Tag Archives: İlker Aslan

Mavi Yeşil’in 92. Sayısı Çıktı..!

MY 92

Siz bu satırları okurken biz çok uza…
Pardon, bu o değil. Baştan alıyorum.

Mavi Yeşil, 92. sayısını çıkardı. Bence öyle çığlık çığlığa olmasa da bir tebrik, bir küçük alkış hak ediyor bu. 16. yılın ikinci sayısı. Mavi Yeşil’le birlikte doğan gençler, şimdi üniversite sınavlarına hazırlanıyor. Çevrenizde bu yaşlarda birileri vardır muhakkak. Bence bakın. Ne kadar büyüdüğünü görün derginin.

Bu sayıda dergi epeyce dolu… Toplamda 26 yazar, şair ve öykücümüzün ismi kapağı süslüyor. Bunun dışında ayrıca iki de şiir çevirmenimiz var. Aile bu sayıda epeyce geniş yani. Şiirlerle başlayacağım. Dergimizin şiirlerini artık yeni şiir editörümüz Özkan Satılmış seçiyor. Kendisinin de bu sayıda bir şiiri var. Dergiye gelen şiirlerden özenle seçmeye çalıştı. Ahmet Günbaş’ın şiiriyle açılan 92. sayının diğer şairleri ise şöyle: Hüseyin Peker, Melih Elhan, Özkan Satılmış, Engin Hamamcı, Hülya Deniz Ünal, Ömer Eski, Altay Taşkın, Deniz Yavuz, Aslıhan Tüylüoğlu ve Can Kılınç. Bir de Azita Ghahreman’ın iki şiiri var ki bunlar çeviri şiirler. Bu şiirleri Türkçe’ye Ayşe Hazal Özçelik ve Syamak Taghizadeh çevirdiler. Çevirinin ne kadar zor bir iş olduğunu bilenler bilir. Çevirmenlerimize ayrıca teşekkür etmek gerek.

IMG-20150308-WA0007[1]

92.sayının açılış yazısı ise Alper Gürkan’a ait. Kendisi “Yusuf Atılgan’ın Roman Kişilerinde Erillik Müdafaası” başlıklı yazısıyla, Atılgan’ın romanlarındaki karakterlerini erkeklik olgusu ile inceledi. Keyifle okuduğum ve bilgilendiğim bir yazı oldu benim de.

Bir başka yazı Ayşegül Ergül’ün “Hakan Günday’ın Daha Romanında Bir Kahraman Olarak Kötülük” başlıklı yazısı. Ayşegül, romandan ve özellikle romanın önemli karakteri Gaza üzerinden yola çıkarak kötülük kavramını ve Hakan Günday’ın bunu kullanış biçimini ele aldı. Özellikle Hakan Günday okurları için güzel bir yazı.

IMG-20150308-WA0005[1]

Sonraki yazı bana ait ve “Yeni Tarihselcilik Kuramı ve Beyaz Kale” başlığını taşıyor. Tarih nedir ve tarihi nasıl okumalıyız? Resmi tarih yazımı bize hangi tarihi anlatıyor? İdeolojiden bağımsız objektif bir tarih yazılabilir mi? Bunun gibi soruları Orhan Pamuk’un Beyaz Kale romanından yola çıkarak cevaplamaya çalıştım. Bence iyi bir yazı gibi. Ne bileyim ya, fena değil gibi geldi. Bilmem ki…

Bu üç yazı, benim kanaatimce biraz lokomotif yazılar oldu bu sayı için. Ama bitti mi? Tabi ki hayır. Yıldırım Türk, genel yayın yönetmenimiz Hasan Öztürk’ün son kitabı Kurmaca ve Gerçeklik üzerine uzun olmayan bir inceleme kaleme aldı. Gülnihal Kutluk ise Adalet Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak romanından yola çıkarak romanın baş karakteri Aysel’i inceledi. Samet Karaçul, Hayko Bağdat’ın konuşulan kitabı Salyangoz üzerine yazdı. Kitabı merak etmeme yetti açıkçası bu yazı. Ertuğrul Aydın, Cemal Süreya’nın “Beni Öp Sonra Doğur Beni” adlı şiiri üzerine psikanalitik bir çözümleme yaptı.

IMG-20150308-WA0006[1]

Gökhan Özcan, “Özü Aldatmak: Cache” başlıklı yazısıyla bu sayının sinema boşluğunu doldurdu. Özellikle Haneke hayranlarının merakla okuyacağı bir yazı bu. Benim gibi Haneke sinemasından korkanlar için güzel bir rehber. İsmail Delihasan, “Hepimizden Biraz” başlıklı deneme yazısıyla bu sayıya katkıda bulundu. Yusuf Bal ise “Bana Bir Şiir Okur musun?” başlıklı yazısıyla deneysel şiiri tartışmaya açtı. Bu sayısının son yazısı çok önemli bir isme, Ahmet Say’a ait: “Birinci Dünya Savaşı ve Müzik”. Ahmet Say, son derece samimi bu yazısında savaşla müzik arasında önemli bir bağ kuruyor.

