Tag Archives: Beyaz Kale

Beyaz Kale’nin Ardındaki Gerçekler: Anlatılan Tarihe Yeniden Bakmak

beyaz kale

Beyaz Kale’nin Ardındaki Gerçekler: Anlatılan Tarihe Yeniden Bakmak *

Yeni tarihselcilik, tarihi, edebi metinler üzerinden postmodern bir bakış açısıyla inceleyen kuramdır. Yeni Tarihselciliğe göre tarih, gerçeklerin aktarılması değil, metinsel bir anlatıdır. Geçmiş, çeşitli somut belgelere dayandırılırsa bile gerçek olmayabilir. Tarih olgusu, tarihi aktaran kişi ve/ya kişilerden bağımsız olarak düşünülemez. Bu yüzden de tarihin gerçekliği aslında metnin gerçekliği ile birlikte işler ve ilerler. Serpil Oppermann’a göre, “[…] geçmişte gerçekte neler olup bittiğini ancak elimizde bulunan tarihsel metinlere bakarak bilebiliriz. Geçmişin hakikatini kesin olarak bilmemiz ve bunun nesnel olarak yansıtılması mümkün değildir” (Oppermann: 7). Bu çerçevede bakarsak “tarih” yorumlanabilir bir metinler bütününden oluşur. Tarih, tarihçinin bakış açısından soyutlanamaz ve hiçbir zaman tam olarak nesnel bir zemine yerleşmez. Örneğin Osmanlı tarihinin dağılma dönemini inceleyen bir Türk öğrenci ile aynı dönemi inceleyen bir batılı öğrenci, aynı tarihe karşı farklı metinleri okuyabilir ve o metinlerden yola çıkarak farklı yorumlamalarda bulunabilir. Hiçbir tarihi aktarım, yaşandığı dönemden de bağımsız değildir. Tarihi metinlerin hangi dönemlerde kaleme alındığı da tarihin aktarımı için önemlidir. Bu yüzden de tarihin, salt bir gerçekler bütünü olup olmadığı tartışma konusudur. Postmodern tarih anlayışı, bu anlamda, tarihin gerçeği tam olarak yansıtamayacağını düşünür. Çünkü tarih, dil ile birebir etkileşim içerisinde doğar ve o şekilde gelişerek çağlar boyu ilerler. Yazınsal dil, tarihi metinler içerisinde kaçınılmaz olarak önemli bir yer kaplar. Bu da tarihin metinsel bir anlatı olduğunu gösterir. Serpil Oppermann, tarih ve dil arasındaki ilişkiye dair olarak şunları söyler:

“[…] hakikat, doğru, gerçek, dış dünya, vs. gibi kavramlar, dilin işlevinden soyutlanamaz. Bunları anlamak ve yorumlamak için geri plana itilmiş ikincil kavramlara bakmak ve marjinal olarak kalanla, merkezci olmuş terim ve kavramları dil göstergelerinin içinde yorumlamak gerekmektedir. […] anlam, geçmiş ve bugün arasında gidip gelir ve ne sabitlenebilir ne de merkezileştirilebilir. Bu açıdan geçmişin saydam bir biçimde dilsel olarak günümüze nakli olanaksızdır” (Oppermann: 8)

Postmodern edebiyatta da tarih anlatımı, Yeni Tarihselcilik kuramı odağında gelişir. Postmodern kurama göre edebiyat da tarih de birer anlatıdır. Postmodern edebiyat, tarihsel malzemeyi ele alırken onu yeniden yorumlar ve yazar. “Aslında hem tarih yazımı hem de roman bize geçmişi anlatan bir öykü sunmaktadır” (Oppermann: 22). Postmodernizmle birlikte değişen edebiyat anlayışı, tarihi anlatıyı yapıbozumuna uğratır ve geleneksel tarih anlatısının dışında, bambaşka bir anlatı kurar. Postmodern tarihi romanlar, tarihin izini taşıyan metinleri arka plana yerleştirerek, yeni bir öykü ortaya çıkarır. Burada önemli olan geleneksel tarih anlatısındaki süreç değildir. Postmodern kuram ile birlikte tarihteki devletler, büyük isimler, mekânlar anlamını kaybeder ve romancı (ya da öykücü) bu tarihi figürleri değiştirerek yeniden yorumlar. Postmodern tarihi anlatıda merkeze getirilen, yapısı değiştirilmiş önemli tarihi figürler olabileceği gibi tamamen kurmaca yeni figürler de olabilir. Tamamen kurmaca figürlerin merkeze alındığı tarihi romanlarda, gerçek tarihi figürler arka planda, öyküyü besleyen başka unsurlar olarak da yerini alabilir. Yani “Yeni Tarihselci kuramda, tarihi olaylar ve kişilikler birer varsayıma dönüşmekte ve romanını kurgusal düzlemine taşımaktadır” (Yalçın-Çelik: 32).

