Tag Archives: Everest Yayınları

Öyküye Bir Nefes: Güneşi Kötü Evler *

güneşi kötü evler

İlk kitabı Avuntular’dan (İletişim Yayınları, 2017) neredeyse iki yıl sonra ikinci kitabı Güneşi Kötü Evler (Everest Yayınları, Kasım 2019) ile öykü okurlarını yeniden selamladı Ömer Arslan. Bir öyküsü hariç (Malta Yok) aşağı yukarı 8-10 sayfalık öykülerden oluşan toplamda on üç öyküye yer vermiş yazar yeni kitabında. Bu anlamda bir önceki kitabına göre öykü sayısı neredeyse yarı yarıya azalmış. Bu, aslında anlamsız, sayısal verileri bir kenarda bırakırsak Ömer Arslan’ın yeni kitabında da öncekine benzer tatta öyküler görmek mümkün. Yazarın şahsına münhasır üslubuna, öykülerin naif atmosferi de eklenince okuru yormayan, kalabalık gevezeliklerden uzak, son derece başarılı öyküler çıkıyor ortaya. Güneşi Kötü Evler, şimdiden Türk öykücülüğünde kalıcı olma iddiası taşıyan kitaplardan biri olacağa benziyor.

Julio Cortazar bir konuşmasında, metin ile okur arasındaki mücadeleyi romanın hep sayıyla kazandığını, oysa öykünün bu maçı nakavtla alması gerektiğini söylemişti. Ömer Arslan’ın öyküleri bu tanıma yeterince uyuyor benim gözümde. Özellikle birkaç noktada, nakavtı tam olması gereken anda yakalıyor. Onun öykülerinin önemli özelliklerinden biri kullandığı dil. Bir berber, berber gibi konuşuyor; genç bir kadın konuşurken adeta silueti okurun gözünde canlanıyor; küçük bir çocuğun ağzından beylik laflar duysak bile onun çocuk olduğundan şüphe etmiyoruz. Bunlara benzer pek çok farklı örnek var Arslan’ın öykülerinde. Karakter kurmaktaki başarısının en önemli sebeplerinden biri de bu bana kalırsa. Onları olması gerektiği gibi tarif edebilmesi ve konuşturması. Dil demişken, özellikle bir dönem çokça gündeme gelmiş olan “öyküde diyalog eksikliği” konusuna da değinmek gerek. Güneşi Eksik Evler’deki diyaloglarda lüzumsuz laf kalabalıklarına, metni şişirmek için kullanılan yazarlık manevralarına rastlamak olası değil. İşte bütün bunlar da öyküleri hem daha gerçek hem de daha akıcı kılıyor.

Bir tür olarak, örneğin romana göre, çok daha kısıtlı imkanları olan öykü her bir zerresini tadında vermek zorunda diye düşünüyorum. Herhangi bir öğenin biraz eksik veya biraz fazla olması, maçı nakavtla kazanması gereken öykünün ringde kalmasına sebep olabilir. Bu öğelerden biri de öyküde betimleme. Ömer Arslan’ın öykülerinin sevdiğim noktalarından biri gereksiz betimlemelerle metni ve doğal olarak da okuru boğmaması. Zaten sınırlı bir alanda top gezdirmek zorunda olan öykü için bu durum bir hayli önemli. Güneşi Kötü Evler, anlatının kendisine odaklanarak bu betimleme tuzağına düşmüyor ve olması gerektiği kadarını anlatarak nakavta giden yolda ciddi bir avantaj sağlıyor.

Son olarak öykülerdeki karakterlerin “gezginliği” hakkında da bir şeyler söylemek gerek ki bu okuru şaşırtabileceği kadar memnun da edebilecek bir durum. Öyle ki bir öyküde geçen karakter sonraki bir başka öyküde yeniden karşımıza çıkabiliyor. Böylece bir süre sonra o karakterlerle arkadaş olarak; mutsuz anlarına, ayrılıklara, yanlış anlaşılmalara, sevinçlere ortaklık ederek sayfalar boyunca ilerliyoruz. Bu da bence okurun hem metni içselleştirmesine hem de öyküler arasında kaybolmasına yardımcı oluyor.

Ömer Arslan, Güneşi Kötü Evler’de bizlere bilmediğimiz bir şey anlatmıyor esasında. Hepimizin başından geçmesi muhtemel bu hikayeler, onun kaleminde, bize aynanın karşısında kendimizi izliyormuşuz hissi veriyor. Kendimizi, yakınlarımızı veya yakınlarımızdan geçen aslında hiç tanımadıklarımızı… Türk öykücülüğü içinde şahsına münhasır yerini şimdiden alan Ömer Arslan, bize bildiğimiz bir yolda kaybolmayı öğretiyor. Gerisi kaybolmaktan korkmayan okura kalmışr (Everest Yayınları, Kasım 2019) ile öykü okurlarını yeniden selamladı Ömer Arslan. Bir öyküsü hariç (Malta Yok) aşağı yukarı 8-10 sayfalık öykülerden oluşan toplamda on üç öyküye yer vermiş yazar yeni kitabında. Bu anlamda bir önceki kitabına göre öykü sayısı neredeyse yarı yarıya azalmış. Bu, aslında anlamsız, sayısal verileri bir kenarda bırakırsak Ömer Arslan’ın yeni kitabında da öncekine benzer tatta öyküler görmek mümkün. Yazarın şahsına münhasır üslubuna, öykülerin naif atmosferi de eklenince okuru yormayan, kalabalık gevezeliklerden uzak, son derece başarılı öyküler çıkıyor ortaya. Güneşi Kötü Evler, şimdiden Türk öykücülüğünde kalıcı olma iddiası taşıyan kitaplardan biri olacağa benziyor.

Julio Cortazar bir konuşmasında, metin ile okur arasındaki mücadeleyi romanın hep sayıyla kazandığını, oysa öykünün bu maçı nakavtla alması gerektiğini söylemişti. Ömer Arslan’ın öyküleri bu tanıma yeterince uyuyor benim gözümde. Özellikle birkaç noktada, nakavtı tam olması gereken anda yakalıyor. Onun öykülerinin önemli özelliklerinden biri kullandığı dil. Bir berber, berber gibi konuşuyor; genç bir kadın konuşurken adeta silueti okurun gözünde canlanıyor; küçük bir çocuğun ağzından beylik laflar duysak bile onun çocuk olduğundan şüphe etmiyoruz. Bunlara benzer pek çok farklı örnek var Arslan’ın öykülerinde. Karakter kurmaktaki başarısının en önemli sebeplerinden biri de bu bana kalırsa. Onları olması gerektiği gibi tarif edebilmesi ve konuşturması. Dil demişken, özellikle bir dönem çokça gündeme gelmiş olan “öyküde diyalog eksikliği” konusuna da değinmek gerek. Güneşi Eksik Evler’deki diyaloglarda lüzumsuz laf kalabalıklarına, metni şişirmek için kullanılan yazarlık manevralarına rastlamak olası değil. İşte bütün bunlar da öyküleri hem daha gerçek hem de daha akıcı kılıyor.

