Tag Archives: Film

2016’dan Aklımda Kalan Şeyler

Geçen yılın son günü olan 31 Aralık 2015’te de buna benzer bir liste yapmış ve 2015 yılından aklımda kalan birkaç şeyi not almıştım buralara. Geçen yılın listesine ulaşmak isterseniz tam olarak ŞURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz. Bu yıl da benzer bir liste yapayım, hem 2016’nın tüm memlekete sirayet eden o karanlık ruhundan ziyade aklımda kalan güzel şeyleri paylaşayım, hem de kendimce bir “geleneksel liste” modu oluşturayım dedim. Bu arada bunlar yine benim 2016 içerisinde karşılaştığım şeyler. Tamamının yayın yılı 2016 olmayabilir. Onu söylemiş olayım bir daha. Her neyse… Bakalım bu yıl neler kalmış aklımda. Bu satırları yazarken gerçekten aklımda neler kaldığını hatırlamıyorum desem…

1-Öykü:
2016’da sanki bir önceki yıla göre daha az öykü yazıldı, daha az öykü kitabı çıktı gibime geldi. Ne kadar doğru bilemiyorum tabi ki. Belki de ben eskisi kadar iyi takip edemiyorum. Bu yıl da yine epeyce öykü okudum aslında. Bazıları ne yazık ki henüz kitabını çıkaramamış öykücülerin öyküleri. Gerçekten dergilerde iyi öyküler var, takip etmeye çalışın derim. Benim öykü dünyasından aklımda kalan dört öykü kitabı (yerli) şöyle oldu: Banu Özyürek – “Bir Günü Bitirme Sanatı” (Raskol’un Baltası), Ferhat Özkan – “Yoksunlar” (YKY), Güray Süngü – “Vicdan Sızlar” (İz), Mustafa Orman – “Derdin İncinmesin” (Everest).

desktop2

Dört öykücünün de temel ortak noktası, farklı farklı da olsa bir meseleleri olması.

Hepsinden tek tek bahsedip laf kalabalığı yapmak ve yazıyı sonsuza uzayan bir köprü gibi uzatmak istemiyorum ama hepsinin bence ortak bir yanı var bu kitapların. Her şeyden önce benim çok önemsediğim bir şey: Öykülerin, anlattıkları hikayenin bir meselesi var. Hepsi kendine bir dert edinmiş. Bunlar farklı farklı dertler olmasına rağmen, dili kullanma biçimlerinin özgünlüğü, bir bakıma kendi öykü geleneklerini kurduklarının da göstergesi. Aşırıya kaçmayan, çok ince bir mizah da bu öykü kitaplarının önemli ortak noktalarından biri. Okurun gözüne sokmadıkları konularla, gereksiz laf kalabalığı ve betimlemelerle bir yığıntı oluşturmamalarıyla ve komik olmaya çalışmayan hallerine rağmen zaman zaman tebessüm ettirebilmeleriyle bu dört öykü kitabı sanırım en çok aklımda kalan kitaplar oldu. Bu arada artık beğenmediğim öykü kitaplarını yarıda bırakıyorum. Zamanım yok. Bu yıl epeyce öykü kitabı yarıda bıraktım sanırım. Onları buraya yazmıyorum tabi.

Bu arada Ferhat Özkan ile yaptığım ve Öykülem’de çıkan bir röportaja ŞURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz. Mustafa Orman’la yaptığım ve K24’te yayınlanan bir başka röportaja da yine ŞURADAN ulaşmanız mümkün.

2-Roman:
Evet, gerçekten artık çok fazla roman okumuyorum sanırım. Bu yıl, daha önce okumadığım iki usta isim ile tanıştım ve tadı damağımda kalan iki roman okudum. Biri, Luigi Pirandello -“Biri, Hiçbiri Binlercesi” (Alfa) ve diğeri Péter Esterházy –  “Basit Bir Hikaye Virgül Yüz Sayfa” (Everest).