Bu sayıda üç tane öykücümüz var. Ama bir de yeminim var. Bu sayı artacak. 93.sayıda beş öykücü görürseniz şaşırmayın. İlk öykü eski dostum Ekrem Sakar’a ait. Ekrem ilk kez yer aldı bu dergide, “Olmayan Yüzler” başlıklı öyküsüyle. Son olmayacak. Geceye İnat Üşümemek isimli öyküsüyle Müge Bayraktar; Bu İşte Bir Yanlışlık Var isimli öyküsüyle de Kemal çavuş bu sayıdaki öykü köşemize renk kattılar.

IMG-20150308-WA0008[1]

Tabi bir de bu derginin biçimi var ki ben bunu çok önemsiyorum. Derginin kapağını braz değiştirdik. Bu sayıyla birlikte son üç sayımızı hazırlayan dostum Yalçın Ece’ye, bir zaman önce kapağa bir hareket katalım, değiştirelim demiştim ama pek yanaşmamıştı. Bir gece bir şey oldu. Kapağı değişiyoruz dedik. Kapaktaki görselin ismi “An ki, Sessiz Harpler Atlası”. Görsel, dergiyi komple dizen, tasarlayan, bu anlamda yükünü çeken Yalçın’a ait. Ben kapağa baktıkça beğeniyorum. Umuyorum ki okurlar da beğenir. Yenilik iyidir. 93.sayımızda da farklı bir görselle selamlayacak bizi Yalçın. Nasıl bir şey çıkacak ben de bilmiyorum.

Bitiriyorum. Yahu gerçekten buraya kadar okudun mu? Helal sana arkadaşım. Sabırlı insanmışsın. Bir dergi tanıtımını bile sabırla okuduğuna göre, sen kesinlikle iyi bir okursun. Güzel gözlerinden öperim. Son olarak dergimiz sizinledir dostlar. Bakın, okuyun, eleştirin, yazı gönderin. Bekleriz. Bu arada yazı, şiir ve öyküler için adresimiz: bilgi@maviyesildergisi.com. Bekleriz. Sizi seviyoruz. Çünkü okurlar olmasaydı, dergiler olmazdı. 93.sayıda görüşürüz. Hadi bakalım. Bitti. Dağılın..

Not: Fotoğraflarda tasarımcımız, dostum Yalçın ve şiirin kelebeği Özlem (Özbek) var. Fotoğraflar Aydın sokaklarından. Reklamın iyisi kötüsü olmaz. Eee Mavi Yeşil de Aydın’a yakışmış doğrusu. Sağ olsun Yalçın ve Özlem..

Reklamlar

Mavi Yeşil’in 75. Sayısı Çıktı..!

Her sayı yeni bir umuttur, demişti Mavi Yeşil evveliyatında. Evet, yine aynı şeyi söylüyor ve umudunu yeni bir sayıya taşıyor Mavi Yeşil: 75. sayıya… Edebiyat dergiciliğinin kıyısında köşesinde durmayıp tam kalbime doğru ilerliyoruz ve devam ediyoruz buna. Mavi Yeşil, insancıl oklarını merkezin tam kalbine saplarken yine de kenarda durup körebe oynayanların var olduğunu da unutmuyor. Ama dedik ya, bizim söyleyecek sözümüz var. Biz 75 sayıdır o sözleri söylemekten bıkmadık. Başkaları duymaya tenezzül etmese de, kendi bataklarında boğulmaya devam edeceklerdir muhakkak. “Al gülüm ver gülüm” edebiyatının uzağında kalan Mavi Yeşil adına bir şey için “iyi ki” diyeceksek, bu muhakkak ki herhangi bir kesimin dergisi olmamasının “iyi ki”sidir. Mavi Yeşil Rize’nin, Türkiye’nin hatta dünyanın dergisi olmak yolunda emin adımlarla ilerliyor. Bu yolda bizimle birlikte yürüyenlere de bir kez daha selam olsun…

Gelelim 75. sayıya… Bu sayının ilk özelliği sayfalarının ciddi bir kısmını Memduh Şevket Esendal’a ayırmış olması. Geniş kapsamlı bir dosya sayısı olmasından ziyade, bir saygı duruşu niteliği taşıyan bu sayıda, ölümünün 60. yılında Memduh Şevket’i andık. Dosya kapsamında, Hasan Öztürk, “Hamit İçin Bir Yazı Nasıl Yazıldı?” başlığı altında Memduh Şevket’in hikâyesini inceliyor ve günümüzle de paralellik kurarak bir analiz yapıyor. Mehmet Nur Karageçi de yazarın “Feminist” adlı hikâyesini ele alıyor ve feminizm konusunda bugün de tartışılan bazı noktalara dikkat çekiyor. Elif Balcı Kaştaş da Otlakçı ve Kayışı Çeken adlı hikâyelerini mercek altına alıyor yazarın. Heves Kuklacı belki de deneysel diyebileceğimiz bir çalışma yapıyor ve Esendal’ın öykülerinden yeni bir öykü yaratıyor. Dosya kapsamındaki son yazı da benim yazım… Ben de Memduh Şevket’in siyasi hayatını ele alırken, o hayatın hikâyeci kişiliğine yaptığı katkılardan da bahsetmeye çalıştım naçizane.

