Tag Archives: Hasan Öztürk

Kurmacayı Yeniden Düşünmek

Kurmaca-ve-Gerçeklik

KURMACAYI YENİDEN DÜŞÜNMEK *

Yazının tarihi boyunca edebiyatın ne olduğu ve neden ona ihtiyaç duyulduğu konusu, edebi metinlerin biraz uzağında, güncelliğini koruyan bir tartışma olarak var olmuştur. Edebiyat, yaşadığı toplumdan ve o toplumdaki şartlardan bağımsız bir şekilde var olamayacağı gibi; o şartlardan etkilenmemesi de söz konusu olamaz. Zaman zaman bu etkileşim o kadar ileriye gider ki edebi metnin doğasını oluşturan dinamikler toplumun birtakım gerçeklerini yansıtmayı bir misyon olarak üstlenir. Özellikle kurmaca düzyazı metinler, yani roman ve öykü, onu üreten yazarın kimliğinden soyutlanamayacağı için, toplum ile metin arasındaki bağ da kaçınılmaz olur. Yazarın metnini ortaya koyarken böyle bir kaygı ile yola çıkıp çıkmamış olması çoğu zaman bir şey ifade etmez çünkü yazar, nihayetinde bir birey olarak yaşadıklarından bağımsız değildir ve bu sebeple yazdıklarında yaşadıklarının izi mutlaka var olacaktır. Meseleye bu şekilde bakılınca, roman ve öykünün bir bakıma kurgu ile gerçeğin iç içe geçtiği bir tarih yazımı olduğunu söylemek aşırı bir yorum olmayacaktır. Sanat ve siyaset ilişkisinin en yoğun yaşandığı yer olan edebiyat sahası, kimi zaman otoritelerin “yaz” emri vermesiyle yazılmış olan metinlerle dolar. Edebiyat, bazen özünden öylesi uzaklaşır ki sadece siyasi bir argüman sunmak, bir ideoloji savunuculuğu yapmak ve siyasi bir kanon oluşturmak amaçlarına hizmet eder hale gelir. Bütün bunlar göz önüne alındığında, sanatın/edebiyatın salt bir estetik kaygıyla ortaya çıktığını söylemek doğru olmayacaktır. Akıllara gelmesi gereken asıl soru şu olmalıdır: Edebiyat, kurmacanın ne kadar yakınında?

Kurgunun Bir Adım Ötesinde

Edebiyatçı yazar Hasan Öztürk’ün, edebiyat/eleştiri yazılarından oluşan Kitabın Dilinden Anlamak (1998), Yazının İzi (2010) ve Aynadaki Rüya (2013) adlı kitaplarından sonra, roman ve öykü incelemelerinin yer aldığı dördüncü kitabı “Kurmaca  ve Gerçeklik” de okur ile buluştu. Bu kitabında da farklı edebi metinleri eleştirel bir gözle inceleyen Öztürk, söz konusu metinlerin arkeolojik kazısını yaparak, onların altında yatan temel problemleri ele alıyor. Kitabın kapsamındaki çalışmalar farklı yazarların farklı roman ve öykülerinden oluşuyor. Sunuş yazısında sarf ettiği, “Hepimiz için tek bir gerçekliğin olmadığı ve her birimizin yaptığının tam da bilincinde olamadığımız gerçeği bir tür arayış çabası olduğu varsayımıyla okuduklarım için yazarken yazarın sözünü etmediklerinin de sözünü ettim çok kez.” cümlesiyle, kitabın içeriğine ve oluşum aşamasına dair de ipucu veren Öztürk, kurmaca metinlerin ötesindeki gerçekliği ararken; metnin gerçek ile kurgu arasındaki köprünün neresinde durduğunu/durması gerektiğini de dile getiriyor.

