Tag Archives: Doğan Kitap

“İSKENDER” BİR MİLYON SATAR MI? (Ayraç 24. Sayı)


 

 

“İSKENDER” BİR MİLYON SATAR MI? *

Elif Şafak’ın yeni romanı “İskender” Doğan Kitap tarafından Ağustos 2011’de piyasaya sürüldü. Önceki kitaplarında olduğu gibi, bu kitabında da çok konuşuldu / konuşuluyor yazar. Bu yazıyı yazdığım tarihte (Eylül, 2011) kitabın kaçıncı baskısının kaç adet yapıldığından haberim olmasa da İskender’in (ya da Elif Şafak’ın) “çok satanlar” listesinin başında uzun süre daha kalacağını tahmin ediyor olmam, büyük bir kehanet örneği olmayacaktır diye düşünüyorum.  Özellikle yayınevini ve köşe yazıları yazdığı gazeteyi değiştirdikten sonra, kendisini de büyük bir değişim ve dönüşüm içinde bulan Elif Şafak, ilk kitaplarından bu yana onu takip eden “eski” okurlarını da bir bakıma şaşırtmaya devam ediyor diyebiliriz. Bunun kim ya da ne ile ilgili olduğunu tam olarak kestiremesek de, iç içe geçmiş olan sebeplerden ötürü Elif Şafak’ın ve yazdıklarının, önceki yıllara nazaran farklı bir zemine oturduğunu görmek de yine o “eski” okurlar için çok meşakkatli olmayacaktır. Bu yazıda da İskender romanından çok “yazar-kitap-pazar” üçgeninden bahsedecek olmamın sebebi de bu “değişim ve dönüşüm”dür sanırım.

“İskender”in derdi ne?

İskender’de Elif Şafak yine çok katmanlı konularda, farklı zamanlarda, farklı mekânlarda ve farklı karakter merkezlerinde ilerlemeyi tercih etmiş. Aslında bu, diğer kitaplarını okuyanlar da fark edecektir, klasik Elif Şafak tarzından uzak değil. İç içe geçmiş hayatları anlatırken, okuyucu da kendisini bir orada bir burada buluyor. Teknik olarak Elif Şafak, bu tarzında nispeten başarılı olmuş diyebilirim yine. Kişisel bir yorum olarak belirtmem gerekirse, kitabın sıkıcı olduğunu söylersem yazara haksızlık etmiş olurum ancak yine de (sanki bir milattan önce, milattan sonra çizgisi varmış gibi) Şafak’ın romanlarından eski lezzeti alamadığımı da belirtmem gerekiyor burada.

Kitapta, Kürt kökenli bir ailenin İngiltere’ye göçünden sonra yaşadıkları, yurtdışında göçmenlere yapılan ırkçı muameleler, ailenin geride bıraktıkları ve yeni düzene ayak uydurmaya çalışan halleri verilmeye çalışılmış. Yalnızlık, yabancılaşma, kadın-erkek ilişkileri, anne-oğul ya da baba-oğul ilişkileri, aile içi şiddet ve aile içi sevgi gibi farklı konulara da temas etmiş yazar. Ancak bana kalırsa, bu konulardan hiçbiri tam anlamıyla tatmin edici bir boyutta değil ve bazı noktalar havada kalmış. Kurgusal bütünlükte de yine yukarıda söylediğim konularda olduğu gibi çeşitli zafiyetler sezdim. Örneğin Âdem’in Cemile’den hoşlanmasına rağmen, onun sözlü olduğunu öğrenmesiyle birlikte ona çok benzeyen ikizi Pembe ile evlenmesini, bir okur olarak ben hiçbir şekilde mantıklı bir zemine oturtamadım. Yazar bu olayın açıklamasını, konunun geçtiği satırlarda içten içe bizlere verse de böyle bir durumun yaşanması bana çok da gerçekçi gelmedi. Bir başka örnek olarak daha çocuk denebilecek yaşta Kate’in İskender’den hamile kalmasıyla birlikte gelişen süreci de verebiliriz. Kate’e çocuk konusunda destek olan bir annenin varlığından haberdar olsak da, onlar hakkındaki akıbetin ne olduğuna dair geniş bir bilgiye denk gelemiyoruz. Ancak kitabın sonlarında öğrenebiliyoruz Kate’in başkasıyla evlenmesi gibi birtakım şeyleri. Öte yandan romana ismini veren karakter olan İskender’e bakınca da söylenenin aksine romanın baskın karakterinin o olmadığı kanaatine varıyoruz. En azından ben öyle düşündüm. Tuttuğu günlük dışında, onu diğerlerinden ayıran bir özellik yok. O yüzden Şafak’ın romana neden İskender ismini verdiğini de anlamakta zorlandığımı belirtmem gerek. Kitabın ismi İskender değil de “Pembe” olsaydı ya da yazar (Turgenyev’e nazire yaparak) “Analar ve Oğullar” gibi bir isim tercih etseydi sanıyorum kimse buna şaşırmaz hatta böylece İskender’e daha en başta yüklenen “filmin başrol oyuncusu” etiketi de ortadan kalkmış olurdu. Tabi burada yazarın tercihine yine de saygı duyulması gerektiğini düşünüyorum ancak dediğim gibi daha en başta kitabın kapağında “İskender” ismini görmemiz, İskender üzerine yoğunlaşmamıza da sebep olmuyor değil.

