Tag Archives: İlker Aslan

Mavi Yeşil’in 75. Sayısı Çıktı..!

Her sayı yeni bir umuttur, demişti Mavi Yeşil evveliyatında. Evet, yine aynı şeyi söylüyor ve umudunu yeni bir sayıya taşıyor Mavi Yeşil: 75. sayıya… Edebiyat dergiciliğinin kıyısında köşesinde durmayıp tam kalbime doğru ilerliyoruz ve devam ediyoruz buna. Mavi Yeşil, insancıl oklarını merkezin tam kalbine saplarken yine de kenarda durup körebe oynayanların var olduğunu da unutmuyor. Ama dedik ya, bizim söyleyecek sözümüz var. Biz 75 sayıdır o sözleri söylemekten bıkmadık. Başkaları duymaya tenezzül etmese de, kendi bataklarında boğulmaya devam edeceklerdir muhakkak. “Al gülüm ver gülüm” edebiyatının uzağında kalan Mavi Yeşil adına bir şey için “iyi ki” diyeceksek, bu muhakkak ki herhangi bir kesimin dergisi olmamasının “iyi ki”sidir. Mavi Yeşil Rize’nin, Türkiye’nin hatta dünyanın dergisi olmak yolunda emin adımlarla ilerliyor. Bu yolda bizimle birlikte yürüyenlere de bir kez daha selam olsun…

Gelelim 75. sayıya… Bu sayının ilk özelliği sayfalarının ciddi bir kısmını Memduh Şevket Esendal’a ayırmış olması. Geniş kapsamlı bir dosya sayısı olmasından ziyade, bir saygı duruşu niteliği taşıyan bu sayıda, ölümünün 60. yılında Memduh Şevket’i andık. Dosya kapsamında, Hasan Öztürk, “Hamit İçin Bir Yazı Nasıl Yazıldı?” başlığı altında Memduh Şevket’in hikâyesini inceliyor ve günümüzle de paralellik kurarak bir analiz yapıyor. Mehmet Nur Karageçi de yazarın “Feminist” adlı hikâyesini ele alıyor ve feminizm konusunda bugün de tartışılan bazı noktalara dikkat çekiyor. Elif Balcı Kaştaş da Otlakçı ve Kayışı Çeken adlı hikâyelerini mercek altına alıyor yazarın. Heves Kuklacı belki de deneysel diyebileceğimiz bir çalışma yapıyor ve Esendal’ın öykülerinden yeni bir öykü yaratıyor. Dosya kapsamındaki son yazı da benim yazım… Ben de Memduh Şevket’in siyasi hayatını ele alırken, o hayatın hikâyeci kişiliğine yaptığı katkılardan da bahsetmeye çalıştım naçizane.

75. sayının diğer yazıları ise şöyle: Hakan Bilge, Peyami Safa’nın sinemaya uyarlanan eserini (‘Gölge’ adıyla) “kadın” kavramı bağlamında ele alıyor. Hakan Bilge bizimle yazmaya devam ediyor. Aydın Adnan Gümüş, İlhan Berk’in şiirini “tabiat” merkezli inceliyor. Hoş bir yazı… Eğitimci/yazar abimiz Mehmet Sancaktutar, bir düşünce insanı ve yazar olan Senail Özkan üzerine yazdı. Tan Doğan, felsefi bir yazı kaleme alıyor ve özgür istence vurgu yapıyor. Ümit Erik, Rönesans’ın gecikmişliğini bugüne taşıyor. Esra Polat ise Sait Faik ve “insan” üzerine yazdı. Zinnet Yılmaz’ın Edebiyat profesörü Muhsin Kalkışım ile olan röportajını özellikle Şeyh Galib ile ilgilenen dikkatle okumalı… Bu sayının şairleri, Serdar Çakıcıoğlu, A. Uğur Olgar, Gökhan Kasarcı, Yunus Emre Ayvaz, Medine Nur Kılıç, Altay Taşkın, Zeynep Altuntaş ve editörümüz Sezgin Taş… Ayrıca 75. sayımıza çizimleriyle katkıda bulunan Yasemen İslamoğlu’na da teşekkürü borç biliriz.

