Tag Archives: Edebiyat

Kurmacayı Yeniden Düşünmek

Kurmaca-ve-Gerçeklik

KURMACAYI YENİDEN DÜŞÜNMEK *

Yazının tarihi boyunca edebiyatın ne olduğu ve neden ona ihtiyaç duyulduğu konusu, edebi metinlerin biraz uzağında, güncelliğini koruyan bir tartışma olarak var olmuştur. Edebiyat, yaşadığı toplumdan ve o toplumdaki şartlardan bağımsız bir şekilde var olamayacağı gibi; o şartlardan etkilenmemesi de söz konusu olamaz. Zaman zaman bu etkileşim o kadar ileriye gider ki edebi metnin doğasını oluşturan dinamikler toplumun birtakım gerçeklerini yansıtmayı bir misyon olarak üstlenir. Özellikle kurmaca düzyazı metinler, yani roman ve öykü, onu üreten yazarın kimliğinden soyutlanamayacağı için, toplum ile metin arasındaki bağ da kaçınılmaz olur. Yazarın metnini ortaya koyarken böyle bir kaygı ile yola çıkıp çıkmamış olması çoğu zaman bir şey ifade etmez çünkü yazar, nihayetinde bir birey olarak yaşadıklarından bağımsız değildir ve bu sebeple yazdıklarında yaşadıklarının izi mutlaka var olacaktır. Meseleye bu şekilde bakılınca, roman ve öykünün bir bakıma kurgu ile gerçeğin iç içe geçtiği bir tarih yazımı olduğunu söylemek aşırı bir yorum olmayacaktır. Sanat ve siyaset ilişkisinin en yoğun yaşandığı yer olan edebiyat sahası, kimi zaman otoritelerin “yaz” emri vermesiyle yazılmış olan metinlerle dolar. Edebiyat, bazen özünden öylesi uzaklaşır ki sadece siyasi bir argüman sunmak, bir ideoloji savunuculuğu yapmak ve siyasi bir kanon oluşturmak amaçlarına hizmet eder hale gelir. Bütün bunlar göz önüne alındığında, sanatın/edebiyatın salt bir estetik kaygıyla ortaya çıktığını söylemek doğru olmayacaktır. Akıllara gelmesi gereken asıl soru şu olmalıdır: Edebiyat, kurmacanın ne kadar yakınında?

Kurgunun Bir Adım Ötesinde

Edebiyatçı yazar Hasan Öztürk’ün, edebiyat/eleştiri yazılarından oluşan Kitabın Dilinden Anlamak (1998), Yazının İzi (2010) ve Aynadaki Rüya (2013) adlı kitaplarından sonra, roman ve öykü incelemelerinin yer aldığı dördüncü kitabı “Kurmaca  ve Gerçeklik” de okur ile buluştu. Bu kitabında da farklı edebi metinleri eleştirel bir gözle inceleyen Öztürk, söz konusu metinlerin arkeolojik kazısını yaparak, onların altında yatan temel problemleri ele alıyor. Kitabın kapsamındaki çalışmalar farklı yazarların farklı roman ve öykülerinden oluşuyor. Sunuş yazısında sarf ettiği, “Hepimiz için tek bir gerçekliğin olmadığı ve her birimizin yaptığının tam da bilincinde olamadığımız gerçeği bir tür arayış çabası olduğu varsayımıyla okuduklarım için yazarken yazarın sözünü etmediklerinin de sözünü ettim çok kez.” cümlesiyle, kitabın içeriğine ve oluşum aşamasına dair de ipucu veren Öztürk, kurmaca metinlerin ötesindeki gerçekliği ararken; metnin gerçek ile kurgu arasındaki köprünün neresinde durduğunu/durması gerektiğini de dile getiriyor.

Kurmaca ve Gerçeklik, tek bir kanaldan ilerlemeyen, metinlerin farklı yönlerini ele alan derinlikli bir kitap. Bürokrasinin edebiyata nasıl malzeme olduğundan yeni devletin demokrasi serüvenine; postmodern edebiyatın önemli isimlerinden Türkiye’nin bitmek bilmeyen meselesi Güneydoğu sorununa; dünya edebiyatına yön veren kıymetli metinlerden sanatta popülerlik problemine kadar pek çok farklı konu üzerinde titizlikle duruyor yazar. Öztürk’ün çalışmalarının en önemli özelliklerinden biri de yazılarında, üzerinde çalıştığı romanın/öykünün dışındaki farklı metinlerden de beslenmesi. Edebiyatın, kendi kendisini büyüten derin sularında, bir adım daha atmaktan geri durmayan, sözünü söylemekten sakınmayan cesur metinlerden oluşan Kurmaca ve Gerçeklik, bu anlamda bakılırsa sadece metni merkeze alan ve metin dışında bir kaygı taşımayan yazılar bütünü. Öztürk’ün yapmaya çalıştığı, tıpkı önceki kitaplarında da olduğu gibi, sosyal ve siyasal hayata bir ayna tutarak onun edebi metinlerdeki yansımalarını, yine aynayı ters çevirerek okura göstermek. Okurun, kitapta yer alan incelemeleri okurken göreceği, sadece çeşitli devirlerin roman ve öyküye olan yansıması değil aynı zamanda birey-toplum ilişkisinin de bir fotokopisi. Bu aşamada yazarın nerede durduğu ve okuru metnin neresinde konumlandırdığı problemleri de sayfalar ilerlerken cevabını buluyor. Romancının/öykücünün yazdığı kadar incelemecinin söylediğinin de önemli olduğu bu çalışmaların işi, satır sonlarında da bitmiyor. Tam tersine Kurmaca ve Gerçeklik’te yer alan incelemeler, sonrasında devreye girecek olan okurun yeniden yorumlamalarla zihinsel bir dönüşüm yaşamasına olanak sağlıyor. Bu da edebi metinlerin en önemli özelliklerinden birini gösteriyor bize: Yaşayan bir varlık olduğunu.

