Tag Archives: Eleştiri

Düşler onur kırıcı; gerçekler şahsi…

şahsi düşler ve

Yakın zamanda İletişim Yayınları tarafından basılan yeni bir öykü kitabı çekmişti dikkatimi: Batıkan Köse‘nin Şahsi Düşler ve Onur Kırıcı Gerçekler adlı kitabı. Açıkçası kendisinin ismini maalesef daha önce duymamıştım. Benim cehaletim olsun bu. Kitabın ilk sayfasındaki biyografi kısmında, yazarın 1995 doğumlu olduğunu görünce hem sevindim hem de biraz tedirgin oldum. Çünkü İletişim gibi bir yayınevinin bu kadar genç bir arkadaşın kitabını basması için öykülerin ya gerçekten çok iyi olması gerekiyordu ya da içeriden bir bağlantı… Tabi benim “kötü niyetli” oluşuma da bağlayabilirsiniz bunu ama ister istemez böyle bir algı oluşuyor maalesef. Bir de yine biyografide “öyküleri Kitap-lık dergisinde yayımlandı” diye bir ifade vardı. Kitap-lık ara ara baktığım bir dergi ama sürekli ve düzenli takip etmem. Belki de benim kaçırdığım sayılarında öyküleri vardır, bilemiyorum. Ama başka herhangi bir edebiyat dergisinin isminin geçmemesi biraz garip geldi bana açıkçası.

Hemen girişte öyküleri beğenmediğimi dile getireyim ben. Sonrasında “neden” sorusunu dilim döndüğünce cevaplamaya çalışayım.

“Abi bana iki öykü sar.”
“Az bekle çıkar.” Elleri yana yana tezgaha öyküleri bıraktı, üstü başı mürekkepti. Elimi uzattım, “Dokunma,” dedi. Yazıcıdan yeni çıkmışlar.
“Durum mu olsun olay mı yeğenim?” dedi.
“Olay olsun,” dedim, bu ara pek durumum yok.

Yukarıdaki cümleler kitaptaki ilk öykü olan “Öykü Dükkanı” adlı öykünün ilk cümleleri. Burada öykü ile ekmek arasında bir bağlantı kurarak yazmış öyküyü Batıkan Köse. Bu bağlantı öykünün sonuna dek devam ediyor. Öykünün kendisini bir öykü malzemesi yapmak elbette ilk bakışta güzel ve ilginç bir fikir gibi görünüyor. Ama bunu nasıl yaptığın da önemli. Yukarıdaki alıntıladığım kısım son derece klişe. Öykünün tekerleği yazarın sadece bu öyküsünde değil neredeyse kitaptaki bütün öykülerde kullandığı söz oyunları. Söz oyunu yapmak, yeni bir teknik değil bilindiği üzere. Ama yazar bunu o kadar tekrarlamış ve zaman zaman o kadar yapay kullanmış ki, okur bir süre sonra mevzuyu kaçıracak hale geliyor. “Durum mu olsun? Olay olsun, durumum yok.” gibi son derece basit bir şekilde kurulan söz oyunları, öykünün nefesinin bir yerden sonra kesilmesine sebep oluyor. Dediğim gibi, yazar bunu bir iki öyküsünde de yapmıyor. Neredeyse bütün öykülerini bu şekilde kurmuş.

Aslında perşembenin geleceği çarşambadan bellidir derler. Önce kitabın ismi, sonrasında da “içindekiler” kısmına göz atmakla karşımıza çıkan öykü isimleri, öykülerin nasıl kurulduğuna dair de bir fikir veriyor tabi: Misafirli Çocuklu Zeytinli Rüyanın Psikanalizi, Yaratıcı İntiharlar Departmanı, Bir Öykü Nasıl Yazılır?, Babamın Postmodern Otobiyografik Romanı, Tanrının Yırtmacı, Çavdar Tarlasında Çavlan… Listeyi uzatmak mümkün. Sadece öyküler değil öykü isimlerini seçerken de söz oyunu yapmaktan kaçınmamış Batıkan Köse.

Bazı öykülerini sadece diyalog ile kurmuş yazar. Diyalog ile öykü kurmak, yani betimleme, tanımlama vs. gibi tekniklere başvurmadan yazmak bana kalırsa hem zor hem de oldukça riskli bir tercih. Burada aklıma çok sevdiğim Murat Gülsoy‘un “Karanlıkta” adlı öyküsü geldi. (Hangi kitabındaydı unuttum.) Diyalog ile kurulmuş olmasına rağmen karakterler, çevre, karakterlerin arka planında yaşadıkları, düşündükleri vs. gibi pek çok konuyu tamamlıyordu Gülsoy. Burada Batıkan Köse ile Murat Gülsoy’u kıyaslıyor değilim, sakın yanlış anlaşılmasın. Zaten teknik olarak da çok uzaklar birbirlerine, üslup olarak da. Sadece diyalog deyince aklıma gelen bir örnek olduğu için ismini zikrettim. Her neyse… Batıkan Köse’nin diyalogla kurduğu öyküleri ise son derece yavan, derinliksiz, herhangi bir meselesi olmayan, sadece yazılmış olmak için yazılan öyküler. Mesela “Ekinsiz Topraklarda” adlı öyküsünün son kısmı ve bitişi:

“Şimdi üzgün müsün?”
“Bilmem. Üzülmeli miyim?”
“Kendini üzülmek zorundaymış gibi hissediyor musun?”
“Evet.”
“O zaman üzülme.”
“Olur.”
“Sence…”
“Hayır.”
“Peki…”
“Sanmam.”
“O halde…”
“Umarım.”
“Sonuç olarak…”
“Sanırım bir şeyler yapmak zorundayız.”
“Kesinlikle.”
“Ne yapmak istersin?”
“Hadi mısır ekelim.”

Tamam kardeşim sen bu kısmı alıntıladın ama belki baş kısmı ile bir bağlantı vardır, şeklinde düşünenler olabilir tabi. Hak veriyorum. Ama ben o bağlantıyı kuramadım. Hatta ne anlattığına dair en ufak bir fikrim yok. İki kişi konuşuyor. Ne konuştukları da belli değil. Bir mısır ekme davası var ortada ama ana fikir bu da değil. Dediğim gibi son derece basit, bir meselesi olmayan, ne dediği anlaşılmayan diyaloglar kurmuş Batıkan Köse. Varsa bir mesele de ben anlamadıysam affola. Ama birisi anlamış olsun lütfen…

Yazarın kullandığı bir yöntem de üst-kurmaca. “Bir Öykü Nasıl Yazılır?” adlı öyküsü bir öykünün yazılış sürecini anlatıyor. Yine diyalog ile başlayan öykü, kendi yazılışını da eleştiriyor. Aslında bu kısmı sevdim: “Yine diyalogla başlamışsın. Sıkıyorsun okuyucuyu. Okuyucu bunları istemiyor.” diyen karakter (yazar) belki de kendisini eleştiriyor. Umarım öyledir. Okur ne istiyor bilmiyorum ben ama diyalogla başlayan öykülerin okuru sıktığını düşünmüyorum. Yeter ki metinler iyi kurulsun. Batıkan Köse’nin öykülerindeki temel problem yapaylık. Bakın, gerçeklik demiyorum. Gerçeklik dediğimiz farklı bir mesele. Kurduğunuz fantastik bir öykü olabilir, rüyalarla iç içe geçen (ki rüya, çok sık kullanılan güzel bir kaçış yöntemidir) dünyaları anlatıyor olabilirsiniz. Metnin gerçekliğini sorgulamak ayrı bir şeydir. Ama benim bahsettiğim öykülerdeki yavanlık. Öykü karakterlerini bir otobüse doldurmak güzel bir fikir, ama sonunda o otobüsün nereye gittiğini de düşünmemiz gerek. Bir öykünün nasıl yazıldığını soran öykü maalesef bize öykünün nasıl yazılmayacağını göstermiş oluyor böylece.

“Hık” isimli öykü, basit diyalog ve benzetmelerle kurulu bir başka öyküsü kitabın: “Sevgilimin gözünden düştüm. Hem de hiç uğramadığım mahalleye […]” şeklinde başlayan öykü “düşmek” fiilinin deyimde geçen mecaz anlamını (gözden düşmek) dönüştürerek gerçek anlamda (bir yerden aşağıya inmek gibi) kullanılmasıyla oluşturulan bir öykü. Öykünün başından sonuna kadar bu durum devam ediyor. Sürekli “düşmek”ten bahsediliyor ama gözden düşmek sanki gerçekten ayağın takılıp düşülmesi gibi gerçek bir düşme biçimiymişçesine…

“Sen nereden düştün?” dedim.
İçimde bir yerlerden tanıyordum onu.
Bir şey demedi.
Sanıyorum ki o da böbreğimden düşmüştü.

Kaş yapayım derken göz çıkarılmış adeta. Öyküyü, sürekli olarak “düşmek” fiilinin git-geli üzerine kurunca, bir yerden sonra okurun dikkati dağılıyor ve zaten bir şey anlatmayan öyküyü zihinsel olarak terk etmesi çok daha kolay oluyor.