Bir başka nokta da kitaptaki “mekân” tercihleri… Konuya derinlemesine girmeyeceğim ama takıldığım bir iki noktayı belirtmemde de fayda var diye düşünüyorum. Anlatılanların bir kısmının Londra’da geçmesinin, Londra’nın Elif Şafak için yabancısı olmadığı bir coğrafya olmasıyla alakalı olduğunu düşünüyorum. Çeşitli köşe yazılarında ve röportajlarında İngiltere’den ve Londra’dan bahseden Şafak, bu yüzden kitabın bir ucunu da Londra’ya değdirerek, neler olup bittiğini bildiği bir coğrafyadan çıkarımlar yapmayı uygun görmüş belli ki. Ancak romanın diğer ucunun değdiği, neresi olduğunu tam olarak bilmediğimiz ve Şafak’ın “Fırat nehri yakınlarında bir köy” olarak belirttiği mekân hakkında ne kadar bilgisi olduğunu da bilemiyoruz. Kürt-Türk meselesinin bu kadar gündemde olduğu bir zamanda, yazarın bu göçmenleri, Orta Anadolu’dan ya da Karadeniz’den değil de Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bir bölgeden seçmesi de tesadüf değildir tabi ki. Ancak “ne şiş yansın ne kebap” mantığını sezdiğim bu tercihte, mekânın neresi olduğunu tam olarak vermemesi de kitabın içerisine belli ölçüde bir muğlâklık katmış bence. Belki de yazar, güneydoğudaki coğrafyadan çok sık bahsetmeyerek de o alandaki bilgisizliğini örtmüş olabilir. Bu da “yazarca” bir tavırdır diye düşünebiliriz öyleyse.

Romanın en önemli odak noktalarından birisi, diğer konuları da kapsamına alacak şekilde geniş bir başlık oluşturan “ötekileştirme” meselesi belki de. Bunu en küçük topluluktan en büyük topluluğa kadar her alanda görebiliriz. Irkçılık, sevgisizlik, saygısızlık, hor görme… Hepsi bu başlık altında ele alınabilir. Irkçılık özelinde ötekileştirmeden bahsedilirken; siyahların beyazları, beyazların da siyahları sevmediğine vurgu yapılıyor. Öte yandan siyahlar da beyazlar da kendi içlerinde, kendilerinden olanları sevmeyebiliyor. Asyalılar siyahları sevmeyebiliyor. Siyahlar da Asyalıları. Londralılar göçmenleri sevmiyor ve istemiyor. Göçmenler de ikinci sınıf insan muamelesi görüyor. Bunun gibi daha pek çok örnek var romanda. Bu noktayı nispeten iyi verdiğini söylemem gerek yazarın. Çok derinlemesine olmasa bile böyle bir konuyu işlemesi ve Toprak ailesi özelinde bunu okura vermesi önemli bir çaba. Pembe’nin bir dükkândaki tezgâhtar tarafından sırf göçmen olduğunun anlaşılması üzerine, sırada o olmasına rağmen bekletilmesi ne kadar büyük bir “şiddet” ise, Tarık’tan (eylemi yapanın kendisi olduğunu söylemeden) doktor için para isteyen İskender’in, Tarık’a söz konusu kişinin “İngiliz” olduğunu söylemesi ile Tarık’ın içinin rahatlaması da aynı şiddetin bir parçasıdır diye düşünüyorum. Aslında burada her ne kadar, (en bariz görünen olduğu için bunu örnek vereceğim) azınlık durumundaki göçmenlerin ötekileştirildiğini görüyor olsak da, onların da Londra halkına karşı takındıkları tavrın aynı olduğunu fark ediyoruz ve aslında bu “öteki olma / öte tarafa itme” sorununun tek taraflı olmadığını anlıyoruz. Bu noktaya da dikkat çekilmesi, ötekileştirmenin çok taraflı bir olgu olduğunu fark etmemiz açısından önemli. Ancak bu noktada bir şeye daha dikkat çekmek gerek ki o da olayların geçtiği tarih. 7o’lerin sonunda yaşanan bu olayların bugün ne kadar var olduğunu anlamak için Londra’da yaşamamıza gerek yok diye düşünüyorum ancak Şafak’ın da bir röportajında ırkçılık ve ötekileştirme için söylediklerine bakılırsa İngiltere bu konuda biraz daha ileri bir seviyede. “Bence İngiltere, bu konuda muazzam yol kat etmiş bir ülke. Bu demek değil ki ırkçılık kalmadı. Ama özellikle Londra çok kültürlülüğü, kozmopolit enerjiyi özümseyebilmiş bir yer.” (Radikal Kitap, Sayı: 541) diyen Elif Şafak, “Biz, ırkçılığın neresindeyiz?” özeleştirisini kendi kendimize yapmamıza da yol veriyor gibi.