2016-romanlar

İyi metinler, popüler edebiyat ürünleri arasında kaybolup gidiyor. Bu iki roman da o kaybolma ihtimali olan kitaplardan. Kaybolmadan okuyun..

Pirandello bir klasik. Ben çok geç okudum ve bu kadar geç kalışıma üzüldüm açıkçası. Son derece akıcı dili ve adeta insana kendi varlığını yine kendisi üzerinden bir okuma sunma denemesi ile Biri, Hiçbiri, Binlercesi beni son derece etkileyen bir roman oldu. Romandan altını çizdiğim birkaç satırı twitterda paylaşmıştım. ŞURAYA TIKLAYARAK birkaç pasaj okumanız mümkün olacak romandan. Esterházy, yakın zamanda (Temmuz 2016) ölen bir yazar. Uzun zamandır yine Everest’ten çıkan bir başka kitabını elimde tutuyorum ama okumaya fırsatım olmadı. Bu roman her şeyden önce teknik olarak çok başarılı. Kurguya getirdiği bakış açısı, romanın çıtasını yükseltmeye yetmiş aslında. Maddeler halinde yazılan roman, sağır bir aktarıcı tarafından etrafında olan bitenin bize gösterilmesiyle ilerliyor. Maddeyi ve metafiziği de zaman zaman sorgulatan roman, gerek anlatım biçimi gerekse anlattığı şey itibariyle zaman ayırmaya değer.

3-Biyografi:
Geçen yıl koymadığım bir başlığa bu yıl yer vermek istedim. Çünkü çok sağlam iki ismin otobiyografisini okudum. Bunlardan birisi zaten önceki yıllarda okumaya başladığım ve 2016 yazında beşlemenin son kitabının da piyasaya çıkmasıyla tamamladığım Thomas Bernhard’ın otobiyografi serisi. Serinin son kitabı “Çocuk” (Sel). Bir diğer kitap ise G. Papini’den “Bitik Adam” (MonoKL).

otobiypgrafi-2016_

Thomas Bernhard’ın otobiyografi serisi toplamda beş kitaptan oluşuyor. Yeni baskıları Sel Yayınları tarafından çıktı. Bitik Adam, MonoKL Edebiyat’ın bastığı en iyi kitaplardan biri.

Bernhard’ın çocukluğundan başlayıp hayatını anlattığı ve sonrasında yine başladığı yere döndüğü yaşam hikayesi, onun diğer metinlerine ışık tutması bakımından da önemli bana kalırsa. Bernhard’ın huysuzluğu, huzursuzluğu, öfkesi, kırgınlığı ve hayata karşı hissettiği her şey bu satırlar arasında var.  Papini, öyküleri ile önemli takipçiler edinmiş kült bir yazar. Hatta İtalyan edebiyatının en önemli isimlerinden biri bile sayılabilir. Onun hayatı, Bernhard’a göre zaman zaman daha dışa açık, çeşitli siyasi hareketlerin peşinden koşma şeklinde devam etmiş. Ama nihayetinde yaşlılık zamanlarında döndüğü yer, kendini sorgulaması ve acaba bunca yaşadığım boşuna mıydı gibi bir fikir etrafında kafasındaki onlarca soruyu kağıda dökmesi olmuş. Bernhard’ın bendeki yeri ayrı. Ama Papini’nin hayat hikayesi de kesinlikle ufuk açacak ayrıntılar taşıyor.

4- Film:
Bu yıl epeyce film izledim sanırım. Çoğu harika filmlerdi. Twitter üzerinden zaman zaman izlediğim filmleri hem kendime not olsun hem de belki birileri izler beğenir diye paylaşıyorum. Konularını falan yazıp tadını kaçırmayayım, belki burayı da görüp izleyenler olur. Afişlerini şöylece bırakıp geçeceğim o yüzden 2016’da izlediğim üç filmin. Üçü de başka başka güzellikte filmlerdi.

