Tag Archives: İletişim Yayınları

Düşler onur kırıcı; gerçekler şahsi…

şahsi düşler ve

Yakın zamanda İletişim Yayınları tarafından basılan yeni bir öykü kitabı çekmişti dikkatimi: Batıkan Köse‘nin Şahsi Düşler ve Onur Kırıcı Gerçekler adlı kitabı. Açıkçası kendisinin ismini maalesef daha önce duymamıştım. Benim cehaletim olsun bu. Kitabın ilk sayfasındaki biyografi kısmında, yazarın 1995 doğumlu olduğunu görünce hem sevindim hem de biraz tedirgin oldum. Çünkü İletişim gibi bir yayınevinin bu kadar genç bir arkadaşın kitabını basması için öykülerin ya gerçekten çok iyi olması gerekiyordu ya da içeriden bir bağlantı… Tabi benim “kötü niyetli” oluşuma da bağlayabilirsiniz bunu ama ister istemez böyle bir algı oluşuyor maalesef. Bir de yine biyografide “öyküleri Kitap-lık dergisinde yayımlandı” diye bir ifade vardı. Kitap-lık ara ara baktığım bir dergi ama sürekli ve düzenli takip etmem. Belki de benim kaçırdığım sayılarında öyküleri vardır, bilemiyorum. Ama başka herhangi bir edebiyat dergisinin isminin geçmemesi biraz garip geldi bana açıkçası.

Hemen girişte öyküleri beğenmediğimi dile getireyim ben. Sonrasında “neden” sorusunu dilim döndüğünce cevaplamaya çalışayım.

“Abi bana iki öykü sar.”
“Az bekle çıkar.” Elleri yana yana tezgaha öyküleri bıraktı, üstü başı mürekkepti. Elimi uzattım, “Dokunma,” dedi. Yazıcıdan yeni çıkmışlar.
“Durum mu olsun olay mı yeğenim?” dedi.
“Olay olsun,” dedim, bu ara pek durumum yok.

Yukarıdaki cümleler kitaptaki ilk öykü olan “Öykü Dükkanı” adlı öykünün ilk cümleleri. Burada öykü ile ekmek arasında bir bağlantı kurarak yazmış öyküyü Batıkan Köse. Bu bağlantı öykünün sonuna dek devam ediyor. Öykünün kendisini bir öykü malzemesi yapmak elbette ilk bakışta güzel ve ilginç bir fikir gibi görünüyor. Ama bunu nasıl yaptığın da önemli. Yukarıdaki alıntıladığım kısım son derece klişe. Öykünün tekerleği yazarın sadece bu öyküsünde değil neredeyse kitaptaki bütün öykülerde kullandığı söz oyunları. Söz oyunu yapmak, yeni bir teknik değil bilindiği üzere. Ama yazar bunu o kadar tekrarlamış ve zaman zaman o kadar yapay kullanmış ki, okur bir süre sonra mevzuyu kaçıracak hale geliyor. “Durum mu olsun? Olay olsun, durumum yok.” gibi son derece basit bir şekilde kurulan söz oyunları, öykünün nefesinin bir yerden sonra kesilmesine sebep oluyor. Dediğim gibi, yazar bunu bir iki öyküsünde de yapmıyor. Neredeyse bütün öykülerini bu şekilde kurmuş.

Aslında perşembenin geleceği çarşambadan bellidir derler. Önce kitabın ismi, sonrasında da “içindekiler” kısmına göz atmakla karşımıza çıkan öykü isimleri, öykülerin nasıl kurulduğuna dair de bir fikir veriyor tabi: Misafirli Çocuklu Zeytinli Rüyanın Psikanalizi, Yaratıcı İntiharlar Departmanı, Bir Öykü Nasıl Yazılır?, Babamın Postmodern Otobiyografik Romanı, Tanrının Yırtmacı, Çavdar Tarlasında Çavlan… Listeyi uzatmak mümkün. Sadece öyküler değil öykü isimlerini seçerken de söz oyunu yapmaktan kaçınmamış Batıkan Köse.

