Tag Archives: Biraz Kuşlar Azıcık Allah

KUŞLAR, ALLAH ve DİĞER ŞEYLER (Mavi Yeşil 78. Sayı)

Biraz Kuşlar Azıcık Allah

KUŞLAR, ALLAH ve DİĞER ŞEYLER *

Daha ilk sayfasında, “modern bir öykünün içinde olduğumuzu unutmamalıyız” diyen Gökhan Yılmaz, kurduğu, kırdığı, eğdiği, büktüğü, sertleştirdiği, yumuşattığı, alıp sattığı, eklediği, çıkardığı cümleleriyle öykücülüğün sınırlarını zorluyor. Lacivert, Öykü Teknesi, Melantis, Kül Öykü, Dergâh, Yeni Yazı, Özgür Edebiyat, Kitap-lık, Notos dergilerindeki öykülerini okuduğumuz Gökhan Yılmaz, yazdığı öyküleriyle bir devrim hayalini de sırtında taşıyarak okuyucuya sunuyor desek yanlış olmaz. Sanattaki ve edebiyattaki sınırlara karşı olan bir insan olarak, Yılmaz2ın öykülerini bir devre yerleştirmeye de uzak duruyorum. Kimine göre modern öyküler –ki kendisi de modern bir öyküde olduğumuzu söylüyordu-, kimine göre postmodern öyküler olabilir okuduklarımız ancak bence onun yazdıklarında “hepsinden biraz” var. “Biraz Kuşlar, Azıcık Allah” gibi sıra dışı bir isimle derlediği öykü kitabında “irili ufaklı” yirmi üç adet öykü var. Öyküleri tek tek incelemenin imkânsız ve bir ölçüde de gereksiz olduğunu düşündüğüm için (belki de kendimi yeterli görmüyorumdur bu konuda) bir okur olarak kendi dikkatimi çeken birkaç noktayı gündeme getirmekle yetineceğim.

 Biraz Kuşlar, Azıcık Allah’ta dikkat çeken ilk unsur kitabın ismi… Bu ince ama bir yönüyle fazlasıyla kalın olan bu kitabı “Ne diyor bu adam?” sorusunu sora sora alıyorsunuz elinize. “Biricik ego”suna ithaf ettiği kitabı için, (verdiği bir röportajda) “Kitap ne kadarsa egom da o kadar, 151 sayfa.” dese de bana öyle geliyor ki egosunu kendinden çok uzaklara bırakarak yazıyor öykülerini. Öykünün ne olduğunu ya da ne olmadığını düşünerek yazıyor olsa gerek ki bazı öyküleri neredeyse “öykü(?)” bile değil bence. Hatta bir türü bile yok… Bana kalırsa Gökhan Yılmaz’ın böyle bir kaygısı da yok. Öyle öyküler sunuyor ki okura, okunurken “sadece yazılmış” izlenimine bile kapılabiliyoruz zaman zaman. Bu söylediğim olumsuz bir şekilde algılanırsa diye de hemen müdahale edeyim kendi cümleme, öykülerin “sadece yazılmış” olması, yaşamın birebir içinde olmasıyla da ilgili. Öyküleri belki de bu yüzden “iyi” öyküler. Hayat ile temas içerisinde. Bazen kopuk gibi görünen ancak o kalın bağı hiçbir zaman koparmayan öyküler… Öykü üzerine söylediği şu cümlesinden de hayat ile öyküler arasındaki bağı anlayabiliriz diye düşünüyorum: “İyi öyküler yazabilmek için önce hayatta kalmak, hayatta olmak lazım, değil mi?”