“American Pastoral”, P. Roth’un aynı adlı eserinden perdeye aktarılmış. Son derece çarpıcı bir film. Mikro düzeyde bir aile çatışması anlatılırken, büyük resimde Amerika tarihinden önemli bir kesit sunuluyor. “Chant D’Hiver” bu yıl izlediğim en sıra dışı filmlerden biriydi. Teknik olarak epeyce beğendiğim bu filmin tanıtım metninde şiirsel bir sosyopolitik taşlama olduğu yazılı. Bu tanımı sonuna kadar hak ediyor sanırım. “Rams”, İzlanda’nın soğuğu ekranda akıp giderken içinizi ısıtacak bir film. Afişte gördüğünüz üzere bu filmin en önemli karakterlerini koyunlar oluşturuyor. Bir yandan da bir abi-kardeş çatışması var. İskandinav sinemasını sevenler için ilaç gibi bir film desem yeridir.

5-Tiyatro Oyunu:
jokonun_dogum_gunuTam da 2016 doğru düzgün oyun izleyemeden geçti gitti dediğim bir anda, Aralık ayının son günlerinde Joko’nun Doğum Günü imdada yetişti. Sadece 2016 yılı için değil, kendi kişisel tiyatro seyir tarihim içinde de izlediğim en iyi oyunlardan birisi. Oyunda ne mi var? Sınıf çatışması var. Seçkinler-halk çatışması var. Yabancılaşma var. Bütün cast harika ama ben Joko rolündeki Tolga İskit’e özellikle bayıldım. Yolcu Tiyatro harika bir iş çıkarmış doğrusu. Bu oyun muhtemelen önümüzdeki zamanlarda da oynamaya devam edecektir. Algınızı allak bullak eden, oyuncuların üst düzey performans sergilediği bu oyunu bir şekilde izlemenizi mutlaka tavsiye ediyorum. Sabit bir yerleri olmadığı için geziyorlar. Ben Oyun Atölyesi’nde (Kadıköy) izledim. Başka yerlerde de denk gelmeniz mümkün. Joko’yu mutlaka tanıyın. Tabi hala tanıyacak bir Joko kalmışsa…

6-Müzik:
Yeni albümler dinlemeyi, yeni gruplar keşfetmeyi çok seviyorum. Gençliğimden beri öyle aman aman metalci bir çocuk olmadım. Kafam almadı galiba, niye bilmem. Ama Metallica’yı bir başka sevdim. Dinledim. Yıllar önce (2008 miydi?) Türkiye konserlerinde çok eğlenmiştik. Millet, bitti artık bu adamlar, dedikçe Metallica harika albümler yapmaya devam ediyor. Aslında bu yılın müzik kategorisine herhangi başka bir albüm de koyabilirdim ama Metallica geldi mertlik bozuldu! Onlar varken, gönlüm başka albüm paylaşmaya elvermez. 2016’nın albümü benim için Metallica’dan “Hardwired… to Self-Desturct” oldu. Harika bir albümle yine karşımızdalar. Albümden en sevdiğim parçalar, şimdilik, Atlas Rise ve Now That We’re Dead. Bence yaşayan en iyi, en baba grup Metallica. Çok uzun süre dinleyince kafam şişse de seviyorum onları. Sert bir şeyler sevenler mutlaka dinlesin derim.
hardwired-to-self-desturct

________________________________________________

2016 maalesef epeyce yordu bizi memleket olarak. Üzüldük, ağladık, çoğu zaman başka şeylerle ilgilenemeyecek kadar yoğun geçti gündem. Zamana inanan birisi değilim ama belki 2017 daha iyi gelir, ne bileyim. Umut işte.