Kitapta kötülerin iyisi diyebileceğim tek öykü “Meddahbaşı Mehmet Rıza’nın Manav Torunu” isimli öykü. Bu öykünün de giriş kısmı son derece amatörce tasarlanmış: “Ülkenin en tanınmış komedyenlerinden biriyken nasıl eniştemle manav işine girdiğimi soran gazetecilere anlattığım öyküyü bir de size anlatırsam sanırım bir zararı olmaz.” şeklinde başlayan öykü, son derece zayıf bir başlama vuruşu yapıyor. Oysaki öykünün kurgusu kitabın bütününün aksine hiç de fena değil. Tam olarak isminde söylediği şeyi anlatan öykünün bu giriş cümlesini hiç kurmamış olsa ya da farklı bir şekilde öyküye yedirmiş olsa yazar, daha iyi bir metin çıkarabilirdi ortaya. İçerisindeki basit ve öykünün genelini zedeleyici (“Günde kaç imza veriyorsunuz?” / “Yüz kadar.” / “Hemen elliye düşürün.” / “Neden?” / “Bünyeniz buna alışık değil.” gibi) diyaloglara rağmen, kitabın en iyi öyküsü bu öykü diye düşünüyorum. En azından bir meselesi olan, gerçekten bir hikaye üzerine inşa edilen bir öykü.

“Olimpos’tan Beşiktaş’a” adlı öyküsündeki “[…] / Bende şans olsa. / Yok mu? / Yok.” şeklinde kurulan basit ve yapay mizah denemeleri neredeyse kitabın tamamına hakim. Zaman zaman tadında espriler yakalamış olsa da kitabın geneli itibariyle zayıf ve dediğim gibi yapay bir mizah anlayışıyla kurmuş öykülerini. Belki de bu yapaylığın asıl sebebi, neredeyse bütün öykülerinde aynı ya da benzer şeyleri denemiş olmasıdır. Tekrarlar can sıkıcı bir hale gelip bir süre sonra aynı öyküleri okuyormuş hissiyatı uyandırıyor insanda. Zaten bana kalırsa Batıkan Köse’nin en büyük eksiği çok fazla diyalog kurmaya çalışması ama diyaloglarının doğal olmaması. Bir şekilde okur o diyalogların, tabi genelinde de öykülerin çok zorlama ve yapay olduğunu düşünebilecektir. Bu da “ne anlatıyor sahi?” sorusunu sorduruyor insana haliyle.

Postmodern edebiyat yazarlara pek çok imkan sundu. Ama bana kalırsa bir noktadan sonra öyküye (genel olarak bakarsak belki yazıya hatta sanata da) zarar vermeye de başladı. Nasılsa postmodernizm diye bir şey var, aklına ne geliyorsa yaz, zihniyeti neyin gerçekten öykü olup olmadığını da sorgulatamaz oldu bize. Eldeki çimento, demir, kum gibi malzemeleri kullanarak bina yapmak mümkün. Ama bunun için iyi bir mühendis olmak lazım. Neyi nerede ne kadar kullanacağını bilmek lazım. Ben ne yazık ki Şahsi Düşler ve Onur Kırıcı Gerçekler’in içinde yer alan öyküleri beğenmedim. Mutlaka bu öykülerin de bir alıcısı, bir okuru olacaktır. Ama bende bir karşılık bulamadı bu öyküler. Belki de çok önemli bir şeyi göz ardı ediyorumdur. Bilmem. Varsa böyle düşünen, öykülerin ne kadar iyi öyküler olduğunu düşünen, seve seve dinlemeye/okumaya hazırım. Her şeye rağmen çok genç bir arkadaşın İletişim’den öykü kitabı çıkması güzel. Belki Batıkan Köse de on yıl sonra bu yazdıklarını beğenmeyecek. Belli mi olur? Ömrümüz vefa ederse, bekleyip göreceğiz. Bakalım…


Öykü Konuşmaları: Artistik Bellek / Sayı:7 / Aylâ Yılmaz-On Üç

ayla yılmaz on üç.jpg

İ: Evet, yine bir öykü konuşması. Artistik Bellek dergisinin yedinci sayısında yer alan bir öykü bu sefer. Aylâ Yılmaz’ın On Üç isimli öyküsü. Yine bir kadın yazar. Öyle denk geldi.

A: Kadın yazar değil, yazar. Cinsiyet belirtmeye gerek var mı?

İ: (Gülümsüyor)

A: Herhangi bir erkek yazara “erkek yazar” diyor musun?

İ: Böyle bir şey denk gelseydi, iki tane üst üste erkek denk gelseydi yani, derdim. Özellikle belirtmek için. “Yine bir erkek yazar…” gibi.

A: Herhangi bir erkek yazarı tanımlarken “erkek yazar” diyor musun? Üst üste denk gelmesini bir yana bırak yani.

İ: Virginia Woolf’ten bahsederken “kadın yazar” demiyorum ki zaten.

A: Evet, tamam. Belki böyle bir seri yaparız hep kadınlardan oluşan.

İ: Olabilir fark etmez. Öyküye gelelim mi?

A: Evet, tabi.

İ: Ayşegül Ergül’ün beğendiği bir öyküye denk geldik bu arada. Çok ilginç. Kendisi bir türlü beğenemiyor zira. Not düşelim bunu da. (Gülüşmeler)

A: Ben beğeniyorum canım. Beğenmediklerim de oluyor tabi. Neyse… Şimdi bu öyküde ne güzel? Güzel olan bir kere öykünün rengi. Bu çok kişisel bir şey gerçi, o yüzden geçelim bunu. Olayları anlatma biçimi mesela, başarılı. Sonradan, isminin Fatih olduğunu öğreneceğimiz karakterin, üzerindeki kazaktan, ki o kazağı bilerek giymek gibi bir kötülük de yapıyor…

İ: Hatta kazağın üzerindeki desen aslında, di mi?

A: Geyikler. Evet. Çok güzel bir ayrıntı. Anlatımı çok net bir şekilde kazağı, okurun gözünün önüne getiriyor. Oradan, dedesine, aslında çocukluğuna gitmesi… O uzanma biçimi çok güzel.

İ: Onlar biraz keskin geldi bana sanki. Daha yumuşak olabilir miydi, bilemiyorum.

A: Bana, geçişler çok ustalıkla yapılmış gibi geldi. Fatih’in kazağını anlatıp anlatıp sonra Cumhuriyet’in ilk yıllarına, oradan anneannesine falan gitmesi… Dedesinden bahsetmesi…

İ: Ama sanki biraz şey var burada, bütün o anlattığı flaşbekler, yani kazağın deseninin ona hatırlattığı geçmişin izleri diyeyim, ilişkisiyle yani Fatih’le bir alakası yok gibi geldi bana.

A: Aslında bence ilgili. Yani Fatih’in güzelliği dışında, ki onu da ideal bir güzellik olarak anlatıyor, Fatih’in yüzünün güzelliği, öyküde güzel bir ayrıntı yok.

İ: Hayır, şu anlamda söyledim. O anlamda doğru, karanlık bir hikayesi var zaten öykünün. Senin söylediğin çok üst bir çatı oldu. Daha aşağıdan kurulan bir benzerlik ya da ortaklık…

A: Ona da değinecektim şimdi.

İ: Tamam, değin o zaman.

A: Bu bir güzellik anlatısı değil. Fatih’in bilerek geyikli kazakla gelip kahramanın önünde oturması, tam onu hissetmiyor ama, belki de ilişkinin bitmesine sebep olması falan bunu bir güzellik anlatısı olmaktan çıkarıyor. Bir son buluşma var ortada. Daha sonra buluşmadılarsa eğer…

İ: Kahve olayından sonra bir daha buluşmamışlardır herhalde.

A: Belki de sırf kahveyi döktüğü için tekrar buluşmuşlardır, bilmem. Neyse, Fatih’in bu kadar güzel anlatılması da öyküde anlatılan en tiz ayrıntılardan biri. Fatih, yüzüne bakılırsa eğer ayrılmaktan vazgeçilecek kadar güzel bir figür gibi çiziliyor.

İ: Evet, orada güzel bir zıtlık kurmuş.

A: Fatih o kadar güzel ama ilişki, alışkanlıklar, çocuklukla ilgili hatırlananlar hep çok kötü, sinir bozucu.

İ: Belki de şey var, hani çok söylenir ya, dış güzellik meselesi.

A: İçi güzel değil Fatih’in. (Gülüşmeler)

İ:Günümüzde yaşanan bir ilişki biçimi olarak “dış güzellik” gibi..

A: Güzel bir insanla güzel bir şey yaşayamamak gibi bir şey mi, olabilir tabi. “Büyük küpeler taktığımız için bile laf yediğimiz şehirde…” şeklinde girdiği paragrafta verdiği ayrıntı mesela, yazarın ne kadar hassas olduğunu da gösteriyor sanki bize. Çok hassas buldum ben öyküyü ve tavladığı yerlerden biri de o oldu galiba beni. Ve öykünün bana göre tek zayıf noktası…

İ: Sonu tabi ki.

A: Evet. İnanılmaz klişe. Yani hiçbir şekilde böyle sonlanmasını beklemezdim bu öykünün.

İ: Klişeden de ziyade, böyle sert, tık diye…

A: Olabilir mi böyle bir şey? Yapılır mı gerçekten, gibi sorular soruyorsun kendine. Öyle bir kadın sanki yapmazdı onu. O şekilde davranmazdı gibi.

İ: İkinci sınıf pop şarkıcılarının kliplerinden fırlamış gibi bir sahne…

A: Birdenbire bir Gökhan Özen’in klibine düşüyorsun sanki di mi.. (Gülüşmeler)

İ: Evet, hoşuma gitmedi pek.

A: Yani kahraman, bu kadar derin ve ince düşünebilen biriyken, öyle yüzeysel bir tepki nasıl verir diye düşünüyorsun haliyle.