Yeni Tarihselcilik kuramında “tarih”, gerçekçiliğin yeniden kurgulanması esasına dayanır. Kuramın temelinde kuşkucu bir bakış açısı yatar. Yeni Tarihselci anlayışla yazılmış romanların gerçekçiliği sorgulamaya açıktır ve o romanlarda tam olarak bir netlik yoktur. Her şey bozulmuş, değiştirilmiş ve/ya yenilenmiş olabilir. Romandaki olaylar mantıklı bir çerçevede gelişmeyebilir. Kendi kurgusu içerisinde, belki saçma denilebilecek bir olgusuyla ilerler. Bu tip romanlarda tarih, daha küçük tarihlere bölünür ve o şekilde anlatılır. Postmodernizm, geleneksel romancılığı da tarih anlatısını da yıkar ve ikisini birleştirerek ortaya bambaşka bir biçim/tür çıkarır.

Başka Bir Tarih: Beyaz Kale

Beyaz Kale, Orhan Pamuk’un 1985 yılında tamamladığı, postmodern Türk edebiyatının en önemli örneklerinden birisidir. Pamuk, postmodern romanların önemli anlatım biçimlerinden olan üstkurmaca, parodi, pastiş, metinlerarasılık gibi özellikleri kullanarak Beyaz Kale’yi kurgular. Bunlar dışında, “reelin saçma yorumlarla kurgulanması şeklinde izah edilebilecek “yeni tarihselcilik” de eserde başarıyla uygulanmıştır” (Koçakoğlu: 193). Beyaz Kale’de tarih, arka plandaki bir motif olarak kullanılır. Kurgu ile geleneksel tarih anlatısı arasında bir köprü kurulmuş olsa da, anlatılan hikâye birebir tarihi gerçeklerle uyuşmaz. Öyle ki bu tip yazılan romanlarda zaten okur da anlatılan tarihin gerçekliğini sorgulamaz. Hangisinin gerçek hangisinin kurgu olduğunun tam olarak bilinememesi, Yeni Tarihselci anlayışla yazılmış olan romanların önemli özelliklerindendir.

Beyaz Kale, toplamda, giriş bölümü[1], onu takip eden on bir bölüm ve kitabın en sonunda Orhan Pamuk’un Beyaz Kale üzerine kaleme aldığı sonsöz bölümünden oluşur. Beyaz Kale’de tarihin bir motif olarak kullanıldığı henüz giriş bölümünden fark edilir. Orhan Pamuk, İtalyan bir kölenin el yazmalarını bulduğunu ve onları aktardığını söylediği Faruk Darvınoğlu[2] adlı karakterinin girişte söylediği sözlerle, tarih hakkındaki fikirlerini aktarır. Yeni tarihselci anlayışın temelinde yatan “tarihe kuşku ile bakma” olgusu, Beyaz Kale’nin de merkezinde yer alır. Yukarıda vurgulandığı gibi tarihin de aslında bir öykü olduğu ve aktaran kişiden (tarih yazıcısından) bağımsız düşünülemeyeceği için, tarihe şüphe ile yaklaşmak gerekliliği Beyaz Kale’de de daha en başta okura aktarılır. İtalyan kölenin elyazması metinlerine ulaşan ve onları gün yüzüne çıkaran Faruk Darvınoğlu’nun tarihe yaklaşımı, kendi ağzından şu şekilde aktarılır:

