… evet, ya inanamiorum, kiz az once dibimdeydi!!!! ben de olabilirdim yaniii : (” (s.46), “kadinin teki olu cocukla binmis ya, ne yapcami sasirdim yani : (” (s.98) gibi mesajlarla sevgilisi olduğunu düşündüğümüz birisi ile mesajlaşan genç kız, bir bakıma iletişimin de ne anlama gel(me)diğini gösteriyor bize. Bir başka iletişim problemini de Eren, “… Silicem ben bunları feysbuktan. Ama silersem ne yaptıklarını göremem.” (s.32) diyerek bir sosyal(?) paylaşım sitesi olan facebook üzerinden veriyor bize. Yazar bu noktada facebook’u “feysbuk” şeklinde yazarak bile, belli bir tepkinin öncülüğünü yapıyor diyebiliriz. İşte bu anlamda, Esra’nın bu şekilde konuşmasından tutalım da, Abidin’in zaman zaman Kürtçe konuşmasına kadar, farklı şekillerdeki konuşmaları ve iletişim dillerini olduğu gibi bizlere aktarmaya çalışan yazarın bu çabasını da takdire şayan görüyorum.

Romandaki bir başta teknik de tek bir anlatıcı ile sunulmaması. İlk başta bizler, romanı şoförün yönlendireceğini ve onun anlatacağını düşünsek de ilerleyen sayfalarda, her binen yolcunun kendisini, çevresini, düşüncelerini anlattığını görüp, birden çok anlatıcı ile romanın ilerleyeceği konusuna artık ikna oluyoruz. Az önce söylediğim gibi bu durum romanda ufak çapta bir takip zorluğu yaşatsa da akıcılığı bozmuyor ve sekteye uğratmıyor. Ancak hemen her yolcuda kullanılan bu monolog tekniği, romanda belli bir diyalog eksikliği de yaratmış. O kadar ki uzun sayfalar boyunca doğru düzgün diyalog görmüyoruz. İlk ciddi diyalog diyebileceğimiz konuşma da neredeyse romanın ortalarında (s.41’de) Fahri ile Alper arasında geçiyor. Bunu romandaki bir eksiklik olarak görmediğimi de söylemem gerek, ancak genel çerçevede bu kadar önyargı dolu bir ortamda, insanların böylesi diyalogdan uzak durması da, olayın tek boyutluluğunu gösteriyor bize zannımca.

Son olarak yazarı nereye koyduğuma da değinmemiz gerek. Aslı Tohumcu bununla ilgili, “Kitapta Aslı diye, âşık bir karakter var ama ben Kâinat olmayı arzu ederdim. Ömer Madra’nın Açık Radyo’daki programına her sabah “Merhaba kainat!” diye başlamasının başka bir anlamı var elbette ama yine de bu ismi seviyorum. Karaktere Kâinat adını vermemin sebeplerinden biri, doğurmak üzere oluşuydu. Canı sıkılan ve radyo dinleyen bir karakter… Aslı olmayı ise hiç istemezdim; onunki gibi bir aşka kapılıp en sonunda kendini bir arabanın altına atacak kadar birine âşık olmayı istemezdim doğrusu.” (Radikal Kitap / 21.01.2011) deyip kendini Kâinat’ın yerine koysa da, ben Aslı Tohumcu’ya Umay karakterini daha yakın gördüğümü söylemeliyim. Bunun için belirgin bir sebebim olmasa da, Umay’ın, “Kim bilir ne hayatlar gizli bu suratlarda. İnsan nasıl istiyorbazen zihin okumayı, ne haberler çıkardı. Okuldayken çok oynardık, iletişim hocamız öğretmişti. Önce üstüne başına, haline tavrına bakıp bir hikâye yazıyor, sonra doğruluğunu teyit etmeye çalışıyoruz. Görünenin arkasında saklı olanı görebilelim diye. Kolay mı? Olsa keşke. Kolay olsa buradaki bir dolu insandan oturup tuğla gibi roman çıkarırdım.” (s.53) sözlerinden ötürü, içindeki kurmaca isteğini, tam bir yazar duruşu olarak yorumladım ve Aslı Tohumcu’yu Umay’a yerleştirdim. Tabi ki bu da, tıpkı bütün bir yazıda olduğu gibi benim kişisel yorumum.