İ: Bir de bu öykü ne kadar bir zaman geçiyor acaba? Çünkü diyalog yok. Gerçi ana karakter anlatıyor sonra Fatih şunu dedi, bunu dedi gibilerinden ama gerçek zamanı nedir bu öykünün onu tam çıkaramadım ben. Sanki şey kurdum kafamda, bunlar bir masada oturmuş, içecekler önlerinde, birbirlerine bakıyorlar. O arada kız bir sürü şey düşünüyor işte. Çünkü Fatih’in sesini de hiç duyamadığımız için… Belki geçerli sebepleri vardır. (Gülüşmeler) Gerçi öykü için böyle bir şey denemez tabi de. Yazarın hikayeyi kurma biçimi bu. Karakterin sesini duyurmak zorunda değil sonuçta. Ama, sanki bir boşluk oluşuyor gibi…

A: Bana, yaşanmış bir hikaye gibi geldi bu. Gerçek gibi.

İ: Evet olabilir, illaki bir gerçeklik payı vardır.

A: Bu sonla ilgili, sanki çok canın sıkılır birisine ve kafasına bir şeyle vurmak istersin ya; sadece kafandan geçirirsin ama bunu. İşte sanki böyle bir şey gibi düşündüm bu öykünün sonunu da. Gerçek değil de zihninden geçmiş gibi. Öykünün sonunu sevebilmek için kendimi kandırdım belki de böyle düşünerek. Öç almak için kahve dökülebilirdi ama döktü mü? Kazağa zaten bir şekilde zarar verecekti. Orada bir hesaplaşma var. Kazağa da başka ne yapılır ki yani? Geyiklerle bir alacak verecek var, belli ki.

İ: Evet.

A: Fatih’e de o kazağı giydiği için ayrıca bir öfkesi var. İkisini nasıl birleştirecek, ancak kahve dökerek filan işte.

İ: Bak bu son kısımda, Fatih’ten bahsettiği yer var gerçi, az önce söyledim ya, Fatih’in sesi çıkmıyor diye. Ama burada da kendisi anlatıyor yine. Diyalog olsaydı da olur muydu? Bilmiyorum, nasıl olurdu. Belki de olmazdı. Belki anlatıcıyı değiştirerek, yani üçüncü kişi anlatıcıyla bir diyalog yazabilirdi falan. Gerçi o zaman da bambaşka bir şey olurdu tabi, farklı bir yere gidiyor konu. Yazara o kadar karışmamak gerek. Böyle yazmak istemiş, yazmış.

A: Yani senin söylediğini anladım, evet. Öyle çok dolambaçlı falan olurdu belki de.

İ: Evet, bu şekilde düz bir öykü.

A: Yoo, bence düz değil. Geriye gidişler falan…

İ: Yok, o anlamda söylemedim, çetrefilli değil yani.

A: Biçim olarak söylüyorsun.

İ: Yani, evet.

A: Ben çok fazla konuştum bu sefer.

İ: Evet, sen beğenmiştin çünkü.

A: Sen de beğenmedim demedin.

İ: Evet, ama öyle çok dikkatimi çeken bir öykü olmadı yani. Başka bir öykü vardı daha çok dikkatimi çekti o.

A: Ama bence biraz böyle olağan düzeyde dikkat çekecek şeylere de ihtiyacımız var.

İ: Ne anlamda?

A: Düzlük anlamında. Biraz daha geleneksel şeyleri özlüyoruz sanki.

İ: Bu da dikkatimizi çekebilmeli mi diyorsun?

A: Benim çekti zaten. Olağan bir ‘giriş-gelişme-sonuç’u özledik gibi.

İ: Tabi canım o ayrı. Ben bir Mustafa Kutlu okuru olarak… (Gülüşmeler)

A: Bir hikaye anlatsın istiyoruz artık öykü. Söz oyunları, biçimsel denemeler falan… Bir yere kadar.

İ: Bak mesela bir sonraki öykü, isim vermeden geçelim…

A: Bütün dergiyi konuşurmuşuz. (Gülüşmeler)

İ: Tabi ki öyle bir şey yapmayacağız. Bir sonraki öyküde, isteyen dergiyi alır bakar, ben ne anlatılıyor anlamadım.

A: İşte onu demek istedim ben de. Postmodernist şeyler çok deneniyor. Yazma biçimleri, büyük harfler, boşluklar…

İ: Evet, o arada işte ne anlattığını anlamıyorsun. Belki de bir şey anlatmıyor. Orada ince bir çizgi var. Biçim yapacağım diye hikaye oluşmuyor bu sefer.

A: Evet, bence de öyle. Bu arada öykünün ismi de, On Üç…

İ: Bir dakika ben ismine gelmeden şeyi söyleyeyim, biraz zorlama bir yorum yaptım. Hani sürekli geyiğin boynuzlarından bahsediliyor ya, karakterde bir aldatılma sendromu mu var diye…

A: Ama o, dedesinin evindeki figürlerden falan ilk aklında kalabilecek olan şey boynuz olabilir. Bilinçaltı meselesi..

İ: Evet, zorlama bir yorum yaptım zaten. Öyle bir amaçla dile getirmişse zaten biraz basit bir yol olmuş olurdu. Başlık diyordun?

A: Öykünün adı, öykünün içeriğini vermiyor. Bu güzel. Sadece bir yerde on üç dakikalık bir süreden bahsediyor o kadar. Reel zamanı veriyor yani. Bu da ayrıca güzeldi. Sakin bir isim. Bir ipucu takıntısı olmadan kullanmış.

İ: Evet. Neyse. Bu kadar yeter şimdilik. Geç oldu, uykum geldi. Teşekkür ediyoruz size hocam. Bir sonraki öyküde görüşmek üzere.

A: Belki şiir konuşuruz.

İ: Ben, şiirin tekniğine uzağım. Sadece bir okur olarak bende çağrıştırdıklarından bahsedebilirim o kadar.

A: İyi ya yakınlaşırsın belki böylece. (Gülüşmeler)

İ: Belki de. Bakalım.

artistik bellek 7


Öykü Konuşmaları: Öykülem / Sayı:2 / Nazlı Yıldırım-Matbaayı Kim Buldu?

Matbaayı Kim Buldu

İ: Şimdi, Öykülem’in ikinci sayısındaki Nazlı Yıldırım’ın Matbaayı Kim Buldu adlı öyküsünü neden beğenmediğini anlatacak bize Ayşegül Hanım. Evet, sizi dinliyoruz hocam?

(Gülüşmeler)

A: Ben neden beğenmediğimi açıklamayacağım. Sen neden beğendiğini söyleyeceksin, ben de beğenmediğim şeyleri söyleyeceğim. Tek taraflı olmayacak yani.

İ: Ben beğendiğim yerleri söyleyeyim o zaman… Birincisi, anlatım çok yalın. Bir iki yer dışında, fazlalık yok. Kalabalık yapan bir şey yok. Bazı cümleler var hoşuma giden. Mesela, “Ceketin boşluğunu hissedince titredi askı”. İyi bir ifade. Şiirsel bir ifade. Ama genel olarak da öyle kurmamış öyküyü. Dediğim gibi, fazlalık yok. “Kustu. Baktı. İğrendi. Baktı.” gibi ifadeler sürükleyici olmuş. Bir de şunu diyeyim, bu öykü uzun bir öykü de olsaydı bunu beğenirdim. Genel olarak uzun cümleleri sevmiyorum çünkü. Noktayla kesmeyi seviyorum daha çok ben de. Bir başka şeye gelelim… Yazının, kitabın, yazarlığın karşılıksız bir şey olduğunu güzel vermiş mesela.

A: Bak, beni en başta iten bu oldu.

İ: Güzel vermiş ama gözüne sokmamış bence.

A: Esas onu sokmuş. Bu, Sait Faik buhranı…

İ: Bak bir dakika bölüyorum. Şu ilk paragrafta, onunla ilgili hiçbir şey yok. Zaten üç kısa paragraf öykü.

A: Tamam, sonra gel. Mesela şu çok yapay bir ifade: “İsa’nın çarmıha gerilişindeki kıvranma ve sessizlikle yatağa uzandı.”

İ: Evet, evet. Bence de…

A: Bu durumdaki bir insanın yatağa uzanmasını İsa’nın çarmıha gerilmesine benzetiyorsan inanılmaz bir sanat kaygın var demektir.

İ: Eee..? Sanat kaygısı olabilir. Bu seni bağlamaz ki.

A: Beni bağlar. Ben okurum. Ben, öykü okuyorum.

İ: Şimdi şöyle…..

A: Bak şurada bir ifade var, başta: “Yitmedi. […] Yitmedi.” şeklinde. Çok güzel. Çok etkili. Ama şuraya geldiğin anda, nereye geldik, ne oldu diyorsun.

İ: Bu da o aşağıdaki ifade gibi bence. Şiirsel bir ifade. Aslında öykünün genel gidişine uymayan bir ifade.

A: Öyküyü parçalayan bir ifade bence. Net bir şekilde burada ne oldu ki şimdi diyorsun.

İ: Evet, o cümleye ben de katılıyorum.

A: Sonra… Şöyle, baştaki iç anlatım, birdenbire dış anlatıma dönüşüyor. Yayınevleri dolaşmıştı, sadece kendisi değil yayınevi de kötü durumda…

İ: İç-Dış derken hangi anlamda söylüyorsun? Psikolojik bir anlatım varken daha nesnel, olayın kendisini anlatmaya dönüyor. O galiba.

A: Evet. Sonrasında olaya geçiyor, konunun kendisine dönüyor yani. Yayınevi batıyor. Öykünün sonunda kendisinin de bir batışı var falan. Konu olarak dedin ya yazının, kitabın karşılıksız bir şey olduğunu anlatıyor diye. Bence çok küflü bir konu.

İ: Yoo.. Küflü bir konu diye bir şey yoktur.

A: Tamam, bu kişisel bir şey. Ama bu, yazıyorum, bastıramıyorumlar falan…

İ: Hayır, kişisel bir şey değil. Küflü konu diye bir şey yoktur diyorum sana ben. Onu nasıl verdiğinle alakalı.

A: Tabi ki öyle.

