Tag Archives: Hareket Felsefesi

SIRASI GELMİŞ SIRADIŞI BİR ÖDÜL TÖRENİ (Ayraç 46. Sayı)

sıradışı bir ödül töreni

SIRASI GELMİŞ SIRADIŞI BİR ÖDÜL TÖRENİ *

Mustafa Kutlu her yıl yeni bir kitapla okurlarının karşısına çıkma geleneğini bu yıl da bozmadı ve zamanı gelmeden önce okurlarıyla son kitabı olan “Sıradışı Bir Ödül Töreni”ni buluşturdu. Kutlu, bu kitabında da anlatım tarzını değiştirmiyor ve yalın, içtenlikli bir dille yorucu olmayan bir yolculuğa çıkarıyor okurunu.

Kutlu’nun hikâyesinin mekânı bir kasaba… Kutlu okurları, kasabaya alışkındır. Yazar, kasabayı (ya da köyü) gündemde tutarak bir taşra edebiyatçılığı yapmaktan ziyade şehrin dışında kalan coğrafyalardaki hayatı merkeze taşıyarak daha iyi bir dünyanın mümkün olduğunu da gösteriyor bize. Onun hikâyelerinde kasaba ya da köy, genel manasıyla bozulmamış, doğallığını yitirmemiş, içine pislik karışmamış yerlerdir. Sır adlı hikâyesindeki şeyh olmuş eski rençberin köyden şehre geldikten sonra nelerle karşılaştığını ve zamanla kendisinin de nasıl “bozulduğunu” hatırlayacaktır hikâyeyi okuyanlar. Şehir hayatı büyük bir girdap gibi insanları saran, onların sadece zamanlarını değil aynı zamanda merhametlerini, dostluklarını, sevgilerini de çalan bir ortam sunar insana. Bu yüzdendir ki Kutlu son hikâyesinde de mekânı kasaba olarak seçer ve oradaki küçük ama dev insanların değişen hayatını, onların bu hayata uyum sağlamaya çalışırken yaşadıklarını anlatır. Bütün bunları anlatırken de içinde taşıdığı umudu bir kenara bırakmaz Kutlu. Çünkü onun hikâyelerinde umutsuzluğa yer yoktur. Ne olursa olsun, ne yaşanırsa yaşansın mutlaka bir ışık vardır ulaşılabilecek. Kutlu’nun kahramanları da en sonunda o ışığa ulaşır ve hiçbir şeyin boşa olmadığını gösterir bizlere.

Kasabada neler oluyor? Ödül törenine giden yolda neler yaşanmış? Kutlu hepsini tek tek anlatıyor bizlere. Kasabanın felsefe hocası Tufan hoca, kasaba için bir şeyler yapmaya çalışan iyi niyetli bir adamdır. Bu uğurda -ismi gayet manidar olan- “Kafadanbacaklılar Derneği”ni dahi kurar ancak çalışmaları bir şekilde verimli olmaz ve nihayetinde kendisi kasabadan ayrılınca da bütün idealler bir kenarda rafa kaldırılmış olur. Ta ki hikâyemizin ana kahramanı, Kız Sanat Enstitüsü’nü bitirmiş ve moda üzerine idealleri olan Nezaket Albeni (Kutlu’nun mekân ve şahıs isimlerine daha dikkatle bakmalıyız) ortaya çıkana kadar. Ankara’da okuduktan sonra doğduğu kasabaya dönen Nezaket, kasabanın içinde bulunduğu durumun farkındadır. Öncelikle kasaba için, eğitim için birtakım girişimlerde bulunur. Belediye başkanından tutun da okulun müdüre hanımına kadar herkes kasaba için ve Nezaket’in fikirleri adına girişimlerde bulunur. Hikâye bu aşamalarda biraz masalsı bir havaya bürünür çünkü Nezaket’in bütün çabaları olumlu sonuçlanır, hiçbir bürokratik engele takılmaz. Bürokrasinin çok yoğun bir biçimde kendini hissettirdiği ülkemizde, Nezaket’in devletin çeşitli birimleriyle girdiği münasebetlerden olumsuz bir yanıtla karşılaşmadan ayrılması, metne ütopik bir hava da katmıyor değil. Ancak Kutlu’nun hikâyelerinde umutsuzluğa yer yoktur dedik ya. Bunu da o şekilde yorumlayabiliriz belki de. Hasılıkelam kasabada aslında büyük bir turizm potansiyeli vardır ancak kimse bunun farkında değildir. Farkında olanlar da üzerlerindeki ataleti atıp işe girişemezler. Nezaket bu iş için kolları sıvar. Kasabadaki avukat Selami Bey’le birlikte öncelikle Kafadanbacaklılar Derneği’ni hayata döndürürler. Ardından bir konser düzenleyip, konserden sonra gerçekleştirecekleri ödül töreniyle kasabanın güzel bir reklamını yapmayı planlarlar.