Son Sözler

Roman ile ilgili benim söyleyebileceklerim ve dikkatimi çekenler aşağı yukarı bu kadar. Roman, her okuyanın bir ucundan yakalayabileceği, her okuyanda farklı bir hassasiyet, farklı bir bakış açısı uyandırabilmesi açısından, üzerine başka şeyler konuşulması ve söylenmesi de mümkün olan bir eser. Bu anlamda benim yazdıklarımın da “kişisel” yorumlar olduğunun unutulmaması gerek. Roman, toplumsal bir meseleyi, soyut ve somut hali ile şiddeti ele alması açısından özel bir yer teşkil ediyor. Türünün öncüsü olabilecek ya da alanının en güçlü sesini oluşturabilecek bir kitap mı bilmiyorum, açıkçası sanmıyorum da. Sonunda anlamadığımız bir şekilde şoför kendini köprüden atsa da, son sayfalarda yaratılan keşmekeş, romanın belli bir zamana hitap etmemesi, kurgusal ile gerçeği birleştirip güzel bir yeni kurmaca dünya yaratması açısından da önemli bir kitap Taş Uykusu. Kitabın son sayfasını okuyup da kitabı bitirdiğimizde, okurkenki geçen zamanımıza acımayarak romanı “iyi” bir konuma yerleştiriyoruz ve son olarak soruyoruz kendimize: “Ben şiddetin neresindeyim?”

Mavi Yeşil Dergisi’nin Eylül-Ekim 2011′deki  71. sayısında yayımlanmıştır.



Radikal Kitap 10 yaşına gelmiş bile…

 

Gazetelerin kitap ekleri arasında aksatmadan takip ettiğim tek ek Radikal Kitap. Diğerlerini beğenmediğimden değil, ya zamanını kaçırıyorum ya da almayı unutuyorum. Ama Radikal Kitap’ı uzun zamandır aksatmadan alıyorum. Cuma günü çıkıyor olmasının da etkisi var tabi ki bunda. Cumayı unutmuyorum çünkü. Bugün de (10 Haziran 2011 / Cuma) her zaman yaptığım gibi öğleden sonra, gazetemi alıp geldim eve. Kapakta “10 Yaşındayız” yazmasalardı, herhalde ben de Radikal Kitap’ın 10 yaşına geldiğini fark etmeyecektim. Amma da uzun zaman olmuş, diye geçirmedim içimden desem yalan olur. Nice yaşlar radikal Kitap…

Bu sayının bir başka özelliği daha var. Diğerleri gibi değil. Kitap tanıtılmamış. Kitap ekinde kitap tanıtımı olmaz mı? Olmayabiliyor demek ki… Son on yılın romanını, öyküsünü, çevirilerini vs. tartışmışlar. Bunlarla ilgili yazılar var. Son on yılın romanı Murat Uyurkulak’ın “Tol”u olmuş. Tol’u okuduğumda ben de çok beğenmiştim açıkçası, ama bu tip şeylere kim karar veriyor, bu “son on yılın romanı” gibi üst bir seviyeye kim taşıyor, orası tartışılır ve ne olursa olsun bunların tamamının kişisel beğeniler olduğunu düşünüyorum. Zaman gazetesi böyle bir şey yapsa ve Kitap Zamanı ekinde “son on yılın romanı”nı seçse, Tol’u seçer miydi, merak etmiyor değilim. Ama cevabı da az çok biliyorum. Demem o ki, bu tip seçkiler biraz “izafi” kalıyor. Ha az önce de söylediğim gibi Tol iyi bir roman. Orası ayrı…

Bir de yeni kitaplardan tadımlık kısımlar var. Ahmet Ümit, Murat Uyurkulak, Mine Söğüt, Aslı Tohumcu ve Alper Canıgüz’ün yeni kitaplarından parçalar koymuşlar Radikal Kitap’a. Güzel olmuş. Bence bunu sık sık tekrar etmeliler başka başka yazarlar için de. Bu tip tadımlık parçalar, hem roman hakkında az çok fikir sahibi yapıyor hem de romanın tamamını okumaya sevk ediyor insanı. Bu anlamda, bu eylemi destekliyorum. Bir de Murathan Mungan ile Enis Batur’dan iki şiir koymuşlar. Bunlar da sadece Radikal Kitap okurları için ve “ilk kez” yayımlanan şiirler. Ancak az önce facebook’ta Ahmet Ada’nın notları arasına eklediği küçük bir yazıyı gördüm. Katılmadan edemedim. Ahmet Ada diyor ki, “Enis Batur’un ve Murathan Mungan yayımladığı metinlerin şiir olmadığını belirtmek isterim. Murathan Mungan neden bu kötü metinleri şiir diye yayımlar? Enis Batur alt alta değil, yan yana (yatay) kurgulasa düzyazının açığa çıkacağı metinleri neden şiir olarak görür, anlayamıyorum. Radikal Kitap editörleri neden 2000’li yılların şiirini ele alan bir yazıya yer vermemişlerdir? ” Bu cümlelere katılmamak elde değil. Şiir sanki biraz daha pasif kalmış diğer konu başlıklarına göre. Ama yine de Radikal Kitap’ın hakkını teslim etmek gerek. 10. yıla yakışan farklı bir sayı çıkarmışlar okurlar için. Ee bize de alıp okumak düşer…