Kurmaca ve Gerçeklik, tek bir kanaldan ilerlemeyen, metinlerin farklı yönlerini ele alan derinlikli bir kitap. Bürokrasinin edebiyata nasıl malzeme olduğundan yeni devletin demokrasi serüvenine; postmodern edebiyatın önemli isimlerinden Türkiye’nin bitmek bilmeyen meselesi Güneydoğu sorununa; dünya edebiyatına yön veren kıymetli metinlerden sanatta popülerlik problemine kadar pek çok farklı konu üzerinde titizlikle duruyor yazar. Öztürk’ün çalışmalarının en önemli özelliklerinden biri de yazılarında, üzerinde çalıştığı romanın/öykünün dışındaki farklı metinlerden de beslenmesi. Edebiyatın, kendi kendisini büyüten derin sularında, bir adım daha atmaktan geri durmayan, sözünü söylemekten sakınmayan cesur metinlerden oluşan Kurmaca ve Gerçeklik, bu anlamda bakılırsa sadece metni merkeze alan ve metin dışında bir kaygı taşımayan yazılar bütünü. Öztürk’ün yapmaya çalıştığı, tıpkı önceki kitaplarında da olduğu gibi, sosyal ve siyasal hayata bir ayna tutarak onun edebi metinlerdeki yansımalarını, yine aynayı ters çevirerek okura göstermek. Okurun, kitapta yer alan incelemeleri okurken göreceği, sadece çeşitli devirlerin roman ve öyküye olan yansıması değil aynı zamanda birey-toplum ilişkisinin de bir fotokopisi. Bu aşamada yazarın nerede durduğu ve okuru metnin neresinde konumlandırdığı problemleri de sayfalar ilerlerken cevabını buluyor. Romancının/öykücünün yazdığı kadar incelemecinin söylediğinin de önemli olduğu bu çalışmaların işi, satır sonlarında da bitmiyor. Tam tersine Kurmaca ve Gerçeklik’te yer alan incelemeler, sonrasında devreye girecek olan okurun yeniden yorumlamalarla zihinsel bir dönüşüm yaşamasına olanak sağlıyor. Bu da edebi metinlerin en önemli özelliklerinden birini gösteriyor bize: Yaşayan bir varlık olduğunu.

HasanÖztürk

Demokrasi, Bürokrasi, Yeni Devlet

Kitabın farklı metinleri farklı bağlamlarda ele aldığını ve metinlerin herhangi bir zaman dilimine sıkışmamış, özgür ve cesur metinler olduğunu en başta vurgulamıştık. Bu incelemelerin önemli bir basamağını siyaset-edebiyat ilişkisi üzerinde duran metinler oluşturuyor. Özellikle Osmanlı’nın çökmesi ile kurulan yeni devlet üzerindeki belli problemleri sistematik bir biçimde ele alan Öztürk, devletin demokrasi anlayışını sorgulamaktan geri durmuyor. “Adında Demokrasi Geçen İki Öykü” yazısında Haldun Taner’in Yaşasın Demokrasi’si ile İlhan Tarus’un Demokrasi adlı öykülerini masaya yatıran Öztürk, bu iki öyküden yola çıkarak yeni devletin demokrasi çırpınışlarını, geç gelen çok partili hayat ile birlikte demokrasi kavramının geçirdiği dönüşümü ve bir türlü yerine oturmayan, hep bir tarafı eksik kalan demokrasi anlayışını ele alıyor. Bugün bile neliği tartışma konusu olan demokrasi kavramının boşluklarını doldurmayı amaçlayan incelemeler, bu anlamda misyonunu yerine getiriyor denebilir. Demokrasinin hedef tahtasına konduğu “Türkiye’nin Demokrasi Sarmalında Liberal Bir Ütopya: Serbest İnsanlar Ülkesinde”  ve “Güdümlü Demokrasinin Edebiyat Belgeseli: Yağmur Beklerken” yazıları da meseleyi farklı edebi metinler ışığında sorgulamaya açan başka yazılar olarak kitaptaki yerini alıyor.

Yeni devletin başkenti olan Ankara’nın ele alındığı Yakup Kadri’nin Ankara romanının incelendiği Yakup Kadri’nin Ankara Rüyası Nasıl Yorumlanmalı?” başlıklı yazı, kitabın dikkat çeken önemli yazılarından. Ankara’yı çeşitli aşamalarla ve perspektiflerle inceleyen yazarın, yazının sonlarında sivrilttiği kalemi, bugünün Türkiye’sine de ışık tutuyor bana kalırsa. Öztürk, “Romanın yazıldığı Ankara’ya bugünden bakıldığında “içinde tepinip durmakta” olduğumuz ülkenin durumu, yazarının gözlemlerinde ve hayal kırıklıklarındaki fotoğraftır.  Yakup Kadri, “ideal Türkiye’ye yirmi yıl içinde varacağımızı umuyordum” beklentisinin neden gerçekleşmediğini, Mustafa Kemal’in öleceğini “bir gün bile” aklından geçirmediğine bağlıyor; şaşılacak bir gerekçe bu: Devrimci gitti; devrim bitti hesabı. Yakup Kadri’nin zamandaşlarındaki bu lider kaybı korkusu, kaderlerimizin kişilere bağlı olduğu ve kurumlaşmanın olamadığı Türkiye’de zaman içerisinde fobiye dönüşüyor ne yazık ki.” cümleleriyle sadece dünün Ankara’sını anlatmakla kalmıyor, bugünün siyasi hayatına da büyük bir ışık tutuyor. Kişilerin, kurumların her zaman üstünde olduğu “yeni devlet”in bu anlamda eskisini aratmadığı sonucuna varmak da zor olmuyor okur için. Devletin başına kondurulan şapkanın yeni olmasına rağmen, şapkayı takan başın aynı “yeni”ye ayak uyduramaması sonucunda ortaya çıkan tablo, dünüyle ve bugünüyle bir ülkenin “panorama”sını okumak adına da önemli bir yol haritası çiziyor.