Yıllar önce kasabaya gelmiş olan modacıya ulaşıp yardım isterler, konser verecek şarkıcı böylece ayarlanmış olur. Ödül verilecek kategoriler belirlenir, ödül alacak kişilere bir şekilde ulaşılır ve onlar da kasabaya davet edilir. Her şey tamamdır. Ancak hikâyenin sonunda her şey zıvanadan çıkar, ödül alacaklar arasında olan şair halka hakaret eder, arkeolog sahtekâr çıkar, tiyatrocunun oyununun yasaklanmış olduğu anlaşılır. Hikâyenin sonunda ödül töreninin verileceği alanın dağılmış olduğunu görürüz. Beklenen bakan da törene gelmemiştir. Ödül törenine amacına ulaşamaz. Nezaket bir ezan sesi duyar ve sese doğru ilerler. Yürüdüğü yol yeni bir dünyanın da yoludur aslında.

 

mustafa kutlu

Hareket Felsefesi ve Ödül Töreni

Bildiğimiz üzere Kutlu, zamanında Nurettin Topçu ile yakın temasta bulunmuş, onun felsefesini de paylaşmıştır. Topçu’nun en önemli söylemlerinden biri olan “Hareket Felsefesi”, Kutlu’nun eserlerinde sık sık karşımıza çıkar. Buna göre, hayatta neyle karşılaşırsak karşılaşalım, onunla mücadele etmemiz gerek. Bu mücadeleye girişirken de insanın içinde bir inanç ve umut olmalıdır. Kutlu’nun bu eserinde de dile getirdiği, “Aramakla bulunmaz ama bulanlar ancak arayanlardır” düsturu üzerinden bakarsak meseleye, bulmak için aramanın yani hareket halinde olmanın gerekli olduğunu bir kez daha fark etmiş oluruz.

Kutlu’nun hikâyelerinde kahramanı harekete geçiren bir ideal, bir aydınlanma, bir çıkış noktası mutlaka vardır. Joseph Campbell’in “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” adlı eserinde ayrıntılarıyla değindiği bu durum, kahramanın ideal olana ulaşması için yolda olması gerektiğini gösterir bizlere. Kahraman yolda olmalıdır aksi halde kahraman olamazdı. Kutlu’nun hemen her hikâyesinde vardır bu durum da. Sır’daki şeyhin esas yolculuğu ceketini çıkarmasından sonra başlar belki de. Ya da Anadolu Yakası’nın Muzo Gönül’ü cafcaflı medya hayatına dışarıdan bakınca fark eder gerçekten çıkılması gereken yolun ne olduğunu. Son hikâyesinde de Nezaket’i böyle bir yolculuk içine sokar Kutlu. Kasabanın dar ve imkânları kısıtlı iklimi Nezaket’i yıldırmaz. Orası için bir şeyler yapmak ister, çaba gösterir, koşturur, mücadele eder. Bütün bunlar Kutlu’nun idealizmine birer örnektir. Kutlu’ya göre taşra (bana kalırsa “taşra” bir coğrafi alan değil, insanların zihinsel bir yanılsamasıdır) uzakta kalmış, pek çok sosyoekonomik imkândan uzak, bazı insanların “gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür” bakış açısıyla uzaktan seyrettiği bir mekân olsa da kaderine mahkûm edilmiş bir alan olamaz, olmamalıdır. Kendisi de taşrada doğup büyüyen (Erzincan-Erzurum) Kutlu, aslında taşranın imkânlarını da imkânsızlıklarını da çok iyi bilir. Bu yüzden de yabancısı olmadığı yerlerdir oralar. Kutlu’nun bu hassasiyeti de samimi bir merkezden çıkar bu yüzden.

