Tag Archives: Huzur

HUZUR’UN MÜMTAZ ŞAHSİYETİ: MÜMTAZ ( Mavi Yeşil 69. Sayı)

HUZUR’UN MÜMTAZ ŞAHSİYETİ: MÜMTAZ *

“Biz düşüncelerimizi çok defa omuzlarımızda taşırız.”

Ahmet Hamdi Tanpınar – Huzur

 

Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış adlı eserinde “Huzur” üzerindeki fikirlerini aktarırken, yazısının başlığını “Bir Huzursuzluğun Romanı: Huzur” olarak seçer. Bu şuurlu bir seçimdir ve aslında romanın bütün bir panoramasını gösterir bize bu ifade. Evet, Huzur bir huzursuzluğun romanıdır. Ama neyin/kimin huzursuzluğu? Huzur’daki huzursuzluk, baştan sona, romanın baş ve baskın karakteri olan Mümtaz’ın huzursuzluğudur. Şayet Tanpınar romanın ismini Huzur değil de Mümtaz koysaydı, o gün de bugün de herhalde hiç kimse çıkıp da romanda pek çok karakter varken neden bu romanın ismi Mümtaz, diye sormazdı.

Esas olarak roman, romandaki dört önemli karakterin isimlerini taşıyan dört ana bölümden oluşur: İhsan, Nuran, Suad ve Mümtaz. Ancak bu bölümlerin tamamında, diğer karakterler değil yine Mümtaz baskındır. İlk üç bölüm her ne kadar diğer üç önemli karakterin ismini almış olsa da, anlatılanlar İhsan, Nuran ya da Suad değil, büyük ölçüde Mümtaz’ın onlarla olan münasebeti ve diğer karakterlerin Mümtaz üzerinde olan etkileridir. Romandaki bütün olaylar Mümtaz’ın çevresinde gelişir. Diğer karakterin romanda bulunma sebebi, Mümtaz ile olan münasebetlerinden ötürüdür. Bu yüzden Huzur, Mümtaz’ın romanı; roman içindeki huzursuzluk da Mümtaz’ın huzursuzluğudur diyebiliriz.

Mümtaz’ın “Huzur”u

Huzur, bir ağustos sabahı başlar. İkinci Dünya Savaşının ilanından yaklaşık bir gün önce başlayan roman, savaşın ilan edilmesi ile yani yaklaşık yirmi dört saat sonra da sona erer. Aradaki bölümleri ve geriye dönüşleri saymazsak, Huzur sıkıntılı bir şekilde başlar ve daha sıkıntılı bir şekilde biter. İhsan başlığını alan ilk bölümde, hasta yatağındaki İhsan’ı görürüz. İhsan, Mümtaz’ın anne babasının ölümünden sonra onu yanına alıp büyüten ve yetiştiren, fikir ve ahlak olarak Mümtaz’a çokça tesir etmiş bir karakterdir. Mümtaz’ın amcasının oğlu olan İhsan’a Mümtaz, ‘abi’ diye hitap eder. (Mümtaz’ın, Tanpınar’ın bizzat kendisi olduğunu düşünürsek, pek çok edebiyatçının iştirak ettiği bir nokta olarak İhsan’ın da Yahya Kemal’in resmedildiği bir karakter olduğunu söyleyebiliriz.) Bu ilk bölüm her yönüyle keder ve sıkıntı kokan bir bölümdür. Mümtaz İhsan’a bir hastabakıcı bulmak için evden çıkar. Bu noktalarda Mümtaz’ın sokaklarda nasıl da kendinden geçmiş olarak dolaştığını da görürüz. Çünkü Mümtaz, çok sevdiği ve hayatını ölünceye kadar devam ettirmek istediği Nuran ile ayrılmıştır. Tanpınar, aslında daha romanın başında, okuyucuya bu huzursuz ve sıkıntılı atmosferi tattırır. Bizler, Mümtaz ile Nuran hakkındaki ilk bilgileri alırız. Sonraki bölümlerde anlatılacak olan ilişkinin bitmiş olduğu gerçeği ile yüzleşiriz. Bu teknik, Tolstoy’un İvan İlyiç’in Ölümü eserini hatırlatır bize. Orada da Tolstoy öncelikle eserin başkarakteri olan İvan İlyiç’in öldüğünü gösterir daha ilk sayfalarda ve ardından esere giriş yaparak vermek istediklerini paylaşır okuyucu ile. Huzur’daki teknik de buna benzer. Mümtaz’ın tıpkı bir rüyadaymış izlenimi uyandıran ruh hali ile karşı karşıya bırakılırız daha romanın başlarında. Hatta o kadar ki Mümtaz, fiziksel olarak sağlıklı gözükmesinin yanında, İhsan’dan daha hasta bir görüntü çizer.  Çünkü hasta olan, Mümtaz’ın ruhudur.