Kitapta sanat-siyaset bağlamındaki konulara dikkat çeken yazılardan bazıları, Reşat Nuri Güntekin’in Yeşil Gece romanının merkezde olduğu “Yeşil Gece, Aydınlığa Giden Yolu Neden Açamadı?” yazısı, İskender Fahrettin Sertelli’nin Sümer Kızı romanı bağlamında ele alınan “Milli Tarih Tezi İçin Sipariş Roman: Sümer Kızı” yazısı, Memduh Şevket Esendal’ın odak noktasını oluşturan “Ayaşlı ile Kiracıları Romanında Bürokrasi Eleştirisi ve Değişen Aile” yazısı şeklinde sıralanabilir.

Kurmaca ve Gerçeklik

Hasan Öztürk, bu kitabıyla da önceki kitaplarındaki geleneğini sürdürüyor ve yazdıklarıyla, roman ve öyküleri okuma biçimlerine yeni bir yön vermeye devam ediyor. Yazılanların derinliğine ve inceliğine rağmen okuru yormayan yalın bir dil kullanması, kitabın önemli artılarından. Okur, bu inceleme yazılarını okuduktan sonra, belki de önceden okuduğu roman ve öykülere yeniden dönecek ve onları okuma biçimini tekrar gözden geçirecektir. Kurmaca ve Gerçeklik bu anlamda son derece yapıcı bir yol açıyor okur için. Metinlerin eskimeyen canlı birer varlık oldukları gerçeği, bundan yıllar önce yazılmış olan eserlerin sorgulamaya açılmasıyla daha da anlam buluyor. Zamanın eskitemediği roman ve öyküler gibi Öztürk’ün inceleme yazıları da bundan yıllar sonra tekrardan okunarak bahsi geçen metinlere ışık tutacak birer rehber niteliğinde. Gerisi sorgulamaktan korkmayan okurlara kalmış…

___________________________________

Ayraç Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi’nin Mayıs 2015′deki 67. sayısında yayımlanmıştır.

 ayraç 67

Reklamlar

Mavi Yeşil’in 78. Sayısı Çıktı..!

 

78 sayı! Vay be… Bu demektir ki 13. yıl da tamamlanmış oldu böylece. Artık yeni bir nefes alma zamanı. Mavi Yeşil yayımlanmaya başladığında doğmuş olanlar, bugün lise öğrencisi olmaya aday arkadaşlar. Hasan Öztürk’ün tabiriyle, kültürün sadece bir mantar türü olduğunu zannedenler, Mavi Yeşil’in bunca yıl nasıl olup da ayakta durduğunu da anlayamayacaklardır herhalde. İşin iyi tarafı, bizler de o insanların Mavi Yeşil’i anlamasını beklemiyoruz artık. Boş siyasi lakırdılar, ucuz futbol muhabbetleri ve tabiri caizse, çeşitli arenalarda kimin daha uzağa işeyeceğini test etmeye çalışan zihniyetler, ‘Yetenek Sizsiniz’e katılmak için başvuru formu doldurabilirler. Bizim tek derdimiz yazı, kalem, kağıt, kitap, edebiyat, sanat… Daha ne olsun…

Mavi Yeşil’in kimsenin safında olmadığını defalarca vurguladık. Bazı -çok özür dilerim- kalın kafalılar, hala “Bunlar sağcı!”, “Yok efendim, bunlar solcu!” gibi yaftalamalarda bulunsa da biz kendi yolumuzda ilerlemeye devam ediyoruz. Mavi Yeşil’in tek mal varlığı okurlarıdır. Türkiye’deki edebiyat alemine bir “imza” atmanın peşinde olan Mavi Yeşil, o imzayı her geçen gün koyulaştırmaktan uzak durmuyor. Herkesin bir kez daha haberi ola…

Lafı daha fazla uzatmayacağım. Bu ve benzeri sıkıntıları, söylemleri önceki yazılardan birinde, Cebinde Akrep Olmayanlara Açık Not başlığı ile yazmıştım. O yüzden bu faslı kısa kesiyorum ve editörümüz Sezgin Taş’ın hazırladığı sunuş yazısını kopyalayıp buraya yapıştırıyorum. Mavi Yeşil 78. sayısını da çıkarmıştır vesselam!