Bir tür olarak, örneğin romana göre, çok daha kısıtlı imkanları olan öykü her bir zerresini tadında vermek zorunda diye düşünüyorum. Herhangi bir öğenin biraz eksik veya biraz fazla olması, maçı nakavtla kazanması gereken öykünün ringde kalmasına sebep olabilir. Bu öğelerden biri de öyküde betimleme. Ömer Arslan’ın öykülerinin sevdiğim noktalarından biri gereksiz betimlemelerle metni ve doğal olarak da okuru boğmaması. Zaten sınırlı bir alanda top gezdirmek zorunda olan öykü için bu durum bir hayli önemli. Güneşi Kötü Evler, anlatının kendisine odaklanarak bu betimleme tuzağına düşmüyor ve olması gerektiği kadarını anlatarak nakavta giden yolda ciddi bir avantaj sağlıyor.

Son olarak öykülerdeki karakterlerin “gezginliği” hakkında da bir şeyler söylemek gerek ki bu okuru şaşırtabileceği kadar memnun da edebilecek bir durum. Öyle ki bir öyküde geçen karakter sonraki bir başka öyküde yeniden karşımıza çıkabiliyor. Böylece bir süre sonra o karakterlerle arkadaş olarak; mutsuz anlarına, ayrılıklara, yanlış anlaşılmalara, sevinçlere ortaklık ederek sayfalar boyunca ilerliyoruz. Bu da bence okurun hem metni içselleştirmesine hem de öyküler arasında kaybolmasına yardımcı oluyor.

Ömer Arslan, Güneşi Kötü Evler’de bizlere bilmediğimiz bir şey anlatmıyor esasında. Hepimizin başından geçmesi muhtemel bu hikayeler, onun kaleminde, bize aynanın karşısında kendimizi izliyormuşuz hissi veriyor. Kendimizi, yakınlarımızı veya yakınlarımızdan geçen aslında hiç tanımadıklarımızı… Türk öykücülüğü içinde şahsına münhasır yerini şimdiden alan Ömer Arslan, bize bildiğimiz bir yolda kaybolmayı öğretiyor. Gerisi kaybolmaktan korkmayan okura kalmış

  • Cumhuriyet Kitap, 1554. Sayı, 28 Kasım 2019.

Çiçekli Bir Bahçeye Varır Umuduyla: Ovada Paldır Küldür *

ovada paldır küldür.jpg

İlk kitabı Derdin İncinmesin (Everest Yayınları, 2016) ile “kitaplı öykücüler” arasına katılan Mustafa Orman, yaklaşık üç yıl sonra ikinci öykü kitabı Ovada Paldır Küldür (Everest Yayınları, 2019) ile tekrar öykü severlerin karşısına çıktı. Mustafa Orman’ın iyi bir dinlenme dönemi geçirdiği, öyküleri okuyanlar tarafından fark edilecektir. Hem muhteva hem de üslup olarak ilk kitabı Derdin İncinmesin’in üzerine koymuş gibi görünüyor yazar. İlk kitaptaki sayıca fazla ve hacimce (görece) kısa uzunluktaki öykülere nazaran yeni kitabında “Mahcup İnsanlar Geçti” ve “Dağda Yel Sesi Var” adlı iki uzun ve “Kesişme” adlı bir kısa öyküyle beraber toplamda üç öykü yer alıyor. Bu üç öykünün bir diğer önemli özelliği birbirine yaslı bir şekilde var olmaları ve toplamda bir bütünü oluşturmaları. Aynı karakterleri üç öyküde de görmek mümkün. Öyle ki aradaki öykü isimleri ortadan kaldırılsa okurun bu metni geniş bir bütünsellik içerisinde bir novella tadında okuyabileceğini de söylemek mümkün diyebilirim. (Biraz spekülatif bir fikre kapılarak, Mustafa Orman’ın sonraki kitaplarından birinin roman olacağını bile düşündürdü bana Ovada Paldır Küldür.)

İlk kitabını, “Kitabı eline alıp hiçbir zaman okuyamayacak olan anneme…” ifadeleriyle annesine ithaf eden Mustafa Orman, yeni kitabını silahlı bir saldırıda hayatını kaybeden hukukçu ve aktivist Tahir Elçi’ye ithaf etmiş. Tıpkı ilk ithafta gördüğümüze benzer bir duruşu burada da görmek mümkün. Mustafa Orman’ın öykülerini ve hayata karşı takındığı tavrı bilenler, kitabın Tahir Elçi’ye ithaf edilmesinin de tesadüf olmadığını fark edecektir.

Mustafa Orman’ın öykülerinin belirgin özelliklerinden birisi betimleme. Doğaya, eşyaya, insanın türlü hallerine dair yapılan bu betimlemeler öykülerdeki derinliği arttırdığı gibi okurun da metnin içerisinde diri durmasına yardımcı oluyor. Öte yandan ilk öykü kitabına göre Ovada Paldır Küldür, karakterler arası diyaloglar bakımından da daha oturaklı, daha yerli yerinde bir tablo çiziyor. Karakterlerin ağızlarından dökülen her bir cümlede yaşadıkları topraklardan izler olduğu hemen fark ediliyor. Orman’ın karakterlerinde zoraki bir dil yok, her şey akışında ilerliyor. Son derece doğal ve gerçekçi bir üslupla kaleme alınmış olan metinlerin bu sahiciliği taşımasının en önemli sebeplerinden birisi de bana kalırsa Mustafa Orman’ın tanıdığı, bildiği, derdini dert edindiği yerlerin ve kişilerin hikayelerini yazması. Bu hikayeler büyük ölçüde bireysel bir temelden yola çıkılarak yazılsa da mutlaka bir ucu toplumsal olana yaslanıyor.

Kitabın son öyküsü olan Kesişme’ye şu cümlelerle başlıyor Mustafa Orman: “Biz, arada sıkışıp kalmış insanlar, tuhaf insanlarız; ne iyiliğimiz ne de kötülüğümüz bir şeye benziyor. İki insan, iki şehir, iki coğrafya, iki bahçe, iki dil arasında kalmanın tedirginliğindeyiz. Bu şeyler arasında sıkışmanın bocalayışı sürecek her daim, diyorum.” Orman’ın işaret ettiği bocalama hali kitabın neredeyse tamamına hâkim. İki dil, iki coğrafya, iki insan arasında gidip gelen zihinler en çok da yersiz yurtsuzluğu, sığamamışlığı, bir yönüyle hep eksikliği anlatıyor. Ancak yine de ilk kitabındaki bir öyküsünde geçen “Nerede duruyorsa, oraya benziyor insan.” ifadesiyle kurduğu mekân ile insan arasındaki ilişkiyi yeni kitabında da pek çok farklı boyutuyla görüyoruz. Bir yere ait olma ile yersiz yurtsuzluk arasındaki alacakaranlıkta ilerliyoruz böylece ovada paldır küldür… Bütün bunların getirdiği karanlık tablo, içindeki umut kırıntılarıyla birlikte de öykülerin genel atmosferinde varlığını her daim hissettiriyor. Bir yönüyle eksik, biraz savruk o umut kırıntılarıyla birlikte tamamlıyoruz biz de öyküleri. “Dünyanın gidişatına bakıp üzülecek takati bulamıyordum kendimde. Bir yolda yürümeliyim, ağaçların hâlâ yapraklarını döküp yeşerdiğine inandıran, çocukların boş arazilerde topun peşinde koştuğu, annelerin kapı önlerinde çocuklarını beklediği, babaların fırından koltuk altlarına sıcak ekmekleri koyup eve döndüğü bir yol.”

