Tag Archives: Cemal Süreya

Mavi Yeşil’in 78. Sayısı Çıktı..!

 

78 sayı! Vay be… Bu demektir ki 13. yıl da tamamlanmış oldu böylece. Artık yeni bir nefes alma zamanı. Mavi Yeşil yayımlanmaya başladığında doğmuş olanlar, bugün lise öğrencisi olmaya aday arkadaşlar. Hasan Öztürk’ün tabiriyle, kültürün sadece bir mantar türü olduğunu zannedenler, Mavi Yeşil’in bunca yıl nasıl olup da ayakta durduğunu da anlayamayacaklardır herhalde. İşin iyi tarafı, bizler de o insanların Mavi Yeşil’i anlamasını beklemiyoruz artık. Boş siyasi lakırdılar, ucuz futbol muhabbetleri ve tabiri caizse, çeşitli arenalarda kimin daha uzağa işeyeceğini test etmeye çalışan zihniyetler, ‘Yetenek Sizsiniz’e katılmak için başvuru formu doldurabilirler. Bizim tek derdimiz yazı, kalem, kağıt, kitap, edebiyat, sanat… Daha ne olsun…

Mavi Yeşil’in kimsenin safında olmadığını defalarca vurguladık. Bazı -çok özür dilerim- kalın kafalılar, hala “Bunlar sağcı!”, “Yok efendim, bunlar solcu!” gibi yaftalamalarda bulunsa da biz kendi yolumuzda ilerlemeye devam ediyoruz. Mavi Yeşil’in tek mal varlığı okurlarıdır. Türkiye’deki edebiyat alemine bir “imza” atmanın peşinde olan Mavi Yeşil, o imzayı her geçen gün koyulaştırmaktan uzak durmuyor. Herkesin bir kez daha haberi ola…

Lafı daha fazla uzatmayacağım. Bu ve benzeri sıkıntıları, söylemleri önceki yazılardan birinde, Cebinde Akrep Olmayanlara Açık Not başlığı ile yazmıştım. O yüzden bu faslı kısa kesiyorum ve editörümüz Sezgin Taş’ın hazırladığı sunuş yazısını kopyalayıp buraya yapıştırıyorum. Mavi Yeşil 78. sayısını da çıkarmıştır vesselam!

Mavi Yeşil dergisi 78. sayısıyla on üçüncü yılını tamam­lıyor. On üç yıl sonra başladığımız yere dönüyor gibi­yiz: Anlaşılan o ki bu ülkenin gündeminde bilim, kültür ve özellikle de sanat bir türlü öncelik sırası kazanamayacak. Adına “milenyum” denilen bir zamanda, 2000 yılının başında, çıkmıştık yola; aradan on üç yıl geçti, savaş çığ(ırtkan)lıkları ve top sesleri arasında yolumuza devam ediyo­ruz. Bilimden, yaprak testlerin yüzdelik başarı oranı; kültür ve sanat denilince de yemekli, türkülü, eğlence­li yerel yönetim patentli yarı resmi panayır gösterileri anlaşılmaya devem etse de Mavi Yeşil dergisi sanat ve edebiyat yolundaki kararlılığını yazı yardımıyla sürdür­meye devam ediyor.