Gökhan Yılmaz’ın öyküleri genel olarak söylemek gerekirse kolay öyküler değil. Kolaycı okuyucuya da bu sebeple ters gelebilecek öyküler. Yukarıda da belirttiğim üzere, sınırları tanımayan, ‘giriş-gelişme-sonuç’ çizgisine takılıp kalmayan, yorucu metinler. Konuya hâkim olmak için bazı satırları tekrar tekrar okumanız gerekiyor bu yüzden. Okurla arasında kurduğu köprüyü kendi öyküleriyle de arasında kuruyor ve yazar-öykü-okur şeklinde bir zincir çıkıyor karşımıza. Yılmaz, zaman zaman kendi öyküsünün kurbanı ya da okuru oluyor. Yazarlık ceketini bir kenara bırakıp öyküyü ve kendisini de eleştirebiliyor. Tabi bu eleştiriyi öyle bir yapıyor ki tümden bir “öykü camiası” pay çıkarabiliyor kendine. Konuyu dağıtmadan, okur ile olan ilişkiye yeniden dönmek gerekirse, dediğim gibi kolay okurlara ters gelebilecek bir öykü anlayışına sahip Gökhan Yılmaz. Kurgudaki sınır tanımazlık, dildeki çizgi dışı girişimleri onun öykülerini başarılı ve farklı kılıyor bu yüzden. Dil, Gökhan Yılmaz’ın öykülerindeki en önemli silah…

Gökhan Yılmaz

Dilimlenmiş Bir Dil

Türkçenin imkânları dâhilinde yazılabilecek öykülerin tümünden daha fazlası var Biraz Kuşlar, Azıcık Allah’ta. Gökhan Yılmaz, dilin matematiğini bir yana koyarak kelimelerle oynuyor. Bir Amerikan filminden fırlamışçasına bağırıyor satırları: “Noktalama işaretlerinin canı cehenneme!” Yazarın, bütün bunları yaparkenki en önemli özelliği, ‘öykü tekniği’ diye bir tekniğe inanmıyor olması olabilir. Öyle bir teknik varsa da, gidilmiş bir yoldan geçmiyor yazar. Kendi tekniğini kendisi yaratıyor. Özgün bir üslup çıkıyor ortaya böylece. Bir evi var Gökhan Yılmaz’ın. O, bu eve giriyor, sıradan bir şey yapıyormuşçasına kapıyı, pencereyi kırıyor, koltukları parçalıyor, televizyon camına çekiçle saldırıyor. Bunu yaparken rahatsız olmuyor, tam tersine daha rahat olabileceği bir ortam sunuyor kendisine. Misafirleri (okurlar) onun evine konuk olduklarında ise önceleri bu durumu yadırgayabiliyorlar. Sonrasındaysa ısınıyorlar ortama. Kendi evlerindeymişçesine ve sanki her şey “normal”mişçesine keyiflerine bakıyorlar.

Dili bir amaç olarak kullanmıyor yazar. Onun için, ulaşılması gereken bir zirveden ziyade, o yoldaki bir konaklama yeri olarak görüyor dili. Hörgüç adlı öyküsünde, “… bir öykücünün kafası hep karışık olmalıydı,” diyen yazar, bu kafa karışıklığının bulaşıcı olduğuna da inandırıyor okuru açıkçası. Kafası karışık, zihni bulanık öyküleri oluşturan bu sıra dışı cümleler, son yıllarda sosyal medyanın merkezi haline gelen twitter’ın moda tabiriyle “en az 100 kere retweet” alabilecek cümleler…

Bütün bu dil oyunlarının başarılı olmasının bir başka sebebi daha var bence. O da Gökhan Yılmaz’ın içine daldığı ve okuru da davet ettiği muhteva… Kullandığı dil ile televizyon için başarılı bir komedi dizisi senaryosu yazması çok daha kolay olurdu onun için. Kolaylıkla birlikte, bana kalırsa, daha da az dikkat çekici bir metin çıkardı ortaya böylece. Ama Gökhan Yılmaz, bu mizahi dili kullanırken komik şeyler anlatmıyor çoğu zaman. Anlattıkları, yer yer yürek burkan, derin psikolojik temelleri olan ve bilinçaltına nüfuz eden, sert bir içki kadar sert şeyler… Bütün bunları anlatırken, böylesi bir dil kullanması; anlattıklarıyla tamamen ters bir mizah oluşturması onun öykülerini farklı bir yerde görmemize sebep oluyor işte. Komik bir olayı ya da olguyu mizahi bir dille anlatmak kolaydır ancak zor olan “gülünmeyecek” bir olayı “gülümsetebilen” bir dille anlatmaktır. Yılmaz’ın yaptığı tam da bu bence… Öykülerini okurken Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’sunu okuyormuşçasına yoruluyor, Oğuz Atay’dan hikâyeler dinliyormuşçasına rahatlıyoruz bu yüzden. Ve en sonunda, Oğuz Atay’ın günlüğündeki ilk gün metninin sonunda kurduğu cümle gibi sarsıyor bizi öyküleri: “Canım insanlar! Sonunda, bana, bunu da yaptınız.”