Mustafa Orman, Ovada Paldır Küldür’le edebiyatta kalıcı olacağının, yerini sağlamlaştıracağının izlerini sunuyor okura. Belli bir hassasiyeti ve derdi olan, o derdi ise okurun gözüne sokmadan veren öyküler yazıyor Orman. Onun öyküleriyle dertlenmeye, yer yer tebessüm etmeye ve umudu diri tutmaya devam ediyoruz biz de. Ovada, paldır küldür yuvarlanıyoruz belki ama elbette çiçekli bir bahçeye varacağız umuduyla…

________________________________________________________________

*  Akşam Kitap, 12 Temmuz 2019 Cuma.


Savaşın Anlamsızlığı ve Bireyin Var Olma Çabası: Kızıl Kahkaha *

leonid andreyev

19. yüzyıl Rus yazarlarından Leonid Andreyev (1871-1919) tarafından kaleme alınan Kızıl Kahkaha, yakın zamanda Everest Yayınları etiketiyle okur ile buluştu. Daha çok bir “oyun yazarı” olarak tanınan Andreyev, hikâyeleri ile de hem klasik Rus edebiyatında hem de dünya edebiyatında şahsına münhasır bir yer kaplıyor.

Leonid Andreyev’in eserlerinde genel olarak hâkim olan huzursuz hava ve karamsar bakışı Kızıl Kahkaha’da da görmek mümkün. Bunun sebebini de belli ölçülerde yazarın yaşamında ve dönemin toplumsal yaşantısında aramalıyız diye düşünmüyorum. Yoksulluk içinde büyüyen ve bu yoksulluktan ötürü üniversiteyi bırakmak zorunda kalan Leonid Andreyev, sonrasında intihara bile kalkışmıştır. Özellikle imparatorluktan çarlık dönemine geçişin yaşandığı 1905 Devrimi ile Çarlık Rusya’sının yıkıldığı 1917 Devrimi arasında etkili olan Andreyev, zorlu sosyal ve siyasal koşulları tüm şiddetiyle yaşamış yazardı. Bütün bunların ışığında, yazarın kısa ömründe pek çok olumsuz tablo ile karşılaştığını söylemek yanlış olmayacaktır. İşte eserlerine sinen huzursuzluğun da temelini bu manzara oluşturmakta.

Kızıl Kahkaha, yazarın, 1904-1905 yıllarında geçen Japonya-Rus Savaşının etkisiyle kaleme aldığı bir roman. Rusların ciddi bir yenilgiye uğradığı ve Uzakdoğu’daki yayılmacı politikasından vazgeçtiği bu savaş, dünyanın henüz topyekûn bir savaş görmediği dönemin izlerini taşır. Andreyev belki büyük ölçüde yenilginin de etkisiyle, Kızıl Kahkaha’yı kaleme alır ve eser boyunca savaşın toplumsal ve bireysel olarak yıkıcılığı üzerinde durur.

“…delilik ve korku.” diye başlıyor hikâye ve metin boyunca bu iki duygu arasında gidip gelen asker(ler)in düşünceleri anlatılıyor. Savaşın sadece savaş sahasında kalmadığı, en ücra evlerin, en görünmez sosyal ilişkilerin bile içine kadar sızdığı gerçeği metin boyunca farklı şekillerde dile getiriliyor. Delilik ile korku arasına sıkışmış askerlerin bazıları çoktan akli melekelerini yitirmiş; kimisi ise bedenini savaş meydanında bırakmış. Savaşın bir kazananı olabilir mi peki? Gerçekten mümkün mü? Bunun da apaçık bir cevabını veriyor bize yazar:  “Tek bir yerde toplanan ve kendi eylemlerine haklılık kazandırmaya çalışan milyonlarca insan birbirlerini öldürüyor ve hepsi eşit ölçüde acı çekiyor, hepsi eşit ölçüde mutsuz oluyor; nedir bu peki, sonuçta bu delilik değil de nedir?” Savaşın getirdiği; eşit derecede yıkım, mutsuzluk ve acıdan başka bir şey değil. Sadece hikâyenin başkahramanından duyduklarımız bile yeterli aslında bunu anlamaya. Herkesin o büyük yıkımın bir parçası olduğuna ikna olmak da zor olmuyor.

Tıpkı yazar gibi romanın karakterleri de yaşananın ilk savaş olmadığını ve son da olmayacağını biliyor. Tarihin tekerrürden ibaret olduğu ve insanın, tarih sahnesinde sınırlı bir zaman zarfı içerisinde var olan bir figür olduğu tüm sertliğiyle okurun yüzüne çarpıyor. Öyle ki ölüm sadece öleni ilgilendiriyor. Kişinin gelip geçiciliğine nazaran hayatın devam ettiğini gösteren şu pasaj belki de kitabın özetini sunuyor:

Zarfa uzun bir süre baktım ve düşündüm: Onu elinde tutmuştu, bir yerden satın alıp parasını ödemişti, emir eri de kantine gidiyor, pulu yapıştırıp zarfı kapatıyordu ve mektubu kutuya belki de kendi atıyordu. Sonra da posta denilen karmaşık makinenin çarkı harekete geçiyor ve mektup ormanlardan, tarlalardan ve kasabalardan elden ele geçerek yol alıyor, hedefine doğru durmadan ve ısrarla ilerliyordu. Mektubu yazan o sabah botlarını son kez giyiyordu ve mektup yoluna devam ediyordu. Adam öldürülüyor, mektupsa ilerleyişini sürdürüyor. Adam bir çukurun içine atılıyor, üzeri tepeleme ceset ve toprak yığını ile doluyor; mektupsa gri damgalı zarfın içinde yaşayan bir hayalet gibi ormanları, tarlaları ve kasabaları aşıyor.”

Bütün bunların yanında yazarın muazzam üslubu ve metnin akıcılığı da adeta bir anlatı şöleni oluyor okur için. 19. yüzyıl Rus edebiyatının Tolstoy’la, Dostoyevski’yle sınırlı olmadığının en güzel örneklerinden birini sunuyor bize Leonid Andreyev. Savaş ve savaşın getirdikleri üzerinden, huzursuzluk, yıkım, acı, ölüm gibi olguları ustalıkla işleyen yazar, okurun zihnini de “delilik ile korku” arasında sürüklüyor. Yükte hafif, pahada ağır bu kitabın hem yazıldığı dönemin toplumsal ve siyasi koşullarını görmek hem de bireyin bu koşullar altında varoluş mücadelesine tanık olmak için okunması gerektiğini düşünüyorum. Leonid Andreyev’e de klasik edebiyat tarihinde hak ettiği değer mutlaka verilmeli.

_____________________________________________________

* Bu metnin daraltılmış bir hali, Kitap Defteri Dergisi’nin 4. sayısında (Nisan 2019) yayınlanmıştır.