Bu sayımıza Esra Polat’ın Üvercinka incelemesiyle başlıyoruz. Cemal Süreya’nın şiir evrenini, imgelemini, şiirini biçimleyen estetik bakış açısını yakından incele­me fırsatı bulduğumuz Üvercinka alı yazıda yüzey ya­pıdan derin yapıya yolculuk yapıyoruz. II. Yeni kuşağı­nın önemli şairlerinden Cemal Süreya’yı bu yolculukta daha yakından tanıma fırsatı buluyoruz. Kısa bir ardan sonra yazan Hasan Öztürk de yepyeni bir kitabın mer­kezine çağıyor bizi: Türk Romanında Yazar ve Başkala­şım. Türk romanını biçimleyen ana figürlerin, yazar ve kahraman sorunsalının izleğinde Türkiye’de roman ve onun eleştirisi konusunda Parla’nın düşünüş biçimine kapılar aralıyor yazısında. İlker Aslan genç bir yazarın ve yeni bir kitabın izini sürüyor. Gökhan Yılmaz’ın Bi­raz Kuşlar, Azıcık Allah adlı eserini öykücülüğümüze getirdiği yeni soluğu inceleme fırsatı buluyoruz Aslan’ın yazısında. Hakan Bilge edebiyat, sanat, sinema eksen­li yazısında Amerikan emperyalizminin Hollywood’da insancıl bir kılığa sokulması girişimini gözler önüne seriyor. Gülşah Şişman Tzvetan Todorov’un poetik kuramın ana çizgilerini yansıtan Poetikaya Giriş aldı kitabını inceledi. Ömer Kalafatcı 1952 Mısır Devrimi ve Necip Mahfuz’un “Miramar”ını konu aldığı yazısıyla aramızda. Mehmet Nur Karakeçi uzun bir aradan son­ra aramıza katılıyor. Gönül Türüt Kesim ise büyük şa­irimiz Yahya Kemal ve onun şiir anlayışını kaleme aldı.

Bu sayının dikkat çeken öykücülerinden biri Farzet ki Dönmedim adlı kitabın yazarı Dursun Ali Sazkaya. Ya­zarın öyküsü hem anılara hem de var olma sancısının bilincine bir pencere açıyor. Kübra Aslan, Ayşegül Ergül ve Kadri Ra­şit Akdeniz bu sayımızın diğer öykücüleri.

Bu sayımızın şairleri ise: Pınar Doğu, Sebahattin De­mirci, Hızır İrfan Önder, Erkan Karakiraz, Fatih Ya­vuz Çiçek, Ömer Eski ve Altay Taşkın.

 

78.sayının içindekiler

Üvercinka / Esra Polat… 2
Lal Manifesto / Pınar Doğu… 7
“Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım”/ Hasan Öztürk… 8
Kuru Kalem / Altay Taşkın… 11
Kuşlar, Allah ve Diğer Şeyler / İlker Aslan…12
24 Saat Amerikan Emperyalizmi / Hakan Bilge…14
Tzvetan Todorov, Poetikaya Giriş / Gülşah Şişman… 16
1952 Mısır Devrimi ve Miramar / Ömer Kalafatcı… 18
Hazan Vakti / Ömer Eski… 19
Dert Çok, Hem-Dert Yok / M. Nur Karageçi… 20
Üç Nokta / Yiğit Tornacı… 22
Hazan Vakti / Hızır İrfan Önder… 23
Gerçek / Erkan Karakiraz… 23
Yahya Kemal ve Şiir / Gönül Türüt Kesim… 24
Kurallı Birleşik Hayaller / Sebahattin Demirci… 26
Kelebeğin Çekim Kuvveti / Fatih Yavuz Çiçek… 27
Bir Monolog / Kübra Aslan… 28
Kimi/n Zamanı / Ayşegül Ergül… 29
Gidip Dönemeyenler İçin / Dursun Ali Sazkaya… 30
Geçti Dost Kervanı / Kadri Raşit Akdeniz… 32

İletişim: bilgi@maviyesildergisi.com

Sezgin TAŞ

Reklamlar

MEKTUPLARIN ONÜÇ GÜNÜ (Ayraç 27. Sayı)