İ: O yüzden de bana batmadı işte. Bak sen zaten en başta konuyu problemli buldun. Konunun kendisinden hoşlanmadığın için…

A: Bak, buradaki dert, en baştaki, kitabın basılmaması derdine dönüştüğünde çok basitleşti. Baştaki anlatım çok güzel bir anlatım. Büyük bir anlatım. Ama ilerleyince, sanatla falan boğuyor öyküyü, ilerliyor, meteliksizlik falan derken bu defalarca okunmuş bir şeye dönüyor. En baştaki vurucu etkiyi devam ettirememiş yani.

İ: İyi de öyle bir yere geleceği, öykünün başlığından belli zaten.

A: Öykünün en güzel şeyi de adı bence. İlk paragraf ve adı. Ayrıca katılmıyorum. Matbaayı kim buldu? Yanıt veriyor mu sana, oraya geleceği belli diyorsun da.

İ: Matbaayı kim buldu derken, tabi ki ona yanıt vermiyor. Yani yazıyla, kitapla alakalı bir öykü olduğu belli. Onu demek istedim. Bu mesajı da ilk paragrafta çok kapalı veriyor. Esas konuya ikincide giriyor.

A: Şöyle diyelim, paragraf paragraf bakarsak, ayrı ayrı yani, uyumsuz bir öykü. Ne dil olarak, ne olay olarak ne de bağlam olarak.

İ: Bölümlese olur muydu? Nasıl olurdu sence? Yani numara verseydi paragraflara, bir iki üç diye.

A: Şunu söyleyeceğim. Metin eleştirilerinde şöyle bir şey aranır: Tabi ki bölümler birbirinden farklı olabilir, kişiler değişebilir, olaylar değişebilir ama bir bağlantı ararsın. Kişi olur, olay olur… Bir bağlantı olmalı.

İ: Bağlantı var zaten burada.

A: Ne bağlantısı var? İsa’nın çarmıha gerilişine nasıl geçtik?

İ: Tamam İsa’yı bırak şimdi. Orada bir benzetme yapmış.

A: Burada, tamamen, bu kişi kendisini neden vuracak, bunu anlatmak için o arayı yazmış. Sonuna varmak için somut olayları sıralamış sana. Arada bağ kurulmamış. Dolayısıyla da bence kopuk bir öykü bu.

İ: Vuruyor mu kendini sonunda?

A: Kapı vuruluyor: Pat pat pat. Silah sesi mi kapı sesi mi? O, çok okura kalmış bir şey.

İ: Bence kapı sesi. (Gülüşmeler)

A: Ben silah sesi derim sen kapı sesi dersin. Net bir son olmaması da güzel ayrıca.

İ: Neyse, en azından bir noktada hemfikiriz.

A: Olası bir cinnetin eşiğindeki bir insanı anlatma iddiası varsa da onun için de uygun anlatım değil bence. Yani o psikolojiyi vermiyor. O açıdan baktığında bile, ödünç bir silahı çekmeceden çıkarmış insanın psikolojisini verememiş. O gerginliği verememiş.

İ: O başka bir şey.

A: Yani o soğukkanlılıkla bu öykü okunmaz. Bence.

İ: Ben şeye takıldım, başta bir çatı uyumsuzluğu var ama özellikle yapmış onu. Şimdiki zamandan, geçmiş zamana gidiyor falan.

A: Evet. İlk paragraftaki buz gibi anlatım, sert anlatım, sonra bir anda bozuluyor.

İ: Öykünün en vurucu paragrafı birinci paragraf zaten. En iyi kısım orası.

A: Benim için ilk paragrafın sonunda bitebilirdi öykü. O zaman buna iyi bir öykü derdim. Ama ikincide basitleştirip, son paragrafta o psikolojiyi tamamen soğutunca başarısız olmuş.

İ: Bence güzel. Bu kadar dar alanda iyi bir öykü. Çok laf kalabalığı yok. Net. Biraz bilinç akışı gibi, yani daha doğrusu bilinç akışı değil bu tabi de, şerit gibi geçiyor. Hoşuma gitti.

A: İşte, şerit gibi geçmiyor. Bir şey gösteriyor, pat, başka bir şeye geçiyor. Bilinç akışında birbiriyle ilgisiz şeyler anlatılabilir tabi ama onları birbirine bağlayan bir akış vardır, anlatım vardır.

İ: Evet.

A: Burada bir şey kesintiye uğruyor. Yeni bir şey başlıyor. Pat diye. Yukarıya hiç benzemiyor. Arayla bağlantı yok.

İ: Öznenin kendisi bir bağlantı olmuyor mu yani?

A: Hayır hayır. Ama, sen çok yüzeysel bir şeye takılıyorsun. Tabi ki özne bağlantı.

İ: Eee.? Nasıl bir bağlantı olması lazım?

A: Dil, kesintiye uğruyor diyorum sana. Başla son arasında bir köprü yok. Dolayısıyla da birbirinden kopuk anlatımlar bunlar.

İ: Sen çok teknik bakıyorsun bence. Tabi o da olmalı da…

A: Nasıl bakıyorum bilmiyorum ama o gerilimi ya da o etkileyiciliği bana vermedi dediğim gibi.

İ: Beğenmedin yani sonuç olarak.

A: Ben beğenmedim.

İ: Ben beğendim.

A: Bunu okuyunca “vay be” demem.

İ: “Vay be”lik bir öykü demedim zaten ben de. Okudum, beğendim.

A: Benim için iyi bir öykü değil. Ki ben kısa öykü de okuduğum için, minimal öykü falan. Ferit Edgü’nün öyküleri gibi. O yüzden dedim, burada bitebilirdi bu öykü diye.

İ: Tabi ki bitebilir. İki kelimelik öyküler de var. Görsel öyküler de var. Var yani.

A: Yok, uzağında olduğum bir tür değil. O anlamda söyledim.

İ: Bence bir öykünün kısalığı, uzunluğu çok önemli değil.

A: Filmler gibi işte. 15 dakikada 2 saatlik filmin verdiği lezzeti verebiliyor bazı filmler.

İ: Evet. [Sessizlik] Peki, Ayşegül hocamıza teşekkür ediyoruz programımıza katıldığı için. (Gülüşmeler) Bir sonraki öyküde görüşmek üzere diyelim o zaman.

A: Belki de başka bir türde.

İ: Belki de başka bir türde, evet. Şiir değil. (Gülüşmeler)

A: Peki.

öykülem

Ayşegül Ergül Aslan & İlker Aslan


Kurmacayı Yeniden Düşünmek

Kurmaca-ve-Gerçeklik

KURMACAYI YENİDEN DÜŞÜNMEK *

Yazının tarihi boyunca edebiyatın ne olduğu ve neden ona ihtiyaç duyulduğu konusu, edebi metinlerin biraz uzağında, güncelliğini koruyan bir tartışma olarak var olmuştur. Edebiyat, yaşadığı toplumdan ve o toplumdaki şartlardan bağımsız bir şekilde var olamayacağı gibi; o şartlardan etkilenmemesi de söz konusu olamaz. Zaman zaman bu etkileşim o kadar ileriye gider ki edebi metnin doğasını oluşturan dinamikler toplumun birtakım gerçeklerini yansıtmayı bir misyon olarak üstlenir. Özellikle kurmaca düzyazı metinler, yani roman ve öykü, onu üreten yazarın kimliğinden soyutlanamayacağı için, toplum ile metin arasındaki bağ da kaçınılmaz olur. Yazarın metnini ortaya koyarken böyle bir kaygı ile yola çıkıp çıkmamış olması çoğu zaman bir şey ifade etmez çünkü yazar, nihayetinde bir birey olarak yaşadıklarından bağımsız değildir ve bu sebeple yazdıklarında yaşadıklarının izi mutlaka var olacaktır. Meseleye bu şekilde bakılınca, roman ve öykünün bir bakıma kurgu ile gerçeğin iç içe geçtiği bir tarih yazımı olduğunu söylemek aşırı bir yorum olmayacaktır. Sanat ve siyaset ilişkisinin en yoğun yaşandığı yer olan edebiyat sahası, kimi zaman otoritelerin “yaz” emri vermesiyle yazılmış olan metinlerle dolar. Edebiyat, bazen özünden öylesi uzaklaşır ki sadece siyasi bir argüman sunmak, bir ideoloji savunuculuğu yapmak ve siyasi bir kanon oluşturmak amaçlarına hizmet eder hale gelir. Bütün bunlar göz önüne alındığında, sanatın/edebiyatın salt bir estetik kaygıyla ortaya çıktığını söylemek doğru olmayacaktır. Akıllara gelmesi gereken asıl soru şu olmalıdır: Edebiyat, kurmacanın ne kadar yakınında?

Kurgunun Bir Adım Ötesinde

Edebiyatçı yazar Hasan Öztürk’ün, edebiyat/eleştiri yazılarından oluşan Kitabın Dilinden Anlamak (1998), Yazının İzi (2010) ve Aynadaki Rüya (2013) adlı kitaplarından sonra, roman ve öykü incelemelerinin yer aldığı dördüncü kitabı “Kurmaca  ve Gerçeklik” de okur ile buluştu. Bu kitabında da farklı edebi metinleri eleştirel bir gözle inceleyen Öztürk, söz konusu metinlerin arkeolojik kazısını yaparak, onların altında yatan temel problemleri ele alıyor. Kitabın kapsamındaki çalışmalar farklı yazarların farklı roman ve öykülerinden oluşuyor. Sunuş yazısında sarf ettiği, “Hepimiz için tek bir gerçekliğin olmadığı ve her birimizin yaptığının tam da bilincinde olamadığımız gerçeği bir tür arayış çabası olduğu varsayımıyla okuduklarım için yazarken yazarın sözünü etmediklerinin de sözünü ettim çok kez.” cümlesiyle, kitabın içeriğine ve oluşum aşamasına dair de ipucu veren Öztürk, kurmaca metinlerin ötesindeki gerçekliği ararken; metnin gerçek ile kurgu arasındaki köprünün neresinde durduğunu/durması gerektiğini de dile getiriyor.