75. sayının diğer yazıları ise şöyle: Hakan Bilge, Peyami Safa’nın sinemaya uyarlanan eserini (‘Gölge’ adıyla) “kadın” kavramı bağlamında ele alıyor. Hakan Bilge bizimle yazmaya devam ediyor. Aydın Adnan Gümüş, İlhan Berk’in şiirini “tabiat” merkezli inceliyor. Hoş bir yazı… Eğitimci/yazar abimiz Mehmet Sancaktutar, bir düşünce insanı ve yazar olan Senail Özkan üzerine yazdı. Tan Doğan, felsefi bir yazı kaleme alıyor ve özgür istence vurgu yapıyor. Ümit Erik, Rönesans’ın gecikmişliğini bugüne taşıyor. Esra Polat ise Sait Faik ve “insan” üzerine yazdı. Zinnet Yılmaz’ın Edebiyat profesörü Muhsin Kalkışım ile olan röportajını özellikle Şeyh Galib ile ilgilenen dikkatle okumalı… Bu sayının şairleri, Serdar Çakıcıoğlu, A. Uğur Olgar, Gökhan Kasarcı, Yunus Emre Ayvaz, Medine Nur Kılıç, Altay Taşkın, Zeynep Altuntaş ve editörümüz Sezgin Taş… Ayrıca 75. sayımıza çizimleriyle katkıda bulunan Yasemen İslamoğlu’na da teşekkürü borç biliriz.

Biz yine Oğuz Atay’ı anmadan geçmeyelim son cümlemizde: Biz buradayız sevgili okuyucumuz, siz neredesiniz acaba?

75. Sayının İçindekiler
Hasan Öztürk/ Hamit İçin Bir Yazı Nasıl Yazıldı?
Serdar Çakıcıoğlu/Bal Zehiri
Mehmet Nur Karageçi/ Bir Hikâyenin Aydınlığında Feministin İzini Sürmek
İlker Aslan/Siyasetin Hikâyesini Yazan Adam: Memduh Şevket Esendal
A.Uğur Olgar/Bir Bakmışız
Elif Balcı Kaştaş/ Tepemizde, Bir Kayışı Çeken ve Karşımızda Bir Otlakçı Varsa
Zeynep Altuntaş/Bazen
Heves Kuklacı/Her Şeye Rağmen Oyun Sahnesi Devam Ediyor
Hakan Bilge/Kadının Ruhuna Yolculuk
Yunus Emre Ayvaz/Araf
Aydın Adnan Gümüş/İlhan Berk’in Şiirlerinde Tabiatın Dili
Medine Nur Kılıç/Güne Bakan Ilık Tebessüm
Mehmet Sancaktutar/Sessiz ve Derin Bir Adam: Senail Özkan
Sezgin Taş/ iğne yapraklı mor menekşe
Tan Doğan/Saltık Özgür İstenç Bağlamında Felsefe Üzerine Birkaç Söz
Zinnet Yılmaz/Prof. Dr. M. Muhsin Kalkışım’la “Osmanlı Şiiri ve Şeyh Gâlib” Üzerine
Altay Taşkın/Düş Parçaları
Ümit Erik/Gecikmiş Rönesans
Esra Polat/Şehri Unutan Adam ve İnsan Sevgisi
Gökhan Kasarcı/Avuç İçi


Mavi Yeşil’in 74. Sayısı Çıktı..!

Şimdi derin bir nefes alalım. Uçağımız birazdan kalkacaktır. Lütfen yeniden kontrol edin, koltuklarınızın dik, masalarınızın kapalı olduğunu… Can yelekleri koltuğunuzun altındadır. Ama ihtiyacınız olmayacak. Çünkü bu uçağın düşmek gibi bir tehlikesi yok. Hatta daha önce türbülansa bile girdiği görülmedi. Yani sözün özü, Mavi Yeşil, uçmaya devam ediyor.

İşte böylece 74. sayı da raflardaki yerini aldı. Kazasız belasız 74. uçuş demektir bu. Hep diyoruz, varsa civarda daha iyisini yapan, beri gelsin. Ama çıkmaz. Geçenlerde bir arkadaşımız, “11 yıldır mı çıkıyordu?” diye sorduğunda, “12 bitti,” dedim. 13. yıldayız yani. Dile kolay. Şu anda bu dergiyi okuyan bazı ortaokul öğrencileri, dergi çıkmaya başladığında dünyada değildiler. Çevrenizde varsa 13 yaşında bir çocuk, onun karşısına geçip şöyle bir bakın. İşte Mavi Yeşil, o kadar büyüdü!

Yeni yıla yeni bir yüzle girdiğimiz biliniyor artık. Okurlarımız arasında bu yeni şekli beğenmeyen olmadı. Eskiye nazaran çok daha iyi bir iş olduğunu düşünüyor dostlarımız. Daha iyisini de bekliyorlar haliyle. Zamanla daha da iyi bir hale gelecek dergimiz. Kimsenin şüphesi olmasın. Mavi Yeşil türbülansa girmeden uçmaya devam edecek. Keyfini çıkarın…