Öykülerinin merkezini oluşturan en önemli karakterler ise ebeveynler. Pek çok öykünün merkezinde yer alan “baba” imgesi, çoğu zaman karşısında onunla hesaplaşan bir “evlat” imgesiyle var oluyor. “Anne” ise, babaya göre bir hesaplaşma içerisine girilmesinden çok yüceltilen, kutsallaştırılan bir imge. Anne ile baba arasında bir fark var bu yüzden. Yazarın bu seçimi bilinçli bir seçim gibime geliyor. Yazılan metin öykü de olsa roman da olsa şiir de olsa yazarından izler taşır denir, bu öyküler de Gökhan Yılmaz’ın hayatından izler taşıyor mu bilinmez, ancak çok da önemi yok sanırım. Öyküleri için, “Ben onun yazarıyım, yapanı değil.” Diyen Gökhan Yılmaz, bana kalırsa kafalardaki soru işaretlerine de son veriyor bir şekilde…

Çeşitli edebiyat dergilerinde ve internet bloglarında, Biraz Kuşlar, Azıcık Allah için söylenen önemli bir niteleme de, öykülerin “deneysel” çalışmalar olduğu. Bu noktaya da bir ölçüde itiraz etmek istiyorum. Çünkü bana kalırsa, her yazar kendi deneyini kendisi yapar. Başkasının izinden gitmediği ve “yeni” bir “şey” ortaya çıkardığı için “deneysel” metinler yazdığı düşünülen yazar için, önceki yazılanlara “benzer” metinler yazsaydı “taklitçi” yakıştırması da yapılır mıydı acaba? Bu biraz da her annenin kekinin farklı olmasına benziyor. Gökhan Yılmaz’ın öyküleri bu yüzden uzaktan ne olduğu bilinemeyecek öyküler olarak çıkıyor karşımıza. Öykülere yaklaşmadan, annemizin keki gibi onların tadına bakmadan, hakkında karar verilmesi imkânsız öyküler… Bu anlamda kendi kekini yapan Gökhan Yılmaz’ın ortaya koyduğu tat belki herkesin yiyemeyeceği, yese de hazmetmekte zorluk çekeceği bir tat. Az önce de söylediğim gibi deneysel öyküler yazmaktan çok kendi deneyini (belki ‘deneyimini’ de diyebiliriz) yapan Gökhan Yılmaz’ın öykülerindeki matematik de yine kendi tanımlı uzayında geniş bir kesime hitap ediyor.

Başta da söyledim, sanatta kalıplara ve sınırlamalara karşı bir insanım. Belki de bu yüzden Gökhan Yılmaz’ın dili ‘perişan’ eden öykülerini çok üst düzey buldum. Muhtevasındaki sertliği mizahi bir dille sunması ya da dile, kendi çerçevesinde bir mizah elbisesi giydirmesi bakımından da önemli çalışmalar olarak görüyorum bu öyküleri. Sorgulayan, yüzleşen, boğulan, çırpınan, sarsan, titreten öykülerini kurduğu yapı klasik öykü kalıplarına sığmasa da öyküye olan bu yaklaşımı öykü dünyasında yeni bir devrim yaratabilecek kadar güçlü, yeni bir yol açabilecek kadar da etkili aslında. Bütün bu dil oyunlarının ve devrimin neticesi olarak da başka bir lisana çevrilmesi de zor metinler diye düşünüyorum açıkçası Biraz Kuşlar, Azıcık Allah’taki öykülerin.