Kurmaca ve Gerçeklik, tek bir kanaldan ilerlemeyen, metinlerin farklı yönlerini ele alan derinlikli bir kitap. Bürokrasinin edebiyata nasıl malzeme olduğundan yeni devletin demokrasi serüvenine; postmodern edebiyatın önemli isimlerinden Türkiye’nin bitmek bilmeyen meselesi Güneydoğu sorununa; dünya edebiyatına yön veren kıymetli metinlerden sanatta popülerlik problemine kadar pek çok farklı konu üzerinde titizlikle duruyor yazar. Öztürk’ün çalışmalarının en önemli özelliklerinden biri de yazılarında, üzerinde çalıştığı romanın/öykünün dışındaki farklı metinlerden de beslenmesi. Edebiyatın, kendi kendisini büyüten derin sularında, bir adım daha atmaktan geri durmayan, sözünü söylemekten sakınmayan cesur metinlerden oluşan Kurmaca ve Gerçeklik, bu anlamda bakılırsa sadece metni merkeze alan ve metin dışında bir kaygı taşımayan yazılar bütünü. Öztürk’ün yapmaya çalıştığı, tıpkı önceki kitaplarında da olduğu gibi, sosyal ve siyasal hayata bir ayna tutarak onun edebi metinlerdeki yansımalarını, yine aynayı ters çevirerek okura göstermek. Okurun, kitapta yer alan incelemeleri okurken göreceği, sadece çeşitli devirlerin roman ve öyküye olan yansıması değil aynı zamanda birey-toplum ilişkisinin de bir fotokopisi. Bu aşamada yazarın nerede durduğu ve okuru metnin neresinde konumlandırdığı problemleri de sayfalar ilerlerken cevabını buluyor. Romancının/öykücünün yazdığı kadar incelemecinin söylediğinin de önemli olduğu bu çalışmaların işi, satır sonlarında da bitmiyor. Tam tersine Kurmaca ve Gerçeklik’te yer alan incelemeler, sonrasında devreye girecek olan okurun yeniden yorumlamalarla zihinsel bir dönüşüm yaşamasına olanak sağlıyor. Bu da edebi metinlerin en önemli özelliklerinden birini gösteriyor bize: Yaşayan bir varlık olduğunu.

HasanÖztürk

Demokrasi, Bürokrasi, Yeni Devlet

Kitabın farklı metinleri farklı bağlamlarda ele aldığını ve metinlerin herhangi bir zaman dilimine sıkışmamış, özgür ve cesur metinler olduğunu en başta vurgulamıştık. Bu incelemelerin önemli bir basamağını siyaset-edebiyat ilişkisi üzerinde duran metinler oluşturuyor. Özellikle Osmanlı’nın çökmesi ile kurulan yeni devlet üzerindeki belli problemleri sistematik bir biçimde ele alan Öztürk, devletin demokrasi anlayışını sorgulamaktan geri durmuyor. “Adında Demokrasi Geçen İki Öykü” yazısında Haldun Taner’in Yaşasın Demokrasi’si ile İlhan Tarus’un Demokrasi adlı öykülerini masaya yatıran Öztürk, bu iki öyküden yola çıkarak yeni devletin demokrasi çırpınışlarını, geç gelen çok partili hayat ile birlikte demokrasi kavramının geçirdiği dönüşümü ve bir türlü yerine oturmayan, hep bir tarafı eksik kalan demokrasi anlayışını ele alıyor. Bugün bile neliği tartışma konusu olan demokrasi kavramının boşluklarını doldurmayı amaçlayan incelemeler, bu anlamda misyonunu yerine getiriyor denebilir. Demokrasinin hedef tahtasına konduğu “Türkiye’nin Demokrasi Sarmalında Liberal Bir Ütopya: Serbest İnsanlar Ülkesinde”  ve “Güdümlü Demokrasinin Edebiyat Belgeseli: Yağmur Beklerken” yazıları da meseleyi farklı edebi metinler ışığında sorgulamaya açan başka yazılar olarak kitaptaki yerini alıyor.

Yeni devletin başkenti olan Ankara’nın ele alındığı Yakup Kadri’nin Ankara romanının incelendiği Yakup Kadri’nin Ankara Rüyası Nasıl Yorumlanmalı?” başlıklı yazı, kitabın dikkat çeken önemli yazılarından. Ankara’yı çeşitli aşamalarla ve perspektiflerle inceleyen yazarın, yazının sonlarında sivrilttiği kalemi, bugünün Türkiye’sine de ışık tutuyor bana kalırsa. Öztürk, “Romanın yazıldığı Ankara’ya bugünden bakıldığında “içinde tepinip durmakta” olduğumuz ülkenin durumu, yazarının gözlemlerinde ve hayal kırıklıklarındaki fotoğraftır.  Yakup Kadri, “ideal Türkiye’ye yirmi yıl içinde varacağımızı umuyordum” beklentisinin neden gerçekleşmediğini, Mustafa Kemal’in öleceğini “bir gün bile” aklından geçirmediğine bağlıyor; şaşılacak bir gerekçe bu: Devrimci gitti; devrim bitti hesabı. Yakup Kadri’nin zamandaşlarındaki bu lider kaybı korkusu, kaderlerimizin kişilere bağlı olduğu ve kurumlaşmanın olamadığı Türkiye’de zaman içerisinde fobiye dönüşüyor ne yazık ki.” cümleleriyle sadece dünün Ankara’sını anlatmakla kalmıyor, bugünün siyasi hayatına da büyük bir ışık tutuyor. Kişilerin, kurumların her zaman üstünde olduğu “yeni devlet”in bu anlamda eskisini aratmadığı sonucuna varmak da zor olmuyor okur için. Devletin başına kondurulan şapkanın yeni olmasına rağmen, şapkayı takan başın aynı “yeni”ye ayak uyduramaması sonucunda ortaya çıkan tablo, dünüyle ve bugünüyle bir ülkenin “panorama”sını okumak adına da önemli bir yol haritası çiziyor.

Kitapta sanat-siyaset bağlamındaki konulara dikkat çeken yazılardan bazıları, Reşat Nuri Güntekin’in Yeşil Gece romanının merkezde olduğu “Yeşil Gece, Aydınlığa Giden Yolu Neden Açamadı?” yazısı, İskender Fahrettin Sertelli’nin Sümer Kızı romanı bağlamında ele alınan “Milli Tarih Tezi İçin Sipariş Roman: Sümer Kızı” yazısı, Memduh Şevket Esendal’ın odak noktasını oluşturan “Ayaşlı ile Kiracıları Romanında Bürokrasi Eleştirisi ve Değişen Aile” yazısı şeklinde sıralanabilir.

Kurmaca ve Gerçeklik

Hasan Öztürk, bu kitabıyla da önceki kitaplarındaki geleneğini sürdürüyor ve yazdıklarıyla, roman ve öyküleri okuma biçimlerine yeni bir yön vermeye devam ediyor. Yazılanların derinliğine ve inceliğine rağmen okuru yormayan yalın bir dil kullanması, kitabın önemli artılarından. Okur, bu inceleme yazılarını okuduktan sonra, belki de önceden okuduğu roman ve öykülere yeniden dönecek ve onları okuma biçimini tekrar gözden geçirecektir. Kurmaca ve Gerçeklik bu anlamda son derece yapıcı bir yol açıyor okur için. Metinlerin eskimeyen canlı birer varlık oldukları gerçeği, bundan yıllar önce yazılmış olan eserlerin sorgulamaya açılmasıyla daha da anlam buluyor. Zamanın eskitemediği roman ve öyküler gibi Öztürk’ün inceleme yazıları da bundan yıllar sonra tekrardan okunarak bahsi geçen metinlere ışık tutacak birer rehber niteliğinde. Gerisi sorgulamaktan korkmayan okurlara kalmış…

___________________________________

Ayraç Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi’nin Mayıs 2015′deki 67. sayısında yayımlanmıştır.

 ayraç 67


Murat Gülsoy ile Sohbet

murat gülsoy

Mavi Yeşil’in 81.sayısında yayımlanmış olan Murat Gülsoy röportajından tadımlık bir kısım sunuyoruz efendim. Fazlası için sosyal medya üzerinden facebook.com/maviyesildergisi ya da twitter.com/maviyesildergi adreslerinden bize ya da bilgi@maviyesildergisi.com adresi üzerinden direkt olarak editörlerimize ulaşabilirsiniz. Çok güzel bir söyleşi idi. Herkesin faydalanacağına eminim. İşte sohbetten küçük bir kısım:

[…]

İA: Türkiye’de edebiyatı diplomalı edebiyatçılar yapamaz gibi bir anlayış var kimi çevrelerde. Yani edebiyat geleneğinden gelenler… Örnek veriyorum “İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü ekolünden gelenler” gibi… Baktığımızda gerçekten de nitelikli yazılar, çalışmalar farklı alanlardan çıkıyor. Ne bileyim, aklıma ilk gelenler Jale Parla gibi, Nurdan Gürbilek gibi Türk edebiyatı kökenli olmayan yazarlar. Sizce gerçekten de bizim edebiyatımız biraz dar mı bakıyor meseleye? Bugün, Mehmet Kaplan’ın metinlerine bile baktığımızda bir muhafazakârlık ya da kapalı kutu olma durumu görüyoruz gibi.