MEKTUPLARIN ONÜÇ GÜNÜ *

Mektup, edebiyatta her zaman için önemli bir tür olarak yorumlanmış, metinler arası okumalar yaparken ışık tutan bir görev üstlenmiştir. Sözünü ettiğimiz, bir yazarın bir başka yazara yazdıkları da olabilir; kendine, ailesinden birisine veya sevgilisine / eşine yazdıkları da… Günlük havasında da yazılmış olsa, hikâye formatında da sunulmuş olsa okurun önüne değerinden bir şey kaybetmemiştir mektup ve her zaman için farklı yorumlamalara açık olmuştur. Öyle ki biz, mektup yazan yazarların mektuplarını okurken bir yandan da onların diğer eserlerini yorumlama şekillerine, belki bir romanın belki bir şiirin nasıl yazıldığına da tanıklık etmiş oluruz. Şüphesiz sadece edebiyat değildir bir yazarın mektuplarına konu olan. Bazen siyaset, bazen spor, bazen de gündelik koşturmacanın izlerini görürüz o metinlerde. O yüzden de mektup, bireysel bir yazın türü olmasının yanında, kitleleri ilgilendiren ayrıntılar da taşır diyebiliriz. Her şeyden öte “edebi bir tür” olarak yorumladığımız mektup, yazarının hayatından izler taşıması açısından da işte bu yüzden önemlidir. Kafka’nın Milena’ya yazdığı mektupları okurken, yazdıkları önünde milyonlarca insanın saygı duruşunda bulunduğu “Yazar Kafka”nın ötesinde bir başka Kafka görebildiğimizi söylersek çok mu ileriye gitmiş oluruz? “Dönüşüm”ün yazarının babasına yazdığı mektubuna, “Geçenlerde bir kez, senden korktuğumu öne sürmemin nedenini sormuştun. Genellikle olduğu gibi, verecek bir cevap bulamadım,” [1] şeklinde başlaması, babasından korkan bir çocuğun izlerini görmemize ve yaşadıklarının, kendi edebiyatına yansımalarını anlamamıza da fırsat vermiyor mu? Ya da Oğuz Atay’ın babasına yazdığı ve söze “Sevgili babacığım, belki sen hatırlamazsın ama bugün sen öleli tam iki yıl oluyor…” [2] diye girdiği mektupları onu “Evlat Oğuz” olarak görmemizle birlikte neden “tutunamadığına” dair ipuçları da vermiyor mu bize? Peki ya Tanpınar’ın, Flaubert’in, Mayakovski’nin ve daha nicelerinin mektupları… Zaman zaman yazarlık kimliğinden sıyrılıp da en “doğal” hallerini dışa vurdukları ve farklı bir yönlerini gösterdikleri bu mektupları edebiyatın bir türü olarak yorumlamamamız mümkün müdür ki?

*

Cemal Süreya’nın mektupları da, edebiyatımızdaki onlarca yazar mektuplarından sadece bazıları. Onun 1972’nin Temmuzunda, kalbindeki rahatsızlıktan ötürü kalp ameliyatı geçirmek üzere SSK Okmeydanı hastanesine yatan eşi Zuhal Tekkanat’a yazdığı ve on üç gün boyunca aralıksız olarak devam eden mektupları, karısına her satırında tekrar ettiği aşkının da bir ilanı aynı zamanda… Bu yüzden, “Mektupların en güzeli, Cemal Süreya’nınkiler gibi olsa gerek. Aşk mektupları.” [3] diyen Erdal Öz, mektupların “Sevda Sözleri’yle dolu mektuplar” olduğunu vurgularken haksız değildir. Gerçekten de bu mektuplar temel olarak, sevgiliye yazılmış “aşk mektupları”dır. Zuhal Hanım, Cemal Süreya’nın ilk eşi değildir ancak onun ölümüne kadar bir şekilde yanında olacak ve ismi Cemal Süreya’nın ismi ile birlikte anılacak olan bir kadındır. Cemal Süreya’nın da ona olan sevgisini, hayatının her noktasına dâhil ettiği karısına karşı duyduğu aşkı anlamamız için bir referans olan bu mektuplar, aynı zamanda da hasta yatağındaki Zuhal Tekkanat için yaşam kaynağı niteliğindedir.

Zuhal Tekkanat’ın, Cemal Süreya’nın ilk eşi olmadığını söyledik. Dolayısıyla onun ilk aşkı da değildir. Ve aslında son da olmayacaktır. Ama kime olursa olsun, duyduğu aşk, her zaman “gerçek bir aşk”tır. “Sen el kadar bir kadınsındır / Sabahlara kadar beyaz ve kirpikli” [4] dediği ilk eşi Seniha Hanım’a duyduğu aşk da, “Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun” [5] dediği Üvercinka’sı da kıymetli olmuştur onun için. Ama Zuhal’in yeri de ayrıdır. Onüç Günün Mektupları’nın ilk satırlarında söylediği gibi, Zuhal Tekkanat aslında onun için hayattır: “Zuhal’im, hayat! Hayatımsın. Bunu bilmeni isterim.”

