Tag Archives: Fırat Caner

YKY Editörleri Ne İş Yapıyor?

aynı kapaklar

2014 yılının Nisan ayında, sevgili hocam Fırat Caner’in merakla beklediğim kitabı “Kuşla Kediye Ağıt” İthaki yayınları etiketiyle piyasaya çıkmıştı. Kitap üzerine bir şey yazacak değilim. Zaten daha önce Radikal Kitap’ın bir sayısında, kitabı tanıtmıştım. İsteyenler, o yazıya burayı tıklayarak ulaşabilir. Öte yandan henüz yıl bitmeden, bu ay içerisinde, YKY tarafından güzel ve farklı bir kitap daha çıktı piyasaya. Gündüz Vassaf’a ait “İstanbul’da Kedi” isimli bu kitap, sadece kediden değil, İstanbul’dan ve kediden yola çıkarak belki de bütün bir hayvan aleminden bahsediyor. Tabi ki insan-hayvan ilişkisi üzerine de bir şeyler söylüyor. Kitabı okuma imkanım olmadı ancak katıldığım bir söyleşide Vassaf’ın kendisi kitabını anlatmaya çalışmıştı. Bilgimin kaynağı budur ve okumadığım için sınırlıdır.

Mesele bu iki kitap da değil aslında. Mesele bu iki kitabın kapak tasarımı. Başlıkta hedefe YKY editörlerini koymamın sebebi de Gündüz Vassaf’ın kitabının, Fırat Caner’in kitabından çok sonra çıkmış olması. Bu yüzden bu bana kalırsa “büyük” editörlük hatası YKY’ye aittir. Ha diyeceksiniz ki, ne var canım, iki kitabın da kapağı aynı görselle basılmış olamaz mı? Yasak mı? Günah mı? Tabi ki değil. Görsele dair herhangi bir telif sıkıntısı olmadığı sürece (araya para girmiyorsa yani) hiçbir problem olmaz. Bunu biliyoruz. Ancak gelin görün ki bana kalırsa bu bir prestij meselesidir ve hatadır. Bir yayınevinin kullandığı görseli ve tasarımı, neredeyse hiç değiştirmeden bir başka yayınevi kullanıyorsa bu durum o yayınevi adına bir olumsuzluk teşkil eder. Hele ki bahsi geçen yayınevi Yapı Kredi Yayınları gibi kültür dünyasına onlarca “sağlam” kitap sunarak önemli işler yapan bir yayıneviyse…

YKY, Fırat Caner’in kitabını görmemiş olabilir mi? Pekala bu mümkün. Hatta görmüş olmasından daha olası bir ihtimal bile olabilir. Ancak durum böyleyse YKY editörleri piyasayı sadece kendilerinden ibaret sayıp öteki yayınları takip etmemekle bile itham edilebilir ki editör denilen kişi, genel yayın yönetmeni denilen kişi, işin teknik kısmında yer alan ve meseleyi tüm boyutlarıyla ele almak zorunda olan çalışanlardır. Öte yandan Fırat Caner’in kitabını görmüş olmalarına rağmen böyle bir politika da izlemiş olabilirler. Bunun sebebi ne olabilir diye düşününce aklıma, “İstanbul’da Kedi” kitabının yazarı olan Gündüz Vassaf’ın, kapak tasarımında “Bunu kullanacaksınız” şeklinde ısrar etmesi olabilir diye geliyor. Böyleyse bile, aynı kapak tasarımında, kendilerinden çok çok önce çıkmış bir kitabı göstererek, “Bunu kullanmamız prestij kaybına sebep olabilir çünkü İthaki Yayınları bu görseli aylar önce falanca kitabında kullandı” diye kendi yazarlarını ikna etmelilerdi bana kalırsa YKY editörleri ki Gündüz Vassaf böyle inatçı bir tutum sergilemiş midir, o konuda da emin değilim.

Başka olası senaryolar da vardır mutlaka ancak bir okur olarak, 2014’ün bahar aylarında okuduğum bir kitabın kapağının aynısını, 2014’ün sonlarında YKY etiketi ile çıkan bir başka kitapta görmek beni rahatsız etti. Yayın dünyası bunlara dikkat etmeli. Eminim bunu yapan daha “küçük” bir yayınevi olsaydı daha büyük bir kıyamet kopardı ama ne hikmetse YKY yapınca kimseden ses çıkmadı. Koskoca YKY’den birisi çıkıp da konu ile ilgili bir şey söyledi mi? Söylediyse de ben takip etmediysem, o da benim eşekliğim olur, kusuruma bakılmasın lütfen ama eğer öyle bir açıklama gelmediyse de sorarlar insana YKY editörleri ne iş yapıyor diye.

Not: Bundan birkaç zaman önce de sevgili arkadaşım Eyüp Tosun, aşağıdaki kitaplara dikkat çekmiş ve ironik bir şekilde “Aman ha karıştırmayın kitapları” diyerek okuru uyarmıştı. Yani demem o ki bu ilk değil, son da olmayacak gibi görünüyor.

aynı kapaklar2


Okur Metinle Baş Başa (Radikal Kitap 683. Sayı)

kuşla kediye ağıt

Sınırları Aşmak: Kuşla Kediye Ağıt * [1]

2013 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’ne Zeval adlı şiir kitabıyla layık görülen Fırat Caner, çok geçmeden yeni kurmaca anlatısı olan “Kuşla Kediye Ağıt” ile tekrardan okurunun karşısına çıktı. İthaki Yayınları etiketiyle piyasaya sürülen kitap, 2013’te Zeval ile eş zamanlı olarak okurunu selamlayan bir önceki anlatı kitabı Hayıflanma gibi yine yazının sınırlarının ve olanaklarının bir hayli zorlandığı bir eser olarak karşımızda. Fırat Caner, sadece dilin olanaklarını oldukça geniş tutmakla kalmayıp, kurguda da deneysel edebiyatın örnekleri olarak görebileceğimiz bir çeşitliliğe gidiyor son kitabında. Bütün bu girişimler de sonuç olarak okura, keyifli ve bir o kadar da çok yönlü bir okuma seyri sunuyor.