Biz yine Oğuz Atay’ı anmadan geçmeyelim son cümlemizde: Biz buradayız sevgili okuyucumuz, siz neredesiniz acaba?

75. Sayının İçindekiler
Hasan Öztürk/ Hamit İçin Bir Yazı Nasıl Yazıldı?
Serdar Çakıcıoğlu/Bal Zehiri
Mehmet Nur Karageçi/ Bir Hikâyenin Aydınlığında Feministin İzini Sürmek
İlker Aslan/Siyasetin Hikâyesini Yazan Adam: Memduh Şevket Esendal
A.Uğur Olgar/Bir Bakmışız
Elif Balcı Kaştaş/ Tepemizde, Bir Kayışı Çeken ve Karşımızda Bir Otlakçı Varsa
Zeynep Altuntaş/Bazen
Heves Kuklacı/Her Şeye Rağmen Oyun Sahnesi Devam Ediyor
Hakan Bilge/Kadının Ruhuna Yolculuk
Yunus Emre Ayvaz/Araf
Aydın Adnan Gümüş/İlhan Berk’in Şiirlerinde Tabiatın Dili
Medine Nur Kılıç/Güne Bakan Ilık Tebessüm
Mehmet Sancaktutar/Sessiz ve Derin Bir Adam: Senail Özkan
Sezgin Taş/ iğne yapraklı mor menekşe
Tan Doğan/Saltık Özgür İstenç Bağlamında Felsefe Üzerine Birkaç Söz
Zinnet Yılmaz/Prof. Dr. M. Muhsin Kalkışım’la “Osmanlı Şiiri ve Şeyh Gâlib” Üzerine
Altay Taşkın/Düş Parçaları
Ümit Erik/Gecikmiş Rönesans
Esra Polat/Şehri Unutan Adam ve İnsan Sevgisi
Gökhan Kasarcı/Avuç İçi

Reklamlar

Tek Perdelik Diyalog

Y.E. : Motorlu taşıtlar çağında sen, bisiklete sürgün; interaktif iletişimler çağında ben mektuba… Neyse ki farkındayız dostum, anormal bulunan durumlarımızın. İyidir ama bunlar, Tanrı’dan haberlidir…

*

İ.A. : Motorsuz mektuplarımız var dostum bizim. Özgürlüğe uçuran zincirleri var bisikletlerimizin, kölelere vurulan zincirlere inat. Farkındayız. Onlar da farkında. Bu yüzden, rahatız. Öyleyiz, evet…


BÜYÜKLERE MASAL (Melantis 21. Sayı)

BÜYÜKLERE MASA/L *

1

Bir varmış, hep var olacak sanmışsınız. 

2

“Bende bir kupa kızı ve maça ası var.” -dedi Susamuru ve diğerlerine baktı. Sırasıyla Kertenkele’de sinek kızı ve kupa ası, Kutup Ayısı’nda karo kızı ve sinek ası, Zebra’da ise maça kızı ve karo ası vardı. Herkesin gözü ortada birikmiş olan büyük ödüldeydi. Yere açılan beş kâğıttan dördü sırasıyla kutup papazı, ekvator papazı, meridyen papazı, paralel papazı ve güneş 2’lisi idi. Ellerinde kalan “şimdilik” son suyu kimin içeceği bir türlü belirlenemiyordu. Kağıtlar ısrarla eşit olarak dağılıyordu. “Bu işte bir bit yeniği var ama…” –diye söylendi Zebra cümlenin gerisini getiremeden. Herkes elindeki kağıdı desteye geri gönderdi. Kağıtlar tekrar dağıldı. Bir aralık Kutup Ayısı sessizce mırıldandı, “Her şey bir yana ama benim Afrika’da ne işim var?” -diye. Kertenkele bir yandan gelecek olan kağıtlara bakıyordu, kafasını kaldırmadan cevapladı, “Artık Afrika yok ve ben gerçekten çok susadım…”