Tekrar karakterlere, daha ziyade İskender’e döneceğim. İskender, romanın başat karakteri, evet, bunu kabul edelim. Ancak önceki satırlarda da söylediğim gibi buna biraz da romanın ismini “İskender” koyan yazar sebep oluyor vurgusunu da tekrar edelim. İskender her şeyden önce filmin kötü adamı değil. Bunu anlamamız gerek. İçinde bulunduğu sistemin bir şekilde kurbanı olduğunu ilerleyen satırlarda anlıyoruz ancak İskender için filmin iyi adamı da dememiz güç. Tam anlamıyla sevabıyla günahıyla orta yolun yolcusu bir karakter izlenimi uyandırdı bende. Çevresine karşı çeşitli kaygıları olan, belki hayalleri ve hedefleri olan, o şekilde yaşamaya çalışan bir karakter. Annesi ile arasındaki duygusal bağ da çok önemli tabi bu karakterinin oluşmasında. Ancak ben İskender’i yine de Şafak’ın iddia ettiğinin aksine bir “anti-kahraman” olarak görmedim. Çünkü o vasıfları taşıyan bir eleman değil. Muhalif değil (her anti-kahraman muhalif midir bu da ayrı bir tartışma konusu olabilir tabi) bir kere, kendine has çok baskın bir fikriyatı da yok. Toplum içinde “bu adam özel bir adam” dememize sebep olacak bir eylemi de yok neredeyse. Türkiye ve dünya edebiyatının önemli anti-kahramanlarına bakınca, İskender’i neden oraya koymadığımı da anlamamız zorlaşmıyor. Otomatik Portakal’ın Alex’i gibi sapkın eylemleri yok ya da Suç ve Ceza’nın Raskolnikov’u gibi sürekli kendini sorgulayıcı ve okuru da konu üzerinde düşündüren bir tavra da sahip değil. Bizdeki Aylak Adam C.’ye de Tehlikeli Oyunlar’ın Hikmet Benol’una da benzemiyor. Bu bakış açısıyla bakarsak olaya, bence hapisteki bir dönemine ortaklık eden yol gösterici, akıl hocası diyebileceğimiz arkadaşı Zişan da, dışarıdaki hayatında çok sık karşılaşıp sohbet ettiği ve “geç kapitalizmin evrelerinden bahseden” Hatip de İskender’den “daha” anti-kahraman. Bu yüzden Şafak’ın, karakterinin anti-kahraman olduğunu iddia etmesine bir okur olarak karşı çıkmakta bir sakınca görmüyor ve İskender’in bu tip bir karakter olmadığı söylüyorum. Bu da meselenin bir başka boyutu…

Hikâyemizin sonunda –çok da şaşırmadığımız- bir yanlış anlaşılmanın panoramasını fark ediyoruz. İskender’in annesi yerine ona çok benzeyen teyzesini bıçaklaması ve bunu sadece diğer kardeşleri Esma ile Yunus’un biliyor olması, kitabın bitişini “mutlu son”a mı taşıyor bilmiyorum. Öyle de düşünmüyorum aslında… Şafak’ın Toprak ailesi çerçevesinde anlattığı çeşitli toplumsal ve bireysel konularda, yer yer başarılı, zaman zaman eksik olduğunu söylersem yanlış bir çıkarımda bulunmam diye zannediyorum. Bu yüzden romana tam anlamıyla başarılı ya da başarısız sıfatlarını yüklemeyi doğru bulmuyorum şahsım adına. Her şeye rağmen İskender’in vasatın üzerinde bir roman olduğunu söylemek gerek. Söylenecek başka şeyler de var muhakkak ki. Ancak ben burada bitirmek istiyorum. İlerleyen satırlarda, romanın biraz da diğer boyutunun, “meta” oluşunun üzerinde duracağım.

Edebiyat mı çok satmak mı?