Mavi Yeşil dergisi 78. sayısıyla on üçüncü yılını tamam­lıyor. On üç yıl sonra başladığımız yere dönüyor gibi­yiz: Anlaşılan o ki bu ülkenin gündeminde bilim, kültür ve özellikle de sanat bir türlü öncelik sırası kazanamayacak. Adına “milenyum” denilen bir zamanda, 2000 yılının başında, çıkmıştık yola; aradan on üç yıl geçti, savaş çığ(ırtkan)lıkları ve top sesleri arasında yolumuza devam ediyo­ruz. Bilimden, yaprak testlerin yüzdelik başarı oranı; kültür ve sanat denilince de yemekli, türkülü, eğlence­li yerel yönetim patentli yarı resmi panayır gösterileri anlaşılmaya devem etse de Mavi Yeşil dergisi sanat ve edebiyat yolundaki kararlılığını yazı yardımıyla sürdür­meye devam ediyor.

Bu sayımıza Esra Polat’ın Üvercinka incelemesiyle başlıyoruz. Cemal Süreya’nın şiir evrenini, imgelemini, şiirini biçimleyen estetik bakış açısını yakından incele­me fırsatı bulduğumuz Üvercinka alı yazıda yüzey ya­pıdan derin yapıya yolculuk yapıyoruz. II. Yeni kuşağı­nın önemli şairlerinden Cemal Süreya’yı bu yolculukta daha yakından tanıma fırsatı buluyoruz. Kısa bir ardan sonra yazan Hasan Öztürk de yepyeni bir kitabın mer­kezine çağıyor bizi: Türk Romanında Yazar ve Başkala­şım. Türk romanını biçimleyen ana figürlerin, yazar ve kahraman sorunsalının izleğinde Türkiye’de roman ve onun eleştirisi konusunda Parla’nın düşünüş biçimine kapılar aralıyor yazısında. İlker Aslan genç bir yazarın ve yeni bir kitabın izini sürüyor. Gökhan Yılmaz’ın Bi­raz Kuşlar, Azıcık Allah adlı eserini öykücülüğümüze getirdiği yeni soluğu inceleme fırsatı buluyoruz Aslan’ın yazısında. Hakan Bilge edebiyat, sanat, sinema eksen­li yazısında Amerikan emperyalizminin Hollywood’da insancıl bir kılığa sokulması girişimini gözler önüne seriyor. Gülşah Şişman Tzvetan Todorov’un poetik kuramın ana çizgilerini yansıtan Poetikaya Giriş aldı kitabını inceledi. Ömer Kalafatcı 1952 Mısır Devrimi ve Necip Mahfuz’un “Miramar”ını konu aldığı yazısıyla aramızda. Mehmet Nur Karakeçi uzun bir aradan son­ra aramıza katılıyor. Gönül Türüt Kesim ise büyük şa­irimiz Yahya Kemal ve onun şiir anlayışını kaleme aldı.

Bu sayının dikkat çeken öykücülerinden biri Farzet ki Dönmedim adlı kitabın yazarı Dursun Ali Sazkaya. Ya­zarın öyküsü hem anılara hem de var olma sancısının bilincine bir pencere açıyor. Kübra Aslan, Ayşegül Ergül ve Kadri Ra­şit Akdeniz bu sayımızın diğer öykücüleri.

Bu sayımızın şairleri ise: Pınar Doğu, Sebahattin De­mirci, Hızır İrfan Önder, Erkan Karakiraz, Fatih Ya­vuz Çiçek, Ömer Eski ve Altay Taşkın.