Yer sıkıntısından ötürü öyküleri tek tek inceleme imkânı bulamasam da Gökhan Yılmaz’ın yazdıkları üzerine gözüme çarpan, dikkatimi çeken noktaları aktarmaya çalıştım. Zincirlerini kırmış bir tutsak gibi cümleler arasında gezinen yazar için “öykücülüğün yeni ışıklarından biri” ifadesini kullanmakta da bir sakınca görmüyorum bu noktada. Okurun sorabileceği, kafasına takılan ancak benim uzun uzadıya değinemediğim bütün soruların cevabını da YKY tarafından basılmış olan Biraz Kuşlar, Azıcık Allah’ta veriyor Gökhan Yılmaz. Gerisi zor öykülerden korkmayan okurlara kalmış…

MY78

________________________________
Mavi Yeşil Dergisi’nin Kasım-Aralık 2012′deki 78. sayısında yayımlanmıştır.

Reklamlar

Mavi Yeşil’in 78. Sayısı Çıktı..!

 

78 sayı! Vay be… Bu demektir ki 13. yıl da tamamlanmış oldu böylece. Artık yeni bir nefes alma zamanı. Mavi Yeşil yayımlanmaya başladığında doğmuş olanlar, bugün lise öğrencisi olmaya aday arkadaşlar. Hasan Öztürk’ün tabiriyle, kültürün sadece bir mantar türü olduğunu zannedenler, Mavi Yeşil’in bunca yıl nasıl olup da ayakta durduğunu da anlayamayacaklardır herhalde. İşin iyi tarafı, bizler de o insanların Mavi Yeşil’i anlamasını beklemiyoruz artık. Boş siyasi lakırdılar, ucuz futbol muhabbetleri ve tabiri caizse, çeşitli arenalarda kimin daha uzağa işeyeceğini test etmeye çalışan zihniyetler, ‘Yetenek Sizsiniz’e katılmak için başvuru formu doldurabilirler. Bizim tek derdimiz yazı, kalem, kağıt, kitap, edebiyat, sanat… Daha ne olsun…

Mavi Yeşil’in kimsenin safında olmadığını defalarca vurguladık. Bazı -çok özür dilerim- kalın kafalılar, hala “Bunlar sağcı!”, “Yok efendim, bunlar solcu!” gibi yaftalamalarda bulunsa da biz kendi yolumuzda ilerlemeye devam ediyoruz. Mavi Yeşil’in tek mal varlığı okurlarıdır. Türkiye’deki edebiyat alemine bir “imza” atmanın peşinde olan Mavi Yeşil, o imzayı her geçen gün koyulaştırmaktan uzak durmuyor. Herkesin bir kez daha haberi ola…

Lafı daha fazla uzatmayacağım. Bu ve benzeri sıkıntıları, söylemleri önceki yazılardan birinde, Cebinde Akrep Olmayanlara Açık Not başlığı ile yazmıştım. O yüzden bu faslı kısa kesiyorum ve editörümüz Sezgin Taş’ın hazırladığı sunuş yazısını kopyalayıp buraya yapıştırıyorum. Mavi Yeşil 78. sayısını da çıkarmıştır vesselam!

Mavi Yeşil dergisi 78. sayısıyla on üçüncü yılını tamam­lıyor. On üç yıl sonra başladığımız yere dönüyor gibi­yiz: Anlaşılan o ki bu ülkenin gündeminde bilim, kültür ve özellikle de sanat bir türlü öncelik sırası kazanamayacak. Adına “milenyum” denilen bir zamanda, 2000 yılının başında, çıkmıştık yola; aradan on üç yıl geçti, savaş çığ(ırtkan)lıkları ve top sesleri arasında yolumuza devam ediyo­ruz. Bilimden, yaprak testlerin yüzdelik başarı oranı; kültür ve sanat denilince de yemekli, türkülü, eğlence­li yerel yönetim patentli yarı resmi panayır gösterileri anlaşılmaya devem etse de Mavi Yeşil dergisi sanat ve edebiyat yolundaki kararlılığını yazı yardımıyla sürdür­meye devam ediyor.