“İlk zamanlarda kitabı yeniden, yeniden okumaktan başka, ne yapacağımı bilmiyordum pek. Tarihe olan kuşkum hala sürdüğü için, elyazmasının bilimsel, kültürel, antropolojik, ya da “tarihsel” değerinden çok, anlattığı hikâyenin kendisiyle ilgilenmek istedim” (Pamuk: 7).[3]

orhan pamuk

Faruk Darvınoğlu’nun tarihe karşı takındığı bu kuşkucu yaklaşım okurun da metne çeşitli sorular sormasına yol açar. Acaba Faruk Darvınoğlu’nun bulduğu elyazmaları gerçek midir yoksa sahte mi? Bunu okur da bilmez ancak Darvınoğlu’nun aktardığı gibi okur da “hikâyenin kendisiyle” ilgilenmeye başlar.

Faruk Darvınoğlu, bulduğu elyazmalarındaki gerçek olmayan tarihi de fark eder. Elyazmalarında aktarılan tarihsel olaylar ile gerçek tarihsel olaylar birbirini tutmaz. Ancak burada sorulması gereken önemli soru ise şudur: Gerçek nedir? Tam olarak bilinebilir ve aktarılabilir mi? Darvınoğlu’nun kuşkucu yaklaşımından da anlaşılacağı üzere, bu mümkün değildir. Tarih nasıl yazılır sorunsalı üzerinde düşünmekten de geri durmayan Darvınoğlu, yine de geleneksel tarih anlatısının çizgisinden de kopamaz:

“Dönemin temel kaynaklarına başvurunca hikâyede anlatılan kimi olayların pek de gerçeği yansıtmadığını hemen gördüm: Sözgelimi, Köprülü’nün beş yıllık başvezirliği sırasında İstanbul’da büyük bir yangın çıkmıştı, ama kayda değer bir hastalık, hele kitaptaki gibi, geniş bir veba salgınının hiçbir kanıtı yoktu. Dönemin bazı vezirlerinin adı yanlış yazılmıştı, bazıları birbirleriyle karıştırılmış, bazıları da değiştirilmişti! Müneccimbaşıların adları ise saray kayıtlarında gösterileni tutmuyordu, ama bu noktanın kitapta özel bir yeri olduğunu düşündüğüm için üzerinde durmadım. Öte yandan kitaptaki olayları tarihsel “bilgilerimiz” genellikle doğruluyordu” (s.8).

Faruk Darvınoğlu’nun, romanın önsözünde aktardığı bu cümlelerinden anlaşılan, iki farklı tarihin olabileceğidir. Bunlar da baştan beri söylediğimiz gibi, birinci olarak “yaşanan tarih” yani aslında bilemeyeceğimiz ama gerçekte olan olaylar, ikinci olaraksa “aktarılan tarih” yani gerçekte olan olayların kayıtlara geçmiş ancak kayıtlara geçenin öznel tutumundan soyutlanamayacak tarihtir. Darvınoğlu’nun “kitaptaki olayları tarihsel “bilgilerimiz” doğruluyordu” derken “bilgilerimiz” kelimesini tırnak içine alması yazarın takındığı tavrın da bir yansımasıdır. Tarihe yönelik bilgilerimizin doğruluğu, o dönemi okuduğumuz kaynaklarda yazıldığı kadardır. Yeni tarihselci yaklaşımın, doğru ve hakikat üzerine sorduğu soruların çıkış noktasını da bu oluşturur.

Beyaz Kale, tarihi gerçeklik anlayışının kırıldığı ve/ya kaybolduğu bir romandır. Romanın lokomotif hikâyesi, padişahın avlanmaya duyduğu özel ilgiden de anlaşılabileceği gibi IV. Mehmet devrinde geçer.  O dönemin genel olayları, İtalyan kölenin elyazmalarında kısmen anlatılır. “[…] Polonya seferi, İkinci Viyana kuşatması, o yıllarda İstanbul’da müneccimbaşı Hüseyin Efendinin cesedinin bulunması, Haliç’teki havai fişek gösterileri gerçektir” (Koçakoğlu: 194). Ancak bazı anlatılanlar, o dönemle örtüşmez. Romanın kurgusu içinde bazı dönemler birbirinin içine girer ve karışır. İstanbul’da yaşanmış olan veba salgınının, aynı dönemde gerçekleşmemiş olması ancak elyazmalarında bu olayların birbirine karışması, tarihi anlatının gerçekliğini sekteye uğratır. Bütün bu sebepler, Beyaz Kale’nin “tarih” ile olan hesaplaşmasının en net görüldüğü yerin kitabın “Giriş” başlığı taşıyan ilk kısmı olduğunu gösterir.