“Görkemli Dünya”nın Kapısını Aralamak *

görkemli dünya

David Le Breton, Yürümeye Övgü[1] adlı kitabının hemen başında yürüyüş için, “Yürüyüş dünyaya açılmadır. İnsanı mutlu yaşam duyguları içinde yeniden oluşturur. (…) Yürüyüş çoğu zaman insanın kendi içinde yoğunlaşmasını sağlayan bir dönemeçtir.” ifadelerini kullanıyor. Özellikle doğa yürüyüşleri, insanın kendi içine dönmesine, kendisini ve dünyayı her anlamda sorgulamasına yardımcı olan bir derinliği içinde barındırır. Yürüyüşün özünde var olan bu sorgulama, insanı önceki halinden belli ölçülerde farklılaştırır. Breton’un “İnsan bazen yürüyüşten değişmiş olarak döner,” cümlesi de bu sorgulamanın bir sonucudur mutlaka.

Everest Yayınları tarafından Temmuz 2018’de, Esen Akyel çevirisiyle okurla buluşturulan Görkemli Dünya, dünya edebiyatına Siddhartha, Bozkırkurdu, Boncuk Oyunu gibi çok önemli eserleri kazandıran Hermann Hesse’nin gezgin, düşünür, şair ve hatta ressam olarak bir portesini sunuyor bize. Hesse, doğayı, yürüyüşü ve kendini anlamayı merkeze alarak sadece edebi bir metin değil aynı zamanda felsefi, psikolojik ve sosyolojik yönleri de olan çok yönlü bir yapıt ortaya koyuyor. Dışarının çağrısına uyarak tek başına evinden ayrılan Hesse, doğa ile bütünlük kurdukça adeta başka birine dönüşüyor veya içindeki öteki Hesse’yi keşfediyor. “Dünya üzerinde hiçbir şey sınırlardan daha tiksinti verici, daha aşağılık olamaz.” diyen yazar, sınırları aşıyor ve vardığı her yeni nokta onun kendisini, dünyayı, varoluşunu yeniden düşündüğü bir uzama dönüşüyor. Görkemli Dünya’da Hesse’nin yürüyüşleri esnasında aldığı notların yanı sıra çeşitli fotoğrafları, çizimleri ve şiirleri de yer alıyor. Böylece bu incecik kitap, romancılığıyla tanınan Hesse’nin farklı yönlerini de gösteriyor bize. Tabi bütün bir kitabın odak noktasını yürüyüş fikrinin oluşturduğunu da bir kere daha vurgulamak gerek.

*

Oruç Aruoba, Yürüme adlı kitabında şöyle diyor: “Yol, iki yer arası değildir – yer iki yol arasıdır. Yola çıkan kişi, bir yerden kalkıp başka bir yere ulaşmağa çalışan değildir – yolu yürüyendir. Yer görelidir; mutlak olan, yoldur – ya da, yürümek…” Bu cümleler, yürümenin düşünsel derinliğine dair önemli bir rota çiziyor bizlere. Görkemli Dünya’yı Oruç Aruoba’nın Yürüme’sinden çok önce kaleme alan Hesse ise Aruoba ile aynı fikirde olacak ki sık sık yürüyüşün bizatihi kendisine; sadece fiziksel değil düşünsel bir eylem olarak da yürüyüşe; “belli bir yönü olmadan gezmek” fikrine odaklanıyor. Yürürken düşünmek, doğayı ve doğadaki kendini yeniden keşfetmek anlamına geliyor. Hesse’nin de temel olarak yaptığı şey bu aslında: Yürüyüşü fiziksel bir eylem olmanın, iki nokta arasındaki mesafeyi kat etme biçimi olmanın çok daha ötesine taşımak…

*

hermann-hesse

Kitap incecik. Ama hacmine oranla son derece dolu ve bir hayli de yoğun. Çiftlik Evi, Küçük Kasaba, Köprü, Ağaçlar, Öğle Dinlenmesi ve Göl, Ağaç, Dağ gibi alt başlıklara ayrılan metinlerin her biri yine Hesse’nin çeşitli çizimleriyle süslenmiş. Çizimler, adeta Hesse’nin gezip gördüğü yerlerin zihnindeki yansımasının somutlaşmış hali. Bu vesileyle okur olarak bizler de Hesse’nin bir başka özelliği ile tanışmış oluyoruz böylece, ressamlığıyla. Öte yandan yine bölümler arasında Hesse’nin şiirlerine de yer verilmiş. “Her Şey Geçici” başlıklı şiirinde “Bugün parlayan ne varsa / Yakında sönecek” diyen Hermann Hesse’nin yürüyüşleri esnasında sık sık ölümün karanlık duygusuna kapıldığını da görüyoruz. “Hiçbir şey doğru değil. Hiçbir şey insanı mutlu etmiyor ve ısıtmıyor. Her şey ıssız hüzünlü ve bulanık. Tüm notaların akordu bozuk. Tüm renkler soluk.” şeklindeki cümleleri, onun sık sık kapıldığı bu karamsar düşüncelerin de bir özeti aslında.

Açıkçası,” diyor Hesse, “belli bir yönü olmadan gezmek, bir aylağın yaşamı gibi günışığında her şeyi kolayından alabilmektir bu yaşam. Sırtımda çantayla yaşamaya istekliyim ve bırakıyorum pantolonlarım istedikleri gibi aşınsınlar.” Bu cümleler, yürüyüşün aslında bir direniş biçimi, bir karşı duruş olduğunu da gösteriyor bize. Amacı bir noktadan diğerine varmak olmayan “yürüyüş fikri”, böylece felsefi bir eylem halini alıyor. Yürüyüşün derinliği burada saklı. Hesse de bunun farkında olsa gerek ki onun yürüyüşlerinde de varılacak yer değil, yürüyüşün kendisi önem kazanıyor. Henry Thoreau’nun, “(…) kısa bir yürüyüşe bile ölümsüz bir serüven ruhuyla, geri dönmeyecekmiş gibi, terk ettiğimiz krallıklara birer anmalık olarak yalnızca mumyalanmış kalplerimizi yollamayı göze alarak çıkmalıyız.”[2] şeklindeki sözlerini doğrularcasına yola çıkıyor Hesse. Çünkü yürüyüş, ancak bu anlamıyla kişinin kendisi ile kurduğu iletişimi anlamlı kılıyor ve ancak bu şekilde kurulabilecek iletişim bireyin kendine dönük kapıları açmasına yardımcı oluyor. Başka bir deyişle, bu yürüyüş sayesinde kişi “görkemli dünyanın” gizemlerini çözmeye başlıyor. Evlerin, patikaların, ağaçların içinden geçip giden Hermann Hesse de gördüğü her yeni manzarada tekrardan büyüleniyor. Bazen melankoliye kapılan yazar, ölüm ve aşk arasında gidip geliyor. Ağaçlarla, ormanla öylesine güçlü bir ilişki kuruyor ki, “Ağaçlar bir çeşit tapınaktır. Kim ki onlarla konuşmayı ve onları dinlemeyi becerir, gerçeği öğrenebilir.” demekten geri durmuyor.

