Tag Archives: Dergah Yayınları

Dönülmez Akşamın Ufku: Hesap Günü

hesap günü

DÖNÜLMEZ AKŞAMIN UFKU: HESAP GÜNÜ *

Mustafa Kutlu, yeni kitabı Hesap Günü’nde okuruna pek de alışkın olmadık bir şekilde hoş geldin diyor: “Musallada bir tabut, yeşil örtü üstünde, yapayalnız.” Bu cümle, kitabın henüz ilk sayfalarından. Kutlu, hikâyesine “varlıklı, alafranga bir muhitte gariban bir cami”nin avlusundaki musalla taşında yatmakta olan bir merhumu betimleyerek başlıyor. Böylece, Tolstoy’un İvan İlyiç’in Ölümü’nde yaptığına benzer bir şey yaparak, okurun “kitabın sonunda ne oluyor” sorusunu sormasına gerek bırakmıyor. Ama bu sefer okur başka bir soru soruyor: Nasıl?

İşte bu soruyla birlikte başlıyor musallada yatmakta olan Bedir’in hikâyesi. Varlıklı bir Osmanlı paşasının torunu olan Bedir üzerinden anlatılan hikâye, aslında –Kutlu’nun her kitabında olduğu gibi- okurların kendisinden bir parça bulabileceği kesitler taşıyor. Bedir musallada yatarken Kutlu, Bedir’in geçmişine gidiyor. Çocukluğundan itibaren yaşadıkları, bulunduğu çevre, iş hayatı, insan ilişkileri, sosyal statüsü gibi pek çok konuya değiniliyor. “Malı veren de Allah, alan da Allah. ‘Ben’ dersen yoldan çıkarsın.” diyen Kutlu, bireyselliğin iyice ön plana çıktığı, insanlara “ben” duygusunun hâkim olduğu yeni dünya düzenini irdelemekten geri durmuyor her zamanki gibi.

Kutlu’nun Hesap Günü’nde eleştirdiği önemli konulardan biri de bu bireyselliğe bağlı olarak şekillenen aile ilişkisi ve düzeni. İnsanların aile kurmakta zorlandığı; eşleriyle, çocuklarıyla yaşadığı iletişimsizliğin arttığı “modern” dünya insanın özüne pek de yakışmayan bir manzara sunuyor aslında. “Ben” diyenin yoldan çıkacağı modern dünyanın “ben” diyen insanlarla dolu olduğunu görmek de zor olmuyor tabi.

Hesap Günü’nün bir başka önemli meselesi de “devlet-siyaset-ticaret” ilişkisi üzerine söylenenler. Kapitalist düzende “para” için nelerin yapılabileceğini bütün gerçekliğiyle yüzümüze vuran Kutlu, aslında toplumun çok geniş bir aynasını tutuyor bize. Bazen görmediğimiz, bazen görsek de geçip gittiğimiz bu gerçekler, yozlaşmanın neresinde durduğumuzu sorgulamamız açısından da önemli: “Önüne dört tane kaz katsan otaramayacak adamlar ihracat yapıyor, imalat yapıyor, siyaseten devlete sızıp devlet imkânlarını kullanarak han hamam sahibi oluyor.” diyen Kutlu, sonraki sayfalarda “Ehliyet ve liyakat sahipleri yönetime gelmeli. Önce ahlâk, sonra kanun.” şeklinde sözlerine devam etse de cümlelerini “Zor be!” diye bitiriyor. Ama Kutlu okurları bilir ki onun hikâyelerinde umutsuzluğa yer yoktur. Mutlaka bir çıkış yolu vardır. Zor olsa da imkânsız olmayan bu ilişkiler ağı içerisinde insan, işe kendini bilmekle başlamalı. Kutlu da bunu vurguluyor, kendimizi bilmeyi.