Zuhal ve Cemal çiftinin bir de Memo Emrah adında bir oğulları vardır. Memo Emrah, henüz doğmadan ismi hazır olan bir çocuk olarak dünyaya gelir. 23 Kasım 1969 doğumlu olan Memo’nun, Cemal Süreya’nın kalbindeki ve hayatındaki yerini anlamak için de yine aynı mektupları okumamız yeterli olacaktır. Karısının hastanede olduğu süre boyunca Memo’ya Cemal Süreya bakar ve mektuplarda da ondan sık sık bahseder. Memo tam anlamıyla yaşamının merkezindedir desek yanlış olmaz. Öyle ki bir mektubunda Memo’dan bahsederken, “Steinbeck olsa bizi anlatan bir yapıta şu cümleyle başlardı: ‘Bu Memo’nun, Memo’nun annesinin, Memo’nun babasının ve Memo’nun evinin öyküsüdür.’” şeklinde bir cümle kurar karısına. Memo’ya verdiği değeri anlamamız açısından önemli bir cümledir bu gerçekten de. Bir de doğmamış bir kızları vardır. Cemal Süreya onun da ismini çoktan koymuştur: Elif… “Sen ne güzel bir Elif doğurursun. Başına kurdeleler bağlarsın.” diye yazar 12 Temmuz tarihli mektubunda. Elif, doğmadığı halde çok sevilen kızlarıdır Zuhal ve Cemal çiftinin. “Babası” Memo kadar ondan da bahseder Zuhal Tekkanat’a. Bir başka mektubunda, “Elif her şeyiyle sana benzemeli.” diyen Cemal Süreya, aslında doğmasını istediği kızıyla annesi arasında da bir köprü kurar. Duygu dolu mektuplarda, Zuhal’e yaşama gücü veren bir nokta da budur kuşkusuz. Cemal Süreya’nın hayalleri ve gelecek planları…

Mektubun bir özelliği de gündelik olandan bahsetmesidir. Cemal Süreya’nın satırları arasına da sızar bu gündelik koşturmaca. Şiirin, edebiyatın, sanatın yanında; onlardan bağımsız bir dünya var olduğunu da hatırlarız. Bir başka mektubunda bu gündelik koşturmacaya da değinen Cemal Süreya, “Piliçlerin içlerini de kendim temizledim. Zor olmadı. Yalnız banyodaki pisliği temizlemek gerçekten zor oldu. Ama fay, omo derken, sonunda bu işin de üstesinden geldim.”  derken, bize de “Sevda Sözleri”nin yazarının ‘ev hali’ni görme imkânı sunar aslında. Öyle ya “Sıcak su geldi. Banyo yaptım.” diyen şair, en temel gereksinimlerini karşılayan bir bireyden başkası da değildir aynı zamanda. Evet, hayat her yönüyle devam eder ve Cemal Süreya da bütün yaşadıklarını kaleme almaktan, karısına aktarmaktan çekinmez. Yaşamın çok yönlü olduğunu bilir usta şair. Belki de bu yüzden hazırladığı yemeği anlattığı mektubunun biraz sonrasında karısına, “Bir çırpıda içtim seni.” dediğinde şaşırtmaz bizi. Yaşam, şiirine nasıl sinmişse bütün yönleriyle, mektuplarına da öyle siner Cemal Süreya’nın.