HasanÖztürk

Demokrasi, Bürokrasi, Yeni Devlet

Kitabın farklı metinleri farklı bağlamlarda ele aldığını ve metinlerin herhangi bir zaman dilimine sıkışmamış, özgür ve cesur metinler olduğunu en başta vurgulamıştık. Bu incelemelerin önemli bir basamağını siyaset-edebiyat ilişkisi üzerinde duran metinler oluşturuyor. Özellikle Osmanlı’nın çökmesi ile kurulan yeni devlet üzerindeki belli problemleri sistematik bir biçimde ele alan Öztürk, devletin demokrasi anlayışını sorgulamaktan geri durmuyor. “Adında Demokrasi Geçen İki Öykü” yazısında Haldun Taner’in Yaşasın Demokrasi’si ile İlhan Tarus’un Demokrasi adlı öykülerini masaya yatıran Öztürk, bu iki öyküden yola çıkarak yeni devletin demokrasi çırpınışlarını, geç gelen çok partili hayat ile birlikte demokrasi kavramının geçirdiği dönüşümü ve bir türlü yerine oturmayan, hep bir tarafı eksik kalan demokrasi anlayışını ele alıyor. Bugün bile neliği tartışma konusu olan demokrasi kavramının boşluklarını doldurmayı amaçlayan incelemeler, bu anlamda misyonunu yerine getiriyor denebilir. Demokrasinin hedef tahtasına konduğu “Türkiye’nin Demokrasi Sarmalında Liberal Bir Ütopya: Serbest İnsanlar Ülkesinde”  ve “Güdümlü Demokrasinin Edebiyat Belgeseli: Yağmur Beklerken” yazıları da meseleyi farklı edebi metinler ışığında sorgulamaya açan başka yazılar olarak kitaptaki yerini alıyor.

Yeni devletin başkenti olan Ankara’nın ele alındığı Yakup Kadri’nin Ankara romanının incelendiği Yakup Kadri’nin Ankara Rüyası Nasıl Yorumlanmalı?” başlıklı yazı, kitabın dikkat çeken önemli yazılarından. Ankara’yı çeşitli aşamalarla ve perspektiflerle inceleyen yazarın, yazının sonlarında sivrilttiği kalemi, bugünün Türkiye’sine de ışık tutuyor bana kalırsa. Öztürk, “Romanın yazıldığı Ankara’ya bugünden bakıldığında “içinde tepinip durmakta” olduğumuz ülkenin durumu, yazarının gözlemlerinde ve hayal kırıklıklarındaki fotoğraftır.  Yakup Kadri, “ideal Türkiye’ye yirmi yıl içinde varacağımızı umuyordum” beklentisinin neden gerçekleşmediğini, Mustafa Kemal’in öleceğini “bir gün bile” aklından geçirmediğine bağlıyor; şaşılacak bir gerekçe bu: Devrimci gitti; devrim bitti hesabı. Yakup Kadri’nin zamandaşlarındaki bu lider kaybı korkusu, kaderlerimizin kişilere bağlı olduğu ve kurumlaşmanın olamadığı Türkiye’de zaman içerisinde fobiye dönüşüyor ne yazık ki.” cümleleriyle sadece dünün Ankara’sını anlatmakla kalmıyor, bugünün siyasi hayatına da büyük bir ışık tutuyor. Kişilerin, kurumların her zaman üstünde olduğu “yeni devlet”in bu anlamda eskisini aratmadığı sonucuna varmak da zor olmuyor okur için. Devletin başına kondurulan şapkanın yeni olmasına rağmen, şapkayı takan başın aynı “yeni”ye ayak uyduramaması sonucunda ortaya çıkan tablo, dünüyle ve bugünüyle bir ülkenin “panorama”sını okumak adına da önemli bir yol haritası çiziyor.

Kitapta sanat-siyaset bağlamındaki konulara dikkat çeken yazılardan bazıları, Reşat Nuri Güntekin’in Yeşil Gece romanının merkezde olduğu “Yeşil Gece, Aydınlığa Giden Yolu Neden Açamadı?” yazısı, İskender Fahrettin Sertelli’nin Sümer Kızı romanı bağlamında ele alınan “Milli Tarih Tezi İçin Sipariş Roman: Sümer Kızı” yazısı, Memduh Şevket Esendal’ın odak noktasını oluşturan “Ayaşlı ile Kiracıları Romanında Bürokrasi Eleştirisi ve Değişen Aile” yazısı şeklinde sıralanabilir.

Kurmaca ve Gerçeklik

Hasan Öztürk, bu kitabıyla da önceki kitaplarındaki geleneğini sürdürüyor ve yazdıklarıyla, roman ve öyküleri okuma biçimlerine yeni bir yön vermeye devam ediyor. Yazılanların derinliğine ve inceliğine rağmen okuru yormayan yalın bir dil kullanması, kitabın önemli artılarından. Okur, bu inceleme yazılarını okuduktan sonra, belki de önceden okuduğu roman ve öykülere yeniden dönecek ve onları okuma biçimini tekrar gözden geçirecektir. Kurmaca ve Gerçeklik bu anlamda son derece yapıcı bir yol açıyor okur için. Metinlerin eskimeyen canlı birer varlık oldukları gerçeği, bundan yıllar önce yazılmış olan eserlerin sorgulamaya açılmasıyla daha da anlam buluyor. Zamanın eskitemediği roman ve öyküler gibi Öztürk’ün inceleme yazıları da bundan yıllar sonra tekrardan okunarak bahsi geçen metinlere ışık tutacak birer rehber niteliğinde. Gerisi sorgulamaktan korkmayan okurlara kalmış…

___________________________________

Ayraç Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi’nin Mayıs 2015′deki 67. sayısında yayımlanmıştır.

 ayraç 67


MUHAFAZAKÂR BİR EDEBİYAT MÜMKÜN MÜ? (Ayraç 61. Sayı)

ayraç 61

MUHAFAZAKÂR BİR EDEBİYAT MÜMKÜN MÜ? *

Giriş

Muhafazakârlık, kavramsal olarak, tarihsel süreç içerisinde çeşitli şekillerde yorumlanan, bugün de durduğu zeminin kaygan olduğu bir kavram olarak görülmektedir. Sözlük anlamı, “tutuculuk” olan muhafazakârlık, “korumak” anlamına gelen muhafaza kelimesinden türemiştir. Bunların ötesinde muhafazakârlık, gündelik hayatta bir dünya görüşü ve/ya siyasi bir ideoloji olarak da bireylerin kendilerini tanımlamak için kullandıkları bir kavramdır. “Muhafazakârlık, insanın akıl, bilgi ve birikim bakımından sınırlılığına inanan, bir toplumun tarihsel olarak sahip olduğu aile, gelenek ve din gibi değer ve kurumlarını temel alan, radikal değişimleri ifade eden sağ ve sol siyasi projeleri reddederek ılımlı ve tedrici değişimi savunan ve siyaseti, bu değer ve kurumları sarsmayacak bir çerçeve içinde sınırlı bir etkinlik alanı olarak gören bir düşünce stili, bir fikir geleneği ve bir siyasi ideolojidir.[1]