Bu sayı da yine dopdolu. Önce kendimle ilgili bir küçük not düşeyim. Benim, ilk kez bir öyküm yayımlandı Mavi Yeşil’de. Açıkçası bu sayıya bir eleştiri-inceleme yazısı yetiştiremediğimi itiraf etmem gerek. Ama benim için de iyi oldu. Mavi Yeşil’in bu sayısı benim için özel bir sayı oldu bu yüzden. Umarım okurlar da beğenir. Her neyse… İçeriğe gelelim. Bu sayıda eleştiri, inceleme, deneme yazıları ön planda. İlgi çekici yazılar var.Nurullah Ulutaş hoca dergide ilk kez yazıyor. Aynı alanda bir de kitabı var. İlgilenenler bulabilir. Yazısında “intihar” olgusunu farklı örnek metinler ışığında inceliyor. Faydalı bir yazı. Okuyanlar da beğenecektir. Hasan Öztürk hocamız da Virginia Woolf’un günlüklerinden yola çıkarak hem Wolf’u hem de onun günlüklerini nasıl okumamız ve anlamamız gerektiğini açıklıyor. Wolf takipçilerinin okuması gereken bir yazı olduğu gibi, özellikle Wolf ile ilgilenmeyenlerin de dikkatini çekecek bir yazı. Dergimizin sürekli yazarlarından biri haline gelen Hakan Bilge ise Niçe ile sinema arasındaki köprüye değiniyor ve farklı filmler ışığında Niçe’nin nasıl anlatıldığını ve nasıl anlaşılması gerektiğini açıklıyor. Sinema ve felsefe ile ilgilenen herkesin göz atması gereken bir yazı. Maksut Yiğitbaş hoca da Arif Nihat Asya’yı incelediği yazısında, şairin “hiciv” ustası olduğunun üzerinde duruyor ve farklı şiirler ile metnini açıyor. Dikkate değer bir yazı. Gülnihal Keleş’in yazısı ise tasavvuf ve onun bozulmuşluğu ile ilgili. Keleş’in ele aldığı iki örnek metinden birisi olan Sır hakkında ben de yakın zamanda bir çalışma yaptığım için yazı ziyadesiyle hoşuma gitti. İlgilisi zevkle okuyacaktır. Esra Polat’ın yazısı doğu ile batı arasında metinler üzerine ve Tanpınar ile Orhan Pamuk’un eserleri metinde ismi geçen eserler. Asuman Türüt de geniş bir inceleme yazısı ile katkıda bulunmuş bu sayıya. Tanzimat Dönemi ile birlikte gelişen edebiyat-sanat ortamındaki atışmaları, tartışmaları incelemiş. Kaynak metin olarak yararlanılabilecek bir metin çıkmış ortaya. Bunların dışında iki öykü var. Birisi benim öyküm demiştim. Diğeri de İrfan Polat’ın Şilbalba adlı öyküsü. Şilbalba’nın ne demek olduğunu merak edenler dergiyi edinip okusunlar… Bunlarla birlikte, hangileri olduğunu belirtip diğerlerine haksızlık etmeyeyim ama benim özellikle beğendiğim bir iki şiirin yanında, dergimize şiir ile katkıda bulunan şairlerimiz ise şöyle; editörümüz Sezgin Taş, Yiğit Tornacı, A. Uğur Olgar, Hızır İrfan Önder, Tan Doğan, Ömer Eski…

Bu vesile ile bir sayının daha sonuna geldik. Uçuşumuz nihayete ermektedir yani. İnişe geçtik. Bir sonraki uçuş nasipse mayısta. Şimdi Mavi Yeşil mayısa hazırlık ediyor. Dediğimiz gibi, varsa daha iyisini yapan beri gelsin. Dergicilik dışarıdan güzel, albenisi olan bir iş. Ama mutfağa girince, çıkması zor oluyor. E para pul da yok işin ucunda… Kim neden yapsın, uğraşsın. Ama Mavi Yeşil bütün olumsuzluklara rağmen, var olmaya devam edecek. Mavi Yeşil’in söyleyecek sözü var. Daha çok sözü var…

Mavi Yeşil’in 74. sayısının içeriği de şöyledir:

Nurullah Ulutaş /Romanda Sanata Dönüşen Olgu: İntihar
Sezgin Taş / Çöl Şarkısı
Yiğit Tornacı/Son Akşam Yemeği’nde Konuşulmayanlar
Hasan Öztürk/Yazıya Adanan Bir Ömür ve Suya Atılan Bir Beden: Virginia Woolf
Tan Doğan/Mâi ve Mâyi
Hakan Bilge/Nietzsche & Sinema
A.Uğur Olgar /Bir Bakmışız
Maksut Yiğitbaş/Eleştiri Uzamında Bir Hiciv Şairi: Arif Nihat Asya
Hızır İrfan Önder/Şiirler de Ölür
Gülnihal Keleş/Sır’lı Bir Yürüyüşün Uzandığı Acı Deniz
Esra Polat/Doğu ve Batı Arasında Sıkışmış Dünyalar
Asuman Türüt/Arayışlar Dönemi’nin İlk Yıllarına Genel Bakış
İrfan Polat/Şilbalba
İlker Aslan/Acaba Nasıl?
Ömer Eski/Bozuk Gözleri Dünya’nın


Mavi Yeşil’in 73. Sayısı Çıktı..!