Daha yazının en başında bu kitabın da çok konuşulduğunu ve konuşulacağını yazdım. Aslında Elif Şafak, daha ziyade Baba ve Piç’ten bu yana fazlaca gündeme gelmeye, edebiyat çevrelerince tartışma malzemesi olmaya başlamıştı. 301’den yargılanması farklı bir konu… Oraya hiç girmeyeceğim. Benim eleştireceklerim Elif Şafak’ın roman dünyasındaki yeni yeri ile ilgili olacak. Keza görülüyor ki Elif Şafak –üst satırlarda da söylediğim üzere- yazın hayatında bir çizgi varmışçasına yeni bir elbise giydi ve artık onunla dolaşıyor. Edebiyat dünyasındaki pek çok “azılı” Elif Şafak muhalifinden birisi değilim. Hatta ben Elif şafak’ı, bir romancı olarak beğenen ve destekleyen okurlardandım da. Ancak ne olduysa –gözlemlediğim kadarıyla- Elif Şafak’ın Metis Yayınlarından ayrılıp Doğan Kitap’a (bundan sonra DK şeklinde yazacağım) geçmesiyle başladı. Ardı arkası kesilmez reklâm politikaları, daha çok satmak için üretilmiş çeşitli eylemler ve okurun elektriğinin kendisi için çok önemli olduğunu söyleyen ancak okuru önemsemez bir tavır sergileyerek “has” okuyucusunu kaybeden bir Elif Şafak. Bu ilginç süreç aslında sadece yayınevi değişimiyle değil köşe yazıları yazdığı gazetesini değiştirmesiyle de ilgili diye düşünüyorum. Keza Zaman gazetesinde yazan Elif Şafak ile Habertürk gazetesinde yazan Elif Şafak arasındaki “yedi fark”ı bulmakta da zorlanmayacaktır dikkatli okur. Ben ilerleyen satırlarda genel olarak DK’ye geçmesiyle ilgili olarak konuşacağım.

Sokaktan geçen yüz dikkatli okuru çevirseler ve “ticaret” yapan bir yayınevi ismi sorsalar, herhalde bunların büyük çoğunluğu DK ismini vermekten çekinmeyecektir. Mankenlerin yazdığı kitapları basan bir yayınevinin de farklı bir mantıkta olması beklenemez haliyle. Benim –bir okur olarak- gördüğüm kadarıyla da DK, kitaba bir sanat-edebiyat eseri olarak değer vermekten çok onu bir meta olarak gören ve bastığı kitapları çok satanlar listesine çıkarmak için çabalayan bir kurum. Onların yaptığını kesinlikle bir kültür-sanat-edebiyat hareketi olarak görmüyorum. Tabi ki kitapları DK tarafından basılan pek çok önemli yazar var ancak bunlardan hiçbiri yayınevinin ticari politikasını örtbas etmeye yetmiyor. Konuyu çok budaklandırmadan merkeze taşımak gerekirse Elif Şafak’a ve kitaplarına da aynı şekilde baktıklarını söylemekten geri duramayacağım. Yazara daha fazla telif ücreti vermişlerdir belki, orasına lafım yok, yazar ile yayınevinin gizlilik politikasına bağlı bir harekettir bu ancak okuru da ilgilendiren kısma gelince ve okur da bu “ticari” döngüyü fark edince durum biraz tatsızlaşıyor.

İlk olarak Siyah Süt adlı otobiyografik eseri basıldı Şafak’ın. Kitabı okudum. Beğenmedim. Beğenmediğimi de bir karşılaşmada Elif Şafak’a ilettim. Kendince haklı sebeplerini sundu tabi bir okuru olarak gördüğü bana. Ancak kitabın içerisinde çeşitli renklendirmeleri, çizimleri gören okur, balığın baştan koktuğunu anlayamadı ne yazık ki. Ardından Aşk geldi. Çok konuşuldu, tartışıldı, üzerine yazılar yazıldı ve hala da yazılıyor.  Yine klasik Şafak çizgisindeydi ancak Mevlana’yı ve Şems’i anlatması açısından, “Onları anlatmak Şafak’a mı kalmış!” tarzı söylemlerle ağır atışmaların da ortasında kaldı. Ama popüler olan, her zaman için kazanç kapısıdır. Mevlana ile Şems meselesi de böyle oldu. Aşk piyasada olduğu süre zarfında konu ilgili pek çok farklı kitap da rafları süslemekteydi. (Bunlardan akla ilk gelen Ahmet Ümit’in Bab-ı Esrar adlı romanı şüphesiz ki.) Bu kitabı için de çeşitli reklâm kampanyaları düzenleyen yayınevi, yazarın da popülaritesinden yararlanarak “çok satmayı” başardı. Ardından Kâğıt Helva ismi ile çıkan ve bence gereksiz ve tamamen ticari bir girişim olarak gördüğüm “alıntılar” kitabı sürüldü piyasaya Elif Şafak’ın. Kitap iki türlü basıldı, birisi sert kapak diğeri ise klasik karton kapak. İkisi arasında da belli bir fiyat farkı oldu takdir edersiniz ki. Neden böyle bir şey yapıldı diye düşünmeye gerek var mı? Kısa süre sonra Metis’te iken de yapılan ve köşe yazılarının toplandığı bir derleme kitap daha çıktı: Firarperest. Normalde böyle bir şeyi iyi niyetli bir girişim olarak görebilirdim ancak öncesinde öyle şeyler yapıldı ki ister istemez zaten kafamızda hazır bulunan tilkiler dolaşmaya başladı ve DK, Elif Şafak üzerinden kazanmaya devam ediyor gibi bir fikre kapılmamız geç olmadı.