Bazı öykülerini sadece diyalog ile kurmuş yazar. Diyalog ile öykü kurmak, yani betimleme, tanımlama vs. gibi tekniklere başvurmadan yazmak bana kalırsa hem zor hem de oldukça riskli bir tercih. Burada aklıma çok sevdiğim Murat Gülsoy‘un “Karanlıkta” adlı öyküsü geldi. (Hangi kitabındaydı unuttum.) Diyalog ile kurulmuş olmasına rağmen karakterler, çevre, karakterlerin arka planında yaşadıkları, düşündükleri vs. gibi pek çok konuyu tamamlıyordu Gülsoy. Burada Batıkan Köse ile Murat Gülsoy’u kıyaslıyor değilim, sakın yanlış anlaşılmasın. Zaten teknik olarak da çok uzaklar birbirlerine, üslup olarak da. Sadece diyalog deyince aklıma gelen bir örnek olduğu için ismini zikrettim. Her neyse… Batıkan Köse’nin diyalogla kurduğu öyküleri ise son derece yavan, derinliksiz, herhangi bir meselesi olmayan, sadece yazılmış olmak için yazılan öyküler. Mesela “Ekinsiz Topraklarda” adlı öyküsünün son kısmı ve bitişi:

“Şimdi üzgün müsün?”
“Bilmem. Üzülmeli miyim?”
“Kendini üzülmek zorundaymış gibi hissediyor musun?”
“Evet.”
“O zaman üzülme.”
“Olur.”
“Sence…”
“Hayır.”
“Peki…”
“Sanmam.”
“O halde…”
“Umarım.”
“Sonuç olarak…”
“Sanırım bir şeyler yapmak zorundayız.”
“Kesinlikle.”
“Ne yapmak istersin?”
“Hadi mısır ekelim.”

Tamam kardeşim sen bu kısmı alıntıladın ama belki baş kısmı ile bir bağlantı vardır, şeklinde düşünenler olabilir tabi. Hak veriyorum. Ama ben o bağlantıyı kuramadım. Hatta ne anlattığına dair en ufak bir fikrim yok. İki kişi konuşuyor. Ne konuştukları da belli değil. Bir mısır ekme davası var ortada ama ana fikir bu da değil. Dediğim gibi son derece basit, bir meselesi olmayan, ne dediği anlaşılmayan diyaloglar kurmuş Batıkan Köse. Varsa bir mesele de ben anlamadıysam affola. Ama birisi anlamış olsun lütfen…

Yazarın kullandığı bir yöntem de üst-kurmaca. “Bir Öykü Nasıl Yazılır?” adlı öyküsü bir öykünün yazılış sürecini anlatıyor. Yine diyalog ile başlayan öykü, kendi yazılışını da eleştiriyor. Aslında bu kısmı sevdim: “Yine diyalogla başlamışsın. Sıkıyorsun okuyucuyu. Okuyucu bunları istemiyor.” diyen karakter (yazar) belki de kendisini eleştiriyor. Umarım öyledir. Okur ne istiyor bilmiyorum ben ama diyalogla başlayan öykülerin okuru sıktığını düşünmüyorum. Yeter ki metinler iyi kurulsun. Batıkan Köse’nin öykülerindeki temel problem yapaylık. Bakın, gerçeklik demiyorum. Gerçeklik dediğimiz farklı bir mesele. Kurduğunuz fantastik bir öykü olabilir, rüyalarla iç içe geçen (ki rüya, çok sık kullanılan güzel bir kaçış yöntemidir) dünyaları anlatıyor olabilirsiniz. Metnin gerçekliğini sorgulamak ayrı bir şeydir. Ama benim bahsettiğim öykülerdeki yavanlık. Öykü karakterlerini bir otobüse doldurmak güzel bir fikir, ama sonunda o otobüsün nereye gittiğini de düşünmemiz gerek. Bir öykünün nasıl yazıldığını soran öykü maalesef bize öykünün nasıl yazılmayacağını göstermiş oluyor böylece.

“Hık” isimli öykü, basit diyalog ve benzetmelerle kurulu bir başka öyküsü kitabın: “Sevgilimin gözünden düştüm. Hem de hiç uğramadığım mahalleye […]” şeklinde başlayan öykü “düşmek” fiilinin deyimde geçen mecaz anlamını (gözden düşmek) dönüştürerek gerçek anlamda (bir yerden aşağıya inmek gibi) kullanılmasıyla oluşturulan bir öykü. Öykünün başından sonuna kadar bu durum devam ediyor. Sürekli “düşmek”ten bahsediliyor ama gözden düşmek sanki gerçekten ayağın takılıp düşülmesi gibi gerçek bir düşme biçimiymişçesine…

“Sen nereden düştün?” dedim.
İçimde bir yerlerden tanıyordum onu.
Bir şey demedi.
Sanıyorum ki o da böbreğimden düşmüştü.