Konuyu çok fazla dağıtmayıp ödül törenine dönelim. Tören konser ile açılır. Etrafta mülki amirler yoktur çünkü kendileri ödül törenine katılacağını söyleyen bakanı beklemeye gitmişlerdir. Konser biter, ödül törenine geçilir ama tam bir fiyasko vardır ortada. Şiir dalında ödül verilecek olan şair sahneye davet edilir, “Müdür beni tebrik etti ben de teşekkür ettim, birbirimizi yağladık.” sözleriyle kimsenin beklemediği bir çıkış yapar ve, “Ne lüzum var ödüllere. Hele şiire, hele şiire. Mesela ben size kendi şiirlerimden birini okuyayım, bakalım siz buna ödül verecek misiniz?” (s.127) diye devam eder. Sonunda aldığı ödülü sahnede yere vura vura kırıp parçalar. Polis, jandarma olaya müdahale edecekken, oynak bir müzik çalınıp olay bir şekilde geçiştirilir. Ardından tiyatro ödülü verilecek olan oyuncu sahneye davet edilir, ödülü alır. Tiyatrocunun ağzından dökülen cümleler dikkat çekicidir: “Yasaklı bir oyuna ödül verdiniz. Sizi kutluyorum. Kahramansınız.” (s.141) Gerçekten de tiyatrocunun oyunu “müstehcen” olduğu gerekçesiyle yasaklanmış bir oyundur ancak ödülü verenlerin belli ki bundan haberi yoktur. Bu müstehcenlik meselesi akıllara geçtiğimiz zamanlarda İBB Şehir Tiyatroları’nın bir oyununun müstehcen olduğu gerekçesiyle gündeme gelmesini getirebilir. Hatırlarsanız İskender Pala meseleyi gündeme taşımış ve pek çok tiyatrocu tarafından eleştirilmişti. Pala, haklıdır ya da değildir… Tartışılır ancak Kutlu oradan esinlenmiş midir bunu da düşünmek gerek.

Fiyaskoyla devam eden ödül töreni sırasında Nezaket, bu ödüllerin verileceği kişileri bulan avukatı görünce, “Aşk olsun hocam! Bu manyakları bulmak için çok mu çalıştınız?” (s.142) diye sorar. Avukatın cevabı aslında kaş kapayım derken göz çıkarmak kabilinden olur. Aynı anda pek çok şey yapmaya çalışan beşerin bir yerde mutlaka takılacağını da anlamış oluruz böylece ki insanın gücü, enerjisi sınırlıdır. Bu yüzden her şeye yetemez, çok şey yapayım derken hata yapar bir şekilde. Avukatın, “Gazetelere baktım, sanat dergilerine. Edebiyat hocalarına sordum, televizyonu takip ettim. Ne bileyim ben, metropolde değiliz, taşradayız. Baktım en çok bunların sözü ediliyor, gündemde bunlar var.” (s.143) sözleri, aslında meseleye tam olarak hâkim olmadıkları, bilgilerinin sınırlı oldukları bir alanda iş yapmaya girişmiş olan bu insanların, iyi niyetle yola çıksalar bile neden sekteye uğradıklarını da gösterir bizlere.