Son olarak da bu yazının odak noktasını oluşturan İskender adlı romanı sürüldü piyasaya. Roman daha çıkmadan binlerce sipariş aldı. Çok satılacağı zaten kesin olan romanın çok basılmasına da şaşırmamak gerek tabi ki. Ancak daha raflarda kendisini görmeden kapağını gördüğümüz kitap bir hayli şaşırttı bizi ve şahsım adına ben “bu kadar da olmaz” diye geçirdim içimden. DK, muhteşem bir reklâm politikası daha izleyerek romanın kapağına Elif Şafak’ın fotoğrafını koymuş (kitabı aldığımda arka kapağın iç kısmında da bir başka Elif Şafak fotoğrafı gördüm, orası ayrı) hem de erkek kılığında…  Bunun bir yayınevi ve pazar politikası olduğunu fark edememek mümkün değil. Metis’te iken böyle bir “vukuat”ına şahit olmadığımız Şafak nasıl oluyor da (zaten kariyerinin zirvesindeyken) böyle bir şeye ihtiyaç duyuyor, bunu da anlamak mümkün değil. Zaten çok fazla satan bir yazar olarak Elif Şafak, üç sayfalık roman yazsa satılacak. Yayınevi de bunun farkında, ancak yazarının nimetlerinden daha fazla faydalanmak için midir nedir, sürekli farklı girişimlerde bulunuyor. Bu da “okur”u rahatsız edebiliyor zaman zaman.

Elif Şafak’ın –yukarıda da bir başka alıntısını yaptığım- röportajından bir kısmı alarak meseleye kendisi nasıl bakıyor aktarmak istiyorum: “Bizde maalesef okumadan eleştirmek mevcut bir refleks. Bu, yazarı ve kültürel ortamı yıpratıcı bir şey. Ama şunu eklemeden geçemeyeceğim. Okurlardan aldığım görüşler, tepkiler, enerji benim için o kadar kıymetli ki… Biz sadece basının içinde kimin ne yazdığına bakıyoruz. Benim için en önemlisi okurdan gelen yorum. Çünkü o yorum yazı odaklı, yazar odaklı değil. […]Kitap dünyasında tanıtım olayının dozu kaçtığı tartışmaları var şu sıralar. Bunu savunanlar da var eleştirenler de… Ben bazı şeyleri hakikaten anlamıyorum. Kitabın okunmadığından şikâyet ediyoruz. Eğer tanıtımının yapılması daha fazla kişiye ulaşması anlamına geliyorsa bunun ne zararı var. Kaldı ki okur olan insan tek kitap okumaz ki. Bugün bu kitabı okur, yarın bir başkasını. Okur kazandırmak bence kıymetli bir şeydir. Kitapların tanıtımı bence yapılır. Niye yapılmasın? Kitabın da sonuçta anlatılması gerekiyor. Benim için bir kitabın kapağıyla içi bir bütündür. Onun sunumu ve estetiği içeriği kadar önemli.” (Radikal Kitap, Sayı:541)

Burada dikkatimi iki nokta çekiyor. Bunlardan birincisi Şafak’ın kendi okurları üzerine düşündükleri… Bu düşündükleri bizleri de düşündürüyor çünkü okurunu bu kadar dikkate aldığını iddia eden –ki öyle olduğuna hala inanmak istiyorum ben bir Elif Şafak okuru olarak- bir yazarın, okurunun tepkilerinden rahatsız olmamasına nasıl bir anlam verilebilir, bilmiyorum. Kendisine, bir okuru olarak DK’ye geçmesinden rahatsızlık duyduğumu, DK’yi bir ticarethane olarak gördüğümü ve Metis gibi bir yayınevinden ayrılıp DK gibi bir yayınevine geçmesine anlam veremediğimi belirtmiştim evvelden. Benim gibi düşünen onlarca okurunun olduğunu, ben, bu edebiyatın içinde bir zerre iken fark etmeme rağmen kendisi nasıl fark etmiyor diye şaşırıyorum. Yukarıda “yazar odaklı” değil de “yazı odaklı” eleştirilerimi okuma imkânına erişecek mi bilmiyorum ancak kendi okurunun da yazarı ile o yazarının yazdıklarını eş zamanlı olarak eleştirmeye hakkının olduğunu düşünüyorum.