 

Ne zaman absürt ve ‘sıradışı’ bir olayla karşılaşsak televizyonun ana haber bültenlerinde, o mutlaka Rize’de olmuştur. Yazılı ve görsel medya, bu tip haberleri “Yer: Rize” ya da “Rize’de bu da oldu..!” alt yazısı ile duyurmaktan çekinmez. Çünkü, hani klişe olmuş bir haberci deyimiyle, o haberlerde köpekler insanları değil insanlar köpekleri ısırıyordur ve para eden de budur. Hocamın tabiri ile, vatandaşın birisi ekrana çıkıp da inşaat küreğini burnunda taşıdığında ona “yetenekli” yaftasını yapıştırmakta gecikmeyenler, ne yazık ki “taşra” diye niteledikleri bu yerde,bir kültür-sanat-edebiyat dergisinin 12. yılını doldurmasını ve bu kadar zamanlık, 73 sayılık bu istikrarlı yürüyüşü görmezden gelmektedirler. Çünkü, hepimizin malumu olduğu üzere, bu ülkede sanata,edebiyata verilen “gerçek” değer, hiçbir zaman layığını bulamamıştır. İnşallah bundan sonra değişir. Zor ama, umut etmek için gecikmiş sayılmayız…

Mavi Yeşil, 2012’ye yeni bir yüzle girdi. Uzun süredir düşünülen bu değişim nihayet gerçekleşti. Dergiyi eline alanlar bunu hemen fark edeceklerdir. Bu değişimin baş mimarı da şüphesiz ki dergiye yıllardır hem yazarak, hem tanıtarak, hem okuyarak destek veren Sezgin Taş Hocadır. Rize’deki sıradan edebiyat öğretmenlerinden olmayan Sezgin Hoca, bu işe gönül vermiş ve edebiyatı milli eğitimin dar ve sıkıntılı müfredatından sıyırmış bir hoca. Bundan sonra da Mavi Yeşil’in yükünü Hasan Öztürk Hocamızla birlikte sırtlayacak gibi… Var olsun!

Yeni yıla kapağını ve tasarımını değiştirmiş olarak giren Mavi Yeşil, yine nitelikli yazılarla okurlarının karşısına çıkmaya çaba gösteriyor. Bu sayı da dolu! Maltepe Üniversitesi Felsefe bölümü hocalarından Güncel Önkal, Felsefeyi okuma şeklimizi aydınlatmaya çalışıyor ve felsefe nedir, sorusuna yeniden cevap veriyor. Hasan Öztürk, artık dergide daha sık yazacak, bizlere söz verdi. Bu sayıda Türkiye’nin demokrasi sorununu iki örnek metin ışığında inceliyor. Edebiyatın sadece edebiyat ile sınırlı olmadığını bilenler için okunması gereken bir metin. Benim yazım yine hızını alamamış bir yazı oldu. Uzattıkça uzattım. Bazen böylesi uzun yazıları okumaya üşeniyorum açıkçası. Umarım Mavi Yeşil okurları da benim gibi tembel değildir ve Anayurt Oteli ve onun baş kahramanı Zebercet üzerine yazdığım bu yazıyı beğenerek okurlar. Bir dahaki sefere daha kısa yazmaya çalışacağım. Söz! Ömer Kemiksiz’in hikaye tadındaki yazısını severek okuyacaksınız. Nasıl ant içeriz, birlikte anlayacağız. Esra Polat, Sevgi Soysal’ın Yenişehir’de Bir Öğle Vakti adlı romanı üzerine yazdı. Sevgi Soysal, çok fazla gündem maddesi olmayan ama Türkiye’nin önemli yazarlarından olan bir isim. Bu faydalı yazıya da dikkat etmek gerek. Hakan Bilge, sağ olsun, yine aramızda. Sinemaya dair olan bakışımızı geliştiren metinlerle bizi buluşturan Hakan Bilge’ye, Mavi Yeşil’in “sanat” çizgisini bir adım öteye taşıdığı için teşekkür etmemiz gerek. Davut Bayraklı İkinci Yeni’nin önemli isimlerinden birisi olan Sezai Karakoç üzerine yazdı. Onun poetikasındaki gerçeklik anlayışını irdeleyerek Sezai Karakoç üzerine yeni bir bakış açısı geliştirmemizi sağladı. Sezgin Taş, uzun süredir yazmıyordu Mavi Yeşil’de. İşin mutfağında çabalayan Sezgin Hoca bir öyküsü ile katıldı aramıza. Bundan sonra o da daha sık yazacak. Yazmadığı için öğrencilerinden tehdit alıyormuş. Bizden söylemesi… Elif Albayrak, Serpil Tuncer ve Ölü Beyazı romanının yazarı Mehmet Sancaktutar Hocamız da öyküleriyle Mavi Yeşil’de. Şairlerimiz de yine güzel şiirlerle katkı sağlamaya çabalıyorlar bu sayımıza. 73. sayıya şiirleriyle katılan Ali Tekkoyun, Necip Fazıl Akkoç, Sebahattin Demirci, Muhammet Hikmet, Müjdat Er, Hızır İrfan Önder, Kamil Akdoğan, A.Uğur Olgar ve Gülnihal Keleş’in ilerleyen sayılarda başka şiirleriyle de karşılaşacağız. Şairlerimize de teşekkür ederiz.