Bütün bunların dışında bu ödül törenini bir de günümüzün sanat/edebiyat ödülleriyle kıyaslayabiliriz. Kutlu’nun bu tip organizasyonlara pek itibar etmediği bilinir. Keza –ben katılmadım ancak- İstanbul’da düzenlenen Mustafa Kutlu Sempozyumu’na kendisinin katılmadığı dahi söylenmişti. Özellikle günümüzün ödülleri biraz “al gülüm ver gülüm” zihniyetinde geçtiği için itibar edilecek tarafları da kalmamıştır esasında. Herkesin “kendi tarafındaki” adama ödül vererek yücelttiği sanat ve edebiyat camiasında ödül merasimleri, dost sohbetlerinin yapıldığı akşam yemekleri tadından öteye gidemiyor. Kutlu’nun bir işareti de bu noktada bana kalırsa. Ödül alan insanların bile zaman zaman neden o ödülü aldıklarını bilmediği bir dünyada, Kutlu’nun bu eleştirilerini çok yerinde ve isabetli buluyorum şahsen.

Kıssadan Hisse

Kutlu, her hikâyesinde, almak isteyene güzel bir mesaj verir. Bu hikâyesi de farklı olmadı. Her ne kadar hikâyemizin sonunda ödül töreninin hayal kırıklığı ve başarısızlıkla sonuçlandığını görsek de Kutlu’nun asıl vermeye çalıştığı mesaj burada yatmaz. Öncelikle Nezaket’in giriştiği çaba sonuçsuz kalmaz. Nezaket, kendi inancından yola çıkarak harekete geçmiş ve bununla da kalmayıp kasabayı da harekete geçirmiştir. Aslında işaret edilen, bir kişinin, yeri geldiğinde koca bir toplumu uyandırabileceğidir. Nezaket, bunu başarır. Ancak içinde bir yerlerde hala gitmesi gereken yolu bilememenin, o yolu bulamamış olmanın da bir hüznü saklıdır belli ki. Ama Kutlu Nezaket’i o şekilde koyup da kalemi bırakmaz elinden. Tıpkı Sır’daki şeyhin, bütün dünyalıklardan yüz çevirip sarığını ve cübbesini çıkarıp atması gibi Nezaket de hikâyenin sonunda tek minareli camiden gelen ezan sesiyle irkilir ve kendine gelir. İçi anlatılmaz bir duygu ile dolar. Bütün olanı biteni, sokaklarda yatanı, içmişleri, ödül törenini, sahneyi ve dahi kendini bir kenarda bırakarak ezan sesine doğru yürür. Kutlu’nun anlatımıyla yürüdüğü yol, özüne giden yoldur aslında.

_______________________________________________
*Ayraç Dergisi’nin Ağustos 2013′deki 46. sayısında yayımlanmıştır.

ayraç 46

 

Reklamlar

BİR İDEOLOG OLARAK NURETTİN TOPÇU (Mavi Yeşil 62. Sayı)

BİR İDEOLOG OLARAK NURETTİN TOPÇU *

Hayatı:

Nurettin Topçu 1909 yılında İstanbul’da doğar. Köken olarak Erzurumludur. Küçük yaşlardan itibaren parlak bir eğitim alır. Lise hayatından sonra Avrupa’da okumak için çabalar ve 1928’de sınavlarda başarılı olarak Fransa’ya gider. Fransa’da alacağı eğitim, öğrendikleri ve harcadığı zaman; belki de sonraki yıllarda oluşturacağı felsefesi ve ideolojisinde en önemli payı olan zamanlar olacaktır. Bordaux Lisesi’nde bulunduğu dönemde, ünlü Fransız filozofu Blondel ile kişisel düzeyde dostluk kurar. Daha sonraki dönemlerde de çıkaracağı derginin adını Blondel’in de etkisiyle “Hareket” koyar Topçu. Bordaux’dan sonra Strasbourg Üniversitesi’ne geçer. Özellikle felsefe ve ahlak üzerine çalışır. Ardından Sorboune’da felsefe doktorasını verir ve yurda döner dönmez Galatasaray Lisesi’nde felsefe öğretmeni olarak çalışmaya başlar. Buradaki görevinden kendi isteği doğrultusunda gelişmeyen sebeplerden ötürü İzmir’e ‘sürülür’. İzmir’deki günleri yazı hayatının da büyük ölçüde başladığı yıllar sayılabilir. Hareket Dergisi, burada yayımlanmaya başlar. Yazdığı çeşitli yazı / hikâyelerle Kemalist çevreden tepki alır.  Resmi çevrelerce sorgulanır ve hakkında tahkikatlar açılır. Topçu, yurda döndükten sonra Avrupa’da karşılaştığı mistisizmi kendi kültüründe de arar. Ancak toplumsal hayatta yaşanan “din”, Topçu’nun arayışındaki din ile aynı değildir ve bu ondan büyük bir hayal kırıklığına yol açar. Topçu’daki “pir” arayışını bu noktada görmemiz mümkündür belki de. Topçu bir şekilde münasebet kurduğu hatırı sayılır bir hoca ile derdine bir şekilde çare bulur. Ege’deki sürgün günlerinden sonra İstanbul’a dönen Topçu, çeşitli liselerde hocalık yapar. Aynı zamanda da Bergson üzerine yaptığı doçentlik tezi ile üniversiteye yönelir ve H. Ziya Ülken’in eylemsiz doçentliğini yapar.