“Yalnız aşkı vardır aşkı olanın” [6] diyen âşık şair,  mektuplarında ‘Tekel’in çok güzel bir votkası’ndan da bahseder, Coca-Cola içtiğinden de. Yeri gelir “Simit ve çay…” derken içlenir ve seslenir karısına, “Olsa da beraber içsek.” Yeri gelir ekonomik durumundan bahseder ve “Trabzon yağını 27 liradan hesapla”dığından…  “4049.25 lira” olan borcundan anlarız memur olan bir şairin çok parasının olamayacağını. Hayata dair olan kaygılarını ilişkisi ve evliliği için de düşünür Cemal Süreya. “Yine kavgalanmış Tevfik ile Gülderen. [7] N’olur biz bu bakımdan kimselere benzemeyelim. Bunda senin rolün büyük. Sen ki dişi kuşsun.” derken bu kaygısını Zuhal’ine iletmekten de geri durmaz ve belki de üzerlerindeki sorumluluğu bir kez daha vurgulamaya çalışır. “Yaşlanıp kol kola yürümek” istediği eşinden uzaklaşmak fikri belli ki üzer onu.

Yazar ve şair arkadaşlarının isimleri de sık sık geçer mektupların satır aralarında. Fazıl Hüsnü Dağlarca, Tevfik Akdağ, Ercüment Uçarı, Necati Tosuner bunlardan bazılarıdır. Dergilere gönderdiği yazılardan, yazmak istediklerinden bahseden Süreya, sadece karısı için yazdığı şiirleri de ekler mektuplarına. “Bir şairin, sevdiğine en büyük armağanı, yayımlanmayan, hiç de yayımlanmayacak bir şiir olabilir.” diye düşünen İkinci Yeni Şairi ‘bir günün ortası’nda yazar sevdiği kadına şiirlerini. Anlattığı gündelik hadiselerde bile karısından bahseden Süreya’nın, karısı ile aralarındaki ilişkiyi açıklamakta “aşk sözcüğünü de eksik” bulmasını abartılı görebilir miyiz hiç?

*

12 Temmuz’da başlayan Onüç Günün Mektupları, 24 Temmuz’da, sadece Zuhal Tekkanat’a yazılmış olan ve “Sevgilim, bir günün ortası şimdi” diye başlayan şiiri ile son buluyor Cemal Süreya’nın. Şiirlerindeki imgelerden, derin anlamlardan uzak ve yalın bir dille yazılmış ancak aşk şiirleri kadar lirik olan bu mektupları okuyunca, Cemal Süreya’nın şairliği, babalığı, kocalığı üzerine de bilgi sahibi oluyoruz aslında. Hiçbir sanatsal kaygı taşımadan yazılmış bu mektuplar, Erdal Öz’ün de dediği gibi, “ileride bir gün yayımlanacağı düşünülerek yazılmış mektuplar duygusu vermiyor.”  İki sevgili arasında olan ilişkinin en özel ve duygulu boyutlarının anlatıldığı, bir nevi dertleşme ve duygu aktarımı ile dolu bu mektuplar. Belki de bu ‘doğallık’ sayesinde anlıyoruz bir yazarın karısına olan saf duygularını ve özlemini, çevresine ve işine olan duyarlılığını, oğluna ve doğmamış kızına olan düşkünlüğünü… Cemal Süreya, bu mektupların bir gün yayımlanacağını düşünerek yazsaydı bunları, belki de bu kadar açık ve net duygular yerine, daha kapalı, sanatsal kokuları daha baskın olan metinler okuyacaktık biz de.

Şairin ölümünden sonra, Zuhal Tekkanat’ın isteği ve teşviki ile mektupları ilk kez basan Erdal Öz, Cemal Süreya’nın el yazısını yani mektupların orijinal halinin bir kopyasını da kitaba ekler ve okurların Cemal Süreya’nın o güzel el yazısını okumasına da olanak sağlar böylece. Şimdi YKY tarafından basılan kitabın en arka kısmında, Cemal Süreya’nın yine Zuhal Tekkanat’a, bu sefer farklı zamanlarda yazdığı mektupları da var. O mektuplarda da Onüç Günün Mektupları’nın tadını bulmak mümkün. Yine çeşitli sebeplerle uzak kaldığı eşine hem aşkını hem de işlerini, yapıp ettiklerini yani gündelik koşturmacasını anlatır Cemal Süreya.