 

78.sayının içindekiler

Üvercinka / Esra Polat… 2
Lal Manifesto / Pınar Doğu… 7
“Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım”/ Hasan Öztürk… 8
Kuru Kalem / Altay Taşkın… 11
Kuşlar, Allah ve Diğer Şeyler / İlker Aslan…12
24 Saat Amerikan Emperyalizmi / Hakan Bilge…14
Tzvetan Todorov, Poetikaya Giriş / Gülşah Şişman… 16
1952 Mısır Devrimi ve Miramar / Ömer Kalafatcı… 18
Hazan Vakti / Ömer Eski… 19
Dert Çok, Hem-Dert Yok / M. Nur Karageçi… 20
Üç Nokta / Yiğit Tornacı… 22
Hazan Vakti / Hızır İrfan Önder… 23
Gerçek / Erkan Karakiraz… 23
Yahya Kemal ve Şiir / Gönül Türüt Kesim… 24
Kurallı Birleşik Hayaller / Sebahattin Demirci… 26
Kelebeğin Çekim Kuvveti / Fatih Yavuz Çiçek… 27
Bir Monolog / Kübra Aslan… 28
Kimi/n Zamanı / Ayşegül Ergül… 29
Gidip Dönemeyenler İçin / Dursun Ali Sazkaya… 30
Geçti Dost Kervanı / Kadri Raşit Akdeniz… 32

İletişim: bilgi@maviyesildergisi.com

Sezgin TAŞ


Mavi Yeşil’in 75. Sayısı Çıktı..!

Her sayı yeni bir umuttur, demişti Mavi Yeşil evveliyatında. Evet, yine aynı şeyi söylüyor ve umudunu yeni bir sayıya taşıyor Mavi Yeşil: 75. sayıya… Edebiyat dergiciliğinin kıyısında köşesinde durmayıp tam kalbime doğru ilerliyoruz ve devam ediyoruz buna. Mavi Yeşil, insancıl oklarını merkezin tam kalbine saplarken yine de kenarda durup körebe oynayanların var olduğunu da unutmuyor. Ama dedik ya, bizim söyleyecek sözümüz var. Biz 75 sayıdır o sözleri söylemekten bıkmadık. Başkaları duymaya tenezzül etmese de, kendi bataklarında boğulmaya devam edeceklerdir muhakkak. “Al gülüm ver gülüm” edebiyatının uzağında kalan Mavi Yeşil adına bir şey için “iyi ki” diyeceksek, bu muhakkak ki herhangi bir kesimin dergisi olmamasının “iyi ki”sidir. Mavi Yeşil Rize’nin, Türkiye’nin hatta dünyanın dergisi olmak yolunda emin adımlarla ilerliyor. Bu yolda bizimle birlikte yürüyenlere de bir kez daha selam olsun…

Gelelim 75. sayıya… Bu sayının ilk özelliği sayfalarının ciddi bir kısmını Memduh Şevket Esendal’a ayırmış olması. Geniş kapsamlı bir dosya sayısı olmasından ziyade, bir saygı duruşu niteliği taşıyan bu sayıda, ölümünün 60. yılında Memduh Şevket’i andık. Dosya kapsamında, Hasan Öztürk, “Hamit İçin Bir Yazı Nasıl Yazıldı?” başlığı altında Memduh Şevket’in hikâyesini inceliyor ve günümüzle de paralellik kurarak bir analiz yapıyor. Mehmet Nur Karageçi de yazarın “Feminist” adlı hikâyesini ele alıyor ve feminizm konusunda bugün de tartışılan bazı noktalara dikkat çekiyor. Elif Balcı Kaştaş da Otlakçı ve Kayışı Çeken adlı hikâyelerini mercek altına alıyor yazarın. Heves Kuklacı belki de deneysel diyebileceğimiz bir çalışma yapıyor ve Esendal’ın öykülerinden yeni bir öykü yaratıyor. Dosya kapsamındaki son yazı da benim yazım… Ben de Memduh Şevket’in siyasi hayatını ele alırken, o hayatın hikâyeci kişiliğine yaptığı katkılardan da bahsetmeye çalıştım naçizane.