Ve Mavi Yeşil’in 12. yaş günü etkinliği… Gönül isterdi ki hıncahınç dolu bir salonda oturmaya yer bulamasaydık ama yine öyle olmadı tabi ki. “Gelen sağlar bizimdir” sözüyle birlikte bizler de orada olan dostlarımızla bu yeni yaşı kutladık. Çay içtik, pasta yedik, muhabbet ettik. Mavi Yeşil’e yazar olarak veya okur olarak destek olanlarla birlikte güzel birkaç saat geçirdik. Hasan Öztürk’ün konuşmasıyla başlayan gün yine onun konuşması ile bitti. Mavi Yeşil’in genç yazarları konuşma yaptı ve dergi ile ilgili fikirlerini sundular. Yazar ve eğitimci Mehmet Sancaktutar, Türkiye’deki “edebiyat” kavramının nerede olduğunu anlattı. Rahmi Metin, Erdal Genç ve Sebahattin Bayrak da konuşmaları ile dergimizin nereden nereye geldiğini anlattılar. Naçizane ben de iki kelam ettim orada. Hasılı kelam gelenlerle güzel bir etkinlik oldu. İnşallah başka etkinlikler de bizleri bekliyor. Mavi Yeşil yaşamaya devam edecek yani, herkese ve her şeye rağmen…

Son olarak, Mavi Yeşil’in burada olduğu yeniden bilinmelidir. Bazılarının gözleri kör, kulakları sağır… Biliyoruz ama onlara inat dergiyi, dergileri yaşatacağız. Mavi Yeşil burada, sen neredesin sevgili okuyucu?


Tek Perdelik Diyalog

Y.E. : Motorlu taşıtlar çağında sen, bisiklete sürgün; interaktif iletişimler çağında ben mektuba… Neyse ki farkındayız dostum, anormal bulunan durumlarımızın. İyidir ama bunlar, Tanrı’dan haberlidir…

*

İ.A. : Motorsuz mektuplarımız var dostum bizim. Özgürlüğe uçuran zincirleri var bisikletlerimizin, kölelere vurulan zincirlere inat. Farkındayız. Onlar da farkında. Bu yüzden, rahatız. Öyleyiz, evet…


BÜYÜKLERE MASAL (Melantis 21. Sayı)

BÜYÜKLERE MASA/L *

1

Bir varmış, hep var olacak sanmışsınız. 

2

“Bende bir kupa kızı ve maça ası var.” -dedi Susamuru ve diğerlerine baktı. Sırasıyla Kertenkele’de sinek kızı ve kupa ası, Kutup Ayısı’nda karo kızı ve sinek ası, Zebra’da ise maça kızı ve karo ası vardı. Herkesin gözü ortada birikmiş olan büyük ödüldeydi. Yere açılan beş kâğıttan dördü sırasıyla kutup papazı, ekvator papazı, meridyen papazı, paralel papazı ve güneş 2’lisi idi. Ellerinde kalan “şimdilik” son suyu kimin içeceği bir türlü belirlenemiyordu. Kağıtlar ısrarla eşit olarak dağılıyordu. “Bu işte bir bit yeniği var ama…” –diye söylendi Zebra cümlenin gerisini getiremeden. Herkes elindeki kağıdı desteye geri gönderdi. Kağıtlar tekrar dağıldı. Bir aralık Kutup Ayısı sessizce mırıldandı, “Her şey bir yana ama benim Afrika’da ne işim var?” -diye. Kertenkele bir yandan gelecek olan kağıtlara bakıyordu, kafasını kaldırmadan cevapladı, “Artık Afrika yok ve ben gerçekten çok susadım…”

3

“İkinci kata kadar yükseldi su…” –diyerek telaşlı telaşlı girdi odaya Jose Gonzalez, uzunluğu dizlerini geçmiş çizmeleriyle. Yağmurluğunu bir kenarda bıraktı. Günlerdir yağmur yağmıyordu oysaki. İkinci kattaki, önemli gördükleri üç beş parça eşyayı kapıp da üçüncü kata yerleşmelerinin üstünden neredeyse on sekiz gün geçmişti. Sular her geçen gün biraz daha yükseliyordu ve her dakika daha da artıyordu suyun yükselme hızı. Jose Gonzalez artık telaşlı değildi. Sadece biraz daha umutsuzdu. Kısa süre sonra, sular burayı da doldurmaya başlayınca çıkabilecekleri bir dördüncü kat yoktu çünkü. Gecenin karanlığına dalıp gitti gözleri Jose Gonzalez’in. Karısı Jose’yi yemeğe çağırırken, bir kez daha baktı gökyüzüne. Yıldızlar, daha da yakın geldi ona. “Haydi Jose…” –diye seslendi karısı bir kez daha, “Haydi bir şeyler yiyelim. Artık İspanya yok…”

4

Kuraklı Köyü Muhtarı Halil İbrahim Yağmuroğlu sağ elini havaya doğru kaldırıp işaret parmağı ile yaklaşık 300–400 metre uzaklarındaki geniş düzlüğü göstererek, “Eskiden orada gözünün alabildiğine ardıç ağaçları vardı evlat.” –dedi. “Sade ardıç mı, neler neler…”