Bu arada ben bu sene epeyce güzel maçlar izledim. İçerde Manchester United ve Galatasaray’ı yendiğimiz maçlar harikaydı. Baskette de yine iyiyiz. Onun dışında beni azıcık tanıyanlar biliyor zaten super hero takıntımı. Bu yıl Flash, Arrow ve Legends of Tomorrow dizilerine epeyce mesai harcadım. Bak, geçen seneye kıyasla kahveye gidip okey, batak masalarında pek dirsek çürütemedim. Mutsuzum. Bu yıl telafi ederim ama. Bu arada tezi hala bitiremedim ama artık uzatmalar geldi çattı, o yüzden inşallah bu yıl bitecek.

Her neyse. 2016 listemde olan birtakım şeyleri yazmadan geçmeyeyim dedim. Umarım birilerinin ilgisini çeker. Sizin de, ya abi şunu izledin mi, şunu okudun mu, dediğiniz şeyler olursa yoruma yazabilir, maille ulaşabilirsiniz. Paylaşarak çoğaltalım.

2017 mutlu, sağlıklı, huzurlu geçsin. Her şeyden önemlisi çocuklar gülsün. Dünya çocuklar gülecek kadar güzel bir yer olursa, hepimiz güleriz zaten ne de olsa.

Reklamlar

Aşkın Gölgesinde: Anna Karenina

Anna Karenina Jude Law

Anna Karenina, uzun zamandır izlemek istediğim ama bir türlü fırsat bulamadığım bir filmdi. Sinemada ne yazık ki göremedim. İnternet’in nimetlerinden faydalanıp nihayet izledim filmi. Üstad Tolstoy‘un bu efsane romanının son beyaz perde uyarlaması nasıldı peki? Tamamen kişisel gözlemler ve yorumlar içeren bir metin okuyacaksınız. Hazır olun…

Nereden başlayacağımı bilemiyorum ama işin tekniğini -anladığım kadarını yani- en sona bırakacağım. Öncelikle konudan gidelim ve kestirmeden söyleyeyim düşüncemi: Genel hatlarıyla film hayal kırıklığı yarattı bende. Bunun farklı sebepleri var tabi ki ama en önemli sebebi, konunun neredeyse baştan sona Anna üzerinden ilerlemesi ve onun aşk hikayesine odaklanması. Yani romanı okumamış, özellikle Tolstoy’u ve fikriyatını çok fazla bilmeyen izleyici, bu filmi bir “aşk” filmi olarak yorumlamış ve izlemiş olabilir. Kaçınılmaz olan da budur. Çünkü filmde neredeyse başka hiçbir şey yok. Anna’nın yasak aşkı, kocasının onurlu duruşu, aşığının tavırları… Benim, romandaki en çok önemsediğim karakter olan Levin fazlasıyla pasif bir konumda. Birkaç sahne dışında hiç yok. Öte yandan Rusya’daki o dönemin elit kesimiyle halk arasındaki kopukluk çok iyi verilememiş. Bütün hayatları bir balodan diğerine gitmek üzerine kurulu olan zengin Rus aristokrasisinin durumundaki sıkıntıyı görmek için aslında “diğer” tarafın insanlarının durumunu da anlamamız gerekiyor ama filmin böyle bir kaygısı yok gibi. En başka bir istasyon çalışanının tren altında kalıp ölmesi, -Levin’in öznesi olduğu bir iki sahnede- köylülerin tarlada çalışması ve yaşantılarından kareler dışında halka dair hiçbir şey yok. Oysaki romanın en temel amaçlarından birisi bu ikiliği göstermek, zengin ile fakir arasındaki uçurumu dile getirmekti. Bu açıdan bakarsak, filmin zaten romanın birebir çevirisi olmadığını da göreceksiniz. Romanın bir tarafına odaklanılmış, birkaç sahnede de diğer karakterleri ortaya getirerek destekleyici ögeler sunulmuş. Bunun dışında baştan sona Anna… Haliyle, benim gibi Tolstoy fanatiklerini çok da memnun etmeyecek bir film çıkmış ortaya. Ha, diyeceksiniz ki yüzlerce sayfalık kitabı filme çekmek kolay mı? O da doğru tabi. Bu yüzden, belki de çok fazla üstüne gidilmemesi gerek.