Mektupların tamamında gördüğümüz bu açıklık, daha önce de söylediğim gibi Süreya’nın şiirlerini ve diğer yazdıklarını anlamamıza da ışık tutuyor. Bir şairin en “insanca” duygularını paylaştığı mektupları, onu çok yönlü olarak tanımamızı sağlıyor. Bütün bunlar Cemal Süreya’yı anlamamızın yanında, mektubun da neden bir “edebi tür” olarak yorumlanması gerektiğini açıklıyor sanıyorum ki. Şiirden, romandan, hikâyeden ya da bir başka edebi türden farklı olarak “mektup” çoğu zaman genel okur düşünülmeden yazılan bir türdür. Öncelikli muhatap, roman ya da şiir okuru gibi genel bir kitle olmadığından da, yazanı ile yazılanını ilgilendirir. İşte bu sebeple de, tekrar edeceğim üzere, doğaldır ve metinler arası okumaları aydınlatacak bir niteliktedir. Cemal Süreya’nın eşine yazdığı mektuplara da belki de biraz bu gözle bakmalı ve Erdal Öz’ün vurguladığı gibi, “Gündelik yaşamın sıkıntıları içinde, bir yandan yaşam kavgası verirken, bir yandan da bütün boyutlarıyla şiiri yaşayan dar gelirli devlet memurunun uzun bir aşk mektubu.” olarak okumalıyız Onüç Günün Mektupları’nı…



[1] Franz Kafka, Babaya Mektup, Can Yayınları, İstanbul, Haziran 2008, s.9

[2] Oğuz Atay, Korkuyu Beklerken, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008, s.171

[3] Cemal Süreya, Onüç Günün Mektupları, YKY, Mart 2008, s.7 (Mektupların kitap olarak ilk baskısını 1990’da Can Yayınları yapmıştır. Alıntılanan cümle de mektupların kitaplaşmasını sağlayan Erdal Öz’ün, kitaba yazdığı önsöz niteliğindeki yazısındandır.)

[4] Cemal Süreya, Balzamin, Sevda Sözleri (Bütün Şiirleri), YKY, İstanbul, Şubat 2010, s.40

[5] A.g.e., Üvercinka, s.38

[6] A.g.e., Ülke, s.48

[7] Şair Tevfik Akdağ ve eşi Gülderen Hanım.

 

 Ayraç Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi’nin Ocak 2012′deki 27. sayısında yayımlanmıştır.


İnternet “Edebiyatçılığı” ve Facebook’taki Bilinçsiz Paylaşımlar

Edebiyat böyle bir şey değil! Nasıl mı? Böyle işte… İçi boş, anlamsız, tanımsız, şuursuz… Blogunda yazdıklarıyla bir şekilde meşhur olduktan sonra, “piyasacılık” yapan bir X yayınevi tarafından (biliyorsunuz hangisi olduğunu) “Bunu kitap olarak basalım abi, çok satar bu!” zihniyeti ile o yazdıkları kitap olarak basılan, basılmakla kalmayıp çok satanlar listesinin ilk 10’u içerisinde yer alan o satıları yazan kişiyi ya da kişileri bizlere “yazar” diye sunan bir sisteme, edebiyatın bir parçası demek edebiyata hakaret etmenin en kestirme yolu olsa gerek! Edebiyatın metalaştırılması meselesi, belki de en mikro ölçeğiyle burada yatıyor. Tabi ki blog yazan insanlardan yazar çıkabilir, güzel şeyler de yazabilirler. Buna lafım yok. Ama mesele blog yazılması, facebook edebiyatı değil! Mesele tabiri caizse edebiyatın ayağa düşmesi. Ve sanıyorum ki tarihin hiçbir döneminde edebiyatın bu kadar kirlendiği bir zamana denk gelinmemiştir.