Her ne kadar kavramsal olarak bir tanımlama ihtiyacından doğmuş olsa da muhafazakârlığın doldurduğu boşluk, sözlük anlamıyla birebir örtüşmeyen; kültürel, sosyolojik, ekonomik ve/ya felsefi olarak başka kavramlarla (ki bunlar kimi zaman birbirinin zıddı olan kavramlardır) bir arada kullanılan bir şekilde var olur. Muhafazakârlık, çağın gerekleri doğrultusunda, devletler tarafından da siyasi olarak birer kimlik şeklinde kullanılabilir. Ancak bu kimlik, çoğu zaman topyekûn bir tanımlama değil, sadece kültürel bir tanımlama şekli olarak var olur. Öyle ki dünyada pek çok devlet kendilerini sosyal olarak “muhafazakâr” şeklinde tanımlarken, ekonomik olarak “liberal” politikalar izlemektedir. Bu, muhafazakârlık kavramının durduğu kaygan zemini görmek açısından önemlidir. Devletlerin sahiplendiği bu “muhafazakâr” tavır en yoğun biçimde şüphesiz ki kültürel olarak var olur. Bu tavır da, bu yazının sorguladığı nokta olan muhafazakâr sanatın/edebiyatın ne şekilde ve nasıl var olacağı konusunun başlangıcını oluşturur.

[1] ÖZİPEK, Bekir Berat, Muhafazakarlık Nedir?, Köprü Dergisi, S.97, Kış 2007

[…]

* Ayraç Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi’nin Kasım 2014′deki 61. sayısında yayımlanmıştır.

Yazının tamamının PDF haline bu linke tıklayarak ulaşabilirsiniz.


Murat Gülsoy ile Sohbet

murat gülsoy

Mavi Yeşil’in 81.sayısında yayımlanmış olan Murat Gülsoy röportajından tadımlık bir kısım sunuyoruz efendim. Fazlası için sosyal medya üzerinden facebook.com/maviyesildergisi ya da twitter.com/maviyesildergi adreslerinden bize ya da bilgi@maviyesildergisi.com adresi üzerinden direkt olarak editörlerimize ulaşabilirsiniz. Çok güzel bir söyleşi idi. Herkesin faydalanacağına eminim. İşte sohbetten küçük bir kısım:

[…]

İA: Türkiye’de edebiyatı diplomalı edebiyatçılar yapamaz gibi bir anlayış var kimi çevrelerde. Yani edebiyat geleneğinden gelenler… Örnek veriyorum “İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü ekolünden gelenler” gibi… Baktığımızda gerçekten de nitelikli yazılar, çalışmalar farklı alanlardan çıkıyor. Ne bileyim, aklıma ilk gelenler Jale Parla gibi, Nurdan Gürbilek gibi Türk edebiyatı kökenli olmayan yazarlar. Sizce gerçekten de bizim edebiyatımız biraz dar mı bakıyor meseleye? Bugün, Mehmet Kaplan’ın metinlerine bile baktığımızda bir muhafazakârlık ya da kapalı kutu olma durumu görüyoruz gibi.

MG: Şimdi, diğer üniversitelerin edebiyat bölümleri hakkında çok fazla bir şey söyleyemem. Çok fazla tanımıyorum, bilmiyorum. Bizim üniversiteden bahsedebilirim. Bizde de hem Batı Dilleri hem de Türk Dili ve Edebiyatı var. Mesela bana yaratıcı yazarlık dersleri teklifi Batı Dillerinden geldi. Sonra da Türk Dili ve Edebiyatı dedi ki, “Aaa… Neden biz teklif etmedik…” Onlar önce davrandı. Belki de bu, bir şeyi özetler. Bilemem. Ki ders Türkçe. Ama bizim üniversiteyi bir kenarda bırakırsak, ki bizim üniversite epeyce liberaldir, ama genel olarak Türkiye’deki edebiyat, hatta genişletirsek düşün camiası muhafazakardır oldukça. Ağırlıklı olarak böyledir. Ama bunun dışında bir modernist gelenek de var. O gelenekte de kenardan kenardan gidip, zaman akıp geçtikten sonra merkezde yer alan isimler oluyor. Mesela Sait Faik çok güzel bir örnektir. Yazdığı dönemde marjinal bir adamdır. O dönemde Türk edebiyatını Sait Faik temsil etmez ama zaman geçtikten sonra o da temsil edilir Türk öyküsü içerisinde. Tanpınar için de geçerli bu. Yaşadığı dönemde, ki edebiyat fakültesi geleneğinden olsa bile, aykırı bir kişilik olmuş ve bu yüzden de biraz itilip kakılmıştır. Değil mi… Kırtıpil Hamdi diye dalga geçilmiş falan… Ama zaman geçmiş, merkeze o gelmiş. Artık Türk edebiyatı geleneğinde Tanpınar önemli bir yer tutuyor. Aynı şey Oğuz Atay için de geçerli. Bütün bu aykırı örnekler, aslında mevcut muhafazakârlıkla çatıştıkları için kenarda kalıyorlar. Tanpınar çok da tuhaf bir örnek. Uzun zaman muhafazakâr olarak algılandı garip bir biçimde, sebebini bilmiyorum. Artık, seçici algılama mı yoksa öyle lanse edildiği için mi bilmiyorum. Osmanlı’dan, Osmanlı musikisinden bahsettiği için mi artık… Hemen yaftalanıp, “Osmanlıcı herhalde, muhafazakârlığı en iyi ondan öğreniriz” gibi bir fikir oluştu. Hâlbuki hiç ilgisi yok. Taban tabana zıt bile diyebiliriz. Sonuçta işin özü, soruya dönersek, evet bizim edebiyatımız da sanatımız da toplumumuz da muhafazakârdır dolayısıyla kısırdır. Muhafazakârlık kısırlığı getirir çünkü. Ama bunun alternatifi olarak görünen Cumhuriyet ideolojisi de o kısırlığı kıramamıştır. O da bir başka şekilde muhafazakârdır çünkü. Günümüzde de bu çatışma devam eder ancak birisi diğerinin alternatifi olamamıştır. Alternatif ne peki? Tanpınarlar, İkinci Yeniler, Bilge Karasular, şunlar bunlar… Çok farklı bir kanal daha var. Hep kenarda kalmış ama daha modernist bir kanal da var. Ben de bunu daha çok önemsiyorum. Diğer kanalın çok bir yere vardığını düşünmüyorum açıkçası. Toplumcu edebiyat söz konusu olduğunda da aynı muhafazakârlık karşımıza çıkar, orada da davaya hizmet eden edebiyat doğru edebiyattır. Topluma örnek olacak davranışlar sergileyen karakterler olmalı, doğru meseleler ele alınmalı… Bakın, bütün bu -malı’lar, -meli’ler sanatçıya ne yapması gerektiğini söyleyen bir doktrin niteliğindedir. Bu doktrin Marksizm olur, Kemalizm olur,  Muhafazakârlık olur, İslamcılık olur ne olursa olur. Ama gerçek sanat ve edebiyatçı zaten bütün bunları eleştirir. Hepsinin zayıf yönlerini bulur. Kendisini kısıtlamaya çalışan yerlerini özellikle didikler. Gerçek sanatçı bu yüzden de sevilmez, hor görülür, itibarsızlaştırılır. Bu hep böyledir.
[…]