Beyaz Kale’de, geleneksel tarih anlatısını kıran önemli olaylardan birisi yazarın, dönemin padişahına olan yaklaşımıdır. Dönemin padişahı olan IV. Mehmet[4] çocuk yaşta tahta çıkmış olması sebebiyle devlet siyasetinde, padişahlığının ilk döneminde etkin rol oynamamıştır. Orhan Pamuk, belli ki bu durumun farkındadır ve karakterlerinin ağzından dönemin padişahına karşı “çocuk padişah” ifadesini kullanır. Padişaha karşı Hoca karakterinin gösterdiği yaklaşım, geleneksel tarih anlayışına uymaz. Geleneksel tarih anlatısında padişahlar çoğu zaman, cevval, güçlü, zeki ve cesur olarak nitelendirilirler ancak Beyaz Kale’de bahsi geçen padişah için İtalyan kölenin ağzından çıkan, “[…] Padişah çok ilgilendi. Aklımda kalan kurbağalı masalları eğlenerek dinledi, sıra kurbağa öpen prensese gelince öğürerek yüzünü ekşitti, ama Hoca’nın sözünü ettiği aptal delikanlıya benzemiyordu hiç; […]” (s.100) sözleri, Hoca’nın padişahı nasıl gördüğünü gösterir. Bunun gibi pek çok başka örnek de padişahın insani diyebileceğimiz zayıf yönlerini aktarır bize. Romandaki padişah, kolayca başkalarının tesirinde kalabilen, zaman zaman etrafında olan biten olayların farkına varamayan saf bir tip olarak çizilir. Padişahlık süresinin ve romanın tamamı için geçerli değildir bu ancak yazar, padişahın bu tür zayıf yönlerini de göstermekten geri durmaz. O kadar ki zaman zaman padişah halk ağzıyla konuşan, basit cümleler kuran birisi olarak görünür. “Düşmanlarımızı perişan edecek o inanılmaz silahı yap da görelim,” (s.98) diyen padişah için, İtalyan kölenin, “[…] belki üzerine varan annesine ve paşalara, çevresinde topladığı o ukalaların bir işe yaradıklarını göstermek istiyordu, […], belki de yıkıntıdan çok, birkaç askeri başarıdan sonra, korktuğu gibi, yerine kardeşini geçirmek isteyenlerin onu tahttan indireceklerini düşünerek telaşlanmıştı” (s.98) şeklinde düşünceler üretmesi, padişahın geleneksel tarih anlatılarındaki güçlü ve zeki görüntüsünü zedeler. Bu durum bazen o kadar ileriye gider ki padişah aptal bir karaktermiş gibi bile yansıtılır. Veba salgını sürecinde yaşanan olaylara yönelik olarak İtalyan kölenin padişahın tutumunu aktardığı şu cümleler, padişaha karşı olan tavrı da gösterir:

“İşler yolunda gitmiş. Uydurduğumuz hikaye Padişah’ın içine işlemiş. Vebanın , tıpkı şeytan gibi, insan kılığına bürünüp onu kandırmak isteyeceğine Padişah’ın aklı yatmış; her yabancının saraya sokulmamasına karar vermiş; giriş çıkışlar sıkı bir denetim altına alınmış” (s.80)