Kuşla Kediye Ağıt, bir yazarın “yazar” olma çabasıyla çıktığı yolu anlatıyor temel olarak. En azından başlangıç bu şekilde ancak hikâyede pek çok farklı karakter ve o karakterlerin birbirleriyle ilişkisi temelinde kurulmuş pek çok farklı küçük hikâye var. Tabi ki her anlatının bir başlangıcı ve bir sonu vardır ancak biliriz ki (özellikle postmodernizm sürecinde) romanlar ya da öyküler, kitapların son sayfalarında bitmez. Kitap kapandıktan sonra da o hikâye, okurun zihninde devam eder. Bu anlamda Kuşla Kediye Ağıt’ın da aslında bir başı ve bir sonu yok. Sanki hayatın bir noktasından bir kesit sunar gibi, bir fotoğraf karesine bakar gibi bakıyorsunuz esere. Bu yüzden de kitabın herhangi bir sayfasından herhangi bir kısmı rastgele okuyacak bir okur için de yazılan şeyler anlamsız bir metin gibi durmayacaktır. Türler arasında serbestçe gezinen Caner, okuru sıkmadan farklı bir yolculuk sunuyor anlatının sayfaları arasında.

Kuşla Kediye Ağıt, yazar olma amacında olan Mehmet’in hikâyesi. Bir yayınevine giden Mehmet, elinde tuttuğu yayımlanmaya hazır dosyasını yayınevi editörüne götürüyor ve yazdıklarının çıkış noktasının ölmüş kardeşinin günlüğü olduğunu söyleyerek dosyayı editöre anlatıyor. Kardeşinin günlüğünden parçalar olduğu söylenen kısımlar kitabın başına koyularak kitap piyasaya sürülüyor. (Gerçekten de Kuşla Kediye Ağıt, önsöz ve sunuşun ardından bu şekilde başlıyor.) Ancak bir süre sonra Mehmet’in aslında bir kardeşinin olmadığı anlaşılıyor ve zaten kitap da satmıyor. Bu aşamadan sonra ise anlatının –bana kalırsa- en dikkat çekici yönü ortaya çıkıyor. Sözde yazarımız Mehmet için bir PR çalışması yapılıyor ve Mehmet kısa sürede dünya çapında bir yazar oluyor. Meseleye buradan bakınca günümüz kültür endüstrisinin geldiği nokta, kitabın anlamının değiş(tiril)mesi ve bu çerçevedeki kapitalist ilişkiler dikkat çekici bir şekilde göze çarpıyor. Kültür endüstrisinde, “yazar” olmanın getirileri ve nitelikli edebiyatın aslında ne olduğu tartışmaları da böylece yeniden sorgulanmaya açılıyor. Kitabın zihin açıcı bir boyutunun da bu olduğu kanaatindeyim.

Kitabın bir başka özelliği de kendi oluşum sürecini anlatması aslında. Mehmet’in bir yandan başından geçenler aktarılırken bir yandan da kitaba ismini veren bir kuş ile bir kedinin aşkları anlatılıyor. Kitabın bu kısımlarında, dilinin rengini de değiştiriyor Caner ve aşkın anlatıldığı satırlarda daha şiirsel ve nispeten lirik bir dil kullanmayı tercih ediyor. Üsluptaki bu değişme aslında konuya da paralel olarak farklılaşıyor. Aşkın yasak olduğu bir dünyada aşk için devrim yapabilecek kadar ileri gidebilmeyi anlatan hikâyeyi, belki biraz da modern aşk anlayışı üzerinden okumalıyız.

Metinde hem birbirine bağlı hem de birbirinden farklı olarak ilerleyen hikâyeleri okurken, bu hikâyelerden hangisinin lokomotif unsur taşıdığını anlamak da zorlaşıyor. Öyle ki herhangi bir anlatı diğerlerinin taşıyıcısı olarak okunabilecek durumda. Burada da belki de okurun bakış açısı ve yönelimi ön plana çıkıyor. Yazar, eserini yazıp bitirdikten sonra pası okura atıyor ve o dakikadan sonra da kitap, yazarın olmaktan çok okurun kitabı olmaya başlıyor. Bu yüzden de her okura göre farklı bir okuma seyri çıkıyor ortaya. Caner’in yapmak istediği biraz da bu belli ki. Okuru, metinle baş başa bırakmak.

Üstkurmacanın sınırlarını bir hayli genişleten Kuşla Kediye Ağıt, kültür endüstrisi, aşk, devrim, yazarlık senaryosu gibi başlıklardan yola çıkarak farklı bağlamlarda okunabilecek bir anlatı. Roman, öykü, şiir, deneme, tiyatro gibi farklı türlerin bir araya gelebileceğini gösteren Fırat Caner, yazının olanaklarının ne kadar genişletilebileceğini de gösteriyor bize. Kuşla Kediye Ağıt’ı okurken bazen oksijenin nefes almak için yeterli bir öğe olmadığını da hissedecektir okur. Kitabın son sayfasını okuyup bitirdiğinde ise aslında hikâyenin bitmediği, tam tersine yeniden ve yeniden başlayabileceğini görecek. Kuşla Kediye Ağıt kafamızdaki sorulara cevaplar vermek bir yana dursun, onlara yeni sorular ekleyen bir metin. Soru sormaktan korkmayan okurun sevebileceği cinsten.

okur metinle baş başa

* Radikal Kitap’ın 18 Nisan 2014 Cuma günkü 683. sayısında  yayımlanmıştır.