Kaş yapayım derken göz çıkarılmış adeta. Öyküyü, sürekli olarak “düşmek” fiilinin git-geli üzerine kurunca, bir yerden sonra okurun dikkati dağılıyor ve zaten bir şey anlatmayan öyküyü zihinsel olarak terk etmesi çok daha kolay oluyor.

Kitapta kötülerin iyisi diyebileceğim tek öykü “Meddahbaşı Mehmet Rıza’nın Manav Torunu” isimli öykü. Bu öykünün de giriş kısmı son derece amatörce tasarlanmış: “Ülkenin en tanınmış komedyenlerinden biriyken nasıl eniştemle manav işine girdiğimi soran gazetecilere anlattığım öyküyü bir de size anlatırsam sanırım bir zararı olmaz.” şeklinde başlayan öykü, son derece zayıf bir başlama vuruşu yapıyor. Oysaki öykünün kurgusu kitabın bütününün aksine hiç de fena değil. Tam olarak isminde söylediği şeyi anlatan öykünün bu giriş cümlesini hiç kurmamış olsa ya da farklı bir şekilde öyküye yedirmiş olsa yazar, daha iyi bir metin çıkarabilirdi ortaya. İçerisindeki basit ve öykünün genelini zedeleyici (“Günde kaç imza veriyorsunuz?” / “Yüz kadar.” / “Hemen elliye düşürün.” / “Neden?” / “Bünyeniz buna alışık değil.” gibi) diyaloglara rağmen, kitabın en iyi öyküsü bu öykü diye düşünüyorum. En azından bir meselesi olan, gerçekten bir hikaye üzerine inşa edilen bir öykü.

“Olimpos’tan Beşiktaş’a” adlı öyküsündeki “[…] / Bende şans olsa. / Yok mu? / Yok.” şeklinde kurulan basit ve yapay mizah denemeleri neredeyse kitabın tamamına hakim. Zaman zaman tadında espriler yakalamış olsa da kitabın geneli itibariyle zayıf ve dediğim gibi yapay bir mizah anlayışıyla kurmuş öykülerini. Belki de bu yapaylığın asıl sebebi, neredeyse bütün öykülerinde aynı ya da benzer şeyleri denemiş olmasıdır. Tekrarlar can sıkıcı bir hale gelip bir süre sonra aynı öyküleri okuyormuş hissiyatı uyandırıyor insanda. Zaten bana kalırsa Batıkan Köse’nin en büyük eksiği çok fazla diyalog kurmaya çalışması ama diyaloglarının doğal olmaması. Bir şekilde okur o diyalogların, tabi genelinde de öykülerin çok zorlama ve yapay olduğunu düşünebilecektir. Bu da “ne anlatıyor sahi?” sorusunu sorduruyor insana haliyle.

Postmodern edebiyat yazarlara pek çok imkan sundu. Ama bana kalırsa bir noktadan sonra öyküye (genel olarak bakarsak belki yazıya hatta sanata da) zarar vermeye de başladı. Nasılsa postmodernizm diye bir şey var, aklına ne geliyorsa yaz, zihniyeti neyin gerçekten öykü olup olmadığını da sorgulatamaz oldu bize. Eldeki çimento, demir, kum gibi malzemeleri kullanarak bina yapmak mümkün. Ama bunun için iyi bir mühendis olmak lazım. Neyi nerede ne kadar kullanacağını bilmek lazım. Ben ne yazık ki Şahsi Düşler ve Onur Kırıcı Gerçekler’in içinde yer alan öyküleri beğenmedim. Mutlaka bu öykülerin de bir alıcısı, bir okuru olacaktır. Ama bende bir karşılık bulamadı bu öyküler. Belki de çok önemli bir şeyi göz ardı ediyorumdur. Bilmem. Varsa böyle düşünen, öykülerin ne kadar iyi öyküler olduğunu düşünen, seve seve dinlemeye/okumaya hazırım. Her şeye rağmen çok genç bir arkadaşın İletişim’den öykü kitabı çıkması güzel. Belki Batıkan Köse de on yıl sonra bu yazdıklarını beğenmeyecek. Belli mi olur? Ömrümüz vefa ederse, bekleyip göreceğiz. Bakalım…