İkinci bölüm Nuran başlığını taşır. Birinci bölüm ne kadar sıkıntılı ve huzursuzsa, ikinci bölüm de onun aksine bir o kadar huzurlu ve mutludur. Birinci bölümün geçtiği zamandan yaklaşık bir yıl kadar öncesi anlatılır. Bu bölümde daha çok Mümtaz ile Nuran arasındaki ilişki ön plandadır. Bu bölümde sık sık doğadan ve sanattan söz edilir ve Mümtaz’ın zihninde bütün bunlar Nuran ile birleşir. Aslında Huzur’da iki farklı Nuran vardır. Birincisi gerçek, olduğu gibi görünen ve romanın akışı içinde kendini gösteren Nuran’dır. İkincisi ise Mümtaz’ın gözündeki Nuran’dır. Ütopikleşmiş ve idealize edilmiş bir kadın tipi olan Nuran, adeta bir üst-insan konumundadır. Biz de romanın gidişatı içerisinde genel olarak Nuran’ın bu şekliyle yani idealize edilmiş tipi ile tanırız çünkü neredeyse bütün roman Mümtaz’ın gözüyle ve onun anlatımı ile aktarılır okuyucuya. Mümtaz ve Nuran’ın aşkı bedensel aşkın ötesinde, ortak bir bakış açısına, benzer fikirlere; müzik, sanat, doğa gibi konularda yakın hissiyatlara sahip olmalarına dayanır. Sanattan, bilhassa müzikten konuşurlar. İstanbul’u gezerler, ikisi de Boğaz’a hayrandır. Mümtaz’ın gözünde Nuran, sanat ve doğanın vücuda gelmiş halidir. Öyle ki onların aşkı başta Mahur Beste olmak üzere, Türk musikisinin üstüne kurulmuştur bile diyebiliriz. Ancak Nuran ile Mümtaz arasındaki bu bağ, Suad’ın ortaya çıkması ile sekteye uğrar ve en sonunda da yok olur. Yazar bunları bize bir sonraki bölümde Suad başlığı altında aktarır.

Üçüncü bölüm, Berna Moran’ın ifadesi ile “melankolik” bir bölümdür. Genel olarak diğer bölümlere benzemez. Fethi Naci, 1973’te kaleme aldığı “Huzur” adlı yazısında Suad’dan bahsederken “…ve sonunda Suad’ın bir Dostoyevski romanından çıkıp gelmişe benzeyen davranışı:” ifadesini kullanarak, bu bölümdeki üslup ve teknikteki farklılığa da dikkat çeker. Suad aslında Mümtaz’ın tam tersi bir karakterdir. O da Nuran’ı sever ancak Nuran’ı sevmesi, onu evlenmekten ve hatta çocuk sahibi olmaktan geri koymaz. O da İhsan gibi hastadır ancak onun bedenen yaşadığı hastalığı ruhuna da bulaşmıştır. Eski Yeşilçam filmlerimizde görünen kötü adam rolü, Huzur’da Suad’a verilmiş gibidir ve Suad sanki satır aralarında okuyucuya, “Bu filmin kötü adamı benim!” diye fısıldar. Çünkü romanın sonuna geldiğimizde Mümtaz’ın içinde bulunduğu ‘huzursuz’ duruma büyük ölçüde Suad’ın sebep olduğu kanaatine varırız.  Suad Nuran’a olan aşkı yörüngesinde sanki bir şekilde intikam almaya çalışır Mümtaz’dan ve bunu da başarır. Nuran’ın Mümtaz ile evlenmek üzere olduğunu bilmesine rağmen Nuran’a bir mektup yazar. En sonunda da yapabileceği en uç eylemi gerçekleştirir ve Mümtaz’ın evinde kendisini asarak intihar eder. Nuran bu tablo karşısında aralarına bir ölünün girdiğini düşünür ve Mümtaz ile evlenmekten vazgeçer.