[1] Metni ilk bu başlık altında ve aşağıdaki şekilde yazdım. Radikal Kitap editörleri ilgili kısımları değiştirme gereği duymuş. Ben yine de kendi yazdığım şeklini buraya koyuyorum. Gazetede yayımlanan hali de yazının altındaki görseldedir.

 


Mavi Yeşil’in 85. Sayısı Çıktı..!

my85

 

Mavi Yeşil dergisi, 2014 yılının ilk günlerinde çıkan 85. sayısıyla 15. yılına başlıyor; bunu edebiyat dergiciliğinde önemli bir gösterge saymalıyız. 2000 yılının başından bu yana iki ayda bir çıkan hiç sayısı aksamadan yayımlanan Mavi Yeşil, on beşinci yılının başlangıcı olan 85. sayısında zengin bir içerikle okur karşısına çıkıyor. Bu sayıda, gazetelerin “kitap eki” editörleriyle görüşülerek hazırlanan mütevazı dosya, kitap okurlarının olduğu kadar yayın dünyasının da ilgisini çekecek özellikte. Bu sayıda “Cevat Çapan” şiiri hakkında Sezgin Taş yazdı. Fırat Caner, şiirleri yanında “metinler” dizisini de sürdürüyor. Hasan Öztürk, doğumunun yüzüncü yılında “Albert Camus”yü hatırlattı. Nurullah Ulutaş, eski bir roman için yeni bir yazı yazarken Sinan Şanlıtürk de ilginç bir romandan sinemaya aktarılan bir filmi değerlendirdi. Bu sayının öyküsünü Yunus Bektaşoğlu yazdı. Azita Ghahreman, Yeşim Ağaoğlu, Fırat Caner, Erkan Karakiraz, Yavuz Demirci, Ferda Balkaya Çetin, Ömer Eski, Ümit Aydın, Büşra Dilara Karaca, Serkan Demir, Eşref Yener, Deniz Dağdelen Düzgün ve Tan Doğan, bu sayıda şiirleriyle çıktı okur karşısına. *

85. Sayının İçindekiler

Sanatın Duyum Yaratması ve Cevat Çapan / Sezgin Taş… 2
Bir Kadın Geldi Beni Giymeye / Azita Ghahreman… 6
Beş Metin / Fırat Caner… 7
Harcı Âlem / Yeşim Ağaoğlu… 10
Albert Camus’nün Yüzyılı / Hasan Öztürk… 11
Sûr / Fırat Caner… 13
A Clockwork Orange / Sinan Şanlıtürk… 14
Meğer / Erkan Karakiraz… 17
K/adının G/özleri ve /Derin/ / Yavuz Demirci… 17
Söyleşi: Gazetelerin Kitap Ekleri… 19
Esaretin Aşka Dönüşen Hikâyesi / Nurullah Ulutaş… 23
La / Ferda Balkaya Çetin… 26
Sana Getireceğim / Ömer Eski… 26
Terkettiğimiz Temmuzlar Mezarlığı / Ümit Aydın… 27
Yara Terbiyecisi / Yunus Bektaşoğlu… 28
Ora / Büşra Dilara Karaca… 29
Susmayan Çığlık / Serkan Demir… 30
Durum Şiiri / Eşref Yener… 31
Düş Kırıldı İçimde Sen Kaldın / Deniz Dağdelen Düzgün… 31
El Ele / Tan Doğan… 32

* Editör: Sezgin Taş


Fırat Caner: Şiir demokrasi ister… *

fırat caner

‘Bejan MaturTürk şiirine bir Furuğ tadı getirdi’

İlker Aslan: Şiirle başlayalım. Şiir yazmanın ötesinde, şiir üzerine düşünmek, konuşmak da önemli sizin için. Siz Türk şiirin bugünkü durumunu nasıl yorumluyorsunuz?  Geçmişe nazaran nerede duruyoruz? Edebiyat dergilerinde çıtası yüksek şiirler göremiyoruz genelde. Bu bağlamda bakarsak şiiri nasıl yorumlayabiliriz? Gerçekten de kötü bir dönemden mi geçiyoruz sizce, çoğu eleştirmenin söylediği gibi.

Fırat Caner: Tuhaf görünebilecek bir cümle ile başlayayım: “Şiir demokrasi ister.” Sizin şiirden anladığınız şiirdir, diğerleri değildir gibi bir bakış açısı fakirleştiricidir. Siz kafiyeyi şiirde olmazsa olmaz kabul edebilirsiniz, ama bu durumda Haiku geleneğini dışarıda bırakmış olursunuz. Türk şiirinin bugününü bugünden değerlendirmek mümkün değil gibi geliyor bana. Zira nasıl Divan şiirini Divan şiirinin ölçütleriyle, Garip şiirini Garip şiirinin ölçütleriyle değerlendirmek durumundaysak, bugünün şiirini de bugünün şiirinin ölçütleriyle değerlendirmemiz gerekecek. Bugün, o ölçütlerin oluşmakta olduğu gün. Yarını beklemek gerek. Tarih şiirin öldüğünü söyleyen şair ve eleştirmenlerle dolu. Her gelen şiirin kendisiyle yahut kendi nesliyle son bulduğunu zannediyor. Bu, son mohikan ya da son samuray olma onurunu taşıdığını zannetmenin kibrinden kaynaklanan bir tür hazla ilgili sanırım. Son yirmi yılda çok özgün şiirler yazıldı. Bence en özgün deneme, Murathan Mungan’ın öncülü ve ardılı olmayan 1994 tarihli Metal’i idi. Daha sonra Bejan Matur, Türk şiirine bir Furuğ tadı getirdi. Kendi neslimden şiirlerine hayran olduğum pek çok kişi sayabilirim. BaştaDevrim Dirlikyapan olmak üzere, Selim Temo, Nilay Özer ve daha pek çok kişi. Ben hayran olma kapasitesi yüksek bir okurum açıkçası. Benim neslimin en yoğun beslendiği iki kaynak İkinci Yeni şiiri ve Hilmi Yavuz’dur sanıyorum. Ben kişisel olarak Hilmi Yavuz kaynaklı şiirlerden çok fazla keyif almam, zira Hilmi Yavuz şiiri okumak varken, benzer ama daha düşük nitelikli şiirler okumak bana anlamlı gelmiyor. Aynı durum İkinci Yeni’den beslenen şairlerin şiirleri için de geçerli. Hayranlık duyduğum şairlerse çok sayıda kaynaktan beslenenler genelde. Onlarda İkinci Yeni terbiyesi de var, Attila İlhan terbiyesi de, Hilmi Yavuz terbiyesi de… Daha genç şairlere gelince… Onların kendilerinden önce gelenlerin ölçütlerine uygun şiirler yazmasını beklemek saflık olur. Başka bir dünyanın içine doğdular. Geçmişin şiiriyle yetinmeleri söz konusu bile olamaz. İkinci Yeni de böyle ortaya çıkmadı mı örneğin? Onlar 2. Dünya Savaşı’nı görmüş bir nesil olarak, savaş öncesi yaşamın bir ürünü ya da o yaşama bir tepki olarak ortaya çıkan şiirlerle yetinemiyorlardı. Yeni nesil şairler için de durum tam olarak budur bence. Onları en iyi kendi nesilleri anlayacak ve anlatacak. Genç bir eleştirmen neslinin olması da bu yüzden önemli. Kısacası, şiir deneyimimiz bakımından kötü bir dönemden geçiyoruz diyemem. Şiirin de kendi evrimi var.