Bu sayımıza Esra Polat’ın Üvercinka incelemesiyle başlıyoruz. Cemal Süreya’nın şiir evrenini, imgelemini, şiirini biçimleyen estetik bakış açısını yakından incele­me fırsatı bulduğumuz Üvercinka alı yazıda yüzey ya­pıdan derin yapıya yolculuk yapıyoruz. II. Yeni kuşağı­nın önemli şairlerinden Cemal Süreya’yı bu yolculukta daha yakından tanıma fırsatı buluyoruz. Kısa bir ardan sonra yazan Hasan Öztürk de yepyeni bir kitabın mer­kezine çağıyor bizi: Türk Romanında Yazar ve Başkala­şım. Türk romanını biçimleyen ana figürlerin, yazar ve kahraman sorunsalının izleğinde Türkiye’de roman ve onun eleştirisi konusunda Parla’nın düşünüş biçimine kapılar aralıyor yazısında. İlker Aslan genç bir yazarın ve yeni bir kitabın izini sürüyor. Gökhan Yılmaz’ın Bi­raz Kuşlar, Azıcık Allah adlı eserini öykücülüğümüze getirdiği yeni soluğu inceleme fırsatı buluyoruz Aslan’ın yazısında. Hakan Bilge edebiyat, sanat, sinema eksen­li yazısında Amerikan emperyalizminin Hollywood’da insancıl bir kılığa sokulması girişimini gözler önüne seriyor. Gülşah Şişman Tzvetan Todorov’un poetik kuramın ana çizgilerini yansıtan Poetikaya Giriş aldı kitabını inceledi. Ömer Kalafatcı 1952 Mısır Devrimi ve Necip Mahfuz’un “Miramar”ını konu aldığı yazısıyla aramızda. Mehmet Nur Karakeçi uzun bir aradan son­ra aramıza katılıyor. Gönül Türüt Kesim ise büyük şa­irimiz Yahya Kemal ve onun şiir anlayışını kaleme aldı.

Bu sayının dikkat çeken öykücülerinden biri Farzet ki Dönmedim adlı kitabın yazarı Dursun Ali Sazkaya. Ya­zarın öyküsü hem anılara hem de var olma sancısının bilincine bir pencere açıyor. Kübra Aslan, Ayşegül Ergül ve Kadri Ra­şit Akdeniz bu sayımızın diğer öykücüleri.

Bu sayımızın şairleri ise: Pınar Doğu, Sebahattin De­mirci, Hızır İrfan Önder, Erkan Karakiraz, Fatih Ya­vuz Çiçek, Ömer Eski ve Altay Taşkın.

 

78.sayının içindekiler

Üvercinka / Esra Polat… 2
Lal Manifesto / Pınar Doğu… 7
“Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım”/ Hasan Öztürk… 8
Kuru Kalem / Altay Taşkın… 11
Kuşlar, Allah ve Diğer Şeyler / İlker Aslan…12
24 Saat Amerikan Emperyalizmi / Hakan Bilge…14
Tzvetan Todorov, Poetikaya Giriş / Gülşah Şişman… 16
1952 Mısır Devrimi ve Miramar / Ömer Kalafatcı… 18
Hazan Vakti / Ömer Eski… 19
Dert Çok, Hem-Dert Yok / M. Nur Karageçi… 20
Üç Nokta / Yiğit Tornacı… 22
Hazan Vakti / Hızır İrfan Önder… 23
Gerçek / Erkan Karakiraz… 23
Yahya Kemal ve Şiir / Gönül Türüt Kesim… 24
Kurallı Birleşik Hayaller / Sebahattin Demirci… 26
Kelebeğin Çekim Kuvveti / Fatih Yavuz Çiçek… 27
Bir Monolog / Kübra Aslan… 28
Kimi/n Zamanı / Ayşegül Ergül… 29
Gidip Dönemeyenler İçin / Dursun Ali Sazkaya… 30
Geçti Dost Kervanı / Kadri Raşit Akdeniz… 32

İletişim: bilgi@maviyesildergisi.com

Sezgin TAŞ


Alıntı Defterim: Gökhan Yılmaz – Biraz Kuşlar Azıcık Allah

…seni elimden geldiğince kırıp, bozup, buruşturup suratına bakılmaz hale getirmeye çalışacağım.

*

Yaşasaydı, benim babam senin babanı döverdi.

*

Bir vicdan azabı büyütüyorum içimde.
Tıpkı, babamın sol gözü gibi.
Sen, baba, bana klasik bir baba-oğul çatışmasının kim bilir kaçıncı kez öyküsünü yazdıracak kadar…
İçime zoraki bir azap yerleştirecek kadar…

*

Eğer babanız bir Avusturya-Macaristan veli ahtıysa hepiniz birer Sırp milliyetçisi olun, çocuklar.