Kutlu, zaman zaman fantastik bir üslupla (musalla taşında yatan Bedir’in cenazeye gelenlerle hesaplaşması gibi) anlattığı son kitabı Hesap Günü’nü “Az önce orada biri vardı. Şimdi yok.” diyerek bitiriyor. Bu son cümleler bile çok önemli bir mesaj veriyor aslında. Bir nefes kadar hızlı geçen ömürde Kutlu, Hesap Günü’nü sondan, yani musalla taşından, başlatarak da bunu amaçlıyor: Hesap günü gelmeden hesabımızı yapmanın gerekliliğini. Hesabı yapmak ise Kutlu’nun dünyasına alışkın olan sadık okurlarına kalıyor…

____________________________
Arka Kapak Dergisi, Aralık 2015, Sayı: 3.

Reklamlar

MUSTAFA KUTLU’NUN ŞEHRİNDE HAKİKAT ARAYIŞI: NUR (Ayraç 52. Sayı)

Nur

MUSTAFA KUTLU’NUN ŞEHRİNDE HAKİKAT ARAYIŞI: NUR *

Okurları bilir, Mustafa Kutlu’da her yıl bir kitap yayınlama geleneği vardır. Ancak bu yılki kitap beklendiğinden daha önce geldi. Ramazan ayına yakın zamanlarda yayınladığı kitaplarına 2014’ün ilk ayında piyasaya sürdüğü Nur’u da ekledi Kutlu. Vaktinden önce gelmiş olan bu kitabın çıkış zamanının tesadüfi olmadığını da düşünebiliriz pekâlâ. Ülkemizin içinde bulunduğu sosyal, siyasi ve ekonomik şartları, kendi penceresinden yorumlayan Kutlu, “Böyle de olabilir…” mesajını veriyor bizlere bir kez daha.

Bazı yazarlar vardır, işlediği konular olsun, kullandığı anlatım olsun bir şekilde eserlerini tamamlarlar. Mustafa Kutlu da öyle bir yazar. Herhangi bir kitabının üstünden Kutlu’nun ismi silinse ve piyasaya öyle sürülse, sadık okurları, bahsi geçen kitabın Kutlu’ya ait olduğunu bilir. Nur da bu kitaplardan birisi işte. İlk satırından son sayfasına kadar kitabın her yerine bir “Kutlu hassasiyeti” sızmış. Her kitabında bir tezle okurun karşısına çıkan Kutlu, bu romanında da Türkiye’de –özellikle son yıllarda- gelişen ve değişen şehircilik anlayışına değiniyor ve modern mimarimizin gittiği yeri irdeliyor. Hikâyenin başkarakteri olan mimar Nur hanımın eşyanın hakikatini yolculuğunu, bir bakıma Kutlu’nun şehir arayışı olarak okumamız da mümkün.

Kutlu’nun şehri: Öze dönmek mümkün mü?

Modern dünya, her anlamda sınırsız tecrübeler sunuyor insanoğluna. Şehirler ve kentsel dönüşüm zihniyeti de bundan nasibini alıyor tabi. Şehirlerimiz, eski şehirler olmaktan gittikçe uzaklaşıyor. Bu sadece İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerde değil, taşranın çeşitli şehirlerinde de aynı üstelik. Mustafa Kutlu’nun ise bu duruma itirazı var. Zaman zaman Yeni Şafak’taki ve Dergâh’taki yazılarında da şehir planlamasına ve kentsel dönüşüme değinen, belli kaygılarını dile getiren Kutlu, bu sefer bu durumu Nur üzerinden, kurmaca ile gerçeğin iç içe geçtiği bir zeminden ele alıyor.

Nur’un başkarakteri, yukarıda da belirttiğimiz üzere, Nur isminde mimar bir kız. Bir başka önemli karakter de Sinan. O da mimar. Kutlu, karakter isimlerini de onların mesleklerini de özellikle seçmiş belli ki. Sinan ile Mimar Sinan’a bir gönderme yaptığını görmemiz zor değil. Öte yandan Nur ismiyle de bahsi geçen durum üzerinde bir umudu aktarıyor bizlere. Karakterlerin ikisinin de mimar olması şuurlu bir seçim dedik ki zaten Kutlu –neredeyse- bütün bir hikâyeyi mimari üzerine kurmuş.