1950’li yıllara gelindiğinde milliyetçi hareketlerin içinde daha aktif olarak görmemiz mümkündür Topçu’yu. Demokrat Parti döneminde, o dönemin önemli hareketlerinden birisi olan “Türk Milliyetçiler Derneği”nde bulunmuş ve aktif rol oynayan isimlerden olmuştur Topçu. Derneğin faaliyetleri yoğun bir şekilde soğuk savaşın ve radikal anti-komünizmin izlerini taşımaktadır. [1] Ancak bu iki siyasi oluşumun birlikte hareketi, çok uzun süreli olmamıştır. 1952 yılında, çeşitli gerginlikler sonucu kapatılan dernek 1954’te yeniden açılır. Topçu da derneğin manevi lideri konumundadır. Topçu bu süreçte [özellikle 27 Mayıs sürecinden sonra] siyasi konularda aktif olarak fikir beyan etmekten çekinmez. Siyasal hayat üzerindeki yasakların kalkmasından sonra, ilerleyen dönemde Topçu, Adalet Partisi’nin kuruluş çalışmalarında yer alır.  1961 yılında Konya’dan aday olur ancak seçilemez. Bu tecrübeden sonra ise Topçu siyasi hayattan giderek uzaklaşır. Akabinde dernekten de ayrılacak ve kendi fikir hayatını Hareket Dergisi’nde sürdürecektir. Bu aşama Topçu’nun artık tamamen fikir hayatını kaleme aldığı dönemin başlangıcı olmuştur da diyebiliriz. 1966’dan itibaren de Hareket, düzenli olarak çıkmaya başlar.

Nurettin Topçu’nun son yılları, dar bir kültürel çevrede, yalnızlık içinde geçmiştir.  [2]  Ölümüne kadar çalışmaya devam etmiştir ve Hareket Dergisi’nin okurları tarafından büyük saygı görmüştür. Çevresindekiler ona bir hoca gözüyle bakmışlardır sürekli olarak. Topçu, 1975 yılının 10 Temmuzunda, mücadele ettiği kanser hastalığına daha fazla dayanamamış ve vefat etmiştir. Ölümünden sonra bir süre daha yayına devam eden Hareket Dergisi, daha sonra dağılmıştır…

 

Anadolu Sosyalizmi ve Topçu:

Anadolu Sosyalizmi, Topçu’nun ileri sürdüğü ve müfredata kazandırdığı, sonrasında da onun takipçilerinin desteklediği bir fikir olarak,  “sosyalizm” kavramına getirdiği farklı bakış açısı ve mevcut değerlendirmelerin dışında kalan yeni tanımlamasıyla,  Türk düşünce tarihinde önemli yer tutan bir akımdır. Tarihsel süreçte bakarsak, Cumhuriyet’ten sonraki ilişkiler önceki döneme göre çok farklı gelişir. Turancılık, ümmetçilik gibi anlayışlar da eleştiri merkezi olur. Çünkü İslami eğilim ya da Türkçü eğilim, bir yerden sonra batıyı daha çok rahatsız edecektir. Nurettin Topçu da bu bağlamda meseleye yaklaşmış ve eleştirisinin odak noktasını Turancılığa yaslayarak, bu anlayışların karşısına Anadolu Milliyetçiliği / Türkçülüğünü yerleştirir. Bu çerçevede “1071” merkez alınmıştır ki bunda 1071’den itibaren Anadolu’nun dönüşü olmaz bir şekilde gaza ve cihat ruhuyla “hareket” edilerek İslamlaşması ve Türkleşmesi çıkış noktası olarak görülmüştür. Daha sonraki aşamalarda da bu fikir, yerleşmiştir zaten.  “Türkiye’de doğan Türk’tür” diye düşünülmez burada, Türklük tanımı için farklı şeyler gerekir. Anadolucu zihniyet de bu bakış açısıyla Türklük kavramına yeni bir yorumlama getirir. Örneğin İsmet Özel’de de “dini eğilim” ön plana çıkar. Küffara karşı savaşan, Türk’tür, düşüncesi hâkimdir.

Başta da söylediğimiz Turancılığa karşı yapılan eleştiri biraz da Turancıların Türklüğe yükledikleri anlamla alakalıdır. Bu eleştiride Turancıların Türkleri ya da zaten var olan milleti yok saydıklarını, yaşayan bir millet şuurunu görmediklerini, bunun yerine aralarındaki tarihsel bağların hemen hemen hiç olmadığı topluluklara milli şuur götürme tecrübesine yöneldiklerini ileri sürmektedir. [3] Yani vatan ekseninde (ki Anadolucu zihniyetin temelinde vatan: Anadolu vardır) tarihsel ve kuşaksal bir sürekliliği yok sayar Turancılar. Topçu da bu çerçevede eleştirir biraz da onları. Zaten ilerleyen zamanlarda Topçu’nun önderliğini yaptığı özellikle Türkçü hareketin sosyolojik yaklaşımı temsil eden A. Comte, E. Durkheim gibi pozitivist kaynaklara dayalı olarak Türk milliyetçiliğini temellendirmek isteyen Z. Gökalp’e bir tepki olarak [4] doğan “Dergâh Hareketi” de bu eleştiri merkezinde kurulur. Yani Topçu, Anadolucu zihniyette yeni bir “Türk” modeli ortaya koyar. O Türk, İslam ile birlikte anılmalıdır der ve batıcı zihniyeti de eleştirir bu anlayışla. Türk toplumuna biçimini veren İslami ruhtur. Anadoluculara göre, İslami tarihin dışında bir milli tarih yoktur. Milli değerler İslam öncesine uzanmakta ve bazen İslam ile çelişiklik göstermekte ise de bu milli tarih anlayışının İslam ile ele alınması, onu kavramayı kolaylaştırır. Çünkü İslam milliyetçiliği, İslami dünya görüşü ile çelişik gibi görünen önceki dönem milli anlayışını, ideolojik düzeyde ılımlılaşmaya adamıştır.