Son bölüm Mümtaz adını taşır. Bu bölüm birinci bölümün devamı niteliğindedir. Aradaki bölümlerde Nuran ile olan aşk hikâyesi anlatılır geriye dönüş ile. Mümtaz bu sefer de doktor bulmak ve ilaç almak için sokağa çıkar. Birinci bölümdekine benzer ruh hali vardır Mümtaz’da. Mümtaz’ın Nuran’dan ayrılırsa çıldıracağı olasılığını önceki sayfalarda öğrenen okuyucu, Mümtaz’ın sonunu merak eder. Gerçekten de öyle olur. Psikolojik olarak Nuran’dan ayrılması ve toplumsal olarak da savaşın başlaması durumu Mümtaz’ın zaten hasta olan ruhunu iyice yıpratır ve nihayetinde Mümtaz’ı ölmüş olan Suad ile konuşurken görürüz. Bu aynı zamanda Mümtaz’ın gerçekten de çıldırdığını öğrendiğimiz romanın sonudur.

Huzur’un “Mümtaz”ı

Şimdi romanın sonundan, tekrar başa dönelim ve Mümtaz kimdir, ona değinelim. Mümtaz, anne ve babasının ölümünden sonra amcasının oğlu İhsan tarafından yetiştirilen, Galatasaray Lisesi’nde okumuş, ardından Edebiyat Fakültesi’nde doktora yazan, Şeyh Galip üzerine bir roman yazmaya çalışan bir gençtir. Yirmili yaşlarının ortalarındadır. Ancak Mümtaz’ı tanımlamaya bunlar yetmez. Abdullah Uçman’ın anlatımı ile Mümtaz, “küçük sayılabilecek bir yaşta tabiat karşısında varlığın sırları üzerinde düşüncelere dalan, ama bunları çözebilmek için yaşı henüz çok küçük olan biridir. Yani Mümtaz bir defa sıradan, alelade bir kahraman değildir; hayata bir sanatçı duyarlığı ile bakan Mümtaz, romanın ilerleyen sayfalarında hayattan sanata, sanattan hayata doğru gider gelir.”  Roman boyunca Mümtaz ile ilgili olarak dikkatimizi çeken en önemli yönlerden biri, işte bu sanatçı şahsiyetidir. İçindeki şairane duygular, Mümtaz’ın hayata karşı olan bakış açısını etkilemiş ve belki de pek çok akranına göre, onda farklı farklı hassasiyetler oluşmasına neden olmuştur. Boğaz’ın güzelliği karşısında mest olan Mümtaz, yeri gelir sokakta gördüğü karamsar bir tabloya da aynı hassasiyetle üzülür. Önceki satırlarda da belirttiğimiz üzere Mümtaz sanatı ve doğayı birbiriyle sık sık bütünleştirir. Özellikle Nuran ile olan aşkı sırasında bu daha belirgindir ve söylediğimiz gibi Nuran’ı sanatın ve doğanın vücuda gelmiş hali olarak görür. İşte bu bakış açısı Mümtaz’ın ruh halinin nasıl bir çerçevede olduğunu da gösterir bize. Bu anlamda bakacak olursak, Mümtaz’ın, “Hüsn ü Aşk”ın yazarı olan Şeyh Galip’in romanını yazmak istemesinin de tesadüfî bir tercih olmadığını görmemiz mümkündür.

Burada bir parantez açarak “Mümtaz” ismine değinmek de yerinde olacaktır. Arapça bir isim olan Mümtaz, Türkçe’de “seçkin” demektir. Tanpınar, karakteri hakkındaki ilk fikri burada verir aslında okuyucuya. Karakterin Mümtaz ismini alması Tanpınar tarafından net bir tercih olarak görünebilir gözümüze. Yukarıda da belirttiğimiz üzere, Mümtaz’ın her şeyden önce çevresine karşı estetik bir bakış açısının olması, hayat üzerinde derin düşüncelere dalması gibi özellikleri, Mümtaz’ı gerçekten de “mümtaz” bir şahsiyet yapar.