Yeni Tarihselcilik kuramının önemli özelliklerinden birisi de tarihin görünmeyen yanını ele almasıdır. Bu görünmeyen yan, tarihe yön veren önemli kahramanların ve onların yaşadığı büyük savaş ve mücadelelerin dışında kalan tarihtir, yani sıradan insanlar ve yaşadıkları olaylardır. Beyaz Kale’de bahsi geçen kahramanların arasında her ne kadar padişah ve saray erkânının isimleri geçse de, lokomotif hikâye İtalyan kölenin ve sonrasında tanıştı(rıldı)ğı Hoca’nın hikâyesidir. Bu iki isim de paşalarla ve padişahla ilişkisi olan kişilerdir ancak bu üst düzey bürokratik ilişki ağının dışında bir de kendi yaşadıkları kişisel hayatları vardır ki esas hikâye de bunun üzerine kuruludur. Beyaz Kale’de, padişah ve saray çevresi, romanın arka planında sadece bir motif olarak bulunur. Doğu ile batı arasındaki münasebeti, “Hegelci köle-efendi diyalektiği” (Koçakoğlu: 190) üzerinden okumamızı sağlayan Beyaz Kale, özünde bu alegorik ve çok yönlü kurguyu barındırır.

İtalyan kölenin yakalanıp esir alınmasından sonraki ilk gözlemleri, yine tarihin geleneksel anlatısının ötesine geçer. Osmanlı tarihçileri, Osmanlıyı ele alırken, devletin kendi tebaasına ve bununla birlikte fethettiği topraklardaki gayrimüslim insanlara karşı olan hoşgörülü tavrından bahsederler. Ayrıca Osmanlının fethettiği bölgelerdeki insanların dini inançlarına hiçbir şekilde karışmadığı ve insanların istedikleri gibi inançlarını yaşamalarında özgür oldukları vurgulanır. Ancak İtalyan kölenin anlattıkları, bu tarihi anlatıyı iki şekilde yıkar. Bunlardan ilki, Osmanlının esirlere karşı tutumudur. Köle, bunu şu şekilde dile getirir:

“Bizleri padişaha çıkarmak için zincire vurdular, askerlerimizi gülünç göstermek için zırhlarını ters giydirdiler, kaptanların ve subayların boyunlarına demir çemberler taktılar, gemimizden aldıkları borularımızı trampetlerimizi alayla ve keyifle çalarak eğlene eğlene bizi saraya götürdüler” (s.14).

Burada, kölenin anlattığı Osmanlı tavrı, tarihi anlatıların hiçbirinde yer alamayacak kadar sert ve hoşgörüsüzdür. Tarihin aktarılmasındaki ikiliğin görülebileceği bu örnek, “işgal-fetih” arasındaki bakış açısı farkıyla benzeşmektedir ve tarihi olay, olayı yaşayanların ve aktaranların gözünden bağımsız aktarılamamaktadır. Şu durumda, kölenin aktardığı bu duruma gerçekdışı demek ne kadar mümkün değilse, tarihin birebir aktarımıdır demek de o derece imkânsızdır. Her tarih yazıcısı, tarihi kendi süzgecinden geçirerek yorumladığı için, tarih hiçbir zaman nesnel bir zemine oturamaz. Postmodern tarih kuramının temelinde de bu anlayış yatar.

İkinci kırılma ise Osmanlının din üzerine takındığı tavra yöneliktir. Geleneksel tarihi anlatılarda, yukarıda da aktarıldığı gibi, Osmanlı, kendi tebaası altındaki insanların dini inançlarına, ekonomik ve sosyokültürel olarak Müslüman ve gayrimüslimler için farklı uygulamalara gitmiş olsa da karışmamıştır. Ancak romanda, İtalyan kölenin dini inancına karşı olan bir baskı söz konusudur. Köle ile muhatap olan Paşa, sürekli olarak köleyi din değiştirmesi konusunda ikna etmeye çalışır. Bu durum zaman zaman ikna boyutunu aşarak baskı ve tehdide varır:

“Din değiştirmeyeceğimi söyleyince, Paşa bana öfkelendi. Hücreme döndüm” (s.25).

“Paşa düşüncemi sordu, burada beni güzel bir kızla kendi eliyle evlendirirmiş! Bir cesarete kapılarak dinimi değiştirmeyeceğimi söyleyince, Paşa şaşırdı biraz, sonra, aptal olduğumu söyledi. Dinimi değiştirdim diye yüzüne bakamayacağım kimse yokmuş ki çevremde. Sonra, biraz İslamiyet hakkında konuştu. Susunca hücreme geri yolladı beni” (s.25).