Sinan, Nur’u tanıdığı anda ona âşık olur. Nur’un da Sinan’a karşı boş olmadığı ilerleyen sayfalarda görürüz. Öyle ki çevrelerindeki insanlar da sık sık “Kaçırma bu kızı, kaçırma bu oğlanı…vs.” diyerek onların bu ilişkilerine destek olur. Onları birbirlerine bağlayan en önemli huşulardan birisi de mimari anlayışlarıdır. Bu anlayış, aynı zamanda Kutlu’nun da şehre ve şehir hayatı ile kentsel dönüşüme olan bakış açısını sunar bize. Kutlu’yu takip edenler bilecektir, modern dünyadaki şehir hayatını sık sık eleştirir o. Şehrin, insanla var olduğunu ve ancak insana hizmet ederse yaşayan bir canlı olduğunu vurgular. Taşrayı, kır yaşamını, mahalle kültürünü çok iyi bilen Kutlu, şehir hayatının da aynı zihniyetle yeniden var olması gerektiğine değinir. Günümüz şehircilik anlayışını da bu bağlamda eleştirir işte. Kapitalizmin ve liberal ekonomi politikalarının piyasayı kontrol ettiği düzende eşyanın hakikatini aramanın ne kadar zor olduğunu bilir Kutlu ancak, “Bu direniş önemli.” diyerek de içinde taşıdığı umudu yok etmez. Şehir hayatı, günden güne değişmekte ve kır alanlarının, ormanların, ağaçların yerini betonlar almakta. Kutlu’nun itirazı bu “betonlaşma” zihniyetinedir.

Kent

 

Evvel zamanda katıldığım bir söyleşisinde Orhan Okay hoca mahalle kültüründen bahsetmişti ve (harfi harfine aktaramasam da) şöyle demişti: “Eskiden mahalleler vardı ve evler yatay bir şekilde uzanırdı. Bir insan pencereden kafasını uzattığında mutlaka karşı pencerede başka birini bulurdu. Komşuluk ilişkileri bu yüzden güçlüydü. Sokak, bu yüzden anlamlıydı. Şimdi evler yatay değil dikey uzanıyor. Bu yüzden yüksek apartmanlarda kimse birbirini tanımıyor ve komşuluk ilişkileri de bundan dolayı bu kadar zayıf.”

Orhan Okay bu sözleriyle adeta Mustafa Kutlu’nun kaygılarına ortak olduğunu da göstermişti. Mahalle kültürümüz çoktan bozuldu. Sokaklardaki iki katlı müstakil evlerin yerini yüksek apartmanlar aldı. Apartmanlar, başka devasa apartmanların oluşturduğu özel güvenlikli, tel örgülü sitelere dönüştü. Toplumumuzda yayılan korku ve kaygılar adeta kendimizden kaçan, saklanan insanlara dönüştürdü bizleri. Mahallelerde farklı kültür ve ekonomik seviyedeki insanların yaşayabilme durumuna karşın, sitelerin böyle bir farklılığa imkân tanımadığı vurgulanıyor kitapta. Eşyanın özündeki toprak, toprağın var ettiği ağaç ve hammaddesi ağaç olan ahşap evlerin, yapıların gerekliliğini bir kere daha gündeme getiriyor Kutlu. Bütün bunları anlatırken örnek bir olay sunmaktan da geri durmuyor. Sinan’ın yaşadığı mahalledeki bir komşuları (komşu gayrimüslimdir) evini satar. Evi, Nur’un da maddi yardımıyla Sinan alır ve binayı yıkarak kendi mimari hassasiyetlerini ön plana çıkaran yeni bir ev yaparlar oraya. Kutlu’nun idealist mimar tipi karşımızdadır. Bizdeki müteahhit zihniyeti ve “kat karşılığı verip üç beş daire alalım” fikrinden uzaktır Sinan ve Nur. Kapitalizmin keskin çarkları arasında hâlâ idealist insanların olacağının da bir göstergesidir aslında Sinan ve Nur’un bu bakış açısı. Maddiyata esir olmuş, hakikati kaybetmiş insanlar; neye inanırlarsa inansınlar benliklerinden, özlerinden kopmuşlardır artık. Kutlu, hikâyesinde bunu da gösterir bizlere. Zengin ve fakir sınıfı bir arada sunar. Fakirlikten zenginliğe ulaşan insanların sadece maddi olarak değil manevi olarak da bozulabileceğine dikkat çeker. Öte yandan geç de olsa zenginliğini bir yana bırakıp maneviyata yürüyen karakterler de vardır Kutlu’da ki o, bu tipi daha önce yazdığı farklı hikâyelerinde de sunmuştur bize aslında. Bu bakımdan “hakikati bulan tip” Mustafa Kutlu okurlarının yabancısı olduğu bir tip de değildir.