Zeval

İ.A.: Zeval’den bahsetmenin tam da yeri. Zeval sizce şiirin neresinde durarak okura ulaşıyor? Ki baktığımız zaman, farklı bölümlerden oluşan Zeval, muhteva olarak da üslup olarak da farklı şekillerde ilerliyor. Bu anlamda da okura değişik bir okuma seyri ve zevki sunuyor. Muhtevayı ve üslubunuzu da işin içine katarak konuşursak, okunması zor şiirler mi sizinkiler? Belli bir okuma birikimi gerektiğini düşünüyorum ben şahsen. Sizce de böyle mi? Özetlersek, Zeval nedir, nerededir?

F.C.: Zeval’in okura ulaşmak konusunda nasıl bir serüveni var bilemiyorum. Ben kitabı üç kısım olarak tasarladım. Biçimle ilgili üslup özelikleri bakımından bu üç kısım birbirinden tamamen ayrı özellikler gösterir. Ancak üslubun pek çok bileşeni vardır. Örneğin bir yazarın yoğun olarak kullandığı sözcük dağarı da onun üslubunun bir yönüdür. Yani, üslup bakımından çok farklıymış gibi görünen bu üç kısım, başka şairlerin kitaplarıymış gibi ayrı ayrı yayımlansaydı bile, iyi bir şiir eleştirmeni aynı şair tarafından yazıldıklarını tespit edebilirdi. Belli bir okuma birikimi gerektirdiği yönündeki tespitiniz doğrudur. Belli bir okuma birikimi gerektirmeyen eserler, benim ilgimi çeken eserler olmadı hiçbir zaman. Yani bir popüler edebiyat okuru değilim. Büyük eserleri iyi eserlerden ayıran temel özellik bana göre belli bir okuma birikimi gerektirmeleri, fakat bunu hissettirmemeleridir. Tolsoy okumak için devasa bir okuma birikimine ihtiyacınız vardır. Ama sıradan bir okur da Tolstoy’un yazdıklarını o birikime sahip bir okurunkine kıyasla vasat, ama kendince büyük bir keyifle okuyabilir. Necatigil’in deyişi ile Hikmet Burcu’ndan bahsediyorum aslında. Tespiti yapabildiğinize göre, Zeval’in o burcun şiirlerinden meydana gelmediği aşikar. Ancak benim bakış açımla burçlar arasındaki yolculuk, yalnızca yazarın yolculuğu değil. Her şair, kendi okurunu, hikmet burcundaki eserlerini paylaştığında sahip olmaları gereken altyapı konusunda adım adım yönlendirir. Dolayısıyla şiirinin şimdisi sadece şiirle ilişkisinin seyrine değil, aynı zamanda okuru ile ilişkisinin olgunlaşmasına bağlıdır. Zeval, bu yönüyle benim kendi serüvenimi ifşa edişimdir, kısa bibliyografyamdır, Eco’nun bakış açsısını devşirerek söyleyecek olursam okura gelecek için verdiğim anahtardır.

hayıflanma

İ.A.: Şiirde olduğu kadar anlatı/öykü alanında da başarılı bir örnek sundunuz okura: Hayıflanma. Bu kitabınız ayrı kısımlardan oluşan, çok katmanlı, ama aynı zamanda bir bütünün parçaları gibi de duran bir metinler bütünü. Öte yandan başka metinlere, isimlere de sık sık göndermeler var. Bilge Karasu, ilk aklıma gelen. Belli ki bilinçli bir seçim bu. Dil ile ustaca oynuyorsunuz ve kurmacanın sınırlarını da zorluyorsunuz bana kalırsa. Hayıflanma, bir solukta okunabilecek bir kitap olsa da bir solukta anlaşılabilecek bir kitap değil gibi. Sizce de öyle mi? Hayıflanma’nın isminden yola çıkarak başlayıp kitabı anlatır mısınız? İnsan neden hayıflanır ki?

