Tag Archives: Çocuk

2016’dan Aklımda Kalan Şeyler

Geçen yılın son günü olan 31 Aralık 2015’te de buna benzer bir liste yapmış ve 2015 yılından aklımda kalan birkaç şeyi not almıştım buralara. Geçen yılın listesine ulaşmak isterseniz tam olarak ŞURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz. Bu yıl da benzer bir liste yapayım, hem 2016’nın tüm memlekete sirayet eden o karanlık ruhundan ziyade aklımda kalan güzel şeyleri paylaşayım, hem de kendimce bir “geleneksel liste” modu oluşturayım dedim. Bu arada bunlar yine benim 2016 içerisinde karşılaştığım şeyler. Tamamının yayın yılı 2016 olmayabilir. Onu söylemiş olayım bir daha. Her neyse… Bakalım bu yıl neler kalmış aklımda. Bu satırları yazarken gerçekten aklımda neler kaldığını hatırlamıyorum desem…

1-Öykü:
2016’da sanki bir önceki yıla göre daha az öykü yazıldı, daha az öykü kitabı çıktı gibime geldi. Ne kadar doğru bilemiyorum tabi ki. Belki de ben eskisi kadar iyi takip edemiyorum. Bu yıl da yine epeyce öykü okudum aslında. Bazıları ne yazık ki henüz kitabını çıkaramamış öykücülerin öyküleri. Gerçekten dergilerde iyi öyküler var, takip etmeye çalışın derim. Benim öykü dünyasından aklımda kalan dört öykü kitabı (yerli) şöyle oldu: Banu Özyürek – “Bir Günü Bitirme Sanatı” (Raskol’un Baltası), Ferhat Özkan – “Yoksunlar” (YKY), Güray Süngü – “Vicdan Sızlar” (İz), Mustafa Orman – “Derdin İncinmesin” (Everest).

desktop2

Dört öykücünün de temel ortak noktası, farklı farklı da olsa bir meseleleri olması.

Hepsinden tek tek bahsedip laf kalabalığı yapmak ve yazıyı sonsuza uzayan bir köprü gibi uzatmak istemiyorum ama hepsinin bence ortak bir yanı var bu kitapların. Her şeyden önce benim çok önemsediğim bir şey: Öykülerin, anlattıkları hikayenin bir meselesi var. Hepsi kendine bir dert edinmiş. Bunlar farklı farklı dertler olmasına rağmen, dili kullanma biçimlerinin özgünlüğü, bir bakıma kendi öykü geleneklerini kurduklarının da göstergesi. Aşırıya kaçmayan, çok ince bir mizah da bu öykü kitaplarının önemli ortak noktalarından biri. Okurun gözüne sokmadıkları konularla, gereksiz laf kalabalığı ve betimlemelerle bir yığıntı oluşturmamalarıyla ve komik olmaya çalışmayan hallerine rağmen zaman zaman tebessüm ettirebilmeleriyle bu dört öykü kitabı sanırım en çok aklımda kalan kitaplar oldu. Bu arada artık beğenmediğim öykü kitaplarını yarıda bırakıyorum. Zamanım yok. Bu yıl epeyce öykü kitabı yarıda bıraktım sanırım. Onları buraya yazmıyorum tabi.

Bu arada Ferhat Özkan ile yaptığım ve Öykülem’de çıkan bir röportaja ŞURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz. Mustafa Orman’la yaptığım ve K24’te yayınlanan bir başka röportaja da yine ŞURADAN ulaşmanız mümkün.

2-Roman:
Evet, gerçekten artık çok fazla roman okumuyorum sanırım. Bu yıl, daha önce okumadığım iki usta isim ile tanıştım ve tadı damağımda kalan iki roman okudum. Biri, Luigi Pirandello -“Biri, Hiçbiri Binlercesi” (Alfa) ve diğeri Péter Esterházy –  “Basit Bir Hikaye Virgül Yüz Sayfa” (Everest).