İslam temelinde, yani din ve milliyetçilik sentezi ile kurulmaya çalışılan toplum siyasi bir toplumdan öte ruhsal bir toplumdur. Temel vurgulanan bu toplumda yurttaşın yerini kolektif tuh birliğinin almasıdır yani yurttaş, bir kavram olarak “mümin” ile doldurulur. İşte Anadolucu zihniyeti ya da İslam sosyalizmini de bu anlamda temellendirerek, Marksist sosyalizmden ayırır. Kurgulanan yeni toplumsal düzende “çoğunluğu çiftçi olan Anadolu’nun kendi içinden gelen evrimini takip eden toprağa bağlı insanını, toprağın sahibi, hakimi yapacak ve alın terinin meyvesi olan mülke hürmet ederek sade üretimi sosyalleştirici bir çalışma nizamı(dır). Bu anadolunun sosyalizmidir.” [5] Topçu, bu yaklaşımla toprak için alın teri dökenin toprağın mutlak sahibi olması gerektiğini savunur. Aynı zihniyetle yaklaştığı fabrika-işçi örneğinde de, işçilerin, fabrikadan pay almadığı sürece, eşit ve adil bir ortam olmayacağını söyler. Denilebilir ki; bu sosyalizm düşüncesi, İslamiyet’in özünde zaten var olan bir anlayıştır. Ancak “sosyalizm” de, o dönem için, millet / milliyet / Anadolu kavramları gibi sahibi olan bir kavramdır. Topçu, sosyalizmi kullanırken, bu ayrımı önemser ve mevcut sosyalizm tanımlamasının çok uzağında bir tanımlama yapar. Sosyalistler gibi kullanmaz sosyalizmi, farklı yaklaşır ve bu yaklaşımıyla birlikte komünizm-sosyalizm ayrımı yapar. Ancak bu ayrım keskin bir şekilde yapılamaz. Bugün yapılamadığı gibi dün de böyle bir ayrıma gitmek zor olmuştur. Zaten olmayan bir ayrımı bulma arayışıdır belki de bu. Sosyalizm, aslında 1940-50-60’larda moda bir tabirdir. Topçu’nun bu kavramları, o dönemki gençlere ulaşmak adına seçtiği de düşünülebilir.  Dönemin gençlerine ulaşmayı, sosyalizmin içini değiştirerek kullanmayı tercih eder.  Bu bağlamda, Topçu’nun, “sosyalizm” anlayışını, tamamen farklı ancak İslamiyet’e uzak olmayan bir yapıda temellendirdiğini görürüz. O, her şeyden önce, merkeze “insan”ı koyar ve sosyalizm anlayışını da “eşitlik, adalet” gibi kavramlarla şekillendirir. Ona göre; bizim sosyalizmimiz, Anadolu sosyalizmi böyledir…

Hareket Felsefesi ve İsyan Ahlakı:

Topçu, esas olarak bir ahlak kuramcısıdır. Paris Üniversitesi’ndeki öğretimini bir ahlak felsefesi teziyle tamamlamıştır.  Kuramı, tezinin danışmanı olan Maurice Blondel’in “hareket felsefesi” kuramına dayanır. [6] Topçu’nun felsefesinin temelinde bir “isyan” vardır ancak bu isyan, anarşist bir söylem olarak algılanmamalıdır. Onun isyanı, “körlüğe karşı” olan bir isyandır. İsyancı, “neden” sorusunu sorar ve sürekli bir hareket, bir arayış içindedir. Bu hareket de insanın içindeki öze yönelik bir arayış, ilahi bir yöneliş ve sonsuzluğa ulaşma çabasından doğar. Topçu’nun isyanı, Allah’ın bizdeki hareketinin bir yansıması olabilir ancak.

Hareket, bir başka anlamıyla da özgürleşmedir ona göre. Sosyal yaşantımızda karşımıza çıkan kurallar, örfler, adetler, gelenekler de insanın karşısında olan, özgürlüğü kısıtlayıcı engellerdir. İşte insan, hayatı boyunca bu engellere karşı mücadele verir ve bu mücadele de ahlaki bir mücadeledir Topçu’ya göre.  İsyan ahlakı da bu sosyal uysallığa karşı gelişmiştir. “Gelenekçi” olarak tanımlanan kişi, güvenliğini özgürlüğüne tercih etmiş olandır ve o da cemiyet adamıdır. Gökalp’teki “gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım” zihniyeti, Topçu’daki isyan ahlakının tamamen karşısında olan bir zihniyettir. Cemiyet adamının ona verilen görevi sorgusuz sualsiz yerine getirmesi gerektiğini savunan Gökalp, Topçu tarafından sert bir şekilde eleştirilir bu bağlamda. Örfler, gelenekler, kurallar, cemiyet adamının bir uzvu gibidir. Onları engel olarak algılamaz ve değerlerini tartışmaz. Onlarla yaşayan cemiyet (adamı), uysallığa hayrandır. İşte bu noktadaki “hareket” ve “isyan” anlayışı özgürlüğün ve ahlakın temelidir. Bu da, Topçu’nun, cemiyetçi zihniyetin karşısına şahsiyetçi zihniyeti koyması anlamına gelir.