F.C.: Hayıflanma bir kurmaca anlatı olarak yayımlandı. Öykü dizisi içinde yayımlanmış olmasına rağmen, bir öykü kitabı olmadığı çabucak anlaşılabilir. Niyet yanılgısı içine düşmeyi göze alıp bana sorarsanız, Hayıflanma’nın bir edebiyat teorisi kitabı olduğunu söylerim. Teori pratik incelenmek suretiyle kurulur. Bununla birlikte mümkün ve kuvve halinde şeyler de var. Ben bu tür şeylerin peşine düştüm. Örneğin yirminci yüzyıl klasik müzik bestekarlarının melodiyi dışlamaları gibi, olay zincirini dışladım. Yapıtın açıklığını farklı yorumlara açık bırakmakla değil, onu öyküsüzleştirmekle inşa etmeye gayret ettim. Hiçbir şey anlatmamak zordur. Hiçbir şey anlatmadan sürüklemek daha zordur. Hayıflanma’da ne öykü ne de karakter vardır. Kişiler varmış gibidir, ama aslında onlar da yoktur. Sait ile Sinan ne aynı ne de ayrı kişilerdir. Küçük bir kitap Hayıflanma. Ama ona Tolstoy’un Anna Karenina’ya verdiğinden daha az emek vermediğimi söyleyebilirim. Bunu eserleri karşılaştırmak için söylemiyorum. Zira bir okur olarak kendi yazdıklarıma hayranlık duyamadım hiç. Yazıp tamamladığım her kitap, benim için yazmak ve dolayısıyla okumak hayali ile yaşadığım kitabı yine yazamamış olma başarısızlığımdır.

Önder Otçu’ya ve Ramis Dara’ya minnet duyarım’

İ.A.: Özellikle şiirlerinizle farklı edebiyat dergilerinde yer alıyorsunuz sık sık. Belki de her yazarın; şair, öykücü, romancı, denemeci ya da nasıl adlandırılırsa adlandırılsın, yolu dergilerden geçer. Bundan belki 50 yıl önce edebiyat dergileri daha kıymetliydi diye düşünenler var. Çünkü daha azdı. Şimdi sayıları daha fazla ancak dergilerde yayımlanan ürünlerin niteliği tartışmaya açık bu sefer de. Sizce edebiyat dergileri, üzerine düşen görevi ne kadar yerine getirebiliyor? Ya da getirebiliyor mu? Edebiyat dergilerini de tıpkı üniversiteler gibi ideoloji kalelerine dönüştürmeye çalışanlar oluyor. Ben buna inanmak istemiyorum ancak siz bu duruma nasıl bakıyorsunuz? Gerçekten de eskisi kadar kıymetli değil mi artık edebiyat dergileri?

F.C.: Bana kalırsa edebiyat dergilerinin bu dergilerde yer alan editör vb. kişiler sayesinde gördüğü iki temel işlev vardır: Yeni yazarların ortaya çıkmasına vesile olmak ve ortaya çıkmasına verile oldukları yeni yazarları teşvik etmek. Ben kendi adıma gençliğimde bu teşviki gördüm. Örneğin Önder Otçu’ya ve Ramis Dara’ya büyük minnet duyarım. Genç bir yazar yalnızca internetteki arkadaş listesinde yer alan kişilerin beğenisi ile mutlu olamaz sanıyorum. Bu Ödipal bir durum, genç yazar önce baba figürlerinin takdirini almak ister. Biraz olsun almak durumunda. Sonra yeterince takdir edilmeyişi devreye girmeli ki baba figürüne isyan etsin ve onu öldürebilsin. Baba figürü sadece öncül şair ya da şairler değil, aynı zamanda editör, eleştirmen vs. Derken kendi serüveni içinde hepsiyle barışmayı ve onları öldürmeden yaşamayı öğrenebilirse, Harold Bloom’un dediği gibi, büyük şair olabilir. Olamayabilir de tabii… Dergilere gelince… Dergiler sizin deyişinizle hep “kale” olmuştur. Bunun bir sakıncası yok, ortada tek bir kale olmadığı sürece. Her duruşun kendine yer bulabildiği dergiler olması demokrasi kültürünün gelişmesine bağlı. Her duruşun tek bir dergide yer bulabilmesi ise bence ancak o derginin Kapitalizm’in bir kalesi olması ile mümkün. Ben her ideolojinin temsil edildiği bir parlamento hayali kurarım, her ideolojiden insanların bir arada bulunduğu bir  parti hayali değil. Biri demokrasi ile ilgili. Öbürü çıkarları için değerlerini bir kenara bırakan insanların bir araya gelmesiyle mümkün gibi geliyor bana. Belki de kötü niyetliyim.

‘Kitap tozu fetişizmi bizim nesille birlikte sona erer’

İ.A.: Önceki soruyla bağlantılı cevaplayabilirsiniz şimdiki soruyu da. Ya da devamı gibi düşünelim. İnternetin olanakları düşünüldüğünde bazen dergilere hatta kitaplara bile ihtiyacımız olmadığı düşünülüyor. Gelecekte daha da artacak bu durum. E-kitaplar bunun ilk örneklerini sundu okura. Sizce internetin olanakları edebiyatı öldürüyor mu? Yoksa tam tersine, insanlara yeni yazma sahaları mı açıyor?

F.C.: İnsan oldukça edebiyat ölmez. Değişir, ama ölmez. E-kitaplar yepyeni olanaklar yaratıyor aslında. Kitap tozu fetişizmi bizim nesille birlikte sona erer muhtemelen. Kitap bir nesne değildir, onu anlamlı kılanlar içindekiler. Kaldı ki edebiyat yalnızca kitap denen nesnenin içinde değildir. Bir film izlediğinizde aynı zamanda bir senaryo okumuş olursunuz. Ben, okuma hastası biri olarak, filmleri izlemekten ziyade okurum. Bir oyuncu oyunculuğa, bir ışıkçı ışığa odaklanır, ben de metne odaklanırım.

İ.A.: Son olarak planladığınız yeni çalışmalarınızdan bahsedelim. Yeni şiir ya da öykü/anlatı dosyalarınız var mı yayımlanmaya hazır? Üslup ya da içerik olarak okuru şaşırtmaya devam edecek gibisiniz. Fırat Caner, okurlara yeni metinlerini müjdeleyecek mi?