2016-romanlar

İyi metinler, popüler edebiyat ürünleri arasında kaybolup gidiyor. Bu iki roman da o kaybolma ihtimali olan kitaplardan. Kaybolmadan okuyun..

Pirandello bir klasik. Ben çok geç okudum ve bu kadar geç kalışıma üzüldüm açıkçası. Son derece akıcı dili ve adeta insana kendi varlığını yine kendisi üzerinden bir okuma sunma denemesi ile Biri, Hiçbiri, Binlercesi beni son derece etkileyen bir roman oldu. Romandan altını çizdiğim birkaç satırı twitterda paylaşmıştım. ŞURAYA TIKLAYARAK birkaç pasaj okumanız mümkün olacak romandan. Esterházy, yakın zamanda (Temmuz 2016) ölen bir yazar. Uzun zamandır yine Everest’ten çıkan bir başka kitabını elimde tutuyorum ama okumaya fırsatım olmadı. Bu roman her şeyden önce teknik olarak çok başarılı. Kurguya getirdiği bakış açısı, romanın çıtasını yükseltmeye yetmiş aslında. Maddeler halinde yazılan roman, sağır bir aktarıcı tarafından etrafında olan bitenin bize gösterilmesiyle ilerliyor. Maddeyi ve metafiziği de zaman zaman sorgulatan roman, gerek anlatım biçimi gerekse anlattığı şey itibariyle zaman ayırmaya değer.

3-Biyografi:
Geçen yıl koymadığım bir başlığa bu yıl yer vermek istedim. Çünkü çok sağlam iki ismin otobiyografisini okudum. Bunlardan birisi zaten önceki yıllarda okumaya başladığım ve 2016 yazında beşlemenin son kitabının da piyasaya çıkmasıyla tamamladığım Thomas Bernhard’ın otobiyografi serisi. Serinin son kitabı “Çocuk” (Sel). Bir diğer kitap ise G. Papini’den “Bitik Adam” (MonoKL).

otobiypgrafi-2016_

Thomas Bernhard’ın otobiyografi serisi toplamda beş kitaptan oluşuyor. Yeni baskıları Sel Yayınları tarafından çıktı. Bitik Adam, MonoKL Edebiyat’ın bastığı en iyi kitaplardan biri.

Bernhard’ın çocukluğundan başlayıp hayatını anlattığı ve sonrasında yine başladığı yere döndüğü yaşam hikayesi, onun diğer metinlerine ışık tutması bakımından da önemli bana kalırsa. Bernhard’ın huysuzluğu, huzursuzluğu, öfkesi, kırgınlığı ve hayata karşı hissettiği her şey bu satırlar arasında var.  Papini, öyküleri ile önemli takipçiler edinmiş kült bir yazar. Hatta İtalyan edebiyatının en önemli isimlerinden biri bile sayılabilir. Onun hayatı, Bernhard’a göre zaman zaman daha dışa açık, çeşitli siyasi hareketlerin peşinden koşma şeklinde devam etmiş. Ama nihayetinde yaşlılık zamanlarında döndüğü yer, kendini sorgulaması ve acaba bunca yaşadığım boşuna mıydı gibi bir fikir etrafında kafasındaki onlarca soruyu kağıda dökmesi olmuş. Bernhard’ın bendeki yeri ayrı. Ama Papini’nin hayat hikayesi de kesinlikle ufuk açacak ayrıntılar taşıyor.

4- Film:
Bu yıl epeyce film izledim sanırım. Çoğu harika filmlerdi. Twitter üzerinden zaman zaman izlediğim filmleri hem kendime not olsun hem de belki birileri izler beğenir diye paylaşıyorum. Konularını falan yazıp tadını kaçırmayayım, belki burayı da görüp izleyenler olur. Afişlerini şöylece bırakıp geçeceğim o yüzden 2016’da izlediğim üç filmin. Üçü de başka başka güzellikte filmlerdi.