3

“İkinci kata kadar yükseldi su…” –diyerek telaşlı telaşlı girdi odaya Jose Gonzalez, uzunluğu dizlerini geçmiş çizmeleriyle. Yağmurluğunu bir kenarda bıraktı. Günlerdir yağmur yağmıyordu oysaki. İkinci kattaki, önemli gördükleri üç beş parça eşyayı kapıp da üçüncü kata yerleşmelerinin üstünden neredeyse on sekiz gün geçmişti. Sular her geçen gün biraz daha yükseliyordu ve her dakika daha da artıyordu suyun yükselme hızı. Jose Gonzalez artık telaşlı değildi. Sadece biraz daha umutsuzdu. Kısa süre sonra, sular burayı da doldurmaya başlayınca çıkabilecekleri bir dördüncü kat yoktu çünkü. Gecenin karanlığına dalıp gitti gözleri Jose Gonzalez’in. Karısı Jose’yi yemeğe çağırırken, bir kez daha baktı gökyüzüne. Yıldızlar, daha da yakın geldi ona. “Haydi Jose…” –diye seslendi karısı bir kez daha, “Haydi bir şeyler yiyelim. Artık İspanya yok…”

4

Kuraklı Köyü Muhtarı Halil İbrahim Yağmuroğlu sağ elini havaya doğru kaldırıp işaret parmağı ile yaklaşık 300–400 metre uzaklarındaki geniş düzlüğü göstererek, “Eskiden orada gözünün alabildiğine ardıç ağaçları vardı evlat.” –dedi. “Sade ardıç mı, neler neler…”

5

Kanadalı ünlü fabrikatör ve işadamı Stanley Harper, yeni fabrikasının açılış konuşmasında yüzlerce kişiye seslendi: “Bu fabrika ile çevre köylerdeki üç bin işsize iş vermeyi planlıyoruz. Hem bölge ekonomisi canlanacak hem de aç insanların yüzü gülecek.” –diye. Yüzlerce kişinin alkışları eşliğinde açıldı fabrikanın kapıları. Tanıtım gezisi yapıldı, makinelerin işlevi anlatıldı. Eş zamanlı olarak, fabrikanın yakınlarındaki bir caminin minaresinin çalındığı haberi yayıldı etrafa. Minarenin kılıfını, fabrikanın alt katındaki depolarından birinde buldular. Stanley Harper, Kanada’da cami olmadığı gerekçesiyle bu duruma itiraz etti. Fabrikanın çarkları ise aynı gün dönmeye başladı.

6

Birleşik Devletler Başkanı George Williams Bus, yaptığı açıklamada; “Her şey kontrol altında, devletimiz gereken önlemleri aylar öncesinden almıştı, bütün barajlarımız dolu.” –dedi. O sırada ülkenin bütün televizyonlarından, alt yazı olarak,  Özgür Willy’nin öldüğü haberi geçti.

7

“Fantastik filmlerden hoşlanıyorsanız size şu filmi tavsiye edebilirim.” –dedi satış sorumlusu genç. Rafları aradı taradı ve en sonunda filmi buldu: “İşte bu film. Kevin Costner oynuyor. Waterworld… Kutuplardaki buzların erimesinden sonra bütün dünyanın sular altında kaldığını falan anlatıyor.” Elindeki DVD’yi evirip çevirip en sonunda rafa geri koydu Nicolas Bruni ve bir yandan da dalga geçer bir ifade ile gülümseyerek söylendi; “Kutuplardaki buzlar eriyip bütün dünya sular altında kalıyormuş he… Ne saçma… Bir Fransız filmi yok mu elinizde?”