Anna Karenina Movie

Tabi söylenmeden geçilemeyecek konu Anna karakterini canlandıran Keira Knightley hanım kızımızın performansı… Artık, aksanından mıdır, çene yapısının bozukluğundan mıdır nedir anlamadım ama çok antipatik bir konuşma şekli vardı. Çok fazla yordu beni bu durum. Pek çok eleştirmenin fikrine de ucundan katılıyorum aslında. Keira’nın oyunculuğu da -en azından bu film için- vasatın çok fazla üstüne çıkamamış. Filmin yönetmeni Joe Wright, daha önce de Keira ile çalışmıştı. Herhalde benim gibi sıradan izleyicinin göremediği bir ışık görüyor onda ki kendisinde ısrar ediyor. Benim fikrim olumsuz yönde.

Öte yandan bir de Jude Law gerçeği var. Zaten ilk afiş olarak da özellikle onu yerleştirdim tepeye. Kesinlikle çok başarılı bir oyunculuk sergilemiş. Filmin en büyük artılarından birisi olmuş bile diyebilirim hatta. Karısının durumunu öğrendiğindeki jest ve mimikleri, baştan beri takındığı onurlu duruşun vücut bulmuş hali tam anlamıyla eksiksiz yerine getirilmiş bir oyunculuk gibi. Ten points go to Jude Law. Bir de Aaron Johnson da o rolde fena durmamış bana kalırsa. Keira yerine aklıma Natalie Portman gelmişti benim ama Aaron yerine kim olurdu bilmiyorum. Bence cuk oturmuş. Söylemeden geçmemek lazım…

Birkaç şey de teknik üzerine söylemek gerek. Joe Wright, bu filmde çok değişik bir şey denemiş bana kalırsa. Gerçi bu teknik daha önce de bazı filmlerde uygulandı ama buradaki biraz daha farklı gibiydi. Sinemayla tiyatroyu iç içe sokmuş, sahnelerin değişmesi dekorun değişmesiyle paralel ilerliyor. Bir dış çekim sahnesi aniden iç çekime dönüşebiliyor ve bunu yaparken de sahneyi kesmiyor yönetmen. Oyuncular aynısı gibi devam rollerine, birden sahne değişiyor. Tiyatroyu bu kadar sinemaya sokması bana kalırsa güzel olmuş ancak bazı sahneler insanın takip mesafesini sekteye uğratmıyor değil. Yine de kötü olmuş demek yönetmene bu anlamda haksızlık etmek olur.

Filmin en zayıf yönlerinden biri de en başta da söylediğim üzere dış çekimin çok fazla olmaması. Genelde kapalı mekanlarda, büyük salonlarda ya da evlerde geçen film Rusya’ya dair çok fazla bir şey sunmuyor insana. Bu anlamda da bir eksiklik oluşturuyor haliyle. Dışarıda ne olup bitiyor? Belli değil. İnsanlar Moskova‘ya geliyor ama ortada Moskova’ya dair pek bir şey yok. Gibi… Örnekler çoğaltılabilir.

Bitiriyorum.
Genel çerçevede, bir Tolstoy klasiği değil de sıradan bir film olarak bakınca keyif aldım. Ancak Tolstoy’un Anna Karenina‘sını merkeze alınca zaman zaman sıkıldığımı bile söyleyebilirim. Romanı okuyanların, benim gibi Tolstoy hayranlarının filmi beğenmemesi muhtemel. Yine de görmekte fayda var. Ne de olsa çıkış noktamız Tolstoy. Ha bir de film bitince kendi kendime sordum, acaba Tolstoy izleseydi bu filmi beğenir miydi diye. Bence hayır.