“American Pastoral”, P. Roth’un aynı adlı eserinden perdeye aktarılmış. Son derece çarpıcı bir film. Mikro düzeyde bir aile çatışması anlatılırken, büyük resimde Amerika tarihinden önemli bir kesit sunuluyor. “Chant D’Hiver” bu yıl izlediğim en sıra dışı filmlerden biriydi. Teknik olarak epeyce beğendiğim bu filmin tanıtım metninde şiirsel bir sosyopolitik taşlama olduğu yazılı. Bu tanımı sonuna kadar hak ediyor sanırım. “Rams”, İzlanda’nın soğuğu ekranda akıp giderken içinizi ısıtacak bir film. Afişte gördüğünüz üzere bu filmin en önemli karakterlerini koyunlar oluşturuyor. Bir yandan da bir abi-kardeş çatışması var. İskandinav sinemasını sevenler için ilaç gibi bir film desem yeridir.

5-Tiyatro Oyunu:
jokonun_dogum_gunuTam da 2016 doğru düzgün oyun izleyemeden geçti gitti dediğim bir anda, Aralık ayının son günlerinde Joko’nun Doğum Günü imdada yetişti. Sadece 2016 yılı için değil, kendi kişisel tiyatro seyir tarihim içinde de izlediğim en iyi oyunlardan birisi. Oyunda ne mi var? Sınıf çatışması var. Seçkinler-halk çatışması var. Yabancılaşma var. Bütün cast harika ama ben Joko rolündeki Tolga İskit’e özellikle bayıldım. Yolcu Tiyatro harika bir iş çıkarmış doğrusu. Bu oyun muhtemelen önümüzdeki zamanlarda da oynamaya devam edecektir. Algınızı allak bullak eden, oyuncuların üst düzey performans sergilediği bu oyunu bir şekilde izlemenizi mutlaka tavsiye ediyorum. Sabit bir yerleri olmadığı için geziyorlar. Ben Oyun Atölyesi’nde (Kadıköy) izledim. Başka yerlerde de denk gelmeniz mümkün. Joko’yu mutlaka tanıyın. Tabi hala tanıyacak bir Joko kalmışsa…

6-Müzik:
Yeni albümler dinlemeyi, yeni gruplar keşfetmeyi çok seviyorum. Gençliğimden beri öyle aman aman metalci bir çocuk olmadım. Kafam almadı galiba, niye bilmem. Ama Metallica’yı bir başka sevdim. Dinledim. Yıllar önce (2008 miydi?) Türkiye konserlerinde çok eğlenmiştik. Millet, bitti artık bu adamlar, dedikçe Metallica harika albümler yapmaya devam ediyor. Aslında bu yılın müzik kategorisine herhangi başka bir albüm de koyabilirdim ama Metallica geldi mertlik bozuldu! Onlar varken, gönlüm başka albüm paylaşmaya elvermez. 2016’nın albümü benim için Metallica’dan “Hardwired… to Self-Desturct” oldu. Harika bir albümle yine karşımızdalar. Albümden en sevdiğim parçalar, şimdilik, Atlas Rise ve Now That We’re Dead. Bence yaşayan en iyi, en baba grup Metallica. Çok uzun süre dinleyince kafam şişse de seviyorum onları. Sert bir şeyler sevenler mutlaka dinlesin derim.
hardwired-to-self-desturct

________________________________________________

2016 maalesef epeyce yordu bizi memleket olarak. Üzüldük, ağladık, çoğu zaman başka şeylerle ilgilenemeyecek kadar yoğun geçti gündem. Zamana inanan birisi değilim ama belki 2017 daha iyi gelir, ne bileyim. Umut işte.