La Bu Barış Bıçakçı Size Neytti?

seyrek-yagmur

Son derece kötü bir kapak ile piyasaya çıkmış olan Barış Bıçakçı’nın son romanı Seyrek Yağmur, insanları ciddi anlamda ikiye bölmeyi başardı. En azından benim çevremde romanı okuyanlar ikiye bölünmüş vaziyette: Beğenenler ve hiç beğenmeyenler. Tabi büyük bir merakla ben de okudum kitabı. Çevremdeki insanların neyi neden beğenmediklerini sorgulamaya başladım haliyle. Kitabı beğenenler için söyleyecek pek bir şeyim yok çünkü zaten roman Barış Bıçakçı’nın klasik üslubundan uzak değil. Bu anlamda her romanı (özellikle “roman” diyorum) aşağı yukarı aynı üslupta ve benzer meseleleri olan romanlar. Bu yüzden “ben bunu beğenmiştim çünkü şunu da beğenmiştim” diyebilecek bir okurun, romanı neden beğendiğini açıklaması kolay olacaktır. Beğenmeyenler?

Öncelikle kendimden başlayayım, Barış Bıçakçı’nın -sanırım- bütün eserlerini okumuş biriyim. Öykülerini son derece zayıf ve derinliksiz bulurum ve bunu her zaman da söylerim. Hatta öykü ile ilgilenen arkadaşlara okumaları için öykü tavsiye ederken Barış Bıçakçı’nın da ismini zikreder ama onun öykülerini değil romanlarını okumalarını tavsiye ederim hep. Romanları ise genel hatlarıyla başarılıdır benim gözümde. Kimi satırların altını çizdiğim olmuştur sık sık ki Seyrek Yağmur’da da birkaç tane altı kırmızı kalemle çizili satırım var. Öte yandan Sinek Isırıklarının Müellifi adlı romanını ayrı bir yere koyarım. Çok beğenerek okuduğum bir romandı, hala da ara ara dönüp bakarım. Hatta bu blog’un sayfaları arasında, işte tam da şu altı çizili yerde, Sinek Isırıklarının Müellifi’nden altını çizdiğim bazı satırlara ulaşabilirsiniz.

Her neyse… Sosyal medyada Seyrek Yağmur’u beğenmeyen pek çok kişiye denk geldim. Romana vurulmadım açıkçası. Ama çok kötü bir roman olduğunu da düşünmüyorum. Romanla ilgili söyleyeceğim bazı şeylere geleyim şimdi. Mesela bu roman neden beğenilmemiş olabilir?

barış bıçakçı sempozyumu

Barış Bıçakçı Sempozyumu afişinden bir kesit.