Dünya hızla değişirken hükümetlerin şehirler ve şehirleşme üzerine uyguladığı yanlış politikalar, kentsel dönüşüm adı altında ortaya çıkan hızlı betonlaşma, mahalle ve sokak kavramlarının yok oluşuyla birlikte, insanın kendine ve çevresine nasıl yabancılaştığının korkutucu bir yanını gösteriyor bizlere Kutlu bir kere daha. Bu durumu, şehrin dönüşmesini o kadar ileriye taşır ki bunu, kul/vatandaşlık hakkı ihlali olarak görür. Çünkü ortaya çıkan bu değişim ve dönüşüm aslında insanın özüne uygun değildir.

Aramakla bulunmaz ama…

Öte yandan Nur’daki bu mimari arayışının bir de manevi bir boyutu var: Mimar Nur’un arayışı… Nur, zengin bir aileye mensup, hali vakti yerinde bir kızdır ancak içinde bir boşluk vardır. Dolduramadığı bir boşluk… Bu yüzden de arayıştadır. Hikâye içerisinde farklı ortamlarda bulunur ve bu ortamlar Nur’a çeşitli sorular sordurtan ortamlardır. En başta zenginliği ve içerisinde bulunduğu sosyoekonomik çevre bile başlı başına bir meseledir onun için. Babasının içerisinde bir inanç olduğunu bilir ancak namaz kılmamasına anlam veremez. Öte yandan Kutlu satır aralarında namazın sık sık terk edilip orucun ise genel anlamda aksatılmadığı bir insan profilinden bahseder bize. Bu kişi profili, ülkemizde de yaşayan Müslümanların genel tutumunu gösteren önemli bir profil. Oruca gösterilen hassasiyetin namaza gösterilmemesinin açıklamasını ise sürekliliğe bağlıyor Kutlu. Oruç yılda bir ay iken namazın sonunun olmadığını söylüyor. Nur da öyle bir çocukluk, gençlik geçiriyor. Namazlarını sık sık aksatırken orucunu aksatmıyor. Aslında Nur’un arayışı çocukluğuna kadar uzanıyor. Öte yandan sokakta Somalili bir çocuk bulması, onu evine alması ve çocuğun isminin Umar (Ömer) olduğunu öğrenmesiyle imanını sorgulaması aşırılık olarak görünebilir belki. Halit Ertuğrul’un “hidayet romanları” diye tanımlayabileceğimiz romanlarında sık sık karşımıza çıkan tiple benzer gibi görünse de Kutlu’nun karakterlerinde büyük ölçüde bir tutarsızlık yok.

mustafa kutlu

Nur, arayışı içerisinde Kuran, çeşitli ilmihal ve metafizik kitapları okur; evreni, kendisini, çevresini tanımaya ve anlamaya çalışır. Nur’un içerisinde ilahi bir inanç vardır ancak bu ona yetmemektedir. Aslında Sinan ile münasebeti de biraz bu minvalde gelişir. Nur, kendince daha bilgili gördüğü Sinan’a sık sık sorular sorar. Hayata ve maneviyata yönelik olan bu sorular, cevaplaması kolay sorular da değildir. Sinan da dili döndüğünce, bilgisi yettiğince cevaplamaya çalışır soruları. Ancak Nur, hiçbiriyle yetinmez ve aramaya devam eder. İstanbul’dan çıkıp farklı şehirlere gider. En sonunda aradığını Karaman’da bulur. Bir tekkeye katılır ve kendini arayış yolculuğuna burada devam eder. Nihayetinde de tekkeyle işinin bittiğini düşünerek eve dönmeye karar verir.