“İkisi, bir duvar dibinde durup ellerimi bağladılar, pek de büyük olmayan bir balta vardı ellerinde: Müslüman olmazsam, Paşa boynumun hemen vurulmasını emretmiş. Kalakaldım” (s.26)

Alıntılarda da görüldüğü üzere köle, Paşa tarafından bir şekilde dön değiştirilmeye zorlanır. Ancak bunu kabul etmez. En azından kabul edip etmemekte tereddüt eder. Özgürlüğü elinden alınmış olan köle için din değiştirmek, eski günlere açılan bir kapı da olabilecektir. Osmanlı tarihinde, gayrimüslimlere karşı uygulanan hoşgörü politikası anlayışı, kölenin bu cümleleri ile kırılır. Burada da tarihin bir başka yönü, görünmeyen yüzü ortaya çıkar.

 

Sonuç

Yeni Tarihselcilik, postmodernizmin ve postmodern tarih kuramının uzantısı olarak edebi metinleri, özellikle de postmodern romanları tarihsel açıdan inceleyen bir kuramdır. Edebiyat tarihinde, birebir “tarih” anlatısı olan pek çok roman vardır. Bu romanlardan bazıları tarihi olduğu gibi aktarırken bazıları ise tarihin görünmeyen yönlerine temas eder. Öte yandan tarihin de edebi metinler gibi kurgusal bir öykü olduğu kuramı, bu alanda çalışma yapan pek çok otorite tarafından kabul görmüştür. Yeni Tarihselcilik, romanların bu bakış açısıyla incelenmesine olanak tanımaktadır.

Çalışmamızın merkezinde yer alan Orhan Pamuk’un Beyaz Kale romanı da bu bakış açısıyla kaleme alınan, tarihe kuşku ile yaklaşan, gerçek ve doğru olanın ne olduğu soruları üzerinde yoğunlaşan bir eserdir. Orhan Pamuk, Beyaz Kale’de geleneksel tarih anlatısını yerinden oynatmış ve yeniden yorumlayarak farklı bir anlatı sunmuştur. Tarihin ne olduğundan çok ne olmadığı üzerine de okuru düşündüren Beyaz Kale, Türk edebiyatında, kendi alanındaki ilk örneklerden birisidir. Yeni Tarihselcilik odağında incelemeye çalıştığımız Beyaz Kale, kendinden sonraki pek çok esere de bu anlamda öncülük etmiş, özgün bir metin olarak edebiyattaki önemini bugün de korumaktadır.

Kaynakça:

Orhan Pamuk, Beyaz Kale, YKY, İstanbul, Eylül 2013

  1. Dilek Yalçın-Çelik, Yeni Tarihselcilik Kuramı ve Türk Edebiyatında Postmodern Tarih Romanları, Akçağ Yayınları, Ankara, 2005

Serpil Oppermann, Postmodern Tarih Kuramı, Phoenix Yayınları, Ankara, 2006

Bedia Koçakoğlu, Postmodernin Geleneğe Bakan Yüzünde Bir Anlatı: Beyaz Kale, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, s.185–202, S. 29, Konya, 2011

____________________________
* Mavi Yeşil Dergisi, Sayı: 92, Mart-Nisan 2015

[1] Roman, giriş bölümünden de önce “İyi insan, iyi kardeş Nilgün Darvınoğlu (1961–1980) için” şeklinde bir ithaf cümlesi ile başlar. Dikkatli okuyucu bunun da kurguya dâhil olduğunu fark edecektir.

[2] Orhan Pamuk, Faruk Darvınoğlu ismi ile pozitivist felsefeye ve Darwin’e bir gönderme yapar. “Darvın”, Darwin’in Türkçeleşmiş hali olarak okunabilir.

[3] Çalışmanın devamında romandan yapılacak olan alıntılarda, sadece sayfa numarası belirtilecektir.

[4] IV. Mehmet, Osmanlı İmparatorluğu’nun 19. padişahıdır. Av merakı sebebiyle, tarihte “Avcı Mehmet” olarak da anılır.

_________________________
Metnin PDF haline BURAYA TIKLAYARAK ulaşabilirsiniz.

MY 92

Reklamlar