F.C.: Benim çalışma disiplinimde “yeni” bir dosyanın yayımlanmaya hazır olması söz konusu değil. Yayımlanmaya hazır ve yakında yayımlanmasını ümit ettiğim dosyalar var elimde, ancak hiçbiri “yeni” değil. “Yeni” demek, henüz yeterince işlenmemiş demek. “Hazır” demek, artık onunla uğraşmaktan bıktım, dayanamıyorum, daha iyi hale getirmek için yeni çözümler üretemiyorum, olmadı işte, başaramadım ve belli ki başaramayacağım, ama ondan kurtulmam lazım ve yayımlamadığım sürece kurtulamayacağım, yayımlarsam hiç değilse her şeye sıfırdan başlayabilirim demek.

_________________________
* http://www.yenicikanlar.com.tr/firat-caner-siir-demokrasi-ister-14638 adresinde, “Yeni Çıkanlar” için Bu yılki Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nün sahibi Fırat Caner ile yaptığım söyleşidir. Üzerinden epeyce zaman geçti ama burada da bulunmasını istedim.


ŞİİRİN YENİ DURAĞI (Radikal Kitap 659. Sayı)


Zeval

ŞİİRİN YENİ DURAĞI *

Her yıl dönüşümlü olarak farklı bir türe verilen Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’ne bu yıl şiir dalında Fırat Caner’in Zeval isimli kitabı layık görüldü. Mühendislik eğitiminin ardından edebiyat alanında eğitim hayatına devam eden Caner, hala Türk Dili ve Edebiyatı alanında akademisyen olarak çalışıyor. Çalışma hayatını bir kenara bırakırsak, edebiyatla akademi dışında da (belki de akademide olduğundan daha fazla) ilgileniyor Caner. İşte “Zeval” de bu ilginin bir meyvesi…

Bu yılın haziran ayında piyasaya çıkan Zeval, üç bölümden oluşuyor. Aslına bakılırsa bu üç bölüm de biçimsel özellikler bakımından birbirinden çok farklı birer görüntü çiziyor. Üç bölüm de ayrı birer şiir kitabı gibi. Ancak bu, şiirler arasında bir kopukluk olduğunu göstermiyor. Aksine, Caner kullandığı muhteva ve dağarcık bakımından şiirlerini aynı çatı altında okumamıza da yardımcı oluyor. Her şiirin, her bölümün ayrı bir dünyası var ve o dünyalar esasında, bir bütünün parçası gibi.

İlk bölüm, kitapla aynı adı taşıyan, Zeval… İlk bölümde “kutsal”a karşı bir söylem var. Şaman fikrini merkeze alan bu bölümde medeniyet, din, inanç sistemi, yaşam ve ölüme dair olan düşünceler dikkat çekiyor. Şiiri kullanarak adeta bir inanç sistemi eleştirisi ya da dinler tarihi okuması sunuyor okurun önüne Fırat Caner. Zaman zaman ağır bir sorgulamaya dönüşen ilk bölüm şiirlerinde kaleminin ucunu da bir hayli sivriltiyor bana kalırsa şair. Dinlere dair olan söylem ile eylem arasındaki kopukluğu da bu şekilde gösteriyor bize. Örneğin melancholia adlı şiirindeki “uzun kitaplar yazılıyor / çok sonra ölümünden / ve onun adıyla başlayan / öçler alınıyor”  dizeleri, bu inanç sistemleri üzerine olan sorgulamanın sadece bir köşe başını gösteriyor bize. Olanı eleştirirken, olması gerekene de işaret ediyor sık sık satır aralarında Caner.

Taş Denizi adlı ikinci kısımdaki şiirler, ilk kısımla belli noktalarda benzerlik gösterse de biçimsel olarak daha farklı ve okuması da daha zor bir zeminde duruyor. Her ne kadar ilk bölümdeki şiirler kadar olmasa da, bu bölümdeki şiirlerde de çeşitli dini göndermeler mevcut. İmge, şiirlerinde önemli bir yer kaplıyor Caner’in. Küçük bir noktadan çıkmış gibi duran şiirler, geniş bir dünyaya açılarak çabuk tüketilmesi zor metinler sunuyor ve böylece de okurun zihnini kurcalıyor.  Taş Denizi başlıklı kısımda daha yalın gibi görünen şiirlerin altında bana kalırsa önceki bölüme nazaran daha yoğun bir anlatım var.

Kitabın üçüncü ve son kısmını ise Islıklar adlı bölüm oluşturuyor. Bu bölüm, ilk iki bölüme göre daha farklı bir muhteva içeriyor. Zeval ve Taş Denizi’ndeki duruş, dünyevi bir boyuta doğru evriliyor. Soyut olandan somut olana doğru bir değişim gösteriyor Caner’in şiir dünyası. İnanca yönelik sorgulayıcı tavır geride kalıyor artık ve dünyaya dair, kendini bulmuş bir figür çıkıyor sanki karşımıza. Ancak imgesel anlatımı devam ediyor şairin. Zaten kitap boyunca bu imgeyi genel olarak kaleminden düşürmediğini de görüyoruz Caner’in. Bu duruş, Islıklar’da da devam ediyor ve son şiir olan şiir yazmayı unuttum ile kitaba son nokta koyuluyor. Son şiir, şiir diye sunulan her satırı yeniden sorgulamamıza, okumamıza da işaret ediyor. Kendi yaptığı dünyayı kendisi yıkan Caner, bu son şiirini belki de bu yüzden, “Artık özgürüm.” şeklinde son derece sade ama bir o kadar da derin bir ifadeyle noktalıyor. Şiir, bütün bu sorgulamanın ardından özgürlüğe açılan bir kapı oluyor.