Dikkatimi çeken bir diğer husus da yine kapak meselesi… “Benim için bir kitabın kapağıyla içi bir bütündür. Onun sunumu ve estetiği içeriği kadar önemli.” diyen Şafak’a, siz bu kapak tasarımını estetik buldunuz mu gerçekten, diye sormak isterdim doğrusu. Kaş yapayım derken gözü kör etmek herhalde bu olsa gerek. Reklâm tabi ki önemlidir. Bir kitabın tanıtımı, satılması ve daha fazla okura ulaşması önemliden ziyade gerekli de bir eylemdir ancak benim gördüğüm kadarıyla Şafak ve onun yayınevi DK bu olayı biraz abartmış durumda. Bu abartı silsilesi içinde yeni okurlar kazanayım derken eski okurlarını kaybettiğini de umarım fark ediyordur Şafak…

“Edebiyat kitabından söz ettiğimizde, onu iki düzeyde alabileceğimizi biliyoruz: İlki, yazarın yaratım sürecinden çıkan, yaratıcı emek ürünü, yazınsal bir metin olarak kitap. İkincisi de, yayıncının onu kullanma biçimine uygun, kullanım değerinden daha çok yararlanmayı, demek daha çok satmayı amaçladığı bir mal olarak kitap. Bu ikisinin iç içe geçtiği yerde popüler edebiyatın zemini sürülmeye, artık ondan kopulmasını olanaksızlaştıracak bir popüler kültür alanı ve piyasa yaratılmaya başlanır.” (Radikal Kitap, Sayı: 542) diyen Semih Gümüş aslında çok önemli bir noktaya da işaret ediyor. İşte benim baştan beri anlatmaya çalıştığım da bu. Kitabı bir sanat ürünü olarak değil de bir “meta”, para kazanmanın bir aracı olarak gördüğümüzde, ona yüklenen anlam da değişiyor haliyle. Popüler edebiyat da burada doğuyor Gümüş’ün de bahsettiği üzere. Vampir-insan hikâyelerini anlatan kitaplar, basit kişisel gelişim kitapları, gündemdeki tarihi karakterlerden (son zamanlarda Kanuni Sultan Süleyman modası var) bahsederek onları anlatan(!) kitaplar ile birlikte zaten “çok satan” raflarının rengi de belli oluyor. Elif Şafak çok satmasın demiyorum kesinlikle. Keşke bütün romancılar onun kadar satsa, okunsa… Ancak erkeklerin pembe renkli kitap taşırken çekindiği gerekçesiyle Aşk’ı farklı renkte bir kapakla yeniden piyasaya süren DK’nin okura sunduğu bu dolaylı hizmet(?) felsefesi de insana samimi gelmiyor.

Altı da üstü de edebiyat olsun

Son olarak bir de intihal tartışmalarına değinmem gerek. Şafak’ın intihal yaptığı söylenen İngiliz yazar Zadie Smith’in “İnci Gibi Dişler” adlı romanını ben okumadım. Ama bir Şafak okuru olarak, yazarın böyle bir şey yapacağına ihtimal vermediğimi de biraz duygusal bir tavırla belirtmem gerektiğini söylemem gerek. Bir ressam başka bir ressamın resminden esinlenebilir. Bir besteci de farklı bir besteciden… Haliyle bir yazar da bir başka yazarın herhangi bir cümlesinden, noktasından, virgülünden etkilenebilir, esinlenebilir. Şafak da böyle bir durum ile iç içe kalmış mıdır bilmiyorum ancak kalmışsa bile bunu anlayışla karşılayabiliriz. Pek çok roman yazmış, (benim gözümde her şeye rağmen) iyi bir kurgu yeteneğine, karakter tahlillerine sahip Şafak’ın böyle bir şey yapması bir yana böyle bir şeye ihtiyaç duyacağını bile zannetmiyorum. Sırf muhtevadaki birkaç benzerlikten ötürü de “çok satan” bir yazara karşı bu şekilde bir “karalama kampanyası” düzenlenmesini anlamsız buluyorum açıkçası.