8

20 Temmuz 1969’da bütün dünyanın tüylerini diken diken eden şu ses yankılandı etrafta: “That’s one small step for a man, one giant leap for mankind.” Sonra, geri geldiler… Susamuru, Zebra, Kutup Ayısı, Kertenkele, Jose Gonzalez, Muhtar Halil İbrahim Yağmuroğlu, Stanley Harper, George Williams Bus, Nicolas Bruni ve Kevin Costner da dâhil olmak üzere, hiç kimse böyle bir şeye ihtimal vermiyordu.  Ama teknolojinin, tekniğin farklı anlamları da vardı. Öyle ya –

9

Hollandalı makine mühendisi Jan van Meder, o sabah farklı bir fikirle uyandı. “Evet,” –dedi, “Evet, bu enerji santralleri yerine rüzgâr ve güneş gücü ile çalışan yeni enerji kaynakları üretebiliriz. Yüzde yüz doğal yollardan… Güç… Enerji…” Suratındaki aptal gülümseme ile çabucak hazırlandı. İş yerine gitti. Düşüncesini çalıştığı yerdeki üstlerine sundu. Dinleyenler olağan gözlerle birbirlerine baktılar. İçlerinden birisi söz alarak bunun daha önce düşünülmedik bir şey olmadığını söyledi. Jan van Meder biraz da şaşkın, “Ama bunu yaparsak…” –diye açıklamada bulunacakken, sözünü kesti bir başkası, sert ve umutsuz bir şekilde noktayı koydu: “Bu hiçbir zaman olmayacak…”

10

Gana’daki çocukların buz pateni öğrenebilmesi için, Gana hükümeti bir buz pateni kursu açtı.  Kurs hocası olarak ülkenin en iyi kayakçısı olan Jon Mill getirildi iş başına. Ancak kursa katılan Ganalı çocuklardan hiçbiri buz patenini öğrenemedi. Jose Gonzalez’e göre bu bir tesadüf değil. Kuraklı Köyü Muhtarı Halil İbrahim Yağmuroğlu ise bu olayı hiçbir zaman öğrenemedi…

11

Norveçli balıkçılar, uzun süren yolculuklarından sonra evlerine kasalar dolusu ölü somon balıkları ile döndüler. Bu durumdan kısa zamanda bütün ülkenin haberi oldu. Hemen ardından dünyada da geniş yankı uyandırdı. Haberi televizyonda izleyen Jan van Meder, ilk önce olaya anlam veremedi. Kasalar dolusu somon balığı Norveçli balıkçılar için neden bu kadar enteresan olsun ki diye düşündü. Haberi dikkatlice izlediğinde, yakalanan balıkların tamamının, yakalanmadan önce de ölü olduklarını anladı. Aynı günün akşamında, bütün denizanalarının sigara kullandıkları gözlemlendi.

12

Fen ve Teknoloji Öğretmeni olan Faik Gürsoy, öğrencilerine nükleer santraller ile ilgili olarak bir araştırma ödevi verdi. 310 numaralı Soner, ödevi ile ilgili kafasına takılanları ilk olarak babasına sordu. Babası evin penceresinden dışarıya baktı, sağ elini havaya doğru kaldırıp işaret parmağı ile yaklaşık 300–400 metre uzaklarındaki geniş düzlüğü göstererek, “Eskiden orada gözünün alabildiğine çam ağaçları vardı evlat.” –dedi. Soner, babasının bu cümlesini defterine yazarak araştırma ödevi olarak öğretmenine sundu. Faik Öğretmen, en yüksek notu Soner’e verdi. Bu durumdan kimse bir şey anlamadı.

13

Jose Gonzalez, yıllar önce, karısına, Afrika’daki Kutup Ayılarını ziyaret etmek için Güney Afrika’ya gideceğini söylediğinde (ki o zamanlar giriş katında oturuyorlardı) karısı bu duruma bir hayli şaşırmamıştı…

14

Vladimir Sukin,  yeni kurulacak nükleer santral için devlet başkanına bir önerge sundu. Devlet başkanı, ülkedeki en önemli mühendislerle temasa geçerek, kurulacak yeni santral üzerinde çalışmalarda bulundu. Nükleer santralin yapımı yoğun bir çalışma ile nispeten kısa denebilecek bir sürede tamamlandı. Nükleer santralde çalışan işçilerden Nikolay Nikolayeviç’e, işe başlamasının altıncı ayında tıbben tanımlanamayan bir hastalık teşhisi kondu. Nikolay Nikolayeviç sekizinci ayda öldü. Vladimir Sukin, devletin, Nikolayeviç’in ailesine maddi yardım yapacağı garantisini verdi. Nükleer santral, hala çalışmaya devam ediyor. Fen ve Teknoloji Öğretmeni Faik Gürsoy, öğrencilerine, nükleer santraller ile ilgili bilgi verirken, Nikolay Nikolayeviç’ten bahsetmedi…