MY81


Mavi Yeşil’in 81. Sayısı Çıktı..!

MY81

81. sayımızı da çıkardık. Yani bu, 2013’ün de ilk yarısı sona erdi demek. “Hayat, biz geleceğe dair planlar yaparken başımızdan geçenlerdir.” diyen John Lennon çok haklı. Biz geleceğe dair planlar yapmaya devam ediyoruz Mavi Yeşil olarak. Bir kısmını başarabiliyoruz bir kısmı ise sonraya kalıyor. Daha güzel bir gelecek umudunu, daha iyi bir dünya hayalini  hiç bırakmıyoruz. Ne yazık ki bütün bunlar olurken, ülkemizde ve dünyada onlarca kötü olay meydana geliyor. Terörün ve şiddetin kapısını çaldığı yerler değişiyor belki ama şekli değişmiyor. Biz yine de daha iyi bir dünyanın var olduğuna inanıyoruz. Dünyayı bir şey kurtaracaksa, o da sanattır herhalde. Mavi Yeşil de o sanatın, edebiyatın bir ucundan tutabiliyorsa, tutabilmişse bugüne kadar, ne mutlu bize. Umarız ki sanatın girmediği delik kalmaz ve gerçekten de umduğumuz gibi daha iyi bir dünya dediğimiz yer çok da uzakta değildir.

81. sayımızda yine güzel bir içerik hazırlamaya çalıştık. Bu sayının açılış yazısı editörümüz Sezgin Taş‘tan: Şiir Diye Bir Şey Yoktur. Bu yazı şiir ve şair üzerine yeniden düşünmenizi sağlayacak. Orhan Pamuk‘un Yeni Hayat adlı romanından yola çıkan Sinan Şanlıtürk, Yeni Hayatta Kimlik Bunalımı adlı yazısıyla hem romana hem de günümüzdeki birey anlayışına değiniyor. Nurullah Ulutaş edebiyatın hukuk ve suçla ilişkisi kuruyor Suçun Edebiyatı veya Edebiyatın Suçu adlı yazısında. Kıymetli hocam Fırat Caner, Itamar Even-Zohar ve Çoklusistem adlı yazısında edebiyat bilimleri için önemli bir kavram olan ‘Çoklusistem Terorisi’ni anlatıyor. Esra Polat, Necip Fazıl şiirine ve şairin ölüm anlayışına değiniyor. Yavuz Demirci, Burak Tokcan, Pınar Doğu, Altay Taşkın, Necip Fazıl Akkoç şiirleriyle bu sayımıza katkıda bulundular. Bazı isimleri zaten tanıyorsunuz. Elif Balcı Kaştaş, Sadık Dal ve dergimizin en genç kalemlerinden Sevda, öyküleriyle 81. sayımızda aramızda oldular.

Bu sayının benim için en güzel tarafı da Murat Gülsoy ile yaptığım röportaj oldu. Murat Gülsoy (blogumda da sık sık yazılarına yer verdiğim ve ismini zikrettiğim üzere) çok değer verdiğim ve önemsediğim bir yazar. Edebiyat geleneğinden gelmemiş olmasına rağmen üst düzey bir edebiyat bilgisine sahip olan Gülsoy’un sohbetini de zevkle okuyacaksınız. Bana kalırsa bir elinize renkli kaleminizi alın bu röportajı okurken. Çünkü pek çok yerin altını çizecek ve faydalanacaksınız. Edebiyattan sanatın farklı disiplinlerine, bilimden teknolojinin sosyal hayatımıza etkilerine, siyasete, yaratıcı yazarlığa kadar çok fazla konuda konuştum kendisiyle. Umarım beğenirsiniz.

Son olarak Facebook üzerinden yakın zamanda gelen bir eleştiriyi de paylaşmak isterim. Bir okurumuz gönderdiği şiirlerin yayımlanmamasından ve kendisine geri dönüş yapılmamasından dolayı sitem etti. Belki haklıdır ancak devamında Mavi Yeşil’in de diğer başka dergiler gibi kendi yazar kadrosunu kurduğunu söyleyerek açıkçası biraz üzdü bizi. Mavi Yeşil’in kendi yazar kadrosunu kurmak gibi bir amacı hiçbir zaman olmamıştır, olamaz da. Genel yayın yönetmenimiz Hasan Öztürk bile, sayfa yetersizliği sebebiyle kendi yazılarını askıya almak durumunda kalıyor gün geliyor da. Tabi ki dergimizde sürekli yazan, bize özellikle eleştiri-inceleme sahasında destek olan yazarlarımız var ancak kimse bu derginin sahibi ya da kadrolusu değildir. Hasan hocamın dediği gibi, “Mavi Yeşil kralsız bir imparatorluktur.” Bizimle birlikte yürümek isteyen herkese kapımız açıktır. Ancak bu demek değil ki her gelen yazı, şiir, öykü yayımlanacak. Özellikle editörümüz Sezgin Taş, gelen öykü ve şiirleri titizlikle inceliyor. Değerlendirmeye alıyor. Gönderilen her ürün okunuyor. Emin olunuz. Ancak tabi ki herkese tek tek geri dönüş yapmak mümkün değil. Bunu büyük dergi dediğimiz dergiler bile çok fazla yapamıyor. “Zaman” hepimiz için önemli ve bir o kadar da yetersiz ne yazık ki. Aynı şekilde düşünen okurlarımız varsa diye böyle biraçıklama yapmayı da uygun gördüm. Umarım bu tip fikirler oluşmaz kimsenin zihninde. Mavi Yeşil’e destek olan herkese teşekkürler…