MG: Şimdi, diğer üniversitelerin edebiyat bölümleri hakkında çok fazla bir şey söyleyemem. Çok fazla tanımıyorum, bilmiyorum. Bizim üniversiteden bahsedebilirim. Bizde de hem Batı Dilleri hem de Türk Dili ve Edebiyatı var. Mesela bana yaratıcı yazarlık dersleri teklifi Batı Dillerinden geldi. Sonra da Türk Dili ve Edebiyatı dedi ki, “Aaa… Neden biz teklif etmedik…” Onlar önce davrandı. Belki de bu, bir şeyi özetler. Bilemem. Ki ders Türkçe. Ama bizim üniversiteyi bir kenarda bırakırsak, ki bizim üniversite epeyce liberaldir, ama genel olarak Türkiye’deki edebiyat, hatta genişletirsek düşün camiası muhafazakardır oldukça. Ağırlıklı olarak böyledir. Ama bunun dışında bir modernist gelenek de var. O gelenekte de kenardan kenardan gidip, zaman akıp geçtikten sonra merkezde yer alan isimler oluyor. Mesela Sait Faik çok güzel bir örnektir. Yazdığı dönemde marjinal bir adamdır. O dönemde Türk edebiyatını Sait Faik temsil etmez ama zaman geçtikten sonra o da temsil edilir Türk öyküsü içerisinde. Tanpınar için de geçerli bu. Yaşadığı dönemde, ki edebiyat fakültesi geleneğinden olsa bile, aykırı bir kişilik olmuş ve bu yüzden de biraz itilip kakılmıştır. Değil mi… Kırtıpil Hamdi diye dalga geçilmiş falan… Ama zaman geçmiş, merkeze o gelmiş. Artık Türk edebiyatı geleneğinde Tanpınar önemli bir yer tutuyor. Aynı şey Oğuz Atay için de geçerli. Bütün bu aykırı örnekler, aslında mevcut muhafazakârlıkla çatıştıkları için kenarda kalıyorlar. Tanpınar çok da tuhaf bir örnek. Uzun zaman muhafazakâr olarak algılandı garip bir biçimde, sebebini bilmiyorum. Artık, seçici algılama mı yoksa öyle lanse edildiği için mi bilmiyorum. Osmanlı’dan, Osmanlı musikisinden bahsettiği için mi artık… Hemen yaftalanıp, “Osmanlıcı herhalde, muhafazakârlığı en iyi ondan öğreniriz” gibi bir fikir oluştu. Hâlbuki hiç ilgisi yok. Taban tabana zıt bile diyebiliriz. Sonuçta işin özü, soruya dönersek, evet bizim edebiyatımız da sanatımız da toplumumuz da muhafazakârdır dolayısıyla kısırdır. Muhafazakârlık kısırlığı getirir çünkü. Ama bunun alternatifi olarak görünen Cumhuriyet ideolojisi de o kısırlığı kıramamıştır. O da bir başka şekilde muhafazakârdır çünkü. Günümüzde de bu çatışma devam eder ancak birisi diğerinin alternatifi olamamıştır. Alternatif ne peki? Tanpınarlar, İkinci Yeniler, Bilge Karasular, şunlar bunlar… Çok farklı bir kanal daha var. Hep kenarda kalmış ama daha modernist bir kanal da var. Ben de bunu daha çok önemsiyorum. Diğer kanalın çok bir yere vardığını düşünmüyorum açıkçası. Toplumcu edebiyat söz konusu olduğunda da aynı muhafazakârlık karşımıza çıkar, orada da davaya hizmet eden edebiyat doğru edebiyattır. Topluma örnek olacak davranışlar sergileyen karakterler olmalı, doğru meseleler ele alınmalı… Bakın, bütün bu -malı’lar, -meli’ler sanatçıya ne yapması gerektiğini söyleyen bir doktrin niteliğindedir. Bu doktrin Marksizm olur, Kemalizm olur,  Muhafazakârlık olur, İslamcılık olur ne olursa olur. Ama gerçek sanat ve edebiyatçı zaten bütün bunları eleştirir. Hepsinin zayıf yönlerini bulur. Kendisini kısıtlamaya çalışan yerlerini özellikle didikler. Gerçek sanatçı bu yüzden de sevilmez, hor görülür, itibarsızlaştırılır. Bu hep böyledir.
[…]

MY81


EDEBİYAT HANGİMİZİN MALI? (Mavi Yeşil 77. Sayı)

 

EDEBİYAT HANGİMİZİN MALI? *

Aslında yazının başlığına ‘edebiyat’ yerine ‘sanat’ da yazabilirdim ancak o kadar geniş bir değerlendirme için hem gücümün hem de bilgimin sınırlı kalabileceğini düşündüğüm için meseleyi edebiyat bağlamında ele almak istedim. Edebiyat her ne kadar birleştirici ve bütünleştirici bir sanat dalı olarak düşünülebilse de bugün Türkiye’de –belki de dünyada da böyledir- meseleye bu şekilde bakılmadığı aşikârdır… Birleştirmek bir yana dursun, gittikçe açılan (en az) iki zıt kutba malzeme olan edebiyat ve edebi metinler, kişinin kim olduğunu, nerede olduğunu, var oluşunun amacını, bireysel ve toplumsal anlamdaki ne’liğini anlamak için bir araç değil artık farklı fikirlerin kendi kalelerini kurtarmaya çalıştığı bir savaş sahasına dönmüştür.  Bu savaş içerisinde yerini almış olan gladyatörler kendi fikirlerini barbarca savunurken ötekini görmezden gelmeye, yaralamaya, yok etmeye çalışmaktan da geri durmuyor ne yazık ki. Derdi “edebiyat” olmayan edebiyatçılar “bizden olan beri gelsin” zihniyetiyle kendi adamlarına yeni yollar açarken, “bizden değildir” dediklerini de ne yazık ki ötelemeye devam ediyorlar. Arada kalan yine edebiyat oluyor tabi ki. Çok bilinen bir örnek olan ve hayatının sonuna kadar “anlaşılamadığını” söyleyen Tanpınar da sağcılar tarafından solcu diye, solcular tarafından da sağcı diye dışlanmamış mıdır? Şimdi adına sempozyumlar düzenlenen, araştırma ve inceleme kitapları hazırlanan ve akademik çevrelerce de paylaşılamayan Tanpınar, bugünleri görseydi belki de yaşarken nerede hata yaptığını düşünüp dururdu.  Merkezde yer alan ve tek sıkıntısı sanat, edebiyat ve insanın var oluşuna dair bir cümle kurmak olan usta ismin bugün okunan metinleri o zaman yazdıkları değil midir sanki?

Türkiye’de şiir denince akla gelen en önemli akımlardan birisi olan İkinci Yeni’yi anlamanın en önemli yolu onların şiirini ve şiirine malzeme olmuş olan konulara bakmaktır diye düşünüyorum. Ancak edebiyatın her alanında olduğu gibi burada da şiirin önüne geçen isimler olmuştur. Bir grup kesim tarafından İkinci Yeni denince akla gelen isim Sezai Karakoç olurken diğer yanda Karakoç’un adını dahi zikretmeyenler Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever gibi isimler ekseninde dönmeye devam etmektedirler. Oysaki 1950’lerde ortaya çıkan İkinci Yeni içinde Sezai Karakoç ve Cemal Süreya hiç mi aynı masada yemek yememiştir diye düşünmek gerek.

Şiir (yani sanat ya da edebiyat) değil de isim öne çıktığında, edebi metinden alınabilecek sanatsal lezzet de sekteye uğruyor haliyle. Hala Necip Fazılcılar ve Nazım Hikmetçiler şeklinde ikiye ayrılmış olan kesimler şüphesiz ki Doğan Hızlan’ın belirttiği “İkisinin de en büyük ortak özelliği dili mükemmel kullanmalarıydı.” sözünü anlamayacaklardır. İdeolojik kaygılar ön plana çıktıkça, metnin sanatsal değeri kaybolup gitmektedir. Necip Fazıl’ın Çile’sindeki muazzam şiirleri ile Nazım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları’ndaki duygu yüklü satırları kıyaslamak bugünün hangi edebiyatçısının haddidir diye sormak gerekli. Birisi sağ pencereye birisi sol pencereye yakın duran bu iki şairi anlamak, şiirlerinden geçmiyor mu? Tabi ki şiirlerinin oluştururken belli ideolojik yaklaşımlarda bulunmuş olabilir şairler ancak bugünkü okurun yapması gereken “kendi fikrinde” olan şairi okumak değil, şiiri ön plana çıkarmaktır diye düşünüyorum. Bu anlamda İkinci Yeni örneğinde de Necip Fazıl-Nazım Hikmet örneğinde de görüldüğü gibi kendi penceresindeki şairi okuyan okura “gerçek okur” demek mümkün mü?

Edward Said’in Türkçe’de yeni yeni görünmeye başladığı zamanlarda ‘Oryantalizm’ üzerine yazdıklarını –tam olarak anlayamayarak bir de- yorumlayan muhafazakâr (sağcı ya da İslamcı mı demem gerekiyordu, tam olarak bilemedim) kesimin Said’i Müslüman sanması ve bir anda sahiplenmesi de meselenin bir başka holiganca yönünü gösteriyor. Tıpkı “Savaş ve Barış”, “Anna Karenina” ya da “Diriliş” gibi önemli romanlarını okumadıkları halde Tolstoy’un “Hz. Muhammed” üzerine yazdığı söylenen kitabın piyasada görünmesiyle büyük yazarı bir anda Müslüman ilan eden kesimin onu aynı şekilde sahiplenmesi gibi. Oysaki Tolstoy, yazdıklarıyla sadece ülkesinin değil bütün bir dünyanın gözünde gelmiş geçmiş en iyi yazarlardan birisi olarak görünmesine rağmen, bizdeki sahiplenme “bak bu da bizden” zihniyeti üzerine şekilleniyor.  Tolstoy’un “Sanat nedir?” sorusu da belki bizdeki cevabını buluyor böylece: Sanat ideolojidir!