Bitirirken, yukarıda söylediklerime ek olarak İskender’i okurken eski Elif Şafak tadını alamadığımı tekrar vurgulamak istiyorum. Bu tadı kaçıran Elif Şafak mıdır yoksa eleştirmeye çalıştığım diğer durumlar mıdır onu da bilemiyorum ama sonuç olarak bazı okurların tatmin olmadığı kesin. DK de yine bahsettiğim üzere, yoğun bir şekilde sürdürdüğü bu tanıtım curcunasına bir son vermeli artık. Umuyorum ki, bu şekilde yaparak kendi yazarından çaldığını da er geç anlayacaktır. Kitap kapağında Elif Şafak’ın kendi fotoğrafı olmasaydı da İskender zaten bu kadar satardı herhalde. Kapağında yazarının fotoğrafının olmasının kitabı basitleştirdiğini düşünerek çok mu ileriye gidiyorum bilmiyorum ancak Elif Şafak bu eyleme ortak olarak kendi yüzünü de eskitiyor diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. Yine de yazardan çok yazı konuşulmalı elbette. Ancak yazar ve yayınevi de “yazının dışında” kalan şeylerin konuşulmasına yol vermemeli. Ne olursa olsun, işin altı da üstü de edebiyat olsun. Böylesi okur için de yazar için de en güzeli olacaktır…

 

 

*  Ayraç Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi’nin Ekim 2011′deki 24. sayısında yayımlanmıştır.


“Doğan Kitap”tan Neden Nefret Ediyorum?

 

Sanırım ilkokul yıllarımdaydı, ilk okuma kitabımı alışım. Rahmetli dedemle birlikte onun maaşını çekmeye gittiğimizde (o zamanlar bankamatik kartları yoktu) o sırasını beklerken, ben de bana verdiği ufak harçlıkla bankanın hemen yanındaki kitapçıdan kitap alırdım. Hemen hemen her ay yapardım bunu. O zamanlar kitapların sadece okunmak için basıldığını sanırdım. Hala da öyle olduğuna inanmak istiyorum…

 

Zaman geçip de yaşımızı başımızı aldıkça, roman isimleriyle birlikte yazarlarına, baskı kalitelerine, arka kapak yazılarına ve tabi ki bunları bize sunan “yayınevleri”ne de dikkat etmeye başladım. Herkes gibi… Doğan Kitap (alt satırlarda DK yazacağım) etiketli ilk kitabımı ise ne zaman aldım hatırlamıyorum. Ama kütüphanemde DK’den çıkan pek çok kitap var. Ne yazık ki ısrarla da almaya devam ediyorum çünkü bazı kitaplar alternatif yayınevlerinden basılmıyor ve sadece bir yayınevinin tekelinde bulunuyor. Telif hakları… İmkan olsa DK etiketli hiçbir kitabı almam. Ama bazen buna mecbur kalıyoruz.

DK’ye karşı, başka hiçbir yayınevine karşı olmayan bir antipatim var. Benim gibi pek çok okurda da böyle bir durumun olduğunu tahmin etmem güç değil. Bir kere kafadan ofsaytta kalıyor DK ve ismin başında “Doğan”ı görmemiz bile çok şey anlatıyor bize. Bir işin ucunda Aydın Doğan varsa biliyoruz ki para vardır. DK’den çıkan kitapların hiçbirinde, hadi o kadar acımasız olmayayım ve büyük çoğunluğunda diyeyim; sanat, edebiyat, estetik vs… kaygısı olduğunu düşünmüyorum. Yazarlardan bahsetmiyorum burada, sakın yanlış anlaşılmasın. Yazarlarda böyle bir kaygı muhakkak vardır ama yayınevinin genel politikasında bunun olmadığı çok açık. Popülist sözde siyaset kitapları (Gülen hareketiyle ilgili basılan kitaplar bunun en açık örneği), tarih anlayışından uzak tarih kitapları (Bardakçıizm tarzı tarih), alternatif kapaklar üreterek basılan kitaplar (Elif Şafak’ın Kağıt Helva’sı buna bir örnek olabilir belki) ve daha da ileriye giderek mankenlerin yazmış olduğu kitapları(!!!) (Tuğba Özay’ın Bedel’i) basarak sanata, edebiyata, kültüre ne kadar hizmet ettiklerini kendileri ortaya çıkarıyorlar zaten…