Joseph Campbell’in “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” adlı çalışmasında geniş bir biçimde değindiği bu arayış, Kutlu’nun başka eserlerinden de bildiğimiz bir süreç. Çağrı, yola çıkış, rehber, sınav, çile çekme, geri dönüş gibi aşamaların tamamını Nur’da görürüz. Tesadüfi değil, sistemli bir ilerleyiş vardır aslında. Nur da en sonunda bu yolculuğunu tamamlayarak hikâyenin sonunda Kutlu’nun tabiriyle “kurtulmak için kurtarır” ve Hakk’a erer.

Sözün özü

Kutlu, zamanlama olarak pek çok okurunu şaşırtan bu son kitabıyla ütopik bir dünya daha sunuyor bizlere. Şehir hayatının açmazları, kentsel dönüşüm, eşyanın özü, insanın kendini arayışı ve maddi aşktan manevi aşka uzanan yolu o bilindik üslubuyla aktarıyor. Bütün bu fikirleri Kutlu’nun “daha iyi bir dünya arayışı” olarak niteleyebiliriz sanırım. Kutlu, okuru, Nur ve Sinan eşliğinde bir yolculuğa çıkarıyor ve zaman zaman –belki de farkında olmadan- postmodernist öğeleri de kullanarak özellikle şehirleşme ve mimari konusunda önemli noktaları aktarıyor. Kapitalist dünyanın çarkları arasında hâlâ iyi niyetli insanların çaba gösterdiğine dair olan inancımız da kaybolmuyor böylece. Kutlu’nun her hikâyesi gibi bu hikâyesi de tünelin ucunda küçük de olsa bir ışık olduğunu hatırlatıyor bize. Hem de tavanı delip gökyüzüne kadar yükselebilecek güçlü bir ışık…

Ocak, 2014

__________________________
* Ayraç Kitap Tahlili ve Eleştiri 
Dergisi’nin Şubat 2014′deki 52. sayısında yayımlanmıştır.

ayraç 52


SIRASI GELMİŞ SIRADIŞI BİR ÖDÜL TÖRENİ (Ayraç 46. Sayı)

sıradışı bir ödül töreni

SIRASI GELMİŞ SIRADIŞI BİR ÖDÜL TÖRENİ *

Mustafa Kutlu her yıl yeni bir kitapla okurlarının karşısına çıkma geleneğini bu yıl da bozmadı ve zamanı gelmeden önce okurlarıyla son kitabı olan “Sıradışı Bir Ödül Töreni”ni buluşturdu. Kutlu, bu kitabında da anlatım tarzını değiştirmiyor ve yalın, içtenlikli bir dille yorucu olmayan bir yolculuğa çıkarıyor okurunu.

Kutlu’nun hikâyesinin mekânı bir kasaba… Kutlu okurları, kasabaya alışkındır. Yazar, kasabayı (ya da köyü) gündemde tutarak bir taşra edebiyatçılığı yapmaktan ziyade şehrin dışında kalan coğrafyalardaki hayatı merkeze taşıyarak daha iyi bir dünyanın mümkün olduğunu da gösteriyor bize. Onun hikâyelerinde kasaba ya da köy, genel manasıyla bozulmamış, doğallığını yitirmemiş, içine pislik karışmamış yerlerdir. Sır adlı hikâyesindeki şeyh olmuş eski rençberin köyden şehre geldikten sonra nelerle karşılaştığını ve zamanla kendisinin de nasıl “bozulduğunu” hatırlayacaktır hikâyeyi okuyanlar. Şehir hayatı büyük bir girdap gibi insanları saran, onların sadece zamanlarını değil aynı zamanda merhametlerini, dostluklarını, sevgilerini de çalan bir ortam sunar insana. Bu yüzdendir ki Kutlu son hikâyesinde de mekânı kasaba olarak seçer ve oradaki küçük ama dev insanların değişen hayatını, onların bu hayata uyum sağlamaya çalışırken yaşadıklarını anlatır. Bütün bunları anlatırken de içinde taşıdığı umudu bir kenara bırakmaz Kutlu. Çünkü onun hikâyelerinde umutsuzluğa yer yoktur. Ne olursa olsun, ne yaşanırsa yaşansın mutlaka bir ışık vardır ulaşılabilecek. Kutlu’nun kahramanları da en sonunda o ışığa ulaşır ve hiçbir şeyin boşa olmadığını gösterir bizlere.