Tanpınar, aslında Mümtaz ile Türk aydınının durumunu da anlatmaya çalışır. Hatta İhsan’ı da dâhil edebiliriz bu Türk aydını durumuna çünkü İhsan da tam anlamıyla bir aydın profili çizer Mümtaz ile birlikte. Daha da ötesi İhsan, duruşuyla, söylemleriyle, Mümtaz üzerindeki tesiri ile Mümtaz’dan daha “aydın”dır. Mümtaz’ın bu konumuna da roman boyunca eşlik ederiz. Tanpınar bunu, okuyucuya vermek için özellikle müziği kullanır. Batı müziğinden ve doğu müziğinden çeşitli isimler satır aralarında okuyucuya göz kırpar. Tanpınar, Mümtaz aracılığı ile yeni bir aydın tipi çizmektedir. Doğu ile batıyı, geçmiş ile geleceği birleştiren ve sentez yapan bir aydın tipidir bu. Huzur’da “Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu; Dede’yi Wagner olmadığı için, Yunus’u Varleine, Baki’yi Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya’nın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en iyi giyinmiş milleti olduğumuz halde çırılçıplak yaşıyoruz. Coğrafya, kültür, her şey, bizden bir yeni terkip bekliyor; biz misyonlarımızın farkında değiliz. Başka milletlerin tecrübesini yaşamaya çalışıyoruz.” diyen Tanpınar, aslında köklerine olan bağlılığa da işaret ediyordu ve batılılaşma felsefesi ile hareket eden pek çok aydını da üstü kapalı eleştiriyordu. Batılılaşmaya karşı olmayan Tanpınar, bunun, yüzümüzü batıya sırtımızı doğuya dönerek yapılmaması gerektiğini vurgularken, yeni Türk aydınının tipini de Huzur’da pek çok kez göstermiş oluyordu. “Maziyi ihmal edersek hayatımız da ecnebi bir cisim gibi bizi rahatsız eder, terkibin içine ister istemez sokacağız.” derken de aynı noktayı vurguluyordu Tanpınar.  İşte Mümtaz, bu yeni aydın tipidir. Doğu ile batı arasında bir sentez oluşturacak, geçmiş ile gelecek arasında bir köprü kurabilecek olan aydın tipi… Yeni Türkiye’nin ihtiyacı olan aydın tipi… Ancak eserin geneline baktığımızda, Mümtaz’ın hep bir arada kalmış durumda olduğunu da görürüz. Ne doğulu ne de batılı olabilmiş, ne doğuyu terk edebilmiş ne de batıya tam olarak adapte olabilmiş, Dede Efendi’yi de Wagner’i de dinleyen bu karakter tipi, Tanpınar’ın hayata karşı olan bakış açısının etkilediği karakter tipidir. Mümtaz da Tanpınar gibi –Tanpınar’ın çok söylediği- eşiği geçememiştir.

Romanda Mümtaz’ın sadece bir “hülya adamı” olmadığını da görürüz böylece. Mümtaz, hayatta bir iddiası olan, (Tanpınar’ın deyimiyle) bir macerası olan adamdır. Mümtaz, memleket meselelerine uzak değildir. Roman boyunca Mümtaz’ın romantik ve şairane duruşu daha baskın gibi görünse de, toplumsal konular üzerinde de, ekonomik durum üzerinde de düşünen bir insandır o. Mümtaz, “işsiz insanlara iş bulmak” gerekliliği üzerinde düşünürken, okuyucu olarak bizler, romanda adeta başka bir Mümtaz görmüş oluruz. Mümtaz ile Tanpınar arasındaki benzerliklerin biri de budur aslında. Tanpınar, zaman zaman Mümtaz’a, zaman zaman ise İhsan’a söyletir düşündüklerini. Böylece çok taraflı bir bakış açısı oluşturur olayların genelinde. Zaten Mümtaz’a bakınca, yaşının henüz yirmi beşlerinde olması ancak fikirlerinin yaşından çok daha olgun durmasını, Tanpınar’ın şahsından başka bir şeyle açıklamak zordur. Yine Tolstoy’dan bir örnek vererek benzerlik kurarsak; Diriliş’in başkarakteri olan Nehludov’un, genç yaşına rağmen, karşılaştıkları üzerinde çok derin düşünen, olgun tavırlı, yaşının ötesinde görüntü sergileyen bir tip olmasının, Diriliş’in yazarı olan Tolstoy’un yetmişli yaşlarında olmasıyla bağlantılı olduğunu görürüz. Tanpınar ile Tolstoy’u bu anlamda birbirine benzetebiliriz belki.