Beatles Perdeye Aktarılırsa: Across The Universe

Across the Universe movie poster onesheet

Bir film düşünün ki başından sonuna kadar Beatles şarkıları size eşlik ediyor. Benim gibi bir Beatles hayranıysanız bu filme bayılabilirsiniz. Film 2007 tarihli, Amerikan ve İngiliz ortak yapımı olan Across The Universe. Beatles’ın aynı isimli şarkısından esinle yapılmış. Filmin en büyük artısını en başta belirtmem gerek, ki zaten filmi izleyenlerin de hemen fark edeceği bir durum bu, film Holivut (evet Hollywood yazmayı beceremiyorum) yapımı değil. Savaş karşıtı bu filmin başından sonuna kadar Beatles eşlik ediyor size.

Sadece Beatles mı? Değil. Janis Joplin, Jimi Hendrix, Kurt Cobain de bu filmin karakterlerinden bazıları. Tabi ki kendi isimleriyle değil. Ancak şekil olarak birebir aynı tipler. “Biz de varız” diyorlar. Filme ayrı bir hava katmış bence bu durum. Kötü olmuş diyemem, benim hoşuma gitti. Film temelde tamamen Beatles şarkıları üzerine kurulmuş olsa da başka efsaneleri de filmde görmek (en azından tip olarak) güzel oldu. Öte yandan Beatles filmin içine o kadar sızmış ki iki ana karakterin isimleri de yine Beatles şarkılarından: Lucy (Lucy In The Sky With Diamond) ve Jude (Hey Jude)… Hal böyleyken özellikle Beatles severlerin filmden lezzet alamaması ihtimali de kalmıyor tabi ki. Film rezalet bir film olsaydı bile, Beatles dinlemek hoşunuza gidecektir.

across-the-universe_2

Öte yandan Beatles’ı bir kenarda bırakırsak filmin ana temalarından biri de savaş karşıtı olması. Vietnam Savaşı’nı esas alan film, temelde savaşın gereksizliği, boşuna ölen gençler, anti-militarizm ve dönemin gençlik hareketleri üzerinde duruyor. Buralardan bile bağımsız bir film olduğunu anlayabiliriz zaten. Ayrıca filmin yönetmeni olan Julie Taymor aynı zamanda sahne sanatları yönetmeni. Tiyatro ve opera… Bu da filme ayrı bir güzellik ve bakış açısı katmış. Şarkılara eşlik eden danslar filmin içine güzel yerleştirilmiş. Zaten sıradan bir filmden ziyade bir müzikal havası var. Hatta öyle adlandırırsak da yanlış olmaz zannediyorum ki. Tiyatroda pek çok örneğini izleyebiliyoruz. Perdede de gayet güzel durmuş.

Ancak filmin aman aman bir konusu yok. Beatles’a karşı özel bir hayranlığınız yoksa filmden sıkılabilirsiniz bile. Çünkü müzikler geniş bir yer kaplıyor ve hikayede yer yer kopukluğa sebep olabiliyor. Zaten bir aşk hikayesi çerçevesinde, askerlik ve savaş karşıtlığını vurgulayan filmin çok da derin bir hikayesi yok başka. Dediğim gibi, yönetmenin yapmaya çalıştığı da karmaşık ilişkiler yumağı, derinlikli zaman örgüsü falan vermek değil. Daha ziyade sanatsal bir film olmuş bu. O şekliyle bakarsak çok da başarılı olmuş bana kalırsa.