*

Hayatınızın imlasına dikkat edin. Nereye bağlaç koyacağınız, nerede ayraç kullanacağını bilin, kesme işaretleriniz net olsun, köşeli parantezlerden dönün köşeleri, ünlem gibi dik durun. Hayatı sorgulayın. Soru işaretlerini nizamı kullanın. Ünlemler çıkacak karşınıza, onlara dikkat edin. Noktayı koyana kadar da vurguyu elden bırakmayın.

*

Tek siz mi sığmadınız koca İstanbul’a?

*

Uyku, sabaha kadar ölmektir bir bakıma.

*

… eve vardığınızda evi boş bulunca doksanartıikidegolatanforvet gibi sevinirsiniz …

*

…bir öykücünün kafası hep karışık olmalıydı…

*

…öykü yazmak ciddi bir iş en şortla yazıyorum yazın kışın da pijamayla ciddiyeti bununla değerlendiriyorsan sana başka bir şey demiyorum işses…

*

Hangi yalnızlığın kahvesini içeceksiniz?

*

Sen olmazsan eğer ben bir hiçim su. Ve olursan eğer ben bir kuyu.

*

İçine bir kurt düşmüşse eğer, bir şeylerin farkına varmışsın demektir.

*

İncir ağacı acı. Sırtında bir testere yürüyor. Sütler saçıyor testereye. Testere, incir sütünden yavaşlıyor. Testere yavaşlıyor. İncir yavaşlıyor. Süt yavaşlıyor. Yavaş yavaşlıyor.[*]

*

Evet, Âdem, Havva’nın “biricik erkeği”ydi. Çünkü henüz diğerleri yaratılmamıştı.

*

Allah’ım ortayı sana açıyorum. Çok tanrısal.

*

…ben şimdi kime ne diyeceğim kalbimden başka?

*

Tesadüf diye bir şey var mıydı bu dünyada? Sanmıyorum.

*

Kuşlar neden kaçarlar bizden?
Kanatlarımız olmadığı için,

*

Kin tutmak hiç yoktu zaten, tutacak onca şey varken…

*

uyumak ölmektir, biliyoruz ama saatler dolu her taraf. beş dakika daha gerine gerine ölemiyoruz sabahları.

*

anneler ne kadar az yer kaplıyor yeryüzünde.

*

karın yağmasını bekliyoruz, denize girmeyi özlemek için.

*

sen hiç kendi toprağına su döken ölü gördün mü?

*

…canım sıkılırsa hangi kabloyu kesmeliyim?

*

lütfen, gözlerimi bir süre sana dikmeme izin ver. ben bu şekilde var oluyorum çünkü, seni ölümden bir adım daha uzağa koydukça ben, var oluyorum.

*

çekilen her fotoğraf, eskiye dair bir şey bulmaktır. ve bulmak, aslında kaybetmektir.

*

çekilen her fotoğraf, yeniye dair bir şey kaybetmektir. ve kaybetmek, aslında bulmaktır.

*

birileri sevmeli ve göstermeli nefes almayan şeylerin sevgisini.

*

bütün fotoğraflar izden yaşlı doğar ve biz bunu ancak  ölmek üzereyken anlarız.

*

Neden sırtını da bırakmıyorsun orada da alıp götürüyorsun?

*

hüzün gerçek bir şey değildir.

 

__________________________________________
[*] Gökhan Yılmaz’ın bu cümlesinin geçtiği Kuşusıkı öyküsünü güneşli ve güzel bir günün akşamında okudum. O gün, bahçedeki incirin, balkondan uzanmakta zorlandığımız ve dalına çıkmanın da tehlikeli olduğu dalını kesmiştim. Sonra kestiğim (budadığım ya da) o dalı da parçaladım, yapraklarını kopardım. Ellerim, incirden akan sütlerle yapış yapış olmuştu. İşte, o günün akşamında, ben bu cümleyi okudum. Sonra katıldım Gökhan Yılmaz’ın “Tesadüf diye bir şey var mıydı bu dünyada? Sanmıyorum.” cümlesine…