Demokrasi Sahasında Anti-Demokrasi

Meselenin bir de akademik boyutu vardır ki bence asıl endişelenilmesi gereken de budur. Bugün pek çok üniversitede bulunan sayısız Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde onlarca hoca var. Ne yazık ki buradaki hocaların edebiyat öğretmek dışındaki kaygıları, edebiyatın çok önüne geçiyor. Dünyanın en demokratik sahaları olduğu söylenen üniversitelerdeki anti-demokratik uygulamalarla öğrencilere kendi bildikleri dışında bir şey okutmayan hocalar, akademisyenliği ay sonu hesaba yatacak olan maaşlarından başka bir şey olarak görmemektedirler. Kendi yazdıkları ya da çok destekledikleri kitapları “zorla” öğrencilerine aldıran ya da okutan akademisyenler, üniversiteleri bir ticari kurum olarak görmemektedirler umarım ki.

Kendi metinleri dışındaki metinlere mesafeli duran akademik çevreler ne yazık ki o alanda kendilerinden daha iyi durumda olan metinleri de görmezden gelmektedirler. Bugün tek kaygısı derse girip zaman geçirmek olan bazı hocalar, kendilerinden daha donanımlı bir öğrenci karşısında afallayıp kalınca da meseleyi bir şekilde ‘dersten geçme’ konusuna getirmiyorlar mı? Sağ cephedeki akademisyenlerin kaçı çağdaş edebiyat metinleri anlatırken Sevgi Soysal’ı, Füruzan’ı, Tezer Özlü’yü örnek olarak vermektedirler. Öte yandan madalyonun arka yüzündeki sol cephenin akademisyenlerinden hangileri Mustafa Kutlu’nun ya da Rasim Özdenören’in metinlerini öğrencilerinin önüne sunmaktadırlar diye merak ediyorum doğrusu. Böylesi akademisyenler de yoktur demiyorum tabi ki. Meseleye objektif ve sadece edebi değeri ölçüsünde yaklaşabilecek hocalar da yok değildir ancak ne yazık ki genel çerçevede akademisyenlik bir çile olmaktan çok da uzak değildir.

Kendi ideolojisindeki “büyüklerine” yaklaşarak bir derece daha atlayıp belki bölüm başkanlığına, dekanlığa hatta rektörlüğe oynamaya çalışan akademisyenler, eğitim “e”sinin ne kadar yanında ya da yakınındalar bilinmez. Artık demokrasiden çok uzak birer ideoloji kalesi halini almış üniversitelerde çıkan öğrenci olaylarında da öğrencileri suçlamak ne kadar doğru diye düşünmemiz gerekli bu yüzden. Balığın baştan koktuğu bir çevrede o kokuyu alamamanın sebebi ay sonu gelecek maaşları düşünmektir herhalde. Gündemdeki eli ayağı düzgün edebiyat dergilerini bile takip etmeyen edebiyat profesörleri kendi bayraklarını sallamaya devam edecekler anlaşılan. Edebiyat bunun neresinde diye sormak bile manidar kalmıyor mu bu aşamada?

Senin Dergin – Benim Dergim

Artık iyice klişe hale gelmiş bir tabir olan Cemil Meriç’in “Dergiler hür tefekkürün kalesidir.” sözü bugünlerde kimin umurunda bilemeyiz ancak dergilerin ne kadar özgür olduğunu da tartışmamız gereklidir. Demokratik sahalar olarak tanımladığımız üniversitelere bu anlamda eşlik edebilecek bir başka ortamdır edebiyat dergileri. En azından olması gereken budur. Ancak edebiyatın her alanında olduğu gibi dergiciliği de “şucular-bucular” zihniyetine hapsetmiş gibi görünüyoruz. Öyle ki hayatındaki solundaki isimler sağdakileri (ya da muhafazakar/İslami kesim de diyebiliriz yine), sağdakiler ise soldakileri umursamamaktan geri durmuyorlar.

Yakın zamanda Hece dergisi bir özel sayı hazırladı. Dergi 181. sayısını Kemal Tahir özel sayısı olarak piyasaya sürdü 2012’nin Ocak ayında. Gayet hacimli, bir dergiden ziyade bir ansiklopedi gibi hazırlanmış olan dergi Kemal Tahir üzerine okuma yapanlara ve bu anlamda akademik çalışma yapacak olanlara da yardımcı olacaktır. Dergi basıldıktan sonra eleştiriler de olmadı değil. Bunun en önemli sebebi de Kemal Tahir’in “kimin malı” olduğu problemi idi. ‘Problem’ diyorum çünkü bu mesele gerçekten de bazı çevrelerce bir problem olarak görüldü. İdeolojik olarak gerçekten de Hece dergisinin şimdiki çizgisine çok yakın olmayan bir isim olan Kemal Tahir için “her şeye rağmen” oldukça kapsamlı bir özel sayı hazırlamak cesaretini(!) gösteren Hece için, en önemli eleştirilerden biri de nehrin öteki yakasından geldi haliyle. Aydınlık’ın 15 Ocak 2012 tarihli sayısında Seyyit Nezir, Hece’nin Kemal Tahir özel sayısından bahsederken, “[…] Hece Dergisi’nin kapağında Kemal Tahir’i görüverdim. Tamam dedim, bu da oldu işte, kaptırdık sonunda! Kültür Bakanlığı’nca yayımlanan “Kemal Tahir 100 Yaşında” kitabının peşinden şimdi de 600 sayfalık “Türkiye’nin Ruhunu Arayan Aydın Kemal Tahir” kitabı… Yalçın Küçük’ün “sağcılara verelim, Peyami Safa’yla takas edelim” dediği Kemal Tahir gitti gidiyor.” ifadelerini kullanıyor ve birkaç satır sonra soruyor: “Peki nedir solculardaki Kemal Tahir düşmanlığı? Ya sağcıların aşkı?”

Türk edebiyatına mal olmuş önemli bir isim için “bizimkini kaptılar” mealince bir ifade kullanmanın ne kadar doğru olduğunu tartışacak değiliz ancak meselenin hangi boyuta vardığını görmemiz açısından da önemlidir Seyyit Nezir’in bu serzenişi. Hür tefekkürün kalesi olan dergileri nasıl tanımlamalı ve sınıflandırmalıyız diye kendine sormadan da edemiyor insan bunları gördükçe. Hece, Kemal Tahir’i kullanamaz mı sahi?

Türkiye’de bir sol-sağ (‘sağ’ tabirini baştan beri muhafazakar/İslamcı anlamında da kullandığımı bir kez daha vurgulamam gerek) gibi bir siyasi kutuplaşmanın olduğu gözle görülen bir gerçektir. Bu, edebiyata da böyle yansımıştır kuşkusuz ancak benim eleştirdiğim nokta, yapılan “iyi işler”e bile kendinden olmayan kesimin göz kapaması… Edebiyat dergiciliğinde de görülen bu kutuplaşma, tarafların kendi dirsek teması kurdukları ile edebiyatçılık oynamasından çok öteye gidemiyor. Cem Erciyes 18.06.2011 tarihli Radikal’de kaleme aldığı “Edebiyatta dergiler bitti artık bloglara bakalım” adlı yazısında, edebiyat dergiciliğinin günümüzde geldiği noktayı belirtirken birtakım dergi isimleri veriyordu. Yazıda genel olarak değinilen edebiyat dergiciliğinin, internetin de etkisiyle gereken ilgiyi artık görmemesi. Erciyes’in kurduğu cümlelerden biri ise kendisinin meseleye bakış açısını görmemiz bakımından önemli: “Eskilere baş kaldıran, kendi sözünü duyurmak isteyen ekiplerin, grupların, akımların kendini gösterdiği ve kanıtladığı dergiler yakın zaman önce bitti; artık bunu kabul etmek lazım. Sıcak Nal, Varlık, Notos, Kitaplık, Sözcükler gibi dergiler hâlâ çıkıyor ve az da olsa okunuyor; ama o kadar.”

Erciyes’in zikrettiği dergi isimleri bir şekilde edebiyat dünyasında ismini duyurmuş, önemli dergiler. Özellikle Türk dergiciliğinin mihenk taşı diyebileceğimiz (ki eskiye nazaran çıtasının düşmüş olduğu da bir gerçektir) Varlık başta olmak üzere adı geçen dergiler önemli dergilerdir. Ancak ne yazık ki Erciyes bu dergi isimlerini anarken nasıl olmuşsa yirmi yıllık Dergâh’ın, kırk yıllık Türk Edebiyatı’nın isimlerini unutmuştur. Kendisine bu durum münasebetiyle ulaşıp da rahatsızlığımı bildirdiğimde, bana Muhafazakar çevrelerin çıkarttığı dergilerin adlarına yer vermemem onları dergiden saymamaktan değil, uzun süredir hiç takip etmediğim dergiler oldukları için aklıma gelmediler, Dergah ve Türk Edebiyatı gibi köklü dergiler yok sayılamaz tabii ki.” Karşılığını vermiş olan Erciyes’in dergiciliğe nasıl baktığı da takip ettiği dergilerden anlaşılmaktadır sanırım. Bu noktada Erciyes’i hedef tahtası haline getirmek gibi bir niyetim yok. Kendisi benim de sürekli (ve belki de en fazla) takip ettiğim Radikal Kitap’ın mutfağında önemli işler yapan ve benim de kıymet verdiğim bir isim. Ancak dergicilik, her ne demekse artık bu, belli kalıpların dışına çıkmıyor ya da çıkarılamıyorsa, zaten belli ölçüde ve belli kesimler için var demektir ve bu da edebiyatın özüne ne kadar uygun düşer tartışılmalıdır. Gözüme çarpan bir örnek olduğu için Cem Erciyes’in yazısına dikkat çekmeye çalıştım. Sol kesimden bir isim olarak Cem Erciyes böyle bir tespitte bulunuyor olabilir ancak bunu muhafazakâr/İslamcı kesim yapmıyor demek de abes olacaktır. “Türkiye’de edebiyatı sol yapar” mantığı ne kadar yanlışsa, solun yaptıklarını görmezden gelmeye çalışan muhafazakâr/İslamcıların yaptığı da o kadar yanlıştır. Mesele biraz da at gözlüklerini çıkartabilme cesaretini gösterebilmektedir sanıyorum ki…