Kasabada neler oluyor? Ödül törenine giden yolda neler yaşanmış? Kutlu hepsini tek tek anlatıyor bizlere. Kasabanın felsefe hocası Tufan hoca, kasaba için bir şeyler yapmaya çalışan iyi niyetli bir adamdır. Bu uğurda -ismi gayet manidar olan- “Kafadanbacaklılar Derneği”ni dahi kurar ancak çalışmaları bir şekilde verimli olmaz ve nihayetinde kendisi kasabadan ayrılınca da bütün idealler bir kenarda rafa kaldırılmış olur. Ta ki hikâyemizin ana kahramanı, Kız Sanat Enstitüsü’nü bitirmiş ve moda üzerine idealleri olan Nezaket Albeni (Kutlu’nun mekân ve şahıs isimlerine daha dikkatle bakmalıyız) ortaya çıkana kadar. Ankara’da okuduktan sonra doğduğu kasabaya dönen Nezaket, kasabanın içinde bulunduğu durumun farkındadır. Öncelikle kasaba için, eğitim için birtakım girişimlerde bulunur. Belediye başkanından tutun da okulun müdüre hanımına kadar herkes kasaba için ve Nezaket’in fikirleri adına girişimlerde bulunur. Hikâye bu aşamalarda biraz masalsı bir havaya bürünür çünkü Nezaket’in bütün çabaları olumlu sonuçlanır, hiçbir bürokratik engele takılmaz. Bürokrasinin çok yoğun bir biçimde kendini hissettirdiği ülkemizde, Nezaket’in devletin çeşitli birimleriyle girdiği münasebetlerden olumsuz bir yanıtla karşılaşmadan ayrılması, metne ütopik bir hava da katmıyor değil. Ancak Kutlu’nun hikâyelerinde umutsuzluğa yer yoktur dedik ya. Bunu da o şekilde yorumlayabiliriz belki de. Hasılıkelam kasabada aslında büyük bir turizm potansiyeli vardır ancak kimse bunun farkında değildir. Farkında olanlar da üzerlerindeki ataleti atıp işe girişemezler. Nezaket bu iş için kolları sıvar. Kasabadaki avukat Selami Bey’le birlikte öncelikle Kafadanbacaklılar Derneği’ni hayata döndürürler. Ardından bir konser düzenleyip, konserden sonra gerçekleştirecekleri ödül töreniyle kasabanın güzel bir reklamını yapmayı planlarlar.

Yıllar önce kasabaya gelmiş olan modacıya ulaşıp yardım isterler, konser verecek şarkıcı böylece ayarlanmış olur. Ödül verilecek kategoriler belirlenir, ödül alacak kişilere bir şekilde ulaşılır ve onlar da kasabaya davet edilir. Her şey tamamdır. Ancak hikâyenin sonunda her şey zıvanadan çıkar, ödül alacaklar arasında olan şair halka hakaret eder, arkeolog sahtekâr çıkar, tiyatrocunun oyununun yasaklanmış olduğu anlaşılır. Hikâyenin sonunda ödül töreninin verileceği alanın dağılmış olduğunu görürüz. Beklenen bakan da törene gelmemiştir. Ödül törenine amacına ulaşamaz. Nezaket bir ezan sesi duyar ve sese doğru ilerler. Yürüdüğü yol yeni bir dünyanın da yoludur aslında.

 

mustafa kutlu

Hareket Felsefesi ve Ödül Töreni

Bildiğimiz üzere Kutlu, zamanında Nurettin Topçu ile yakın temasta bulunmuş, onun felsefesini de paylaşmıştır. Topçu’nun en önemli söylemlerinden biri olan “Hareket Felsefesi”, Kutlu’nun eserlerinde sık sık karşımıza çıkar. Buna göre, hayatta neyle karşılaşırsak karşılaşalım, onunla mücadele etmemiz gerek. Bu mücadeleye girişirken de insanın içinde bir inanç ve umut olmalıdır. Kutlu’nun bu eserinde de dile getirdiği, “Aramakla bulunmaz ama bulanlar ancak arayanlardır” düsturu üzerinden bakarsak meseleye, bulmak için aramanın yani hareket halinde olmanın gerekli olduğunu bir kez daha fark etmiş oluruz.