Zeval, hacmine oranla oldukça yoğun ve okunması zor bir kitap genel olarak. Bir çırpıda bitirilemeyecek, bitirilse bile tekrar tekrar dönülüp bakılması gereken, haz verici ancak hazmı zor bir metinler bütünü… Belli bir okuma birikimi gerektiriyor bu yüzden de. “… [şairin] şiirinin şimdisi sadece şiirle ilişkisinin seyrine değil, aynı zamanda okuru ile ilişkisinin olgunlaşmasına bağlıdır. Zeval, bu yönüyle benim kendi serüvenimi ifşa edişimdir, kısa bibliyografyamdır, Eco’nun bakış açsısını devşirerek söyleyecek olursam okura gelecek için verdiğim anahtardır.” diyen Caner, kendi şiirinin şifrelerini görmemiz açısından da önemli ipuçları sunuyor bize. Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nün bu yılki sahibi Zeval, ilk sayfasından itibaren okuru alıp büyük bir yolculuğa çıkarıyor ve en sonunda da okurun ruhunu özgür bırakarak bu yolculuğa son veriyor. Üslubu, muhtevası ve biçimsel özellikleri ile Zeval, Türk şiirinin önemli örneklerinden birisi olduğunu şimdiden gösteriyor bize.

 

Radikal Kitap 659

* Radikal Kitap’ın 1 Kasım 2013 Cuma günkü 659. sayısında  yayımlanmıştır.
http://kitap.radikal.com.tr/Makale/siirin-yeni-duragi-385953

 


Mavi Yeşil’in 82. Sayısı Çıktı..!

my82

Mavi Yeşil’e tatil yok. 82.sayımız da piyasadadır artık. Hem de dolu dolu. Bazı aylık dergilerin “yaz özel sayısı” şeklinde çıkardıkları iki aylık sayılarını görünce şahsen (Mavi Yeşil’le ilgisi yoktur bu fikrin) üzülüyorum ve hoş karşılamıyorum bu durumu. Titiz gelmiyor bana belki de. Bilmem. Yine de alıp okuyorum ama sadece fikren katılmıyorum bu duruma. Ama Mavi Yeşil’de böyle bir şey olmuyor şükür ki. Yazın rehavetine kapılmayan Mavi Yeşil editörleri yine güzel bir sayı hazırladı okurlar için. 81.sayımız çok beğenilmiş ve çarçabuk tükenmişti. Okurlarımız sağ olsunlar. Güzel geri dönüşler almıştık. Bu sayımızda da ilk etapta facebook ve twitter üzerinden güzel geri dönüşler aldık. Almaya da devam ediyoruz. Umarız okuyan herkes bu sayıyı beğenecektir. 

 

Bu sayımız genel yayın yönetmenimiz Hasan Öztürk’ün “35 Yıl Sonra Bedrettin Cömert” başlıklı yazısıyla açılıyor. Daha söyleyecek çok sözü varken dramatik bir şekilde aramızdan kopartılan Cömert’in eleştirel fikirlerini geniş bir perspektifle ortaya getiriyor Öztürk. Şiddetle tavsiye ediyorum yazıyı. Dergide ilk kez yazan Hüseyin Alemdar kendi sanat, edebiyat tecrübelerini paylaşıyor okurlarımızla. Yine bizde ilk kez yazan Şükrü Yiğitler, yaşayan efsanelerden Hasan Ali Toptaş’ın Uykuların Doğusu adlı romanında zaman algısını inceliyor. Ayşegül Özalp Tezer Özlü’nün çocukluğunun soğuk gecelerini yazarak katıldı aramıza. Erol Uzun, popüler kültürün neleri tükettiğine değiniyor. Elif Balcı Kaştaş, Sezai Karakoç’un Kapalı Çarşı adlı şiirini gündeme getirdi. A. Murat Özhan yol ve yolculuk üzerine yazdığı denemesiyle katkıda bulundu bu sayımıza. Nurkal Kumsuz erkek egemen dünyada kadın edebiyatçı olmanın zorluklarına değiniyor. Bu sayımızın öyküsünü Merve Şimşek yazdı. Yavuz Demirci, Tan Doğan, Cemal Karsavran, Kasım Yılmaz, Ferda Balkaya Çetin ve sevgili hocam Fırat Caner şiirleriyle aramızda.

Mavi Yeşil 82. sayı:

35 Yıl Sonra Bedrettin Cömert / Hasan Öztürk … 2
Asel / Yavuz Demirci …7
Beş Vakit / Hüseyin Alemdar … 8
Uykuların Doğusu’nda Zaman / Ş. Şükrü Yiğitler … 14
Fasit Daire / Fırat Caner … 19
Çocukluğun Soğuk Geceleri / Ayşegül Özalp … 20
Popüler Romanlara Meze / Erol Uzun … 22
Susar / Cemal Karsavran … 23
Kapalı Çarşı ve Karakoç / Elif Balcı Kaştaş … 24
Yol, Yolcu ve Yolculuk / A. Murat Özhan … 27
Edebiyat Dünyasında Kadın Olmak / Nurkal Kumsuz … 28
Rıhtımında / Kasım Yılmaz … 29
Uçurtmalar Uçmalı / Merve Şimşek … 30
Sone / Ferda Balkaya Çetin …31
Şeytan Boynuzu / Tan Doğan …32


Mavi Yeşil’in 81. Sayısı Çıktı..!