Geçtiğimiz yıllarda, bir imza gününde karşılaştığım Elif Şafak’a da neden DK’ye geçtiğini sordum ve bir okur olarak bunun beni çok fazla rahatsız ettiğini vurguladım. Bana, (kendince haklı) pek çok sebep sıraladı. Ben DK’nin ticari kaygısı olan ve satış amaçlı, kar amaçlı bir yayınevi anlayışıyla hareket eden bir bakış açıları olduğunu ısrarla vurgulamama rağmen, bana öyle yansıdığını ama aslında öyle olmadığını vurguladı. Tatmin edici gelmedi hiçbiri bana ama üstelemedim de. Şimdi baktığımda Elif Şafak’ın yeni kitabı “İskender”in kapağını gördüğümde şaşırmıyor olmam da bununla alakalı. Metis’ten çıkan kitaplarının hiçbirinde böyle bir şey yoktu. Okurlar hatırlayacaktır kitap kapaklarını. Ama şimdi “nasıl daha fazla satarız” mantığıyla hareket eden DK, kitabın yazarını, hem de bir forma sokarak koymuş kapağa. Bunun Elif Şafak’ın fikri olduğunu kesinlikle düşünmüyorum. Ama bu fikre ortak olduğu ve karşı çıkmadığı için onu da suçluyorum tabi ki. Önemli olan burası değil. Önemli olan bu yayınevinin bakış açısı. Ve okur olarak beni rahatsız eden kısmı da bu. Daha önce yine Elif Şafak’ın (özellikle takip ettiğim ve beğendiğim bir yazar olduğu için onu örnek veriyorum) Kağıt Helva diye derleme bir kitabını basmışlar, bir de sert kapak yapıp incecik kitabı oldukça yüksek bir fiyata piyasaya sürmekten çekinmemişlerdi. Bu zihniyetle, Elif Şafak’ı kitabın kapağına koyan zihniyet aynı zihniyet işte. Şayet Elif Şafak’la önümüzdeki günlerde bir kez daha karşılaşmak nasip olursa, bunu ona da söylemekten çekineceğimi sanmıyorum. Okurlarını önemseyen bir yazar olduğunu söyleyen Elif Şafak, ne yazık ki başka şeyleri daha çok önemser hale geldi. Neyse konumuz Elif Şafak değil…

 

Kısa süre önce bu sefer de facebook’ta DK’nin sayfasına denk geldim. Bir yarışma düzenlemişler güya ama nasıl bir yarışma belli değil. Herkes mi şikayet eder, herkes şikayetçi bu durumdan. Önce DK’nin iletisini ardından da yazılan bazı yorumları olduğu gibi aktarmak istiyorum:

  • Doğan Kitap: Soruyu doğru cevaplayan birinci, yüzüncü, dört yüzüncü, bininci, bin beşyüzüncü, iki bininci, iki bin beşyüzüncü, üç bininci, dört bininci ve beş bininci şanslı okurumuz imzalı kitap kazanacaktı. Bu durumda yarışmayı sadece birinci olan Mustafa Demir kazanmış oldu. Kendisini tebrik ederiz.
  • Doğan Kaytan: ‎3.300 üyeniz var ve 5 binlerden bahsediyorsunuz? Ne kadar mantıklı bir karar böyle.
  • Duygu Sakarya: Benim gibi adam akıllı cevap verenlere haksızlık oldu…
  • Mehmet Turhan: Sevgili Doğan Kitap, sorunuzu ”ilk” doğru cevaplayan benim. Elimde bunun kanıtı olan ekran görüntüsü var, isterseniz size gönderebilirim böylelikle inceleyebilirsiniz. Kaldı ki sorunuza yalnızca 1 defa yanıt verdim ama cevabım silindi her nedense. Şu an hakkım yeniyor resmen.. Bi açıklık getirmenizi rica ediorum sizden.. Saat 3’ten beri bilgisayar başında bekliyorum..
  • Sevcan Alkaya: Adam olsaydınız da belirtseydiniz şık olarak yazılması gerektiğini.. Yaptığınız saçmalık!!!!! Ayrılıyorum bu sayfadan anca insanları kandırıyorsunuz..
  • Doğan Kaytan: Ben yarışmanıza katılmadım. Aslında haberim de yoktu. iyiki de olmamış. Sayenizde Elif Şafak’ın son kitabını da almayacağım. Bu kadar kişinin hakkını yemişsiniz anlaşılan. Sayfanızdan da çıkıyorum. Sizlere hayırlı işler.
  • Gizem Sarmaşık: Ooo haksızlık yapıyorsunuz beşbinleri bulamayacağınızı bildiğiniz halde bilerek yapıyorsunuz 9 kitap daha vermemek için. Bu kadar kaliteli ve büyük bir yayına yakıştıramadım doğrusu bu sayfaya güvenim falan kalmadı. Tesadüfen bugün beğenmiştim bu sayfayı ama geldiğim ilk günden pişman oldum.
  • Niyazi Birol: aydın doğan la alakalı ise kesin 1 mallık vardır.
Yorumları hiçbir oynama yapmadan aktardım. Basit bir facebook sayfasını bile yönetemeyen bir kuruluşun kitap basması olayından bahsediyoruz. Bence her şey ortada. Amacım DK’yi karalamak falan değil ve açıkçası buna gerek de yok. Ama umuyorum ki bazı konularda daha hassas davranacakları bir zaman gelir. Bir okur olarak üzüntüm bu yönde. Dedim ya, hala umudum var. Düzelirler mi? Belki…