15

Türkçe Öğretmeni Kübra Kumru, o günkü dersinde atasözleri ve deyimleri işledi. Öğrencilerine ilk öğrettiği atasözü, “Damlaya damlaya çöl olur.” oldu. Öğrencileri, atasözleri ile ilgili çeşitli örnekler vererek, konuyu pekiştirdiler.

16

6 Ağustos 1945’te Japonya’nın Hiroşima kentinde, bir çocuk, oyuncaklarıyla oynarken, sebebi belirsiz bir şekilde, birkaç saniye içinde öldü. Nicolas Bruni, aldığı Fransız filmlerinin yanında, bu konuyu anlatan bir belgeseli de koydu alışveriş çantasına. Kasaya ilerledi, aldıklarının ücretini ödeyip dışarıya çıktı. O gün, Nicolas Bruni için, oldukça sıradan bir gündü.

17

“Bu kiraz ağaçları da kurudu.” –diye söylendi Kim Ki Ben. Elinde kalan birkaç kiraz ağacından bazılarını daha kaybetmişti. Kore, o hafta, önceki günlere oranla daha da sıcaktı. Kim Ki Ben, sıcağın da etkisiyle çok susamıştı. Kafasını çevirip kızına seslendi kendisine su getirmesi için. Kızı, yarım bardak su getirdi babasına. Kim Ki Ben, yarım bardak suyu yirmi bir dakikada içti.

18

İtalya’da, devletin belirlediği bir grup denizci, Adriyatik Denizi’ni temizlemek üzere denize açıldılar. Kıyı bölgelerindeki pislik gün geçtikçe daha da artıyordu. Çoğu fabrika atığı olan maddeler, balıkların ölümüne sebep olmuştu ve bu durum denize kıyısı olan ülkelerdeki balıkçılığı etkilemiş ve durma noktasına getirmişti. Grubun şefi Silvio Bersonni de eski bir balıkçı idi ve denizin üstündeki ölü balıkları gördükçe kızgınlıktan küfürler savuruyordu etrafa. Eş zamanlı olarak, yüksek makine mühendisleri toplantısı için İtalya’da bulunan Jan van Meder, bu duruma hiç şaşırmamıştı.

19

Jose Gonzalez ve ailesi, yüz kırk iki günlük direnişten sonra, üçüncü kattaki üç beş parça kıymetli eşyasını da alarak çatı katına taşındılar.

20

Bir yanda: bir susamuru, bir kertenkele, bir kutup ayısı, bir zebra, bir Jose Gonzalez, bir Halil İbrahim Yağmuroğlu, bir Stanley Harper, bir George Williams Bus, bir Özgür Willy, bir Kevin Costner, bir Nicolas Bruni, birkaç astronot, bir Jan van Meder, bir Jon Mill, birkaç balıkçı, birkaç ölü somon balığı, bir Faik Gürsoy, bir Vladimir Sukin, bir Nikolay Nikolayeviç, bir Kübra Kumru, bir çocuk, bir Kim Ki Ben, bir Silvio Bersonni ve birkaç milyar insan, birkaç milyar hayvan, birkaç milyar bitki…  Diğer yanda: hiç…

21

Bir varmış, hep var olacak sanmışsınız. Bu masalın sonunda gökten üç elma düşmüyor. Masallarımız da küresel ısınıyor çünkü. Çünkü masallara ayrılmış elmalar da yitmiş, bitmiş, gitmiş… Mikail’i tatile çıkarmış 21. yüzyıl.

* Melantis Fikir Sanat’ın 21. sayısında yayımlanmıştır. 1. ve 21. Paragraflar Yalçın Ece’ye aittir.