Kutlu’nun hikâyelerinde kahramanı harekete geçiren bir ideal, bir aydınlanma, bir çıkış noktası mutlaka vardır. Joseph Campbell’in “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” adlı eserinde ayrıntılarıyla değindiği bu durum, kahramanın ideal olana ulaşması için yolda olması gerektiğini gösterir bizlere. Kahraman yolda olmalıdır aksi halde kahraman olamazdı. Kutlu’nun hemen her hikâyesinde vardır bu durum da. Sır’daki şeyhin esas yolculuğu ceketini çıkarmasından sonra başlar belki de. Ya da Anadolu Yakası’nın Muzo Gönül’ü cafcaflı medya hayatına dışarıdan bakınca fark eder gerçekten çıkılması gereken yolun ne olduğunu. Son hikâyesinde de Nezaket’i böyle bir yolculuk içine sokar Kutlu. Kasabanın dar ve imkânları kısıtlı iklimi Nezaket’i yıldırmaz. Orası için bir şeyler yapmak ister, çaba gösterir, koşturur, mücadele eder. Bütün bunlar Kutlu’nun idealizmine birer örnektir. Kutlu’ya göre taşra (bana kalırsa “taşra” bir coğrafi alan değil, insanların zihinsel bir yanılsamasıdır) uzakta kalmış, pek çok sosyoekonomik imkândan uzak, bazı insanların “gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür” bakış açısıyla uzaktan seyrettiği bir mekân olsa da kaderine mahkûm edilmiş bir alan olamaz, olmamalıdır. Kendisi de taşrada doğup büyüyen (Erzincan-Erzurum) Kutlu, aslında taşranın imkânlarını da imkânsızlıklarını da çok iyi bilir. Bu yüzden de yabancısı olmadığı yerlerdir oralar. Kutlu’nun bu hassasiyeti de samimi bir merkezden çıkar bu yüzden.

Konuyu çok fazla dağıtmayıp ödül törenine dönelim. Tören konser ile açılır. Etrafta mülki amirler yoktur çünkü kendileri ödül törenine katılacağını söyleyen bakanı beklemeye gitmişlerdir. Konser biter, ödül törenine geçilir ama tam bir fiyasko vardır ortada. Şiir dalında ödül verilecek olan şair sahneye davet edilir, “Müdür beni tebrik etti ben de teşekkür ettim, birbirimizi yağladık.” sözleriyle kimsenin beklemediği bir çıkış yapar ve, “Ne lüzum var ödüllere. Hele şiire, hele şiire. Mesela ben size kendi şiirlerimden birini okuyayım, bakalım siz buna ödül verecek misiniz?” (s.127) diye devam eder. Sonunda aldığı ödülü sahnede yere vura vura kırıp parçalar. Polis, jandarma olaya müdahale edecekken, oynak bir müzik çalınıp olay bir şekilde geçiştirilir. Ardından tiyatro ödülü verilecek olan oyuncu sahneye davet edilir, ödülü alır. Tiyatrocunun ağzından dökülen cümleler dikkat çekicidir: “Yasaklı bir oyuna ödül verdiniz. Sizi kutluyorum. Kahramansınız.” (s.141) Gerçekten de tiyatrocunun oyunu “müstehcen” olduğu gerekçesiyle yasaklanmış bir oyundur ancak ödülü verenlerin belli ki bundan haberi yoktur. Bu müstehcenlik meselesi akıllara geçtiğimiz zamanlarda İBB Şehir Tiyatroları’nın bir oyununun müstehcen olduğu gerekçesiyle gündeme gelmesini getirebilir. Hatırlarsanız İskender Pala meseleyi gündeme taşımış ve pek çok tiyatrocu tarafından eleştirilmişti. Pala, haklıdır ya da değildir… Tartışılır ancak Kutlu oradan esinlenmiş midir bunu da düşünmek gerek.