Bu arada ben bu sene epeyce güzel maçlar izledim. İçerde Manchester United ve Galatasaray’ı yendiğimiz maçlar harikaydı. Baskette de yine iyiyiz. Onun dışında beni azıcık tanıyanlar biliyor zaten super hero takıntımı. Bu yıl Flash, Arrow ve Legends of Tomorrow dizilerine epeyce mesai harcadım. Bak, geçen seneye kıyasla kahveye gidip okey, batak masalarında pek dirsek çürütemedim. Mutsuzum. Bu yıl telafi ederim ama. Bu arada tezi hala bitiremedim ama artık uzatmalar geldi çattı, o yüzden inşallah bu yıl bitecek.

Her neyse. 2016 listemde olan birtakım şeyleri yazmadan geçmeyeyim dedim. Umarım birilerinin ilgisini çeker. Sizin de, ya abi şunu izledin mi, şunu okudun mu, dediğiniz şeyler olursa yoruma yazabilir, maille ulaşabilirsiniz. Paylaşarak çoğaltalım.

2017 mutlu, sağlıklı, huzurlu geçsin. Her şeyden önemlisi çocuklar gülsün. Dünya çocuklar gülecek kadar güzel bir yer olursa, hepimiz güleriz zaten ne de olsa.

Reklamlar

Sırf yokmuş gibi geçmesin diye Şubat…

Yoksul Şubat

Yaşı küçük diye,
mahallede top oynayan büyükleri tarafından hep bir kenarda bekletilen,
top yola ya da bahçeye kaçarsa diye, bir çırpıda topun peşine gönderilen,
akşam ezanıyla evde olması gereken,
ve reçelli ekmeği ile büyüyeceği günü bekleyen bir köşede,
çocuk gözleriyle hayata büyük anlamlar yükleyemese de bir sonraki mevsimden umudunu kesmeyen,
çiçeğin böceğin arasında deniz mevsimini beklerken, kelebeklerden arkadaş edinen,
yağmurda daha çok ıslanan ve soğukta daha çok üşüyen,
ayak parmakları donana kadar kartopu oynayan ve boyu kadar kardan adam yapmayı marifet bilen,
yalnız,
ama yalnızlığının farkında olmayan
bir çocuk gibi değil midir biraz da Şubat?

Ve bu yüzden gözden kaçmaz mı 29 ile geçirdiği artık yıllar?


Eve Giden Yol

 

Şimdi burada bunu yazıyor olsam da önce orada onu yapmıyordum
Duma duma dum!
Nedense şöyle oldu,
[Nasıl?]
Öyle değil de şöyle –
Neden şöyle dedin de öyle demedin dedin ya hani
Bunu düşündün yani,
Çünkü sen insansın ve ben de öyleyim ve biliriz ve tanırız birbirimizi
Birbir izini biliriz ve çıplak ayakla basmıştık toprağa
Sen daha çocuktun
Sen hala çocuksun
Ve sen ne güzel basarsın toprağa ve sen
Ve sen ne güzel bakarsın toprağa ve sen
Ve sen ne güzel
Sin Şın Sat Dat Tı Zı
Ve ne güzel bir alfabenin harfleridir
Bilirsin
Öyleyse gül,
Sen ne güzel gülersin
Virgül,

Bugün gecenin bir vakti,
Günün gecesinin bir vakti
Dağınık zihnim ve ben,
The Shins dinlerken
Toprağa basa basa yürümedik,
[Çünkü bunu en güzel senin ayakların yapar]
Ama dönerken eve, başka bir şey yaptık ikimiz
Zihnim ve ben:
Her zaman yürüdüğüm kaldırımdan değil de
Her zaman yürüdüğüm kaldırım olmayan kaldırımdan döndük
Sanki değişikti yol
Ve o yol: evin yolu değil gibiydi.
Apartmanlarının bahçesinde oturan insanlar gördüm
Oysa her zaman yürüdüğüm kaldırımdan yürüsem dikkat etmeyecektim onlara
Oysa her şey ne kadar da…
Neyse…
Bir kedi durdu önümde, sarı sokak lambasının altında
Sarı sokak lambasının altında sarı idi rengi
Uzaklaştıkça siyah idi rengi
Uzaklaştıkça nasıl gördü beni?
Sahi kedi; sarı mı, siyah mı yoksa…
Varsa yoksa aynı şey.
Bazen insan alışır.
Bazen insan sadece alışır.
Bazen sırf alıştığımız için bir yoldan döneriz
Bazen sırf alıştığımız için her zamanki kaldırım olmayan kaldırımdan dönmeyiz
Bazen sırf okunsun diye yazarız
Bazen sırf okunmasın diye yakarız
Bazen iki yakayı bir araya getiremeyiz
Bazen Anadolu yakası Kız Kulesi olur
Bazen Avrupa, Galata Kulesi
Bazen Venedikliler’in konumuzla ilgisi yoktur
Bazen Cenevizliler’in konumumuzla
Bazen Lidyalılar okkalı bir küfrü gerçekten hak eder
Bazen Ay takvimini bulmaya çalışan bütün diğer uygarlıklar
Ama şimdi…
Ne?