*

Henry David Thoreau, doğadan ve yürüyüşten şu şekilde bahsediyor: “Sağlığı toplumda bulamaz, doğada bulursunuz. Ayaklarımız doğanın ortasına basmadığı sürece, yüzümüz sararıp solacaktır.” Doğa ile kurulacak ilişki insanın daha özüne dönük, daha kendisiyle ilgilidir mutlaka. Thoreau’nun söylediği gibi Hesse de doğa ile böylesi bir ilişki kuruyor. Öyle ki, “Ne zaman Alplerin güney yamaçlarına, bu kutsanmış yörelere gelsem, kendimi sürgünden eve gelmiş, bir kez daha dağların olmam gereken tarafındaymışım gibi hissederim.” diyor Hermann Hesse. İnsanların fakirliklerine rağmen iyi, medeni ve dost olduklarını vurgulaması da yine bu ilişkinin bir tezahürünü oluşturuyor. Hesse’nin yapmaya çalıştığı doğayla gerçek bir ilişki kurmak, böylece doğada kayboldukça kendini daha iyi tanımak, keşfetmek…

Görkemli Dünya, okuru doğaya çağıracak mı bilinmez. Ama en azından bir ışık zerresi olacağı kesin. Belki Hesse’nin cümlelerini okudukça en azından nerede olduğumuzu, neden burada olduğumuzu sorgulama fırsatı bulacağız. Bu incecik kitap bize sadece Hermann Hesse’nin doğayla kurduğu ilişkiyi göstermeyecek muhakkak. Aynı zamanda bizim de doğaya ne kadar ihtiyacımız olduğunun altını kalın bir kalemle çizecek. Görkemli Dünya, Hermann Hesse’nin yaşamla ölüm arasındaki ince çizgide yürüdüğü mesafelerin çok kısa bir pusulası adeta. Hayata dair pek çok düşünce, bu incecik kitabın sayfaları arasında yerini bulmuş. Hesse, yürürken düşünüyor ve yazdıklarıyla da okuru düşündürüyor. Her ne kadar “ölmek yaşamaktan çok daha iyi” dese de o, yaşamın anlamını aramaya devam ediyor. En sonunda biz de bu görkemli dünyanın bir köşesinde kendimize soruyoruz Hesse gibi: “Acaba gerçek olarak ele aldığım her şey sadece dışarı atılmış bir şekilde iç dünyamın yansıması mı?”

[1] David Le Breton, Yürümeye Övgü, Sel Yayıncılık, Çev. İsmail Yerguz.

[2] Henry David Thoreau, Doğa ve Yürüyüş Üzerine Seçme Denemeler, Everest Yayınları, Çev. Aytek Sever.

_____________________________________

* Arka Kapak, 36. Sayı, Eylül 2018.


Ardını Bilmediğin Kapıları Aç! *

Deneysel öykünün genç ve başarılı isimlerinden Orçun Ünal, ilk öykü kitabı Dekadans ve Ölüm’den (Raskol’un Baltası Yayınları, 2014) dört yıl sonra, Everest Yayınları etiketiyle piyasaya sürülen yeni öykü kitabı Bu Ben Değilim ile okurlarını tekrar selamladı. Ünal’ın ismini farklı edebiyat dergilerinde görmeye alışkınız. Yeniliğe açık, kendini kolay kolay tekrar etmeyen, postmodern edebiyatın pek çok imkânını ustalıkla kullanan ve farklı biçimler denemekten korkmayan yazar, Bu Ben Değilim’de de büyük ölçüde bu çizgisini sürdürüyor. Orçun Ünal’ı kendi kuşağı içerisinde farklı bir noktada konumlandıran da bu farklılığı olsa gerek. Sadece içerik olarak değil, biçim olarak da öyküye ciddi mesai ayırdığı, öykü üzerine düşündüğü fark edilen Ünal, yeni öykü kitabı ile de sözünü ettiğim şahsına münhasır yerini korumaya devam edecek gibi görünüyor.

1, 1+1, 1-1, 0 ve½ şeklinde beş farklı ana bölüme ayrılmış olan Bu Ben Değilim toplamda 15 öyküden oluşuyor. İlk öykü kitabı Dekadans ve Ölüm’e oranla Bu Ben Değilim’de biçimi bir nebze daha geri plana attığı söylenebilir Orçun Ünal’ın. Bu anlamda klasik anlatı biçimine yakınlaşmış gibi görünse de yenilikçi ve çizgi dışı duruşunu kaybettiği kesinlikle söylenemez. Tıpkı ilk kitabında olduğu gibi yeni kitabında da sınırları zorlayarak zihnin derinliklerinde, karanlık köşelerinde, keyifli ancak bir o kadar da zor bir yolculuğa çıkarıyor okuru. Yaşama ve ölüme dair ne varsa, Orçun Ünal’ın öykülerinde bunlardan izler bulmak mümkün. Öyküler bir çırpıda okunup bitirilebilecek metinler olsa bile zihindeki etkisi çok daha uzun sürüyor. Bu anlamda okunması kolay ancak hazmedilmesi zor öyküler. Belli ki Orçun Ünal da bunun farkında. Kutsal Olmayan Üçleme adlı öyküsünde geçen cümleler, belki de bu farkındalığın bir dışavurumu: “Ansızın fark ediyor ki herkesin anlayabileceği bir dilde yazılmamış metni,” diyor Orçun Ünal ve soruyor: “Hem öyle bir dil var mı dünyada? İnsanlar dillerle ayrılmış birbirlerinden. Diller duvarlardan daha aşılmaz, kapılardan daha kapalı, parmaklıklardan daha güçlü. O zaman nasıl ulaşacak metni herkese?”Bu açıdan bakılırsa, Orçun Ünal’ın öykülerinin, “Edebi eserlerde dil, gerçekliğin yahut deneyimin basit bir aracı değil, esasıdır,” diyen Terry Eagleton’ı hatırlatıyor olması da tesadüf değil muhakkak. Bu Ben Değilim’de okurun çıkacağı zorlu yolculuk için öngörülebilir bir rota yok. Ünal, boşlukları seviyor ve okuru yönlendirmekten ziyade onlara geçebilecekleri kapıları gösteriyor. Bu kapıların ardında ne olduğu, biraz da okurun metinle kurduğu ilişkiye; metni alımlama ve yorumlama biçimine bağlı diye düşünüyorum. Çünkü –yine Eagleton’dan bir alıntıyla ifade edecek olursak-, “Okur, daima yazarın kafasında kurduğunu düşündüğü şeye boyun eğmek zorunda değildir.” Bu anlamda Orçun Ünal’ın da okurları serbest bıraktığı, -varsa öyle bir şey- kendi gerçekliğine inandırmaktan ziyade, farklı gerçekliklerin mümkün olduğunu gösterdiği söylenebilir.

Orçun Ünal, bir tür olarak “öykü” üzerine olduğu kadar, bizatihi yazı ve dilin kendisine dair de düşünmeyi seven bir yazar. (Dil üzerine çalışan bir akademisyen olduğunu da belki hatırlamak gerekli.) Öykülerinde de yazının ve dilin imkânlarını felsefi bir düşünce temelinde kurgulaması, bunun en açık göstergesi gibi duruyor. Bunun dışında Bu Ben Değilim’de de ilk öykü kitabında olduğu gibi ölüm, intihar, hafıza, benlik gibi temaları gündeminden düşürmüyor. Hayal ile gerçek arasında kurduğu sağlam köprüde, çoğu zaman okuru yalnız bırakıp kendi yolunu bulmasını bekliyor. Kitabın son öyküsü olan Duvar: Bir Yürüyüş’te de söylediği gibi: “Evi sırtında olanın yalnızlığı bakidir.” İlk kitabında kendi öykü evrenini incelikle kurmaya çalışan Orçun Ünal, yeni kitabı Bu Ben Değilim’de de bu evrenin duvarlarını sağlamlaştırıyor. Biçim ile içeriği son derece ustalıkla harmanlayan yazar, ele aldığı temalar bakımından da bundan uzun yıllar sonra da hatırlanacak, hiç eskimeyecek metinlere imzasını atıyor. Yalnız yürümekten, ardını bilmediği kapıları açmaktan korkmayan okurlar, Orçun Ünal’ın öykü evreninde kaybolmayı mutlaka göze alacaktır.