Bir de meselenin bir başka ve daha yoğun boyutu var ki o da facebook edebiyatı. Doğru dürüst kitap okumayan, edebiyatı takip etmeyen, dışa kapalı ve yaptıklarını ekran başından ve elinin altındaki klavye ile yapmaya çalışan “choq qüsel” paylaşımlara sahip yeni nesil, genç ve dinamik bireyler, bu ortamın kirlenmesinin en önemli sebeplerinden biri belki de. Siz hiç “Olric”in bu kadar ayağa düştüğü bir başka zaman gördünüz mü? Mekanı cennet olsun, Oğuz Atay görse hayra mı yorardı acaba bu durumu? Tutunamayanlar’ı inşaat tuğlası zanneden ya da öyle olduğunu düşünüp de okumaya erinenler “Olric”i kullanıp facebook’ta edebiyat parçalamayı çokça severler. Facebook’taki o meşhur “Arama” kısmına bir “Olric” yazın bakalım kaç tane sayfa ya da kişi ya da grup çıkacak karşınıza… Olric’i tanıdıkları kadar (tanımıyorlar, orası ayrı mesele tabi) Turgut’u, Selim’i, Hikmet’i ve en önemlisi Oğuz’u tanısalardı, zaten o ismi öylesine kullanmaya çekinir ve belki de saygıdan, böyle bir şey yapma gereksinimi duymazlardı. Ha bu arada, lafım herkese değil tabi. Oğuz Atay’ı tanıyan ve edebiyatı yakından takip eden önemli sayfalar ve kişiler de var tabi. Onlar zaten olması gerekeni yapıyor ve teşekkürü hak ediyorlar bence.

Her neyse… İşte o bahsettiğim  sayfalardan biri de (yazının altında sayfanın linkini paylaşacağım) dün gece oltamıza takıldı. Bir paylaşımda bulunmuş. “Cemal Süreya”nın bir şiiri. Ya da kendisi öyle sanıyor. Bir yerden bulup kopyalayıp yapıştırıp kendin pişir kendin ye zihniyeti ile etrafa sunmuş ve gecenin bir vakti uykusu tutmayan “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa”lar da o paylaşımı beğenmiş. Peki şiir Cemal Süreya’nın mı? Tabi ki hayır! Google amcaya sorsa onu paylaşan kişi, zaten sorunun cevabına ulaşacak ama buna gereksinim duymamış olacak ki olduğu gibi aktarmış. Şiir şöyle:

Kaçan otobüse son anda
Koşarak yetişmek gibi bir şey
Sana aşık olmak.
Nefes nefese
Durduğu için şoföre minnettar
Büyük bir zafer kazanmışçasına mağrur
Yolcularla göz göze gelince mahcup
Ve tam zamanında binmekle
Olamayacak kadar mesut.

Cemal Süreya’nın bu şiirini bir yerden hatırlayabildiniz mi peki? Hatırlayamıyorsanız zorlamayın. Çünkü şiir Cemal Süreya’nın değil. Ebru Cündübeyoğlu’nun… Ne alaka değil mi? Hani şiir Turgut Uyar’ın, Edip Cansever’in falan olsa da onlardan biriyle karıştırsak eyvallah diyeceğiz ama ne yazık ki değil. Ne alaka: kel alaka! Bunu görmüş fark etmiş bir X şahsı da (deşifre etmiyoruz) sayfa yöneticisi olan hanım kızımıza özelden ulaşıp sıkıntıyı iletmiş. Ancak hanım kızımız hem suçlu hem de yeterince güçlü hissediyor olacak ki kendini, zeytinyağı misali üste çıkmış. E o zaman biz de onu üstte bırakalım. Ne de olsa edebiyatla gerçekten ilgilenmeye çalışanlar, üstte durmaz, meselelerin derinine iner.

Bu arada son olarak, ben sayfayı da sayfa sahibini de tanımıyorum. Gözüme onlarca şey çarpıyor, gülüp geçiyorum. Bazılarını yakın arkadaşlarım yapıyor, onları uyarıyorum. İnternetin edebiyatı kirletmesine bu kadar izin vermememiz gerek diye düşünüyorum. Sözün özü, bu arkadaşı da tanımam ama bu sayfa aracılığıyla bir kötü reklamını yapalım bakalım… Ha bir de gözünüzü seveyim, edebiyatı rahat bırakın. Lütfen!

 

İlgili sayfanın linki: http://www.facebook.com/pages/Olric/146919598688738?ref=ts