Bugün, her zamanki gibi bir gündü.
Sokaktaki kediyi uykusundan uyandırmadım.
Yere düşen yapraklardan herhangi birine bilmeden bastım.
Dilenci kıza para vermedim.
50 Kuruşa su aldım sokak satıcısı küçük çocuktan.
Otobüsün orta kapısından değil de yine arka kapısından indim.
Dönüş yolunda parlak bir iki yıldıza baktım.
Çok parlak olan bir tanesi için bu yazıyı yazmaya karar verdim.
Daha yazı bitmeden, bunun bir yazı olmadığını fark ettim.
Eve giden yolun fotoğraftaki yol gibi bir yol olmadığını bildim.
Yeni bir şey kurdum, sonra bozdum.
Yeni bir şey kurdu beni, sonra…
Zaman, bir azman
Ve geçerken sormuyor kimseye
Hissettim.

Tanrım, bu sefer sonbaharı gerçekten özledim…


Anlamsız Ağustos

Şimdi günleri son son gelir ağustos
Duman toz kir pis leş ot odun susku çünkü yok ki bazı bazı bazı
Yoksul şiir
Yoksun öykü
Roman havası
Aboov!
Bak dün değildi dünya
Dün ya da değildi önceki gün mü idi ne idi
Neden ayrı yazılır ek fiiller hem
Hem fiil midir eylem midir
Hem eylem neden bu kadar siyasal
Hem fiil neden biraz Arapça ya da Farsça ya da Fuzuli ya da Baki
Baki kalan bu kubbede ne söyledin
Ne söyledin ne kaldı geriye hem ne kalacak başka
Yatacak yerin mi var ki ki ki ki ki
Sokak başında kikirdiyor bir kara kedi
Aç değil tok değil nedir derdi
Pide mi?
Pide!
Gide gide yoruldum,
Susadım ve parçalandı kelimeler
Bak hem dün değildi dünya değildi dün
Dolunay son parçasını bıraktı karanlığa
Hatırladın mı hani fısıldamıştım
Muştu
Uçtu uçtu uçtu!
Uçmak, ne kadar Türkçe ve ne kadar
İngilizce Fılay, ne kadar gerçek ve ne kadar… Ne?
Amerikanca Orta Doğu’da ne oldu bitti?
Devrim kaç harflidir peki ya revuleyşın?
Knock knock Neo!
Folov dı vayt rabit!
Uyandım sabah güneş aç susuz
Pide kuyruğunda küfür eden müslüman
Neden neden neden?
Ağustos, sen gideceksin yerine bir eylül
Ey lül!
Duy şimdi!
Ne kadar anlamsız ve ne kadar parçalanmış.
Anlamlı bir bütün oluşur mu şimdi toplasak,
Toptan toplasak dizsek yeniden tek tek neye yarar?
Yaramaz!
Yaramaz yazı!
Yaramaz bir çocuk incir ağacından düştü şimdi.
Uyandım.
Gökyüzünde yıldız yoktu.
Ağustos mu?
Ne?