____________________________
* Star Kitap, 10 Mayıs 2018.

 


Kent İnsanının Yeni Haritası: Tekme Tokatlı Şehir Rehberi

 

Tekme Tokatlı Şehir Rehberi

Kent İnsanının Yeni Haritası: Tekme Tokatlı Şehir Rehberi *

Mevsim Yenice’yi 2015’te aldığı altKitap öykü ödülünden ve iki yıl üst üste farklı dosyalarla katıldığı ve ikisinde de dikkate değer görüldüğü Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nden tanıyor olabilirsiniz. Ödülleri bir kenara bırakırsak –ki benim için bir şey ifade etmiyorlar- özellikle son zamanlarda farklı dergilerde sık sık öyküleri yayımlanan bir isim Mevsim Yenice. Bu anlamda bakarsak öyküde oldukça üretken ve kendini yenilemeye çalışan bir isim olduğunu söyleyebiliriz onun. Bu üretkenliği nihayet edebiyat dergilerinin sınırlarını aşarak kitaplaştı. İlk öykü kitabı “Tekme Tokatlı Şehir Rehberi” yakın zamanda Everest Yayınları’ndan çıktı.

Tekme Tokatlı Şehir Rehberi toplamda on bir öyküden oluşuyor. Bir ilk kitap için ideal sayılabilecek bir sayı. İlk kitaplar her zaman bir riski de beraberinde taşır maalesef. Hele de ismi çok fazla bilinmeyen bir yazarsa kitabı çıkan, okurun öykülere temkinli yaklaşması ve daha ikinci öyküden kitabı bir kenara bırakması zaman zaman muhtemel olabiliyor. Mevsim’in avantajı, isminin sık sık öykü dergilerinde görünmesi. Ama ne yazık ki edebiyat dergilerine sınırlı sayıda ilgi duyan bir okur kitlesi var Türkiye’de ve belki pek çok başka genç öykücü gibi Mevsim’in de gözden kaçmış olması muhtemel. Her neyse… Bu mesele belki bir başka yazının konusu olabilir. Mevsim’in kitabına dönersek, belki en sonda söylenmesi gerekeni en başta söyleyeceğim, mutlaka zaman ayırılması ve şans verilmesi gereken bir kitap Tekme Tokatlı Şehir Rehberi. Hatta bir adım ileriye gidip, bir ilk kitap için gayet başarılı ve iddialı olduğunu söyleyebilirim.

Mevsim’in öykülerini genel çerçevede tanımlamak gerekseydi herhalde onlara ‘kentli öyküler’ derdim. Kentli öyküler çünkü gerek öykülerin yapısal bütünlüğü gerekse karakterlerin kurgusal dünyası son derece modern bir çizgide. ‘Kalabalıklar içerisinde yalnız bireylerin hikayeleri’ gibi klişe bir tanıma kaçmak istemem ama yine de Mevsim’in öykülerinde sık sık bu modern birey tipine denk gelmek mümkün. İşte, bu modern dünyanın içerisindeki bireylerin birbirleriyle ilişkilerinin büyük ölçüde kent dili ile kurulduğu bir atmosferi var öykülerin. Bu ilişkiler kimi zaman dede-torun, kimi zaman karı-koca, kimi zaman baba-oğul, kimi zamansa arkadaş ilişkileri oluyor. Dikkatimi çeken ana noktalardan birisi, öykülerin temel kurgusunda iki ana karakter olduğu ve hikayelerin büyük ölçüde bu iki ana karakter üzerinden şekillendiği yönünde. Hikayelerde başka karakterler de yok değil tabi ki ancak öykülerin genel çerçevede lokomotifini oluşturan bu ikili ilişkiler oluyor. Zaman zaman tekrara kaçıyormuş gibi görünse de öykülerdeki karakterlerin değişkenliği hem kurguya hem de dile yansıyor ve metin, tekrara kaçıyormuş yanılgısından hemen kurtarıyor okuru.

Mevsim’in öykülerinin bir başka dikkat çekici noktası da diyalog. Uzun bir süredir Türkçe öyküde diyalog probleminin olup olmadığı bazı eleştirmenlerce konuşulmuştur. Öyküde illa da diyalog olmalı mı meselesi bu problemin ana vurgusu olarak bir köşede kalsın. Mevsim’in öykülerinde ise diyaloglara sık sık denk geliyoruz. Bu da okuru düz bir anlatının içinde hapsolmaktan kurtarıyor muhakkak. Diyalogların kuruluş biçimi ise son derece akıcı. Okuru yormayan, zihni tırmalamayan ve karakterlerin ruh hallerine çoğu zaman son derece uygun bir üslupla verilen bu diyaloglar öykülerin çıtasını bir tık yukarıya taşıyor bana kalırsa. Üslubun temel öğesi ise tabi ki sadece diyaloglar değil. Tadında ve aşırıya kaçmayan betimlemeler öyküleri zenginleştiriyor. Öykü gibi dar alanda kısa paslaşmayı zorunlu kılan bir türde betimlemenin dozunu tutturmak pek de kolay değildir diye düşünüyorum. Mevsim’in öyküleri ise büyük ölçüde bu dozu tutturuyor. Belki zaman zaman betimlemelerin zayıf kaldığı, anlatımın az da olsa sekteye uğradığı noktalar olduğu düşünülebilir ancak bu durum metnin genel bütünlüğüne zarar vermiyor ve akıcı üslubun da etkisiyle bir çırpıda öykünün son cümlesinde buluyor okur kendisini.

Baştan beri akıcı olduğunu vurguladığım Tekme Tokatlı Şehir Rehberi’nin üslubuna yalın bir dil de eşlik ediyor. Belki de bu yalın dil sayesinde diyaloglar daha sağlam, karakterler daha dik ve kurgu daha net duruyor. Gereksiz ayrıntılarla boğulmayan öyküler sadece kendi meselesine odaklanıyor. Başta da söylediğim gibi bu mesele büyük ölçüde modern insanının hikayesi. Olabildiğince yalın bir dille kurulan bu hikayelerin en güzel yanlarından biri ise yine aşırıya kaçmayan, okuru yormayan bir humora sahip olması. Belki son derece kişisel bir yorum olacak ama eklemem gerek; özellikle son birkaç yılda genç öykücülerin bazılarında, belki birtakım çevrelerde, ortaya çıkan vıcık vıcık bir mizah anlayışı var. Öyküde komiklik yapmak, sırf komik olsun diye gereksiz dil oyunlarına başvurmak başka bir şeydir; anlattığın hikayenin kendi içerisinde komik olması ise başka bir şey. Örneğin Mevsim’in Açık Arttırma adlı öyküsü, “Rahmetli dedem kendini Freud sanırdı.” cümlesi ile başlıyor ve kendini Freud sanan bu adamla torunu arasında geçen trajikomik hikaye anlatılıyor. Bu öykü aslında büyük bir komikliğin üzerine kurulmuş değil ama yazar zaman zaman dede ile torun arasında geçen hikayeyi öyle trajik anlatıyor ki okurun bu acıklı duruma gülümsemesi içten bile olmuyor. Öykünün bir yerinde dedesi için “İnsan bunamamak için, elden ayaktan düşmemek için kendini tutar mı? Dedem tuttu. Gözlerimle gördüm.” diyen Ahmetcan’ın bu cümlesi, bahsettiğim ‘dozunda mizah’ın rengini gösteren örneklerden sadece biri belki de.