MY81

81. sayımızı da çıkardık. Yani bu, 2013’ün de ilk yarısı sona erdi demek. “Hayat, biz geleceğe dair planlar yaparken başımızdan geçenlerdir.” diyen John Lennon çok haklı. Biz geleceğe dair planlar yapmaya devam ediyoruz Mavi Yeşil olarak. Bir kısmını başarabiliyoruz bir kısmı ise sonraya kalıyor. Daha güzel bir gelecek umudunu, daha iyi bir dünya hayalini  hiç bırakmıyoruz. Ne yazık ki bütün bunlar olurken, ülkemizde ve dünyada onlarca kötü olay meydana geliyor. Terörün ve şiddetin kapısını çaldığı yerler değişiyor belki ama şekli değişmiyor. Biz yine de daha iyi bir dünyanın var olduğuna inanıyoruz. Dünyayı bir şey kurtaracaksa, o da sanattır herhalde. Mavi Yeşil de o sanatın, edebiyatın bir ucundan tutabiliyorsa, tutabilmişse bugüne kadar, ne mutlu bize. Umarız ki sanatın girmediği delik kalmaz ve gerçekten de umduğumuz gibi daha iyi bir dünya dediğimiz yer çok da uzakta değildir.

81. sayımızda yine güzel bir içerik hazırlamaya çalıştık. Bu sayının açılış yazısı editörümüz Sezgin Taş‘tan: Şiir Diye Bir Şey Yoktur. Bu yazı şiir ve şair üzerine yeniden düşünmenizi sağlayacak. Orhan Pamuk‘un Yeni Hayat adlı romanından yola çıkan Sinan Şanlıtürk, Yeni Hayatta Kimlik Bunalımı adlı yazısıyla hem romana hem de günümüzdeki birey anlayışına değiniyor. Nurullah Ulutaş edebiyatın hukuk ve suçla ilişkisi kuruyor Suçun Edebiyatı veya Edebiyatın Suçu adlı yazısında. Kıymetli hocam Fırat Caner, Itamar Even-Zohar ve Çoklusistem adlı yazısında edebiyat bilimleri için önemli bir kavram olan ‘Çoklusistem Terorisi’ni anlatıyor. Esra Polat, Necip Fazıl şiirine ve şairin ölüm anlayışına değiniyor. Yavuz Demirci, Burak Tokcan, Pınar Doğu, Altay Taşkın, Necip Fazıl Akkoç şiirleriyle bu sayımıza katkıda bulundular. Bazı isimleri zaten tanıyorsunuz. Elif Balcı Kaştaş, Sadık Dal ve dergimizin en genç kalemlerinden Sevda, öyküleriyle 81. sayımızda aramızda oldular.

Bu sayının benim için en güzel tarafı da Murat Gülsoy ile yaptığım röportaj oldu. Murat Gülsoy (blogumda da sık sık yazılarına yer verdiğim ve ismini zikrettiğim üzere) çok değer verdiğim ve önemsediğim bir yazar. Edebiyat geleneğinden gelmemiş olmasına rağmen üst düzey bir edebiyat bilgisine sahip olan Gülsoy’un sohbetini de zevkle okuyacaksınız. Bana kalırsa bir elinize renkli kaleminizi alın bu röportajı okurken. Çünkü pek çok yerin altını çizecek ve faydalanacaksınız. Edebiyattan sanatın farklı disiplinlerine, bilimden teknolojinin sosyal hayatımıza etkilerine, siyasete, yaratıcı yazarlığa kadar çok fazla konuda konuştum kendisiyle. Umarım beğenirsiniz.

Son olarak Facebook üzerinden yakın zamanda gelen bir eleştiriyi de paylaşmak isterim. Bir okurumuz gönderdiği şiirlerin yayımlanmamasından ve kendisine geri dönüş yapılmamasından dolayı sitem etti. Belki haklıdır ancak devamında Mavi Yeşil’in de diğer başka dergiler gibi kendi yazar kadrosunu kurduğunu söyleyerek açıkçası biraz üzdü bizi. Mavi Yeşil’in kendi yazar kadrosunu kurmak gibi bir amacı hiçbir zaman olmamıştır, olamaz da. Genel yayın yönetmenimiz Hasan Öztürk bile, sayfa yetersizliği sebebiyle kendi yazılarını askıya almak durumunda kalıyor gün geliyor da. Tabi ki dergimizde sürekli yazan, bize özellikle eleştiri-inceleme sahasında destek olan yazarlarımız var ancak kimse bu derginin sahibi ya da kadrolusu değildir. Hasan hocamın dediği gibi, “Mavi Yeşil kralsız bir imparatorluktur.” Bizimle birlikte yürümek isteyen herkese kapımız açıktır. Ancak bu demek değil ki her gelen yazı, şiir, öykü yayımlanacak. Özellikle editörümüz Sezgin Taş, gelen öykü ve şiirleri titizlikle inceliyor. Değerlendirmeye alıyor. Gönderilen her ürün okunuyor. Emin olunuz. Ancak tabi ki herkese tek tek geri dönüş yapmak mümkün değil. Bunu büyük dergi dediğimiz dergiler bile çok fazla yapamıyor. “Zaman” hepimiz için önemli ve bir o kadar da yetersiz ne yazık ki. Aynı şekilde düşünen okurlarımız varsa diye böyle biraçıklama yapmayı da uygun gördüm. Umarım bu tip fikirler oluşmaz kimsenin zihninde. Mavi Yeşil’e destek olan herkese teşekkürler…

Mavi Yeşil 81. sayı:
Şiir Diye Bir Şey Yoktur / Sezgin Taş
Yarım Kalmış Bir Dünya / Yavuz Demirci
Yeni Hayat’ta Kimlik Bunalımı / Sinan Şanlıtürk
Suçun Edebiyatı veya Edebiyatın Suçu / Nurullah Ulutaş
Fetvasız Su / Pınar Doğu
Murat Gülsoy ile Söyleşi / İlker Aslan
Itamar Even-Zohar ve Çoklusistem Teorisi / Fırat Caner
Necip Fazıl Şiirlerinde Ölüm / Esra Polat
Yarım / Burak Tokcan
Bölünme / Elif Balcı Kaştaş
Karayemiş Yaprağı / Sadık Dal
Unutulmuş Eldivenler / Sevda
Sepet / Altay Taşkın
İçlik / Necip Fazıl Akkoç