İkinci Dünya Savaşı’nın kapıda olduğu Huzur’da, Mümtaz da bu savaş ortamından da psikolojik olarak etkilenmiştir. Aslında savaşın ve -doğrudan ya da dolaylı olarak- ölümün, Mümtaz üzerindeki etkileri anne ve babasının, Mümtaz küçük yaştayken ölmesine dayanır. Daha çocuk denebilecek yaşta anne ve babasını kaybeden Mümtaz’ın içerisindeki boşluk, taşıyabileceğinden çok daha ağırdır. Ölümün farkında olarak yaşamanın verdiği “trajedi”nin insan ruhundaki zedeleyici etkisini Mümtaz’ın karakterinde çok sık görsek de; Tanpınar, “Ne ölüm var, ne de hayat var. Biz varız. İkisi de bizde. Onlar, ötekiler sadece zaman aynasından geçen küçük, büyük arızalardı.” diyerek ölüme de yaşama da farklı bir pencereden bakmamızı da sağlıyordu ayrıca Huzur’un satır aralarında. Savaş kapıdadır artık, evet. Ancak romanın başından sonuna kadar savaş ile ilgili derin betimleyici öğelere ya da savaşın somut etkilerine denk gelmeyiz. Savaşın var olduğunu/olacağını, okuyucu olarak bizler biliriz ancak onunla ilgili geniş anlatımlara denk gelmeyiz. Savaşın yarattığı çeşitli sıkıntılar gözler önüne serilir yine de. Mümtaz da bu minvalde kendisini, dünyayı ve savaşı sorgular: “Muharebe olursa bu hamal askere gidecek! Ben de gideceğim! Fakat arada bir fark var. Ben M. Hitler’i ve fikirlerini tanıyor ve ona kızıyorum. Onunla sevine sevine dövüşürüm. Fakat bu biçare ne Almanya’nın, ne de bu fikirlerin farkında. Bilmediği, tanımadığı bir davaya karşı harp edecek; belki de ölecek!”  Mümtaz’ın bu sözlerinde ve duruşunda bile bir aydın tavrı vardır. Kendisini bir hamal ile aynı kefeye kesinlikle koymaz hatta o hamalın cehaletinden dolayı hamala acır. Oysaki kendisi savaşı, savaşın getirdiği tecrübeleri, ölüm duygusunu ve benzeri durumları bilir. Dünyada olan bitene yabancı değildir. Her birini takip eder. Daha önce de söylediğimiz gibi, “Mümtaz, bir macerası olan adamdır.”

Huzur ve Mümtaz ile ilgili söylenecek olanlar bitmez. Huzur, çok yönlü ve her ne kadar Mümtaz merkezli olsa da her karakteri için ayrı ayrı incelenmesi gereken bir eser. Sevim Kantarcıoğlu’nun, “Tanpınar’ın Huzur’u, hem psikolojik bir roman hem de bir fikir romanıdır. Yazar eserinde hem başkarakteri Mümtaz’ın herhangi bir birey olmasını, hem de bütün Türk aydınlarının temsilcisi olmasını sağlamış, yani bir tip de yaratmıştır.” şeklindeki sözlerine katılmakla birlikte, olaya “Türk aydını” meselesi bağlamında bakarken “İhsan”ın da hakkını vermemiz gerektiğini de eklemek isterim. Söylediğim gibi, Huzur Mümtaz’ın romanıdır büyük ölçüde, evet; ancak İhsan, Nuran, Suad ve diğer karakterler de, romanın gidişatında belirleyici olan öğelerdir. Bu yüzden Huzur tekrar tekrar tetkik edilmesi gereken bir eserdir. Biz bu yazıda, Huzur’a, “Mümtaz” merkezince bakmaya çalıştık. Huzur’u, Mümtaz’ı ve pek tabi ki Tanpınar’ı zaman eskitemeyecektir. Hatta döneminde anlaşılamayan, Tanpınar da ölümünden sonra daha çok anlaşılmaya çalışılmış ve eserleri üzerinde incelemeler yapılmıştır. Zaman gelip geçicidir ancak eserler baki kalır. Tanpınar’ın eserlerinin de öyle olacağını düşündüğümü belirterek, yazıyı “şair” Tanpınar ile bitirmek isterim:

“Ne içindeyim zamanın,

Ne de büsbütün dışında

Yekpare geniş bir anın

Parçalanmaz akışında.”

 

KAYNAKÇA:

1-      Huzur, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yapı Kredi Yay., İstanbul 2002

2-      Bir Gül Bu Karanlıklarda, Haz: A. Uçman, Handan İnci,3FYay., İstanbul 2008

3-      Türk ve Dünya Romanlarında Modernizm, Sevim Kantarcıoğlu, Paradigma Yay., İstanbul 2007

4-      Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, İletişim Yay., İstanbul 2007

5-      Roman Kahramanları, Üç Aylık Edebiyat Dergisi, 4.Sayı – Ekim-Aralık 2010

6-      Dergâh, Edebiyat Sanat Kültür Dergisi, 246.Sayı – Ağustos 2010

Mavi Yeşil Dergisi’nin Mayıs-Haziran 2011′deki  69. sayısında yayımlanmıştır.

Reklamlar

Mavi Yeşil’in 69. Sayısı Çıktı..!

Mavi Yeşil, edebiyat dünyasındaki dik başlı yürüyüşüne, bütün olumsuzluklara rağmen devam ediyor. Tam anlamıyla bir dergi mezarlığı olan Türkiye’de, Mavi Yeşil’in inadına söyleyecek daha çok sözü var. 12. yılına da en ufak bir aksaklığa dahi mahal vermeden devam eden Mavi Yeşil, herhangi bir kurumun, kuruluşun, cemiyetin, cemaatin vs… arkasına sığınmamış olmanın da verdiği haklı gururla işte tam da bugünlerde 69. sayısına ulaştı.

69. sayının sunuş yazısında şöyle diyor Hasan Öztürk; “Bu sayımızla on ikinci yılımızı ortaladık., yola devam ediyoruz. Bir sonraki sayımız basılmadan (12 Haziran 2011) milletvekilliği genel seçimleri yapılacak. Seçmek özgürlüktür; umarız seçimler beklentilere karşılık olur. Önceki seçimlerin öncesinde olduğu gibi bu seçimlerin öncesinde de açık ve kapalı alanlarda sözü hiç edilmeyecekler arasında yine bilim, kültür ve sanat olacak gibi. İyi ki dünyadan umudunu kesmemişler için sanat ve edebiyat var, iyi ki edebiyat dergileri yayımlanmaya devam ediyor.” 

Hasan Öztürk’ün bu sözlerine katılmakla birlikte, edebiyat dergileri/dergicileri arasında bile tam anlamıyla bir dayanışma olmadığını görmek de insanı üzüyor açıkçası. Tabiri caizse işini yoluna koymuş dergiler merkezin sağında solunda basılmaya devam ederken, kaçı Rize’de 12 yıldır aralıksız yayımlanan bir dergi olduğundan haberdar diye de düşünmeden edemiyor insan. Olsun… Mavi Yeşil’in onlara rağmen söyleyecek sözü var dedik ya…

Mavi Yeşil’in bu sayısı Tanpınar ve o eksende daha çok Huzur ağırlıklı oldu. Tanpınar’ın 110. doğum yıl dönümü için küçük bir hediye niteliğinde olan 69. sayı için, Hasan Öztürk’ün tabiriyle, “…Tanpınar özel sayısı demek doğru olmaz elbette; dergi Tanpınar’dan esintiler getirdi o kadar.”