Uzatmayalım. Gözden kaçırma ihtimalimin olduğu pek çok nokta ile birlikte Mevsim Yenice’nin Tekme Tokatlı Şehir Rehberi adlı ilk öykü kitabı, üzerinde epeyce çalışılmış bir ilk kitap izlenimi veriyor. Umuyorum ki hak ettiği değeri görür. Gerek özellikle üzerinde durduğum diyalog zenginliği, gerek dozu iyi ayarlanmış betimlemeler ve humor ile birleşen akıcı anlatımı, Mevsim’in öykülerini ortalama öykü çizgisinin üzerine taşıyor bana kalırsa ve çok da yabancısı olmadığımız modern kent insanının yaşamından başka başka ve şahsına münhasır kesitler sunuyor okura. Gerisi ilk kitaplardan korkmayan cesur okurlara kalmış…

____________________________
* Bu yazı, 13 Nisan 2017 tarihli Star Gazetesi’nin kitap eki olan Star Kitap‘ta yayımlanmıştır. Yazının gazetede (bir hayli kısaltılarak) yayımlanan hali aşağıdaki gibidir.

Tekme Tokatlı Star 1Tekme Tokatlı Star 2

 


2016’dan Aklımda Kalan Şeyler

Geçen yılın son günü olan 31 Aralık 2015’te de buna benzer bir liste yapmış ve 2015 yılından aklımda kalan birkaç şeyi not almıştım buralara. Geçen yılın listesine ulaşmak isterseniz tam olarak ŞURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz. Bu yıl da benzer bir liste yapayım, hem 2016’nın tüm memlekete sirayet eden o karanlık ruhundan ziyade aklımda kalan güzel şeyleri paylaşayım, hem de kendimce bir “geleneksel liste” modu oluşturayım dedim. Bu arada bunlar yine benim 2016 içerisinde karşılaştığım şeyler. Tamamının yayın yılı 2016 olmayabilir. Onu söylemiş olayım bir daha. Her neyse… Bakalım bu yıl neler kalmış aklımda. Bu satırları yazarken gerçekten aklımda neler kaldığını hatırlamıyorum desem…

1-Öykü:
2016’da sanki bir önceki yıla göre daha az öykü yazıldı, daha az öykü kitabı çıktı gibime geldi. Ne kadar doğru bilemiyorum tabi ki. Belki de ben eskisi kadar iyi takip edemiyorum. Bu yıl da yine epeyce öykü okudum aslında. Bazıları ne yazık ki henüz kitabını çıkaramamış öykücülerin öyküleri. Gerçekten dergilerde iyi öyküler var, takip etmeye çalışın derim. Benim öykü dünyasından aklımda kalan dört öykü kitabı (yerli) şöyle oldu: Banu Özyürek – “Bir Günü Bitirme Sanatı” (Raskol’un Baltası), Ferhat Özkan – “Yoksunlar” (YKY), Güray Süngü – “Vicdan Sızlar” (İz), Mustafa Orman – “Derdin İncinmesin” (Everest).

desktop2

Dört öykücünün de temel ortak noktası, farklı farklı da olsa bir meseleleri olması.

Hepsinden tek tek bahsedip laf kalabalığı yapmak ve yazıyı sonsuza uzayan bir köprü gibi uzatmak istemiyorum ama hepsinin bence ortak bir yanı var bu kitapların. Her şeyden önce benim çok önemsediğim bir şey: Öykülerin, anlattıkları hikayenin bir meselesi var. Hepsi kendine bir dert edinmiş. Bunlar farklı farklı dertler olmasına rağmen, dili kullanma biçimlerinin özgünlüğü, bir bakıma kendi öykü geleneklerini kurduklarının da göstergesi. Aşırıya kaçmayan, çok ince bir mizah da bu öykü kitaplarının önemli ortak noktalarından biri. Okurun gözüne sokmadıkları konularla, gereksiz laf kalabalığı ve betimlemelerle bir yığıntı oluşturmamalarıyla ve komik olmaya çalışmayan hallerine rağmen zaman zaman tebessüm ettirebilmeleriyle bu dört öykü kitabı sanırım en çok aklımda kalan kitaplar oldu. Bu arada artık beğenmediğim öykü kitaplarını yarıda bırakıyorum. Zamanım yok. Bu yıl epeyce öykü kitabı yarıda bıraktım sanırım. Onları buraya yazmıyorum tabi.

Bu arada Ferhat Özkan ile yaptığım ve Öykülem’de çıkan bir röportaja ŞURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz. Mustafa Orman’la yaptığım ve K24’te yayınlanan bir başka röportaja da yine ŞURADAN ulaşmanız mümkün.

2-Roman:
Evet, gerçekten artık çok fazla roman okumuyorum sanırım. Bu yıl, daha önce okumadığım iki usta isim ile tanıştım ve tadı damağımda kalan iki roman okudum. Biri, Luigi Pirandello -“Biri, Hiçbiri Binlercesi” (Alfa) ve diğeri Péter Esterházy –  “Basit Bir Hikaye Virgül Yüz Sayfa” (Everest).

2016-romanlar

İyi metinler, popüler edebiyat ürünleri arasında kaybolup gidiyor. Bu iki roman da o kaybolma ihtimali olan kitaplardan. Kaybolmadan okuyun..

Pirandello bir klasik. Ben çok geç okudum ve bu kadar geç kalışıma üzüldüm açıkçası. Son derece akıcı dili ve adeta insana kendi varlığını yine kendisi üzerinden bir okuma sunma denemesi ile Biri, Hiçbiri, Binlercesi beni son derece etkileyen bir roman oldu. Romandan altını çizdiğim birkaç satırı twitterda paylaşmıştım. ŞURAYA TIKLAYARAK birkaç pasaj okumanız mümkün olacak romandan. Esterházy, yakın zamanda (Temmuz 2016) ölen bir yazar. Uzun zamandır yine Everest’ten çıkan bir başka kitabını elimde tutuyorum ama okumaya fırsatım olmadı. Bu roman her şeyden önce teknik olarak çok başarılı. Kurguya getirdiği bakış açısı, romanın çıtasını yükseltmeye yetmiş aslında. Maddeler halinde yazılan roman, sağır bir aktarıcı tarafından etrafında olan bitenin bize gösterilmesiyle ilerliyor. Maddeyi ve metafiziği de zaman zaman sorgulatan roman, gerek anlatım biçimi gerekse anlattığı şey itibariyle zaman ayırmaya değer.