  1. Seyrek Yağmur, BB’nin önceki romanlarına kıyasla lineer bir biçimde ilerlemiyor. Bu da okurun, romanı takip etmesini zorlaştırırken meseleyi kaçırmasını da kolaylaştırıyor. BB, Rıfat karakteri üzerinden, aslında başka romanlarındaki karakterler üzerinden yaptığı gibi, mesela Cemil’de olduğu gibi, modern kent insanının bir profilini oluşturuyor. Bu insanı hepimiz tanıyoruz aslında. Küçük kaygıları, küçük umutları, basit hayalleri ve ona bağlı olarak çoğu zaman büyük hayal kırıklıkları olan bir tip bu. Aslında bir “looser” çizmek amacında değil BB belki de. Ama hayat, BB’nin karakterlerini o kadar yoruyor ki son tahlilde karşımıza hep bir kaybeden çıkıyor. Konudan sapmadan ilk cümle üzerinden devam edeyim: Romanın lineer ilerlememesi, yani doğrusal bir zaman-mekan aralığına sıkışmamış olmaması okurun dikkatini dağıtabiliyor. Çünkü Rıfat, sıradan hayatına devam ederken bir yandan geriye dönüyor, hatırlıyor, bir sonraki kısımda geleceğe dair bir hayalinden bahsediyor, sonraki kısımda bir umutsuzluğunu dile getiriyor derken son derece dallı budaklı bir roman çıkıyor ortaya.
  2. BB, farklı zaman kipleriyle kuruyor Seyrek Yağmur’u ki bu da bir üstteki madde ile doğrudan alakalı. Ben şu şekilde okumaya çalıştım: Şimdiki zaman ile çekimlediği bölümler (-yor) Rıfat’ın doğrusal biçimde ilerleyen hayatının parçaları olsun. Gelecek zaman ve geçmiş zaman (ki buna rivayet ve hikaye çekimli zamanlar da dahil) ise Rıfat’ın kendi hayatı üzerine düşünüp durduğu, bazen aşırıya kaçtığı noktalar. Bu doğrusal olmayan çoklu zaman anlatımı da yine metnin bütünlüğü açısından problem teşkil etmiş olabilir.
  3. Özellikle başlarda “Küçük Prens” edasıyla ortaya çıkan ve okura sunulan bir Rıfat var. Küçük bir Rıfatcık varmış, şunu yapmış, bunu yapmış gibi zaman zaman masalsı bir anlatımın hakim olduğu satırlar romanın -bu anlamdaki- gerçekliğini zedelemiş olabilir diye düşünüyorum. Buna bağlı olarak zaten BB’nin seyrek olarak gerçeküstüne kayan anlatımı (kediye dönüşen anne metaforu) da bu masalsı üsluba eşlik edince, okur “ne anlatıyordu sahi?” duygusuna kapılabilir.
  4. Bazen bölümlerin son derece kısa olması… Aslında bu bir sebep olabilir mi bilmiyorum, çünkü BB zaten romanlarını küçük küçük bölümlerle anlatan birisi. O yüzden okur, buna bakarak metnin bütünlüğünden kopmuş olamaz herhalde diye düşünüyorum. Ama yine de bu bölümlerdeki kısalık, az önce söylediğim lineer olmayan anlatımla birleşince kurgusal boşluklara, kara deliklere sebep olabilir.
  5. Bir başka mesele de başka yazar ve kitaplara olan göndermeler. BB okurları buna çok uzak değildir muhakkak çünkü diğer eserlerinde de bunu sık sık yapan bir yazar kendisi. Ama Seyrek Yağmur biraz aşırıya kaçmış mı acaba diye düşünmeden de edemedim ben. Pek çok farklı yazar ismi, sürekli bir yerlerden fırlayan alıntılar, kitap isimleri falan derken mesele bambaşka bir noktaya evriliyor. Ben, kişisel olarak çok fazla gönderme seven bir okur değilim. Tamam, tadında yapılınca güzel olabiliyor ama iki sayfada bir yazar ismi görmek de sıkıyor beni.
  6. Seyrek Yağmur’da BB çeşitli siyasi göndermelere de yer veriyor. Aslında benim de biraz zorlama bulduğum noktalar bunlar ama yazarın BB olduğu düşünüldüğünde “ancak bu kadar olurdu BB’nin siyaseti” diye de geçirdim içimden. Son derece naif bir siyasi mesaj var romanda. Sert değil ama BB romanlarında alışkın olmadığımız için bize ters köşe gelmiş olabilir. Yalnız bu göndermeler, kısa süre içinde romanın bir parçası haline geliyor ve metnin kurgusal bütünlüğü/lineer akışı içinde yer alıyor. Bu yüzden çok da yadırgamamak gerek diye düşünüyorum.
  7. Rıfat’ın meselesi ne? Bana kalırsa BB okuru bu soruyu sormasın artık bir zahmet. Rıfat da tıpkı diğer eserlerinde yer alan karakterler gibi modern dünyanın içine hapsolmuş, kent hayatının içinde kendisini var etmeye çalışan bir birey. Zaman zaman “aylaklık” ediyor gibi görünse de bence flanör/aylak değil. Çünkü hep bir kaygısı var. Bir şeylerin peşinden gidiyor. Umut ediyor. Hayal kuruyor. Hayat gelip bir tekme atıyor. Kalkıyor. Koşuyor. Düşüyor. Düşünüyor. Daha bir sürü şey. Rıfat’ın Cemil’den bir farkı yok aslında. Ya da herhangi birimizden. Dediğim gibi Rıfat’ı farklı yapan belki de Seyrek Yağmur’un kurgulanış biçimi. Onun dışında çok da farklı gelmedi bana RIfat’ın ruh hali.
  8. Artık tarihe karışmış olan (yani karışmadıysa da karışmasına az kaldı galiba) fotoğraf albümlerini hatırlarsınız herhalde. Benim de bir bebeklik albümüm var. Evimizdeki başka büyük albümler gibi. Daha ziyade çocukken o albümleri alır anneme getirirdim ve annem sayfaları çevirdikçe fotoğrafların hikayelerini anlatmaya başlardı bana. Seyrek Yağmur’da tam olarak kapıldığım duygu bu. Seyrek Yağmur bir büyük fotoğraf albümü gibi Rıfat’ın hayatını gösteriyor bize. Fotoğraf albümüne bakmak roman okumak kadar kolay değildir. Çünkü bazıları yakın zamanlı çekilmiş olsa da bütününde farklı zamanlara ait fotoğraflar vardır albümde. Seyrek Yağmur’da da Rıfat’ın fotoğrafları var. Geçmişte kalmış, yıllar öncesine ait fotoğrafların yanında henüz çekilmemiş fotoğraflar da var o albümde. Bu yüzden kolay gibi görünen ama takibi zaman zaman zorlaşan bir yolculuk bu. Belki de bazı BB okurları fotoğraf albümüne bakmayı sevmiyordur. Olamaz mı?