Mavi Yeşil 81. sayı:
Şiir Diye Bir Şey Yoktur / Sezgin Taş
Yarım Kalmış Bir Dünya / Yavuz Demirci
Yeni Hayat’ta Kimlik Bunalımı / Sinan Şanlıtürk
Suçun Edebiyatı veya Edebiyatın Suçu / Nurullah Ulutaş
Fetvasız Su / Pınar Doğu
Murat Gülsoy ile Söyleşi / İlker Aslan
Itamar Even-Zohar ve Çoklusistem Teorisi / Fırat Caner
Necip Fazıl Şiirlerinde Ölüm / Esra Polat
Yarım / Burak Tokcan
Bölünme / Elif Balcı Kaştaş
Karayemiş Yaprağı / Sadık Dal
Unutulmuş Eldivenler / Sevda
Sepet / Altay Taşkın
İçlik / Necip Fazıl Akkoç


Mavi Yeşil’in 80. Sayısı Çıktı..!

Mavi Yeşil 80

Blog sayfamı bir süredir aksatmış olmam münasebetiyle Mavi Yeşil’in yeni sayısına da yer veremedim. Biraz geç oldu ama olsun, iyi de oldu. Bilgiler tazelenir. Mavi Yeşil’in yeni sayısını görmemiş olan okurlar belki buradan görür, ben de iyi bir işe vesile olmuş olurum.

Artık onlar basamağı “8” olan sayılara da geçtik. Siz bu yazıyı okurken, Mavi Yeşil 81. sayısının içeriğini de büyük ölçüde şekillendirmiş olacaktır. Haberiniz ola. Bu sayının en önemli özelliği soruşturma. Türkiye’deki pek çok gazetenin kültür sanat sayfası editörlerine birebir ulaşıldı ve geri dönüş beklendi. Öncelikle bunu söyleyelim. A harfinden Aydınlık’tan tutun da Z harfinden Zaman’a kadar pek çok gazete… Bunlardan ne yazık ki sadece üç gazete geri dönüş yaptı: Milli Gazete, Star ve Türkiye gazeteleri bunlar. Türkiye’deki gazetelerin kültür sanat sayfalarının ne kadar “kültür sanat” sayfası oldukları soruldu editörlere. İlginizi çekecek bir soruşturma oldu. Katılan editörlere teşekkür ederiz. Bir başka yenilik ise çeviri şiir ve öykü. Bu sayımızda çevirilere de yer verdik. Umarım çeviri kısmı da beğeni toplayacaktır. Bundan sonraki sayılarda da çeviri şiirler, öyküler yayımlamaya devam edeceğiz.

Ben daha fazla yazmıyorum ve dergimizin sunuş yazısından alıntı yapıyorum:

Bu sayımızı Gülce Gören’le açıyoruz. Gören, Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm adlı romanında büyülü gerçekçilik ve köy olgusunu ele alıyor. Yüzyıllık Yalnızlık’ta Marquez’in başvurduğu büyülü gerçekçilik Sevgili Arsız Ölüm’le karşımıza çıkıyor. İlker Aslan Görünür Olmayanı Görmek adlı yazısında gözlerin insana oyununu, politika halk ilişkisini, Jose Saramago’nun yapıtlarından yola çıkarak sorguluyor. Gülnihal Keleş, Gürpınar’ın Deli Filozof adlı yapıtını felsefi açıdan inceliyor. Hakan Bilge, Türk İşi Gangster Filmleri adlı yazısıyla sinemamızın aksiyon türünde Hollywood eksenli dönüşümünü ele alıyor. Feyza Nur Karaağaçlı, divan şiirimizin aykırı sesi Nef ’i’yle birlikte Osmanlı şiirinin duygu ve düşünce bakımından anonim olmaktan çıkması ve “ferdileşme” ye başlamasını konu ediniyor. Mavi Yeşil soruyor; Bedir Acar, Sefa Koyuncu ve Seyid Çolak ülkemizde kültür sanata bakışın gazetelerinde yönettikleri kültür sanat sayfalarındaki yansımasını yanıtlıyor. Muhammet Çoruhlu, bireyin ben’inin oluşumunu ve özgürlük edimi algısını sorguluyor. Ömer Kalafatçı bir Dostoyevski incelemesiyle aramıza katılıyor. Gülşah Şişman, Bahtiyar Vahapzade’nin şiirinde zaman algısını açımlıyor. Hilal Yılmaz, insana ve sosyal yaşama edebiyat açısından yaklaşıyor. Roald Dahl’ın bir öyküsünü Gülce Gören çevirisiyle sizlerle buluşturuyoruz. Bir diğer öykücümüz Dilara Ayşe Akdeniz. Şiirleriyle de Sezgin Taş, Fırat Caner, Filiz Beyaz, A. Uğur Olgar, W. B. Yeats (Ertuğrul Rast’ın çevirisiyle), Sebahattin Demirci, Altay Taşkın, Yunus Emre Ayvaz, Hatice Çay aramızdalar. Dergimizin yazarı Hasan Öztürk, bu sayımızın size ulaştığı günlerde, “Okur Kitaplığı” yayınları arasında çıkan Aynadaki Rüya adlı üçüncü kitabıyla edebiyatseverlerle buluşmuş olacaktır.