5

Kanadalı ünlü fabrikatör ve işadamı Stanley Harper, yeni fabrikasının açılış konuşmasında yüzlerce kişiye seslendi: “Bu fabrika ile çevre köylerdeki üç bin işsize iş vermeyi planlıyoruz. Hem bölge ekonomisi canlanacak hem de aç insanların yüzü gülecek.” –diye. Yüzlerce kişinin alkışları eşliğinde açıldı fabrikanın kapıları. Tanıtım gezisi yapıldı, makinelerin işlevi anlatıldı. Eş zamanlı olarak, fabrikanın yakınlarındaki bir caminin minaresinin çalındığı haberi yayıldı etrafa. Minarenin kılıfını, fabrikanın alt katındaki depolarından birinde buldular. Stanley Harper, Kanada’da cami olmadığı gerekçesiyle bu duruma itiraz etti. Fabrikanın çarkları ise aynı gün dönmeye başladı.

6

Birleşik Devletler Başkanı George Williams Bus, yaptığı açıklamada; “Her şey kontrol altında, devletimiz gereken önlemleri aylar öncesinden almıştı, bütün barajlarımız dolu.” –dedi. O sırada ülkenin bütün televizyonlarından, alt yazı olarak,  Özgür Willy’nin öldüğü haberi geçti.

7

“Fantastik filmlerden hoşlanıyorsanız size şu filmi tavsiye edebilirim.” –dedi satış sorumlusu genç. Rafları aradı taradı ve en sonunda filmi buldu: “İşte bu film. Kevin Costner oynuyor. Waterworld… Kutuplardaki buzların erimesinden sonra bütün dünyanın sular altında kaldığını falan anlatıyor.” Elindeki DVD’yi evirip çevirip en sonunda rafa geri koydu Nicolas Bruni ve bir yandan da dalga geçer bir ifade ile gülümseyerek söylendi; “Kutuplardaki buzlar eriyip bütün dünya sular altında kalıyormuş he… Ne saçma… Bir Fransız filmi yok mu elinizde?”

8

20 Temmuz 1969’da bütün dünyanın tüylerini diken diken eden şu ses yankılandı etrafta: “That’s one small step for a man, one giant leap for mankind.” Sonra, geri geldiler… Susamuru, Zebra, Kutup Ayısı, Kertenkele, Jose Gonzalez, Muhtar Halil İbrahim Yağmuroğlu, Stanley Harper, George Williams Bus, Nicolas Bruni ve Kevin Costner da dâhil olmak üzere, hiç kimse böyle bir şeye ihtimal vermiyordu.  Ama teknolojinin, tekniğin farklı anlamları da vardı. Öyle ya –

9

Hollandalı makine mühendisi Jan van Meder, o sabah farklı bir fikirle uyandı. “Evet,” –dedi, “Evet, bu enerji santralleri yerine rüzgâr ve güneş gücü ile çalışan yeni enerji kaynakları üretebiliriz. Yüzde yüz doğal yollardan… Güç… Enerji…” Suratındaki aptal gülümseme ile çabucak hazırlandı. İş yerine gitti. Düşüncesini çalıştığı yerdeki üstlerine sundu. Dinleyenler olağan gözlerle birbirlerine baktılar. İçlerinden birisi söz alarak bunun daha önce düşünülmedik bir şey olmadığını söyledi. Jan van Meder biraz da şaşkın, “Ama bunu yaparsak…” –diye açıklamada bulunacakken, sözünü kesti bir başkası, sert ve umutsuz bir şekilde noktayı koydu: “Bu hiçbir zaman olmayacak…”

10

Gana’daki çocukların buz pateni öğrenebilmesi için, Gana hükümeti bir buz pateni kursu açtı.  Kurs hocası olarak ülkenin en iyi kayakçısı olan Jon Mill getirildi iş başına. Ancak kursa katılan Ganalı çocuklardan hiçbiri buz patenini öğrenemedi. Jose Gonzalez’e göre bu bir tesadüf değil. Kuraklı Köyü Muhtarı Halil İbrahim Yağmuroğlu ise bu olayı hiçbir zaman öğrenemedi…

11

Norveçli balıkçılar, uzun süren yolculuklarından sonra evlerine kasalar dolusu ölü somon balıkları ile döndüler. Bu durumdan kısa zamanda bütün ülkenin haberi oldu. Hemen ardından dünyada da geniş yankı uyandırdı. Haberi televizyonda izleyen Jan van Meder, ilk önce olaya anlam veremedi. Kasalar dolusu somon balığı Norveçli balıkçılar için neden bu kadar enteresan olsun ki diye düşündü. Haberi dikkatlice izlediğinde, yakalanan balıkların tamamının, yakalanmadan önce de ölü olduklarını anladı. Aynı günün akşamında, bütün denizanalarının sigara kullandıkları gözlemlendi.

12

Fen ve Teknoloji Öğretmeni olan Faik Gürsoy, öğrencilerine nükleer santraller ile ilgili olarak bir araştırma ödevi verdi. 310 numaralı Soner, ödevi ile ilgili kafasına takılanları ilk olarak babasına sordu. Babası evin penceresinden dışarıya baktı, sağ elini havaya doğru kaldırıp işaret parmağı ile yaklaşık 300–400 metre uzaklarındaki geniş düzlüğü göstererek, “Eskiden orada gözünün alabildiğine çam ağaçları vardı evlat.” –dedi. Soner, babasının bu cümlesini defterine yazarak araştırma ödevi olarak öğretmenine sundu. Faik Öğretmen, en yüksek notu Soner’e verdi. Bu durumdan kimse bir şey anlamadı.