Romanla ilgili şimdilik aklıma gelen birkaç notu paylaşmış olayım böylece. Rıfat’ın, hepimizin hayatına benzeyen hayatı, önceki BB romanlarından çok da farklı değil. Aslında BB, ilginç bir şekilde benzer meseleleri anlatmasına rağmen farklılaştırmayı başarabiliyor anlatısını. Modern kent insanının içinde bulunduğu açmazları, hayatın basit pratiklerini her zamanki naiflik ile sunuyor BB.

Bu arada kitap henüz piyasaya çıkmadan, kitabın kapağı ile ilgili (evet o rezil kapak tasarımından bahsediyorum) o kadar kötü ve haklı eleştiriler geldi ki, sanırım insanlar bu kötü kapak tasarımından etkilenerek romanı okudular. Öyle bir şeyin olmayacağını umarak dile getiriyorum tabi bunu. Her neyse…

Çok fazla zamanınızı almayacak olan bu romanı bir de siz okuyun bakalım beğenecek ya da önceki eserlerle kıyaslayacak mısınız… Biraz hayal kırıklığı, biraz memnuniyet ile okudum ben romanı. Dediğim gibi kötü bulmadım ama çarpıcı bir etki de yaratmadı üstümde. Her okur ayrı bir dünya ve her dünya ayrı yorumlamalara açık diye düşünüyorum. Benden bu kadar. Benim dünyam burada son sayfasını çevirdi Seyrek Yağmur’un.

 


Sanatın “A.Ş.” Hâli

1413 SANATAS.indd

Sanatın “A.Ş.” Hâli *

Çağdaş sanat anlayışı, bundan belki bir asır önceki sanat anlayışına göre önemli ölçüde farklılaştı. Çağdaş sanat, liberal ekonomi politikaları, kapitalizmin sert dişlileri ve serbest piyasanın sunduğu “geniş” imkânlarla birlikte; alınıp satılabilen mallardan oluşan bir havuza dönüştü. Bugün, sanat; tıpkı ev, arsa biçimindeki gayrimenkuller gibi bir yatırım aracı. Örneğin özel müzecilik anlayışı, zenginlerin sanat malzemelerini kullanarak para kazanmasının yeni bir yolunu açtı. Çağdaş sanat anlayışı, artık klasikleşmiş eserleri de birer meta haline dönüştürdü ve üst sınıfa mensup zenginlerin katıldığı büyük müzayedelerde, o sanatsal malzemeye fiyatlar biçerek eserin maddi karşılığının aranmasına yol açtı. Julian Stallabrass, “Sanat A.Ş.: Çağdaş Sanat ve Bienaller” adlı eserinde, sanatın, işte bu değişen anlamını sorgulayıp tartışmaya açıyor.

*

Sanatın[1] kitleler tarafından kullanımının çeşitliliği, onun pratik sahadaki yansımalarına da kuşkusuz etki eder. Sanat ürününün “sergilenebilir” olması, onun üzerinden para kazanılmasını da mümkün kılar. Günümüzde büyük sanat müzelerinin arkasında güçlü şirketler, üst sınıf mensubu aileler ve/ya bankalar bulunmaktadır.[2] Sermayeyi elinde tutan bu zengin sınıf mensupları, sanat ürününe yeni bir dolaşım sahası açar. Bu noktada sanat ürününe sahip olup olmamaları önemli değildir. Önemli olan o sergilenebilir sanat ürününü bir süreliğine de olsa ele geçirip, çeşitli sanat galerilerinde, o eserleri halka ulaştırabilmektir. Bu galeriler, şüphesiz ki ülkenin kültür hayatına belli bir katkıda bulunmaktadırlar ancak bu katkının bir adım ötesinde, temelde sanatın mantığına ters olan bir amaçla hareket ederler ki bu da para kazanmak ve sermayenin dolaşımını sağlayabilmektir. Yani, Julian Stallabrass’ın cümleleriyle, “sanat ekonomisi finans kapital ekonomisini yakından takip eder; finans kapital ekonomisindeki gelişmelerin etkileri çok kısa sürede sanat ekonomisinde hissedilir.”