 


EDEBİYAT HANGİMİZİN MALI? (Mavi Yeşil 77. Sayı)

 

EDEBİYAT HANGİMİZİN MALI? *

Aslında yazının başlığına ‘edebiyat’ yerine ‘sanat’ da yazabilirdim ancak o kadar geniş bir değerlendirme için hem gücümün hem de bilgimin sınırlı kalabileceğini düşündüğüm için meseleyi edebiyat bağlamında ele almak istedim. Edebiyat her ne kadar birleştirici ve bütünleştirici bir sanat dalı olarak düşünülebilse de bugün Türkiye’de –belki de dünyada da böyledir- meseleye bu şekilde bakılmadığı aşikârdır… Birleştirmek bir yana dursun, gittikçe açılan (en az) iki zıt kutba malzeme olan edebiyat ve edebi metinler, kişinin kim olduğunu, nerede olduğunu, var oluşunun amacını, bireysel ve toplumsal anlamdaki ne’liğini anlamak için bir araç değil artık farklı fikirlerin kendi kalelerini kurtarmaya çalıştığı bir savaş sahasına dönmüştür.  Bu savaş içerisinde yerini almış olan gladyatörler kendi fikirlerini barbarca savunurken ötekini görmezden gelmeye, yaralamaya, yok etmeye çalışmaktan da geri durmuyor ne yazık ki. Derdi “edebiyat” olmayan edebiyatçılar “bizden olan beri gelsin” zihniyetiyle kendi adamlarına yeni yollar açarken, “bizden değildir” dediklerini de ne yazık ki ötelemeye devam ediyorlar. Arada kalan yine edebiyat oluyor tabi ki. Çok bilinen bir örnek olan ve hayatının sonuna kadar “anlaşılamadığını” söyleyen Tanpınar da sağcılar tarafından solcu diye, solcular tarafından da sağcı diye dışlanmamış mıdır? Şimdi adına sempozyumlar düzenlenen, araştırma ve inceleme kitapları hazırlanan ve akademik çevrelerce de paylaşılamayan Tanpınar, bugünleri görseydi belki de yaşarken nerede hata yaptığını düşünüp dururdu.  Merkezde yer alan ve tek sıkıntısı sanat, edebiyat ve insanın var oluşuna dair bir cümle kurmak olan usta ismin bugün okunan metinleri o zaman yazdıkları değil midir sanki?

Türkiye’de şiir denince akla gelen en önemli akımlardan birisi olan İkinci Yeni’yi anlamanın en önemli yolu onların şiirini ve şiirine malzeme olmuş olan konulara bakmaktır diye düşünüyorum. Ancak edebiyatın her alanında olduğu gibi burada da şiirin önüne geçen isimler olmuştur. Bir grup kesim tarafından İkinci Yeni denince akla gelen isim Sezai Karakoç olurken diğer yanda Karakoç’un adını dahi zikretmeyenler Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever gibi isimler ekseninde dönmeye devam etmektedirler. Oysaki 1950’lerde ortaya çıkan İkinci Yeni içinde Sezai Karakoç ve Cemal Süreya hiç mi aynı masada yemek yememiştir diye düşünmek gerek.

Şiir (yani sanat ya da edebiyat) değil de isim öne çıktığında, edebi metinden alınabilecek sanatsal lezzet de sekteye uğruyor haliyle. Hala Necip Fazılcılar ve Nazım Hikmetçiler şeklinde ikiye ayrılmış olan kesimler şüphesiz ki Doğan Hızlan’ın belirttiği “İkisinin de en büyük ortak özelliği dili mükemmel kullanmalarıydı.” sözünü anlamayacaklardır. İdeolojik kaygılar ön plana çıktıkça, metnin sanatsal değeri kaybolup gitmektedir. Necip Fazıl’ın Çile’sindeki muazzam şiirleri ile Nazım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları’ndaki duygu yüklü satırları kıyaslamak bugünün hangi edebiyatçısının haddidir diye sormak gerekli. Birisi sağ pencereye birisi sol pencereye yakın duran bu iki şairi anlamak, şiirlerinden geçmiyor mu? Tabi ki şiirlerinin oluştururken belli ideolojik yaklaşımlarda bulunmuş olabilir şairler ancak bugünkü okurun yapması gereken “kendi fikrinde” olan şairi okumak değil, şiiri ön plana çıkarmaktır diye düşünüyorum. Bu anlamda İkinci Yeni örneğinde de Necip Fazıl-Nazım Hikmet örneğinde de görüldüğü gibi kendi penceresindeki şairi okuyan okura “gerçek okur” demek mümkün mü?

Edward Said’in Türkçe’de yeni yeni görünmeye başladığı zamanlarda ‘Oryantalizm’ üzerine yazdıklarını –tam olarak anlayamayarak bir de- yorumlayan muhafazakâr (sağcı ya da İslamcı mı demem gerekiyordu, tam olarak bilemedim) kesimin Said’i Müslüman sanması ve bir anda sahiplenmesi de meselenin bir başka holiganca yönünü gösteriyor. Tıpkı “Savaş ve Barış”, “Anna Karenina” ya da “Diriliş” gibi önemli romanlarını okumadıkları halde Tolstoy’un “Hz. Muhammed” üzerine yazdığı söylenen kitabın piyasada görünmesiyle büyük yazarı bir anda Müslüman ilan eden kesimin onu aynı şekilde sahiplenmesi gibi. Oysaki Tolstoy, yazdıklarıyla sadece ülkesinin değil bütün bir dünyanın gözünde gelmiş geçmiş en iyi yazarlardan birisi olarak görünmesine rağmen, bizdeki sahiplenme “bak bu da bizden” zihniyeti üzerine şekilleniyor.  Tolstoy’un “Sanat nedir?” sorusu da belki bizdeki cevabını buluyor böylece: Sanat ideolojidir!

Demokrasi Sahasında Anti-Demokrasi

Meselenin bir de akademik boyutu vardır ki bence asıl endişelenilmesi gereken de budur. Bugün pek çok üniversitede bulunan sayısız Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde onlarca hoca var. Ne yazık ki buradaki hocaların edebiyat öğretmek dışındaki kaygıları, edebiyatın çok önüne geçiyor. Dünyanın en demokratik sahaları olduğu söylenen üniversitelerdeki anti-demokratik uygulamalarla öğrencilere kendi bildikleri dışında bir şey okutmayan hocalar, akademisyenliği ay sonu hesaba yatacak olan maaşlarından başka bir şey olarak görmemektedirler. Kendi yazdıkları ya da çok destekledikleri kitapları “zorla” öğrencilerine aldıran ya da okutan akademisyenler, üniversiteleri bir ticari kurum olarak görmemektedirler umarım ki.