3-Biyografi:
Geçen yıl koymadığım bir başlığa bu yıl yer vermek istedim. Çünkü çok sağlam iki ismin otobiyografisini okudum. Bunlardan birisi zaten önceki yıllarda okumaya başladığım ve 2016 yazında beşlemenin son kitabının da piyasaya çıkmasıyla tamamladığım Thomas Bernhard’ın otobiyografi serisi. Serinin son kitabı “Çocuk” (Sel). Bir diğer kitap ise G. Papini’den “Bitik Adam” (MonoKL).

otobiypgrafi-2016_

Thomas Bernhard’ın otobiyografi serisi toplamda beş kitaptan oluşuyor. Yeni baskıları Sel Yayınları tarafından çıktı. Bitik Adam, MonoKL Edebiyat’ın bastığı en iyi kitaplardan biri.

Bernhard’ın çocukluğundan başlayıp hayatını anlattığı ve sonrasında yine başladığı yere döndüğü yaşam hikayesi, onun diğer metinlerine ışık tutması bakımından da önemli bana kalırsa. Bernhard’ın huysuzluğu, huzursuzluğu, öfkesi, kırgınlığı ve hayata karşı hissettiği her şey bu satırlar arasında var.  Papini, öyküleri ile önemli takipçiler edinmiş kült bir yazar. Hatta İtalyan edebiyatının en önemli isimlerinden biri bile sayılabilir. Onun hayatı, Bernhard’a göre zaman zaman daha dışa açık, çeşitli siyasi hareketlerin peşinden koşma şeklinde devam etmiş. Ama nihayetinde yaşlılık zamanlarında döndüğü yer, kendini sorgulaması ve acaba bunca yaşadığım boşuna mıydı gibi bir fikir etrafında kafasındaki onlarca soruyu kağıda dökmesi olmuş. Bernhard’ın bendeki yeri ayrı. Ama Papini’nin hayat hikayesi de kesinlikle ufuk açacak ayrıntılar taşıyor.

4- Film:
Bu yıl epeyce film izledim sanırım. Çoğu harika filmlerdi. Twitter üzerinden zaman zaman izlediğim filmleri hem kendime not olsun hem de belki birileri izler beğenir diye paylaşıyorum. Konularını falan yazıp tadını kaçırmayayım, belki burayı da görüp izleyenler olur. Afişlerini şöylece bırakıp geçeceğim o yüzden 2016’da izlediğim üç filmin. Üçü de başka başka güzellikte filmlerdi.

“American Pastoral”, P. Roth’un aynı adlı eserinden perdeye aktarılmış. Son derece çarpıcı bir film. Mikro düzeyde bir aile çatışması anlatılırken, büyük resimde Amerika tarihinden önemli bir kesit sunuluyor. “Chant D’Hiver” bu yıl izlediğim en sıra dışı filmlerden biriydi. Teknik olarak epeyce beğendiğim bu filmin tanıtım metninde şiirsel bir sosyopolitik taşlama olduğu yazılı. Bu tanımı sonuna kadar hak ediyor sanırım. “Rams”, İzlanda’nın soğuğu ekranda akıp giderken içinizi ısıtacak bir film. Afişte gördüğünüz üzere bu filmin en önemli karakterlerini koyunlar oluşturuyor. Bir yandan da bir abi-kardeş çatışması var. İskandinav sinemasını sevenler için ilaç gibi bir film desem yeridir.

5-Tiyatro Oyunu:
jokonun_dogum_gunuTam da 2016 doğru düzgün oyun izleyemeden geçti gitti dediğim bir anda, Aralık ayının son günlerinde Joko’nun Doğum Günü imdada yetişti. Sadece 2016 yılı için değil, kendi kişisel tiyatro seyir tarihim içinde de izlediğim en iyi oyunlardan birisi. Oyunda ne mi var? Sınıf çatışması var. Seçkinler-halk çatışması var. Yabancılaşma var. Bütün cast harika ama ben Joko rolündeki Tolga İskit’e özellikle bayıldım. Yolcu Tiyatro harika bir iş çıkarmış doğrusu. Bu oyun muhtemelen önümüzdeki zamanlarda da oynamaya devam edecektir. Algınızı allak bullak eden, oyuncuların üst düzey performans sergilediği bu oyunu bir şekilde izlemenizi mutlaka tavsiye ediyorum. Sabit bir yerleri olmadığı için geziyorlar. Ben Oyun Atölyesi’nde (Kadıköy) izledim. Başka yerlerde de denk gelmeniz mümkün. Joko’yu mutlaka tanıyın. Tabi hala tanıyacak bir Joko kalmışsa…

6-Müzik:
Yeni albümler dinlemeyi, yeni gruplar keşfetmeyi çok seviyorum. Gençliğimden beri öyle aman aman metalci bir çocuk olmadım. Kafam almadı galiba, niye bilmem. Ama Metallica’yı bir başka sevdim. Dinledim. Yıllar önce (2008 miydi?) Türkiye konserlerinde çok eğlenmiştik. Millet, bitti artık bu adamlar, dedikçe Metallica harika albümler yapmaya devam ediyor. Aslında bu yılın müzik kategorisine herhangi başka bir albüm de koyabilirdim ama Metallica geldi mertlik bozuldu! Onlar varken, gönlüm başka albüm paylaşmaya elvermez. 2016’nın albümü benim için Metallica’dan “Hardwired… to Self-Desturct” oldu. Harika bir albümle yine karşımızdalar. Albümden en sevdiğim parçalar, şimdilik, Atlas Rise ve Now That We’re Dead. Bence yaşayan en iyi, en baba grup Metallica. Çok uzun süre dinleyince kafam şişse de seviyorum onları. Sert bir şeyler sevenler mutlaka dinlesin derim.
hardwired-to-self-desturct

________________________________________________

2016 maalesef epeyce yordu bizi memleket olarak. Üzüldük, ağladık, çoğu zaman başka şeylerle ilgilenemeyecek kadar yoğun geçti gündem. Zamana inanan birisi değilim ama belki 2017 daha iyi gelir, ne bileyim. Umut işte.

Bu arada ben bu sene epeyce güzel maçlar izledim. İçerde Manchester United ve Galatasaray’ı yendiğimiz maçlar harikaydı. Baskette de yine iyiyiz. Onun dışında beni azıcık tanıyanlar biliyor zaten super hero takıntımı. Bu yıl Flash, Arrow ve Legends of Tomorrow dizilerine epeyce mesai harcadım. Bak, geçen seneye kıyasla kahveye gidip okey, batak masalarında pek dirsek çürütemedim. Mutsuzum. Bu yıl telafi ederim ama. Bu arada tezi hala bitiremedim ama artık uzatmalar geldi çattı, o yüzden inşallah bu yıl bitecek.

Her neyse. 2016 listemde olan birtakım şeyleri yazmadan geçmeyeyim dedim. Umarım birilerinin ilgisini çeker. Sizin de, ya abi şunu izledin mi, şunu okudun mu, dediğiniz şeyler olursa yoruma yazabilir, maille ulaşabilirsiniz. Paylaşarak çoğaltalım.

2017 mutlu, sağlıklı, huzurlu geçsin. Her şeyden önemlisi çocuklar gülsün. Dünya çocuklar gülecek kadar güzel bir yer olursa, hepimiz güleriz zaten ne de olsa.