75. sayının diğer yazıları ise şöyle: Hakan Bilge, Peyami Safa’nın sinemaya uyarlanan eserini (‘Gölge’ adıyla) “kadın” kavramı bağlamında ele alıyor. Hakan Bilge bizimle yazmaya devam ediyor. Aydın Adnan Gümüş, İlhan Berk’in şiirini “tabiat” merkezli inceliyor. Hoş bir yazı… Eğitimci/yazar abimiz Mehmet Sancaktutar, bir düşünce insanı ve yazar olan Senail Özkan üzerine yazdı. Tan Doğan, felsefi bir yazı kaleme alıyor ve özgür istence vurgu yapıyor. Ümit Erik, Rönesans’ın gecikmişliğini bugüne taşıyor. Esra Polat ise Sait Faik ve “insan” üzerine yazdı. Zinnet Yılmaz’ın Edebiyat profesörü Muhsin Kalkışım ile olan röportajını özellikle Şeyh Galib ile ilgilenen dikkatle okumalı… Bu sayının şairleri, Serdar Çakıcıoğlu, A. Uğur Olgar, Gökhan Kasarcı, Yunus Emre Ayvaz, Medine Nur Kılıç, Altay Taşkın, Zeynep Altuntaş ve editörümüz Sezgin Taş… Ayrıca 75. sayımıza çizimleriyle katkıda bulunan Yasemen İslamoğlu’na da teşekkürü borç biliriz.

Biz yine Oğuz Atay’ı anmadan geçmeyelim son cümlemizde: Biz buradayız sevgili okuyucumuz, siz neredesiniz acaba?

75. Sayının İçindekiler
Hasan Öztürk/ Hamit İçin Bir Yazı Nasıl Yazıldı?
Serdar Çakıcıoğlu/Bal Zehiri
Mehmet Nur Karageçi/ Bir Hikâyenin Aydınlığında Feministin İzini Sürmek
İlker Aslan/Siyasetin Hikâyesini Yazan Adam: Memduh Şevket Esendal
A.Uğur Olgar/Bir Bakmışız
Elif Balcı Kaştaş/ Tepemizde, Bir Kayışı Çeken ve Karşımızda Bir Otlakçı Varsa
Zeynep Altuntaş/Bazen
Heves Kuklacı/Her Şeye Rağmen Oyun Sahnesi Devam Ediyor
Hakan Bilge/Kadının Ruhuna Yolculuk
Yunus Emre Ayvaz/Araf
Aydın Adnan Gümüş/İlhan Berk’in Şiirlerinde Tabiatın Dili
Medine Nur Kılıç/Güne Bakan Ilık Tebessüm
Mehmet Sancaktutar/Sessiz ve Derin Bir Adam: Senail Özkan
Sezgin Taş/ iğne yapraklı mor menekşe
Tan Doğan/Saltık Özgür İstenç Bağlamında Felsefe Üzerine Birkaç Söz
Zinnet Yılmaz/Prof. Dr. M. Muhsin Kalkışım’la “Osmanlı Şiiri ve Şeyh Gâlib” Üzerine
Altay Taşkın/Düş Parçaları
Ümit Erik/Gecikmiş Rönesans
Esra Polat/Şehri Unutan Adam ve İnsan Sevgisi
Gökhan Kasarcı/Avuç İçi


Romancı Tolstoy’un evrensel sorusu: Sanat nedir?

Romancı Tolstoy’un evrensel sorusu: Sanat nedir? *

Romanında anlatacağı Borodino Savaşı sahnelerine gerçeklik kazandırmak için savaş bölgesini, askeriyeden aldığı haritayla at üzerinde günlerce dolaşanTolstoy, belleklerimize Savaş ve Barış romancısı olarak yerleşmiştir. Yaklaşık iki bin sayfayı bulan bu destan/roman, yedi kez gözden geçirilip yeniden düzenlenmiştir; matbaadan çıkışı alındıktan sonraki düzeltmeler de cabası. Anna Karenina, Diriliş, Sivastopol Hikâyeleri, İtiraflar, İvan İlliç’in Ölümü, Hacı Murat, Kroyçer Sonat… 19 yaşındayken “gereksiz ve boş bulduğu” üniversiteyi terk eden aydınlık zekânın yazdıklarından birkaçıdır.

İnsanlığa, oldukça kıymetli “okuma hazinesi” bırakan Tolstoy’un Sanat Nedir? kitabını edinmek için uzun süre bekledim. Kitabın Türkçe baskısını yayımlayan bazı yayınevlerinin baskılarına güvenemediğim için de almadım o kitapları açıkçası. Bizdekilerin yaptığı; Rus yazarın, kitabının İngilizce baskısına yazdığı “önsöz” yazısında, kendi ülkesinde “kitabın sansür tarafından iğdiş edilmesi”ne benzer bir çarpıtmaydı. Son birkaç yıldır, yayınevlerinin çıkarcılığı ve saygısızlığı yüzünden “ucuz tarife” ve “kuşa çevrilmiş” çeviri kitaplar ortalığı sardı; önemli yabancı yazarları okumak neredeyse imkânsızlaştı. Bu gerekçeyle, yarım/eksik okumaktansa okumamaya karar verdim büyük romancının Sanat Nedir? kitabını.