Sanat ve ticaret/ekonomi pratiklerinin yan yana işlemesi, bugün, sanata dair olan bakış açısını bir hayli değiştirdi. Sanatın tekrar tekrar üretiliyor olması, üretimin son halkası olan sanat izleyicisinin (kapitalist düzende buna “sanat tüketicisi” de denebilir) nerede durduğunu gösteriyor. Çağdaş sanat, ekonomik ve ticari hayattan bağımsız değildir. Stallabrass, “Serbest ticaret hacminin yetersizliğinin farkında olan şirketler ve devletler, sanatta araçsal talepler yaratarak ticaret hacmini arttırmaya çalıştıkça, sanatın neoliberalizmi tamamlayıcı niteliği de daha belirgin hale geli[r],” diyor. Yani artık sanat, “metaların en somutu olan parayla” eşdeğerdir ve sanatın anlamı hiç olmadığı kadar maddi bir temele oturmuş bir hâldedir. Bu yüzden de sanatın anlamı ve içeriğinin neyle doldurulduğu tartışması, bugün, hiç olmadığı kadar kaygan bir zeminde varlığını sürdürmektedir.

KAYNAK: STALLABRASS, Julian (2013). Sanat A.Ş.: Çağdaş Sanat ve Bienaller, Çev. Esin Soğancılar,  İstanbul: İletişim Yayınları

 

[1] Sanat, buradaki anlamıyla, sadece alınıp satılabilir mallar olarak değil; alınıp satılabilir olmasının yanında bir de sergilenebilir mallar olarak düşünülmelidir.

[2] Türkiye için Akbank Sanat, İş Sanat, Pera Müzesi gibi şirketler bunlara örnek olarak gösterilebilir.

Not: Bu kitap ilginizi çektiyse şu kitaba da göz atabilirsiniz:
sanatin-sonu-1-1

__________________________________
* Arka Kapak Dergisi, Kasım 2015, Sayı: 2.


Alıntı Defterim: Hasan Ali Toptaş – Sonsuzluğa Nokta

hasan-ali-toptas

Hıncahınç bir kalabalıkta, insanın en büyük sorunu kaçmaktır.

*

Çünkü bir sınırın hangi şartlarda ve nasıl geçildiği, ne düşlenir, ne anlatılır, ne de anlaşılır; onu, ancak ve ancak yaşayanlar bilir. Onlar da anlatmaktan kaçınırlar, kaçınmasalar da anlatmazlar; ya da anlattıkları bir düştür yalnızca, gerçeğin kokusuyla tatlandırılmış, gerçeğin rüzgarıyla biçimlendirilmiş, imkansız bir düştür…

*

Bildiğim tek şey, ne yaparsa yapsın, insanın birkaç saniyeye bile söz geçiremeyişi… Başka bir deyişle, yaşam dediğimiz o kocaman ve karmaşık serüvenin, kimi zaman birkaç saniyede kurgulanıp birkaç saniyede inanılmaz bir hızla yön değiştirdiği ve günlerimizin, haftalarımızın, aylarımızın, hatta yıllarımızın gerisinde kalan o birkaç saniyenin bütün ömrümüzü kapladığı…

*

Kimi zaman ayaklarımız, istemediğimiz yerlere götürür bizi; istediğimiz yerlere yani, çok önceden isteyip de kendi kendimizi engellediğimiz yerlere.

*

Ölüm ölen için değil, geride kalanlar için,

*

“İnsan yeryüzünün en bağımlı yaratığı,” dedi kırık bir sesle. “Düşündüğü için belki, ya da duyduğu için.”

*

Hiç, ama hiç yapmam dediklerimizi bize yaptıran bir şey var.

*

İnsan bazı şeylere şaşırmaya mahkumdur.

sonsuzluğa nokta