13

Jose Gonzalez, yıllar önce, karısına, Afrika’daki Kutup Ayılarını ziyaret etmek için Güney Afrika’ya gideceğini söylediğinde (ki o zamanlar giriş katında oturuyorlardı) karısı bu duruma bir hayli şaşırmamıştı…

14

Vladimir Sukin,  yeni kurulacak nükleer santral için devlet başkanına bir önerge sundu. Devlet başkanı, ülkedeki en önemli mühendislerle temasa geçerek, kurulacak yeni santral üzerinde çalışmalarda bulundu. Nükleer santralin yapımı yoğun bir çalışma ile nispeten kısa denebilecek bir sürede tamamlandı. Nükleer santralde çalışan işçilerden Nikolay Nikolayeviç’e, işe başlamasının altıncı ayında tıbben tanımlanamayan bir hastalık teşhisi kondu. Nikolay Nikolayeviç sekizinci ayda öldü. Vladimir Sukin, devletin, Nikolayeviç’in ailesine maddi yardım yapacağı garantisini verdi. Nükleer santral, hala çalışmaya devam ediyor. Fen ve Teknoloji Öğretmeni Faik Gürsoy, öğrencilerine, nükleer santraller ile ilgili bilgi verirken, Nikolay Nikolayeviç’ten bahsetmedi…

15

Türkçe Öğretmeni Kübra Kumru, o günkü dersinde atasözleri ve deyimleri işledi. Öğrencilerine ilk öğrettiği atasözü, “Damlaya damlaya çöl olur.” oldu. Öğrencileri, atasözleri ile ilgili çeşitli örnekler vererek, konuyu pekiştirdiler.

16

6 Ağustos 1945’te Japonya’nın Hiroşima kentinde, bir çocuk, oyuncaklarıyla oynarken, sebebi belirsiz bir şekilde, birkaç saniye içinde öldü. Nicolas Bruni, aldığı Fransız filmlerinin yanında, bu konuyu anlatan bir belgeseli de koydu alışveriş çantasına. Kasaya ilerledi, aldıklarının ücretini ödeyip dışarıya çıktı. O gün, Nicolas Bruni için, oldukça sıradan bir gündü.

17

“Bu kiraz ağaçları da kurudu.” –diye söylendi Kim Ki Ben. Elinde kalan birkaç kiraz ağacından bazılarını daha kaybetmişti. Kore, o hafta, önceki günlere oranla daha da sıcaktı. Kim Ki Ben, sıcağın da etkisiyle çok susamıştı. Kafasını çevirip kızına seslendi kendisine su getirmesi için. Kızı, yarım bardak su getirdi babasına. Kim Ki Ben, yarım bardak suyu yirmi bir dakikada içti.

18

İtalya’da, devletin belirlediği bir grup denizci, Adriyatik Denizi’ni temizlemek üzere denize açıldılar. Kıyı bölgelerindeki pislik gün geçtikçe daha da artıyordu. Çoğu fabrika atığı olan maddeler, balıkların ölümüne sebep olmuştu ve bu durum denize kıyısı olan ülkelerdeki balıkçılığı etkilemiş ve durma noktasına getirmişti. Grubun şefi Silvio Bersonni de eski bir balıkçı idi ve denizin üstündeki ölü balıkları gördükçe kızgınlıktan küfürler savuruyordu etrafa. Eş zamanlı olarak, yüksek makine mühendisleri toplantısı için İtalya’da bulunan Jan van Meder, bu duruma hiç şaşırmamıştı.

19

Jose Gonzalez ve ailesi, yüz kırk iki günlük direnişten sonra, üçüncü kattaki üç beş parça kıymetli eşyasını da alarak çatı katına taşındılar.

20

Bir yanda: bir susamuru, bir kertenkele, bir kutup ayısı, bir zebra, bir Jose Gonzalez, bir Halil İbrahim Yağmuroğlu, bir Stanley Harper, bir George Williams Bus, bir Özgür Willy, bir Kevin Costner, bir Nicolas Bruni, birkaç astronot, bir Jan van Meder, bir Jon Mill, birkaç balıkçı, birkaç ölü somon balığı, bir Faik Gürsoy, bir Vladimir Sukin, bir Nikolay Nikolayeviç, bir Kübra Kumru, bir çocuk, bir Kim Ki Ben, bir Silvio Bersonni ve birkaç milyar insan, birkaç milyar hayvan, birkaç milyar bitki…  Diğer yanda: hiç…

21

Bir varmış, hep var olacak sanmışsınız. Bu masalın sonunda gökten üç elma düşmüyor. Masallarımız da küresel ısınıyor çünkü. Çünkü masallara ayrılmış elmalar da yitmiş, bitmiş, gitmiş… Mikail’i tatile çıkarmış 21. yüzyıl.

* Melantis Fikir Sanat’ın 21. sayısında yayımlanmıştır. 1. ve 21. Paragraflar Yalçın Ece’ye aittir.