Şimdi elimde bir kitap var: “Hasan Âli Yücel Klasikler Dizisi” kitaplarından Sanat Nedir? (İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 2007/Çev. Mazlum Beyhan) Tolstoy’un, cevabı hayli uzun(iki yüz otuz sayfa) “Sanat Nedir” sorusuna cevap aradıktan sonraki “ekler” bölümüne Sanat Nedir?’in İngilizce Baskısına Önsözyazısından başka altı yazı daha eklenince karşımıza üç yüz sayfalık bir kitap çıkmış. Edindiğim Sanat Nedir?, beklediğime değdi diyerek kitabı okudum.

Romancı Tolstoy ve sanata bakışı

Sanat Nedir?, 1897’de yayımlandığında, yazılışından sonra her biri yazarın “bir ruh çöküntüsü geçirmesine” neden olan büyük romanlar neredeyse tamamlanmış; “bildiği şeyleri hiçbir zaman unutmamış” Tolstoy da yetmişine merdiven dayamıştır. Romanlarıyla bir dünyayı kuşatmış,“içinde acı çekmiş ve tatmin olmamış bir sanatçı” olan Tolstoy’un, güzel kavramından yola çıkıp sanatdenilen estetik yaratıcılıktan neler anlamamız gerektiği hakkındaki görüşleri, bir ömrün durmak bilmez okuma isteğinin birikimini yansıtır. Beş yaşlarındayken birkaç yabancı dili, yabancılardan öğrenmeye çalışan, yaşama ve öğrenme tutkunu yazarın kitaplığındaki yirmi bin kitap “sanat nedir” sorusuna verilecek cevabın genişliğini gösterecek önemli bir ayrıntıdır. İnanmak ve inanmamak çatışmasının dramatikleştirdiği bir hayatın sonlarına yaklaşmışken; “Tanrım bana iman ver ki, onu bulmaları için başkalarına da yardım edeyim.”diye yalvaranTolstoy, “sanat nedir” sorusuna cevap ararken işin özüne din faktörünü yerleştirecektir doğal olarak.

Ortalama insan için sanat, güzelin ortaya çıkmasıdır.” diyen Tolstoy’un sanat konusundaki temel tezi, seçkin çevrelerde dinî inancın zayıflamasıyla halk sanatından uzaklaşarak eğlencelik sanatın giderek önem kazanmasının sakıncalı olduğudur. Avrupalı yüksek sınıfların dinsel inançları zayıfladıkça sanat içerik yoksulluğuna uğrayıp, profesyonelleşen bir eğlence aracına dönüşünce gerçek sanat olmaktan uzaklaşır. Bu bağlamda sanatı; ilahî/gerçek sanat vegündelik/basit sanat olarak iki türe ayıran Tolstoy, soylu/gerçek sanat anlayışından uzaklaşıp haz duygunsa önem verip gündelik sanata yöneldikleri için Beethoven, Nietzsche, Oscar Wilde, Baudelaire, Verlaine, Moreas, İbsen, Wagner vb. ünlü bazı isimleri paylarken insanları “birlik ve kardeşlik duygularına” yönlendiren Dickens, Hugo, Dostoyevski gibi bazı isimleri de över. RomancıTolstoy, sanatta soysuzlaşmayı, “Hastalığın nedeni, İsa öğretisinin gerçek anlamıyla benimsenmemiş olması”na bağlar. Ona göre gerçek sanat için herhangi bir gerekliliği olmayan eleştiri de dinsel bilincin yitirilmesiyle ortaya çıkmış ve eleştirmen denilen kimseler, “kendilerine inanan kimselerin beğenilerini iğdiş etmiş ve etmeyi sürdürmektedirler”. Sanat hakkında söylediklerini, öncelikle okumamız, bugün için tartışmamız ve sorgulamamız gereken; ancak yazdıkları kadar yaşayışıyla da önemli olan; sanatta içtenliği önemserken yazıda kolaycılığa prim vermeyen Tolstoy için “Sanat ne keyiftir, ne avuntu, ne de eğlence, sanat yüce bir iştir.”