Tanpınar dosyası diyebileceğimiz dosya içinde olan yazılar da az önce belirttiğim gibi Huzur ağırlıklı. Esra Polat, Huzur’da Mazinin İzleri’ni yazdı. Benim yazım Huzur’un Mümtaz Şahsiyeti: Mümtaz başlığıyla Huzur’un ana karakteri Mümtaz’ı anlatıyor. Elif Balcı Kaştaş, Nuran’ın ağzından Nuran’ı yazdı hikaye tadında. Hasan Öztürk, Tanpınar ve Huzur için yazılanları derledi Mavi Yeşil için. Abdullah Dayıoğlu, Edebiyat Üzerine Makaleler’e Dair adlı yazısıyla Tanpınar’ın bir aşka yönüne değindi. Mehmet Nur Karageçi ise Yunus’tan Tanpınar’a: Selam Olsun Şiiri Üzerine adlı yazısıyla tasavvuf ile Tanpınar arasında köprü kurdu.

Bu sayının şairleri, S. Tuncer, S.Şimşek, T. M. Turhan, Ö. Eski, A. Taşkın, S. Demirci, A. U. Olgar ve M. Koto. Bu sayının en genç yazarı Naz Bakır, Mustafa Bilgücü gibi bir öyküsüyle 69. sayıya renk katanlardan. Sema Şarlanoğlu Kötülük ve Tanrı fikrini biraz felsefi biraz teolojik olarak ele aldı. Rize Üniversitesi hocalarından Ahmet Albayrak da geleceğimizin büyükleri olan çocuklara saygı duymanın erdemi üzerine yazdı. Sebahattin Bayrak, kısa ve lirik bir yazısı ile katıldı ve dost’a seslendi. Son olarak da İbrahim Varelci, Mehmet Sancaktutar’ın Ölü Beyazı romanına dair yazdı.

69. sayıda kağıt kalitesinde de farklılığa gitti Mavi Yeşil. Dostlar beğenirse ne ala. Böyle devam edecek demektir. Mavi Yeşil’e gelen yazı, şiir ve öykülerin çokluğu da Mavi Yeşil ailesi olarak bizleri tatlı bir sıkıntıya sokmuyor değil. Umuyorum ki bu durum daim olur. Ticari kaygıları bir kenara bırakınca, güzel ürünler çıkıyor ortaya demek ki ister istemez. Başkalarını da bekleriz. Her zaman söylediğim gibi: Korkmayın. Ürkmeyin. Kaçmayın. Alın. İsteyin. Gönderelim. Okuyun. Paylaşın. Dokunun. Harflere dalın. Boğulun. Batın. Çıkın. Paradan daha önemli şeyler de var. Mavi Yeşil için para, 12 yıldır ilk sıraya yerleşemedi. Bundan sonra da yerleşemez. Bilmeyenler ve hala bilmek istemeyenler için bir kez daha tekrar edelim, Mavi Yeşil hala 3 lira. Yıllık abonelik ise 15 lira. Posta bedeli almadığımız gibi, bir sayıyı da ücretsiz göndermiş oluyoruz yani. Biz daha ne yapalım… Oğuz Atay gibi tekrarlamak lazım şimdi: “Biz buradayız sevgili okuyucumuz, sen neredesin acaba..?”

Mavi Yeşil 69. sayının içindekiler:

  • Susmalıyım Artık / S. Tuncer
  • İki Kapılı Dünya / S. Şimşek
  • Ekşi / T. M. Turhan
  • Akraba / Ö. Eski
  • Araf’ta / A. Taşkın
  • Gülmeyi Özlemişim / S. Demirci
  • Yaza Doğru / A. U. Olgar
  • Huzur’un Mümtaz Şahsiyeti: Mümtaz / İ. Aslan
  • Kötülük ve Tanrı / S. Şarlanoğlu
  • Çocuğa Saygı Duymanın Erdemi / A. Albayrak
  • Huzur’da Mazinin İzleri / E. Polat
  • Yeniden Dosta… / S. Bayrak
  • “Edebiyat Üzerine Makaleler”e Dair / A. Dayıoğlu
  • Huzur Okumalarının Okuması / H. Öztürk
  • Yunus’tan Tanpınar’a: “Selam Olsun” Şiiri Üzerine / M. N. Karageçi
  • Ölü Beyazı Romanına Dair / İ. Varelci
  • Nuran / E. B. Kaştaş
  • Matmazel Matilda / M. Bilgücü
  • Çocukken Gülerdik / N. Bakır
  • Aşk Şairliktir / M. Koto