Kendim Ettim Kendim Okudum

Taraf olmayanın bertaraf olacağının sıkça dile getirildiği bir ülkede yaşayan bizler, edebiyat sahasında da bir fikrin taraftarı olmanın en doğal hak olduğunu düşünebiliriz. Ancak o fikre holiganca sarılmak ve faşizanca, bir başka fikre tahammül edememek, zıt fikrin etrafındaki oluşumları görmemek, onları yok saymak gibi davranışlar ne edebiyatın ne de genel anlamda sanatın karakterine yakışır. İdeolojiler dünyasına dönmüş olan günümüz coğrafyasının bu tutumunu en azından sanat arenasından temizleyemez miyiz peki? Bunun için ne yapılmalı ya da? Burada çözüm yolları sunacak, hasta bir adama reçete yazmaya çalışacak değilim. Ama öncelikle yapmamız gereken “onlar”ın da varlığını kabul etmek. Her şeyden önce edebiyatın edepsizliğini yapmamak… Senin dergin, benim yayınevim, onların yazarı diye düşünmek edebiyatı daha iyi bir yer haline getirmeyecek belli ki. Mesele solun, sağın, İslamcının, muhafazakarın, komünistin, sosyalistin, ülkücünün meselesi değil. Mesele edebiyatla uğraşan herkesin meselesi… Basit bir fanzin edebiyat dergisinden yeni edebiyatçılar yetiştirmeye çalışan edebiyatın akademik çevrelerine kadar uzanan bu geniş yelpazeyi birbiriyle savaşanların arenası olarak görürsek, edebiyat ne kadar ilerler diye düşünmemiz de gerekir ardından. Edebiyatta tabi ki zıt kutuplar olacaktır ki bu tarihin her döneminde böyle olagelmiştir. Ancak günümüzdeki fikir ayrılıklarının Muallim Naci ile Recaizade Ekrem’in “Zemzeme-Demdeme” tartışması gibi olmadığı da kesindir. Muallim Naci ile Recaizade Ekrem, ilk olarak birbirlerinin farkında olarak başlamışlardır tartışmaya. Bizim problemimiz ise kendimizden olmayanı görmemek halini aldı günümüzde. İktidar yalakası adamların Türkiye’nin çeşitli üniversitelerinde sözde profesörler olmalarından tutun da, dergicilik yaptığını iddia eden yayıncıların sadece kendi yelpazelerindeki “diğer” dergileri görmesine kadar bütün bir edebiyat alemi kirli bir edebiyat oyunu oynamaktan uzakta değil galiba. Hal böyle olunca, saplantılı ideolojilerimizle birlikte kendi yaptıklarımızı kendi çevremizdeki adamlarla paylaşıp yine onlarla birlikte ve onlara okumaktan başka bir şey kalmıyor geriye yapacak. “Kendin pişir kendin ye” mantığındaki bu içi boş edebiyatçılık oyunu sürdükçe de insan sormadan edemiyor kendine, sahi şu edebiyat hangimizin malı?

TEMMUZ, 2012

________________________________
Mavi Yeşil Dergisi’nin Eylül-Ekim 2012′deki 77. sayısında yayımlanmıştır.


İnternet “Edebiyatçılığı” ve Facebook’taki Bilinçsiz Paylaşımlar

Edebiyat böyle bir şey değil! Nasıl mı? Böyle işte… İçi boş, anlamsız, tanımsız, şuursuz… Blogunda yazdıklarıyla bir şekilde meşhur olduktan sonra, “piyasacılık” yapan bir X yayınevi tarafından (biliyorsunuz hangisi olduğunu) “Bunu kitap olarak basalım abi, çok satar bu!” zihniyeti ile o yazdıkları kitap olarak basılan, basılmakla kalmayıp çok satanlar listesinin ilk 10’u içerisinde yer alan o satıları yazan kişiyi ya da kişileri bizlere “yazar” diye sunan bir sisteme, edebiyatın bir parçası demek edebiyata hakaret etmenin en kestirme yolu olsa gerek! Edebiyatın metalaştırılması meselesi, belki de en mikro ölçeğiyle burada yatıyor. Tabi ki blog yazan insanlardan yazar çıkabilir, güzel şeyler de yazabilirler. Buna lafım yok. Ama mesele blog yazılması, facebook edebiyatı değil! Mesele tabiri caizse edebiyatın ayağa düşmesi. Ve sanıyorum ki tarihin hiçbir döneminde edebiyatın bu kadar kirlendiği bir zamana denk gelinmemiştir.

Bir de meselenin bir başka ve daha yoğun boyutu var ki o da facebook edebiyatı. Doğru dürüst kitap okumayan, edebiyatı takip etmeyen, dışa kapalı ve yaptıklarını ekran başından ve elinin altındaki klavye ile yapmaya çalışan “choq qüsel” paylaşımlara sahip yeni nesil, genç ve dinamik bireyler, bu ortamın kirlenmesinin en önemli sebeplerinden biri belki de. Siz hiç “Olric”in bu kadar ayağa düştüğü bir başka zaman gördünüz mü? Mekanı cennet olsun, Oğuz Atay görse hayra mı yorardı acaba bu durumu? Tutunamayanlar’ı inşaat tuğlası zanneden ya da öyle olduğunu düşünüp de okumaya erinenler “Olric”i kullanıp facebook’ta edebiyat parçalamayı çokça severler. Facebook’taki o meşhur “Arama” kısmına bir “Olric” yazın bakalım kaç tane sayfa ya da kişi ya da grup çıkacak karşınıza… Olric’i tanıdıkları kadar (tanımıyorlar, orası ayrı mesele tabi) Turgut’u, Selim’i, Hikmet’i ve en önemlisi Oğuz’u tanısalardı, zaten o ismi öylesine kullanmaya çekinir ve belki de saygıdan, böyle bir şey yapma gereksinimi duymazlardı. Ha bu arada, lafım herkese değil tabi. Oğuz Atay’ı tanıyan ve edebiyatı yakından takip eden önemli sayfalar ve kişiler de var tabi. Onlar zaten olması gerekeni yapıyor ve teşekkürü hak ediyorlar bence.

Her neyse… İşte o bahsettiğim  sayfalardan biri de (yazının altında sayfanın linkini paylaşacağım) dün gece oltamıza takıldı. Bir paylaşımda bulunmuş. “Cemal Süreya”nın bir şiiri. Ya da kendisi öyle sanıyor. Bir yerden bulup kopyalayıp yapıştırıp kendin pişir kendin ye zihniyeti ile etrafa sunmuş ve gecenin bir vakti uykusu tutmayan “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa”lar da o paylaşımı beğenmiş. Peki şiir Cemal Süreya’nın mı? Tabi ki hayır! Google amcaya sorsa onu paylaşan kişi, zaten sorunun cevabına ulaşacak ama buna gereksinim duymamış olacak ki olduğu gibi aktarmış. Şiir şöyle:

Kaçan otobüse son anda
Koşarak yetişmek gibi bir şey
Sana aşık olmak.
Nefes nefese
Durduğu için şoföre minnettar
Büyük bir zafer kazanmışçasına mağrur
Yolcularla göz göze gelince mahcup
Ve tam zamanında binmekle
Olamayacak kadar mesut.

Cemal Süreya’nın bu şiirini bir yerden hatırlayabildiniz mi peki? Hatırlayamıyorsanız zorlamayın. Çünkü şiir Cemal Süreya’nın değil. Ebru Cündübeyoğlu’nun… Ne alaka değil mi? Hani şiir Turgut Uyar’ın, Edip Cansever’in falan olsa da onlardan biriyle karıştırsak eyvallah diyeceğiz ama ne yazık ki değil. Ne alaka: kel alaka! Bunu görmüş fark etmiş bir X şahsı da (deşifre etmiyoruz) sayfa yöneticisi olan hanım kızımıza özelden ulaşıp sıkıntıyı iletmiş. Ancak hanım kızımız hem suçlu hem de yeterince güçlü hissediyor olacak ki kendini, zeytinyağı misali üste çıkmış. E o zaman biz de onu üstte bırakalım. Ne de olsa edebiyatla gerçekten ilgilenmeye çalışanlar, üstte durmaz, meselelerin derinine iner.

Bu arada son olarak, ben sayfayı da sayfa sahibini de tanımıyorum. Gözüme onlarca şey çarpıyor, gülüp geçiyorum. Bazılarını yakın arkadaşlarım yapıyor, onları uyarıyorum. İnternetin edebiyatı kirletmesine bu kadar izin vermememiz gerek diye düşünüyorum. Sözün özü, bu arkadaşı da tanımam ama bu sayfa aracılığıyla bir kötü reklamını yapalım bakalım… Ha bir de gözünüzü seveyim, edebiyatı rahat bırakın. Lütfen!

 

İlgili sayfanın linki: http://www.facebook.com/pages/Olric/146919598688738?ref=ts