Kendi metinleri dışındaki metinlere mesafeli duran akademik çevreler ne yazık ki o alanda kendilerinden daha iyi durumda olan metinleri de görmezden gelmektedirler. Bugün tek kaygısı derse girip zaman geçirmek olan bazı hocalar, kendilerinden daha donanımlı bir öğrenci karşısında afallayıp kalınca da meseleyi bir şekilde ‘dersten geçme’ konusuna getirmiyorlar mı? Sağ cephedeki akademisyenlerin kaçı çağdaş edebiyat metinleri anlatırken Sevgi Soysal’ı, Füruzan’ı, Tezer Özlü’yü örnek olarak vermektedirler. Öte yandan madalyonun arka yüzündeki sol cephenin akademisyenlerinden hangileri Mustafa Kutlu’nun ya da Rasim Özdenören’in metinlerini öğrencilerinin önüne sunmaktadırlar diye merak ediyorum doğrusu. Böylesi akademisyenler de yoktur demiyorum tabi ki. Meseleye objektif ve sadece edebi değeri ölçüsünde yaklaşabilecek hocalar da yok değildir ancak ne yazık ki genel çerçevede akademisyenlik bir çile olmaktan çok da uzak değildir.

Kendi ideolojisindeki “büyüklerine” yaklaşarak bir derece daha atlayıp belki bölüm başkanlığına, dekanlığa hatta rektörlüğe oynamaya çalışan akademisyenler, eğitim “e”sinin ne kadar yanında ya da yakınındalar bilinmez. Artık demokrasiden çok uzak birer ideoloji kalesi halini almış üniversitelerde çıkan öğrenci olaylarında da öğrencileri suçlamak ne kadar doğru diye düşünmemiz gerekli bu yüzden. Balığın baştan koktuğu bir çevrede o kokuyu alamamanın sebebi ay sonu gelecek maaşları düşünmektir herhalde. Gündemdeki eli ayağı düzgün edebiyat dergilerini bile takip etmeyen edebiyat profesörleri kendi bayraklarını sallamaya devam edecekler anlaşılan. Edebiyat bunun neresinde diye sormak bile manidar kalmıyor mu bu aşamada?

Senin Dergin – Benim Dergim

Artık iyice klişe hale gelmiş bir tabir olan Cemil Meriç’in “Dergiler hür tefekkürün kalesidir.” sözü bugünlerde kimin umurunda bilemeyiz ancak dergilerin ne kadar özgür olduğunu da tartışmamız gereklidir. Demokratik sahalar olarak tanımladığımız üniversitelere bu anlamda eşlik edebilecek bir başka ortamdır edebiyat dergileri. En azından olması gereken budur. Ancak edebiyatın her alanında olduğu gibi dergiciliği de “şucular-bucular” zihniyetine hapsetmiş gibi görünüyoruz. Öyle ki hayatındaki solundaki isimler sağdakileri (ya da muhafazakar/İslami kesim de diyebiliriz yine), sağdakiler ise soldakileri umursamamaktan geri durmuyorlar.

Yakın zamanda Hece dergisi bir özel sayı hazırladı. Dergi 181. sayısını Kemal Tahir özel sayısı olarak piyasaya sürdü 2012’nin Ocak ayında. Gayet hacimli, bir dergiden ziyade bir ansiklopedi gibi hazırlanmış olan dergi Kemal Tahir üzerine okuma yapanlara ve bu anlamda akademik çalışma yapacak olanlara da yardımcı olacaktır. Dergi basıldıktan sonra eleştiriler de olmadı değil. Bunun en önemli sebebi de Kemal Tahir’in “kimin malı” olduğu problemi idi. ‘Problem’ diyorum çünkü bu mesele gerçekten de bazı çevrelerce bir problem olarak görüldü. İdeolojik olarak gerçekten de Hece dergisinin şimdiki çizgisine çok yakın olmayan bir isim olan Kemal Tahir için “her şeye rağmen” oldukça kapsamlı bir özel sayı hazırlamak cesaretini(!) gösteren Hece için, en önemli eleştirilerden biri de nehrin öteki yakasından geldi haliyle. Aydınlık’ın 15 Ocak 2012 tarihli sayısında Seyyit Nezir, Hece’nin Kemal Tahir özel sayısından bahsederken, “[…] Hece Dergisi’nin kapağında Kemal Tahir’i görüverdim. Tamam dedim, bu da oldu işte, kaptırdık sonunda! Kültür Bakanlığı’nca yayımlanan “Kemal Tahir 100 Yaşında” kitabının peşinden şimdi de 600 sayfalık “Türkiye’nin Ruhunu Arayan Aydın Kemal Tahir” kitabı… Yalçın Küçük’ün “sağcılara verelim, Peyami Safa’yla takas edelim” dediği Kemal Tahir gitti gidiyor.” ifadelerini kullanıyor ve birkaç satır sonra soruyor: “Peki nedir solculardaki Kemal Tahir düşmanlığı? Ya sağcıların aşkı?”

Türk edebiyatına mal olmuş önemli bir isim için “bizimkini kaptılar” mealince bir ifade kullanmanın ne kadar doğru olduğunu tartışacak değiliz ancak meselenin hangi boyuta vardığını görmemiz açısından da önemlidir Seyyit Nezir’in bu serzenişi. Hür tefekkürün kalesi olan dergileri nasıl tanımlamalı ve sınıflandırmalıyız diye kendine sormadan da edemiyor insan bunları gördükçe. Hece, Kemal Tahir’i kullanamaz mı sahi?