Maksim Gorki’nin anlatımıyla, “bir insanlık örneği” olan Tolstoy; “Herhangi bir insan etkinliğinin tanımlanabilmesi için, bu etkinliğin önem ve anlamının kavranılması gerek. Bir etkinliğin önem ve anlamının kavranabilmesi için ise, neden ve sonuçlarından bağımsız olarak ve ondan aldığımız hazzı falan bir yana bırakarak, bu etkinliğin doğrudan doğruya kendisini ele almak gerekir.” diyerek 20 Kasım 1910’da, yazı atölyesi dünyaya veda etti. Ölümünün 100. yılında Tolstoy gündemi oluşturabilmemiz ümidiyle Sanat Nedir kitabından bazı bölümleri, yazarının önerisini dikkate alarak, “doğrudan doğruya” aktarıyorum.

Sanat Nedir? kitabından alıntılar

“…gıda almaktan amacın haz duymak olduğunu savunan insanlar, nasıl gıdanın anlam ve önemini kavrayamazlarsa, sanatın amacını haz olarak gören insanlar da sanatın anlam ve önemini kavrayamazlar…”

Sözcüklerle aktarılan düşünceleri anlama ve kendi düşüncelerini başkalarına aktarabilme yeteneği olmasaydı insanın hayvandan farkı olmazdı.”

“Gerçekten, son zamanlarda puslu, dumanlı gizemli olma, yığınlar için anlaşılmaz olma gibi özelliklerin yanı sıra, yanlış olma, belirginlikten ve özellikle de belagattan uzak olma gibi özellikler sanat yapıtlarının artamı için, şiirsellikleri için olmazsa olmaz koşullar olup çıktı.”

Oysa bir sanat yapıtının güzel ama anlaşılmaz olduğunu söylemenin, bir yemeğin çok iyi, çok lezzetli, çok besleyici olduğunu, ama onu insanların yiyemeyeceğini söylemekten bir farkı yoktur.”

“Sanat, geniş bir halka halinde başlayıp gitgide küçülen halkalar halinde bir yol izler: Sonuçta, tepe noktası halka olmayan bir koni çıkar ortaya. Zamanımızın sanatında olup biten tam da budur işte.”

Bir sanat yapıtını aktardığı ayrıntıların geçekliğinden, doğruluğundan dolayı değerli bulmak, dış görünüşüne bakarak bir yiyeceğin besleyiciliği hakkında kanıya varmak kadar tuhaf bir durumdur. Bir sanat yapıtının değeri için onun gerçekliğini ölçüt alıyorsak, burada bir sanat yapıtından değil, sanat yapıtının taklidinden söz ediyoruz demektir.”

“Bizim toplumumuzda sahte sanat yapıtları üretilmesinde etken olan üç koşul olduğunu düşünüyorum. Bunlardan ilki, yapıtlarına karşılık sanatçılara oldukça yüksek telif ücretleri ödenmesi ve bunun sonucu olarak da sanattan geçinmenin, yani profesyonelliğin yaygınlaşıp kurumsallaşması; ikincisi, sanat eleştirisi; üçüncüsü ise sanat okullarıdır.”

Zevkleri iğdiş olmuş insanlarda sanatı alımlama yeteneği dumura uğramıştır; bunlar sanat yapıtlarını değerlendirirken, öğrendikleri şeyleri devreye sokarlar, bu da onların kafalarını öyle bir karıştırır ki tam tersi bir noktada bulurlar kendilerini.”

“Gerçek sanat, kocası tarafından sevilen bir kadına benzer; süslenip püslenmeye gerek duymaz; taklit sanat ise fahişeler gibi sürüştürmek, takıp takıştırmak zorundadır.”

Gerçek sanatın ortaya çıkış nedeni, sanatının biriken duygularını dile getirmek için duyduğu içsel gereksinimdir; tıpkı bir annenin gebeliğinin nedeninin sevgi olması gibi. Taklit sanatın nedeni ise, tıpkı fahişelerinki gibi maddi çıkardır.”

“Çağımızda sanatın görevi, insanların esenliğinin onların bir araya gelmelerinde, birleşmelerinde olduğu gerçeğini akıl alanından duygu alanına geçirmektir; sanatın akıl alanından duygu alanına geçireceği bir başka gerçek de varlığını sürdürmekte olan şiddetin egemenliğinin yerini ilahî egemenliğin, başka bir deyişle hayatımızın en yüce amacı olarak bizlere sunulmuş olan sevginin egemenliğinin alması gerektiğidir.”

Hasan ÖZTÜRK

* http://www.edebiyatufku.com / 16. sayı / Ekim 2009’da yayımlanmıştır.