Oyuncuların performansı da gayet başarılı. Uzun lafın kısası, Beatles’ı seviyorsanız, savaş karşıtıysanız, dans etmek ya da izlemek hoşunuza gidiyorsa, mevsimi gelmeden çıkan çilekler sizi cezbediyorsa bu filmi seveceksinizdir. Benden tavsiyesi. Fazladan iki saatiniz varsa, deneyin derim… 


Operasyon: Argo / “İyi ki Amerika var” mı?

argo

Film eleştirileri yazmadığımı daha öncesinde Wrecked üzerine bir şeyler yazarken söylemiştim. Eleştiri yapacak kadar teknik bilgiye sahip değilim. Kamera açıları, ses, senaryo tekniği…vs. bilmem. O yüzden bir kitabı eleştirir gibi eleştirmiyorum filmleri. Bu da bir film eleştirisi değil zaten. Ama yine de genel manada beğendiğim bu film üzerine bir şeyler söylemeliyim diye düşündüm. O zaman söyleyeyim.

Operasyon: Argo Ben Affleck’in bir kez daha yönetmen koltuğuna oturduğu yeni filmi. En başta şunu söylemem gerek ki Ben Affleck’ten böyle bir film beklemiyordum ben. Filme de sırf konusu ilgimi çekti diye gittim ama Affleck, gerçekten de beni fazlasıyla şaşırttı. Üzerine düşeni ne kadar yapabilmiş, bunu film eleştirmenleri bilir tabi ki ben sıradan bir izleyici olarak fazlasıyla beğendim kendisini… Film gerçek bir hikayeden yola çıkılarak yapılmış. 1979’da İran’da gerçekleşen büyük devrimi anlatan filmde, devrimden sonra Humeyni’nin başa geçmesiyle yeniden büyüyen geleneksel İslami yapı ve ortadan kalkan “demokratik” sistem ele alınıyor. İran halkının kendi devrimini gerçekleştirmesiyle Amerika vatandaşları “baş düşman” olarak çıkıyor karşımıza. Zaten başlangıç sahnesi de böyle. İran halkı ABD konsolosluğunu basar ve oradaki pek çok çalışanı rehin alır. Aralarından sadece 6 kişi bir şekilde kaçıp Kanada konsolosluğuna sığınır. Ve işte burada Hollywood’un “cesur yürek”lerinden biri “kurtarıcı” olarak çıkar karşımıza: Ben Affleck! Sonunu en başından tahmin etmek mümkün, tabi ki Kanada konsolosluğuna sığınan o 6 kişi kurtarılacaktır. Çünkü hiçbir Amerikalı kurtaramadığı insanların fiyaskoyla sonuçlanan sonlarını filme çekmez. O kadar cesurunu ben görmedim en azından. Ancak film, sadece bir senaryo değil aynı zamanda gerçek bir olaydan yola çıktığı için de bu “cesur yürek” kavramına daha ılımlı yaklaşabiliyoruz izleyiciler olarak. “Sıradışı” bir kurtarılma şekli çıkıyor karşımıza ancak bunu ben yazmayayım. Gidin izleyin. Ya da internetten başka bir blogdan ya da siteden öğrenin ama benden duymuş olmayın.  Her neyse…

Demokrasiden hoşlanmayan İran halkının “Humeyni rejimi” altında dünyaya meydan okuması, bizimkilerin zar zor ülkeden çıkmasıyla havası alınmış balona da döner biraz. Ancak mesele o değil. Amerika bu “tek kişilik” kurtarma operasyonunu tümüyle Kanada’ya mal eder o dönem. ABD gizli servislerince sır olarak saklanan operasyonun 97’de Clinton döneminde açıklanmasına kadar da  zafer Kanada’nın olarak bilinir. Sonrasında “gerçek” anlaşılır. “Kardeş ülke Kanada” iyi ki vardır çünkü Amerikalılara kucak açmıştır. 6 kişilik ekibe kapılarını kapatan  İngiltere ve Avustralya’ya nazaran Kanada’nın “kahraman” olarak görülmesinden ziyade, diğer iki ülkenin yıllar sonra “sert” bir dille eleştirilmesi daha dikkat çekici bu yüzden.