İsyan ahlakı, eylem felsefeleri açısından düşünüldüğünde, zamana uyumculuğun, konformizmin ve toplumsal itaatkârlığın; siyaset felsefesi açısından düşünüldüğünde ise tutuculuğun ahlaki eleştirisidir. [7] İsyan ahlakında, ahlak anlayışı teorik değil pratiktir. Uygulamaya geçildiği ölçüde isyan geçerlilik kazanır. Topçu, bir fikre sahip olmakla değil, o fikri eyleme geçirmekle harekete geçileceğini savunur. Bu da bir bilinçlilik durumunu, bir şuuru gerektirir. “Neyi, nasıl ve neden yapıyorum?” sorularını sormasına sebep olur isyancının. Sonuçta ulaşılacak özgürlük de bu “hareket” ile ortaya çıkar. Bergson’da hareket, yaratıcılık ve aşka dayanır. Blondel ise Tanrıyı merkeze alan bir ahlak önermiştir. Topçu da bu isimlerden esinle, metafizik öğretisini bu temele yaslar. İslam’ın felsefe ile birlikte anlaşılabileceğine yönelik ısrarcı tavrı da hareket ahlakının temel ilkelerindendir. Tasavvufa da bu çerçevede ilgi duymuştur Topçu. İslam üzerindeki dinamik din-statik din ayrımına varır ve ahlaksal niteliklerini yitirmiş statik dinin karşısına, bir kâinat ve ahlak felsefesi olarak yaşayan dinamik dini koyar. Tasavvuf da dinamik din anlayışının bir yansımasıdır bu anlamda. İslam’ın anlaşılması ve yorumlanması adına, tasavvuf aktif bir rol üstlenir Topçu’nun dünyasında.

Son Söz:

Yukarıda değindiğimiz Nurettin Topçu ve ideolojisi / felsefesi, şüphesiz bu anlatılanlarla sınırlı kal(a)mayacak kadar geniş ve derindir.  Topçu, düşünce sistemiyle ve sistem üzerine verdiği eserleriyle, Türk düşünce tarihinde kendine özel bir yer edinmiştir. Gerek Anadolu Sosyalizmi üzerindeki siyasi söylemleri, gerekse Hareket Felsefesi ve İsyan Ahlakı üzerindeki felsefi görüşleri ile yaşadığı dönemde etkili olmakla beraber, bugün de aynı etkinliğini sürdürmektedir. Onun eserlerini incelerken, Topçu’yu farklı pencerelerden görmeli; bir siyasetçi olarak Nurettin Topçu’yu ayrı değerlendirmeli, bir sosyolog ya da felsefeci olarak ayrı değerlendirmeliyiz. Eserlerindeki yoğunluğu ancak bu bakış açısıyla anlamlandırabiliriz. Bir felsefeci de olsa, bir siyasetçi ya da bir sosyolog da olsa, Topçu, hepsinin ötesinde büyük bir ideolog olarak düşünce tarihimizdeki farklı yerini yıllar sonra da korumaya devam edecektir.


[1] Süleyman Seyfi Öğün, Türkiye’de Cemaatçi Milliyetçilik ve Nurettin Topçu, Dergâh Yay. , s.51

[2] A.g.e. , s.52

[3] A.g.e. , s.24

[4] A.g.e. , s.26

[5] Nurettin Topçu, Yarınki Türkiye, Dergah Yay., s.63

[6] Fırat Mollaer, Anadolu Sosyalizmine Bir Katkı, Dergah Yay. , s.21

[7] A.g.e. , s.47

*Mavi Yeşil Dergisi’nin Mart-Nisan 2010’daki 62. sayısında yayımlanmıştır.