Türkiye’de bir sol-sağ (‘sağ’ tabirini baştan beri muhafazakar/İslamcı anlamında da kullandığımı bir kez daha vurgulamam gerek) gibi bir siyasi kutuplaşmanın olduğu gözle görülen bir gerçektir. Bu, edebiyata da böyle yansımıştır kuşkusuz ancak benim eleştirdiğim nokta, yapılan “iyi işler”e bile kendinden olmayan kesimin göz kapaması… Edebiyat dergiciliğinde de görülen bu kutuplaşma, tarafların kendi dirsek teması kurdukları ile edebiyatçılık oynamasından çok öteye gidemiyor. Cem Erciyes 18.06.2011 tarihli Radikal’de kaleme aldığı “Edebiyatta dergiler bitti artık bloglara bakalım” adlı yazısında, edebiyat dergiciliğinin günümüzde geldiği noktayı belirtirken birtakım dergi isimleri veriyordu. Yazıda genel olarak değinilen edebiyat dergiciliğinin, internetin de etkisiyle gereken ilgiyi artık görmemesi. Erciyes’in kurduğu cümlelerden biri ise kendisinin meseleye bakış açısını görmemiz bakımından önemli: “Eskilere baş kaldıran, kendi sözünü duyurmak isteyen ekiplerin, grupların, akımların kendini gösterdiği ve kanıtladığı dergiler yakın zaman önce bitti; artık bunu kabul etmek lazım. Sıcak Nal, Varlık, Notos, Kitaplık, Sözcükler gibi dergiler hâlâ çıkıyor ve az da olsa okunuyor; ama o kadar.”

Erciyes’in zikrettiği dergi isimleri bir şekilde edebiyat dünyasında ismini duyurmuş, önemli dergiler. Özellikle Türk dergiciliğinin mihenk taşı diyebileceğimiz (ki eskiye nazaran çıtasının düşmüş olduğu da bir gerçektir) Varlık başta olmak üzere adı geçen dergiler önemli dergilerdir. Ancak ne yazık ki Erciyes bu dergi isimlerini anarken nasıl olmuşsa yirmi yıllık Dergâh’ın, kırk yıllık Türk Edebiyatı’nın isimlerini unutmuştur. Kendisine bu durum münasebetiyle ulaşıp da rahatsızlığımı bildirdiğimde, bana Muhafazakar çevrelerin çıkarttığı dergilerin adlarına yer vermemem onları dergiden saymamaktan değil, uzun süredir hiç takip etmediğim dergiler oldukları için aklıma gelmediler, Dergah ve Türk Edebiyatı gibi köklü dergiler yok sayılamaz tabii ki.” Karşılığını vermiş olan Erciyes’in dergiciliğe nasıl baktığı da takip ettiği dergilerden anlaşılmaktadır sanırım. Bu noktada Erciyes’i hedef tahtası haline getirmek gibi bir niyetim yok. Kendisi benim de sürekli (ve belki de en fazla) takip ettiğim Radikal Kitap’ın mutfağında önemli işler yapan ve benim de kıymet verdiğim bir isim. Ancak dergicilik, her ne demekse artık bu, belli kalıpların dışına çıkmıyor ya da çıkarılamıyorsa, zaten belli ölçüde ve belli kesimler için var demektir ve bu da edebiyatın özüne ne kadar uygun düşer tartışılmalıdır. Gözüme çarpan bir örnek olduğu için Cem Erciyes’in yazısına dikkat çekmeye çalıştım. Sol kesimden bir isim olarak Cem Erciyes böyle bir tespitte bulunuyor olabilir ancak bunu muhafazakâr/İslamcı kesim yapmıyor demek de abes olacaktır. “Türkiye’de edebiyatı sol yapar” mantığı ne kadar yanlışsa, solun yaptıklarını görmezden gelmeye çalışan muhafazakâr/İslamcıların yaptığı da o kadar yanlıştır. Mesele biraz da at gözlüklerini çıkartabilme cesaretini gösterebilmektedir sanıyorum ki…

Kendim Ettim Kendim Okudum

Taraf olmayanın bertaraf olacağının sıkça dile getirildiği bir ülkede yaşayan bizler, edebiyat sahasında da bir fikrin taraftarı olmanın en doğal hak olduğunu düşünebiliriz. Ancak o fikre holiganca sarılmak ve faşizanca, bir başka fikre tahammül edememek, zıt fikrin etrafındaki oluşumları görmemek, onları yok saymak gibi davranışlar ne edebiyatın ne de genel anlamda sanatın karakterine yakışır. İdeolojiler dünyasına dönmüş olan günümüz coğrafyasının bu tutumunu en azından sanat arenasından temizleyemez miyiz peki? Bunun için ne yapılmalı ya da? Burada çözüm yolları sunacak, hasta bir adama reçete yazmaya çalışacak değilim. Ama öncelikle yapmamız gereken “onlar”ın da varlığını kabul etmek. Her şeyden önce edebiyatın edepsizliğini yapmamak… Senin dergin, benim yayınevim, onların yazarı diye düşünmek edebiyatı daha iyi bir yer haline getirmeyecek belli ki. Mesele solun, sağın, İslamcının, muhafazakarın, komünistin, sosyalistin, ülkücünün meselesi değil. Mesele edebiyatla uğraşan herkesin meselesi… Basit bir fanzin edebiyat dergisinden yeni edebiyatçılar yetiştirmeye çalışan edebiyatın akademik çevrelerine kadar uzanan bu geniş yelpazeyi birbiriyle savaşanların arenası olarak görürsek, edebiyat ne kadar ilerler diye düşünmemiz de gerekir ardından. Edebiyatta tabi ki zıt kutuplar olacaktır ki bu tarihin her döneminde böyle olagelmiştir. Ancak günümüzdeki fikir ayrılıklarının Muallim Naci ile Recaizade Ekrem’in “Zemzeme-Demdeme” tartışması gibi olmadığı da kesindir. Muallim Naci ile Recaizade Ekrem, ilk olarak birbirlerinin farkında olarak başlamışlardır tartışmaya. Bizim problemimiz ise kendimizden olmayanı görmemek halini aldı günümüzde. İktidar yalakası adamların Türkiye’nin çeşitli üniversitelerinde sözde profesörler olmalarından tutun da, dergicilik yaptığını iddia eden yayıncıların sadece kendi yelpazelerindeki “diğer” dergileri görmesine kadar bütün bir edebiyat alemi kirli bir edebiyat oyunu oynamaktan uzakta değil galiba. Hal böyle olunca, saplantılı ideolojilerimizle birlikte kendi yaptıklarımızı kendi çevremizdeki adamlarla paylaşıp yine onlarla birlikte ve onlara okumaktan başka bir şey kalmıyor geriye yapacak. “Kendin pişir kendin ye” mantığındaki bu içi boş edebiyatçılık oyunu sürdükçe de insan sormadan edemiyor kendine, sahi şu edebiyat hangimizin malı?

TEMMUZ, 2012

________________________________
Mavi Yeşil Dergisi’nin Eylül-Ekim 2012′deki 77. sayısında yayımlanmıştır.