En başta devrimciler konsolosluğu bastıklarında en yetkili ağızdan “kimseye ateş açmayacaksınız” uyarısının yapılması, “savaşı başlatan piç” olmak istememesiyle alakalı ABD’nin. Öyle de olur. Savaşı başlatmazlar, İranlılara ateş açılmaz. 21.yy’da başta Irak olmak üzere bütün bir Ortadoğu’ya “demokrasi” getirmek adına yola çıkan ABD’den farklı değildir perdede gördüğümüz. ABD “hiçbir zaman(!)” savaşı başlatan “piç” olmaz. Arap Baharı da kendiliğinden doğmuştur zaten. Öyle ya… Neyse… Konumuz bu da değil. Ancak Amerika’nın perdede kendini gösterme şekli Affleck’in bütün “objektif” çabalarına rağmen yeterli midir diye düşünmek gerek. Ya aslında savaşı başlatan piç her zaman ABD olmuşsa?

Bütün bunlara rağmen “Argo”da gerçekten de bir özeleştiri olduğu da aşikar. Daha en başta “ABD ve İngiltere’nin oyunuyla” başa getirilen şah gözümüze sokulur. Hollywood için oldukça cesur bir söylem. Amerika’nın aslında ne kadar da “korkak” bir devlet kafasında olduğunu da görmemiz mümkün. Saçma sapan teorilerle rehineleri kurtarmak için girişimlerde bulunmaya çalışan “yetkililer” için dünyanın öte yakası pek de düşündükleri gibi bir yer değildir. Değildir çünkü gidip görmemişlerdir. Onlar “hava saldırısı” düzenleyip yerle bir ettikten sonra şehre iner ve hafif makineli tüfekleriyle sokaklarda gezerler. Derin bürokratik oyunlarla hedef aldıkları rejimi “içeriden” kemirmeye başlarlar. O yüzden filmde karşımıza çıkan alternatif kurtarma senaryoları pek de akla yatkın değildir. Gerçi Argo Operasyonu da çok mantıklı değildir ancak bir şekilde ve bence -şayet filmde anlatıldığı gibi olmuşsa- şanslarının da yanlarında olmasıyla fiyaskoyla sonuçlanabilecek bu hikaye milli bir destana dönüşüverir. CIA oradadır ve dünyayı kurtarmak için yine yardımımıza koşarlar. Jesus Amerikalıların yanında! Tanrı CIA’yi korusun, yoksa ne olurdu halimiz! Sakallı İranlılar bir gün evinizi basarsa diye CIA’in numarasını siz de yakınlarınıza bulundurun bence…

Daldan dala atladım biraz sanırım ama bütün bu sebeplerle birlikte Ben Affleck’in ve diğer ekibin de hakkını vermek gerek. Ortaya başarılı, -özellikle filmin ikinci yarısında etkili olan- gerilim dolu sahneler çıkmış. Özeleştiri bir noktada yerinde de olmuş aslında. Daha “sert” bir eleştiri gelene kadar bana kalırsa en iyisi bu. Bu “milli destan”la birlikte Affleck en iyi yönetmen ödülünü alır mı bilinmez. Ama Oscar’dan bir şeyler koparacağı kesin bu filmin. Bana gelince, her şeye rağmen eğlendim. Güzel bir filmdi ve harcadığım zamana acımadım. Film yeterince objektif mi bilemem. Bana yetti. Objektifliği değil ama aktarılma şekli fena değildi en azından. Yoksa “müslümanlara hakaret ediliyor” zırvalarıyla dolar mı ortalık onu kestirmek de güç değil aslında. Ama klasik “kahraman Amerika, iyi ki onlar var” tarzında bir filmle karşı karşıya olmadığımız da aşikar. Daha iyisi gelir mi, dediğim gibi, bilinmez. Ama şimdilik en iyisi bu gibi. İzleyenler karar versin gerisine de… Benden bu kadar.

Ha son olarak: Yaşasın  Amerika!
(Şaka şaka…)