Fiyaskoyla devam eden ödül töreni sırasında Nezaket, bu ödüllerin verileceği kişileri bulan avukatı görünce, “Aşk olsun hocam! Bu manyakları bulmak için çok mu çalıştınız?” (s.142) diye sorar. Avukatın cevabı aslında kaş kapayım derken göz çıkarmak kabilinden olur. Aynı anda pek çok şey yapmaya çalışan beşerin bir yerde mutlaka takılacağını da anlamış oluruz böylece ki insanın gücü, enerjisi sınırlıdır. Bu yüzden her şeye yetemez, çok şey yapayım derken hata yapar bir şekilde. Avukatın, “Gazetelere baktım, sanat dergilerine. Edebiyat hocalarına sordum, televizyonu takip ettim. Ne bileyim ben, metropolde değiliz, taşradayız. Baktım en çok bunların sözü ediliyor, gündemde bunlar var.” (s.143) sözleri, aslında meseleye tam olarak hâkim olmadıkları, bilgilerinin sınırlı oldukları bir alanda iş yapmaya girişmiş olan bu insanların, iyi niyetle yola çıksalar bile neden sekteye uğradıklarını da gösterir bizlere.

Bütün bunların dışında bu ödül törenini bir de günümüzün sanat/edebiyat ödülleriyle kıyaslayabiliriz. Kutlu’nun bu tip organizasyonlara pek itibar etmediği bilinir. Keza –ben katılmadım ancak- İstanbul’da düzenlenen Mustafa Kutlu Sempozyumu’na kendisinin katılmadığı dahi söylenmişti. Özellikle günümüzün ödülleri biraz “al gülüm ver gülüm” zihniyetinde geçtiği için itibar edilecek tarafları da kalmamıştır esasında. Herkesin “kendi tarafındaki” adama ödül vererek yücelttiği sanat ve edebiyat camiasında ödül merasimleri, dost sohbetlerinin yapıldığı akşam yemekleri tadından öteye gidemiyor. Kutlu’nun bir işareti de bu noktada bana kalırsa. Ödül alan insanların bile zaman zaman neden o ödülü aldıklarını bilmediği bir dünyada, Kutlu’nun bu eleştirilerini çok yerinde ve isabetli buluyorum şahsen.

Kıssadan Hisse

Kutlu, her hikâyesinde, almak isteyene güzel bir mesaj verir. Bu hikâyesi de farklı olmadı. Her ne kadar hikâyemizin sonunda ödül töreninin hayal kırıklığı ve başarısızlıkla sonuçlandığını görsek de Kutlu’nun asıl vermeye çalıştığı mesaj burada yatmaz. Öncelikle Nezaket’in giriştiği çaba sonuçsuz kalmaz. Nezaket, kendi inancından yola çıkarak harekete geçmiş ve bununla da kalmayıp kasabayı da harekete geçirmiştir. Aslında işaret edilen, bir kişinin, yeri geldiğinde koca bir toplumu uyandırabileceğidir. Nezaket, bunu başarır. Ancak içinde bir yerlerde hala gitmesi gereken yolu bilememenin, o yolu bulamamış olmanın da bir hüznü saklıdır belli ki. Ama Kutlu Nezaket’i o şekilde koyup da kalemi bırakmaz elinden. Tıpkı Sır’daki şeyhin, bütün dünyalıklardan yüz çevirip sarığını ve cübbesini çıkarıp atması gibi Nezaket de hikâyenin sonunda tek minareli camiden gelen ezan sesiyle irkilir ve kendine gelir. İçi anlatılmaz bir duygu ile dolar. Bütün olanı biteni, sokaklarda yatanı, içmişleri, ödül törenini, sahneyi ve dahi kendini bir kenarda bırakarak ezan sesine doğru yürür. Kutlu’nun anlatımıyla yürüdüğü yol, özüne giden yoldur aslında.

_______________________________________________
*Ayraç Dergisi’nin Ağustos 2013′deki 46. sayısında yayımlanmıştır.

ayraç 46