Tag Archives: Lev Tolstoy

Aşkın Gölgesinde: Anna Karenina

Anna Karenina Jude Law

Anna Karenina, uzun zamandır izlemek istediğim ama bir türlü fırsat bulamadığım bir filmdi. Sinemada ne yazık ki göremedim. İnternet’in nimetlerinden faydalanıp nihayet izledim filmi. Üstad Tolstoy‘un bu efsane romanının son beyaz perde uyarlaması nasıldı peki? Tamamen kişisel gözlemler ve yorumlar içeren bir metin okuyacaksınız. Hazır olun…

Nereden başlayacağımı bilemiyorum ama işin tekniğini -anladığım kadarını yani- en sona bırakacağım. Öncelikle konudan gidelim ve kestirmeden söyleyeyim düşüncemi: Genel hatlarıyla film hayal kırıklığı yarattı bende. Bunun farklı sebepleri var tabi ki ama en önemli sebebi, konunun neredeyse baştan sona Anna üzerinden ilerlemesi ve onun aşk hikayesine odaklanması. Yani romanı okumamış, özellikle Tolstoy’u ve fikriyatını çok fazla bilmeyen izleyici, bu filmi bir “aşk” filmi olarak yorumlamış ve izlemiş olabilir. Kaçınılmaz olan da budur. Çünkü filmde neredeyse başka hiçbir şey yok. Anna’nın yasak aşkı, kocasının onurlu duruşu, aşığının tavırları… Benim, romandaki en çok önemsediğim karakter olan Levin fazlasıyla pasif bir konumda. Birkaç sahne dışında hiç yok. Öte yandan Rusya’daki o dönemin elit kesimiyle halk arasındaki kopukluk çok iyi verilememiş. Bütün hayatları bir balodan diğerine gitmek üzerine kurulu olan zengin Rus aristokrasisinin durumundaki sıkıntıyı görmek için aslında “diğer” tarafın insanlarının durumunu da anlamamız gerekiyor ama filmin böyle bir kaygısı yok gibi. En başka bir istasyon çalışanının tren altında kalıp ölmesi, -Levin’in öznesi olduğu bir iki sahnede- köylülerin tarlada çalışması ve yaşantılarından kareler dışında halka dair hiçbir şey yok. Oysaki romanın en temel amaçlarından birisi bu ikiliği göstermek, zengin ile fakir arasındaki uçurumu dile getirmekti. Bu açıdan bakarsak, filmin zaten romanın birebir çevirisi olmadığını da göreceksiniz. Romanın bir tarafına odaklanılmış, birkaç sahnede de diğer karakterleri ortaya getirerek destekleyici ögeler sunulmuş. Bunun dışında baştan sona Anna… Haliyle, benim gibi Tolstoy fanatiklerini çok da memnun etmeyecek bir film çıkmış ortaya. Ha, diyeceksiniz ki yüzlerce sayfalık kitabı filme çekmek kolay mı? O da doğru tabi. Bu yüzden, belki de çok fazla üstüne gidilmemesi gerek.

Anna Karenina Movie

Tabi söylenmeden geçilemeyecek konu Anna karakterini canlandıran Keira Knightley hanım kızımızın performansı… Artık, aksanından mıdır, çene yapısının bozukluğundan mıdır nedir anlamadım ama çok antipatik bir konuşma şekli vardı. Çok fazla yordu beni bu durum. Pek çok eleştirmenin fikrine de ucundan katılıyorum aslında. Keira’nın oyunculuğu da -en azından bu film için- vasatın çok fazla üstüne çıkamamış. Filmin yönetmeni Joe Wright, daha önce de Keira ile çalışmıştı. Herhalde benim gibi sıradan izleyicinin göremediği bir ışık görüyor onda ki kendisinde ısrar ediyor. Benim fikrim olumsuz yönde.

Öte yandan bir de Jude Law gerçeği var. Zaten ilk afiş olarak da özellikle onu yerleştirdim tepeye. Kesinlikle çok başarılı bir oyunculuk sergilemiş. Filmin en büyük artılarından birisi olmuş bile diyebilirim hatta. Karısının durumunu öğrendiğindeki jest ve mimikleri, baştan beri takındığı onurlu duruşun vücut bulmuş hali tam anlamıyla eksiksiz yerine getirilmiş bir oyunculuk gibi. Ten points go to Jude Law. Bir de Aaron Johnson da o rolde fena durmamış bana kalırsa. Keira yerine aklıma Natalie Portman gelmişti benim ama Aaron yerine kim olurdu bilmiyorum. Bence cuk oturmuş. Söylemeden geçmemek lazım…

Birkaç şey de teknik üzerine söylemek gerek. Joe Wright, bu filmde çok değişik bir şey denemiş bana kalırsa. Gerçi bu teknik daha önce de bazı filmlerde uygulandı ama buradaki biraz daha farklı gibiydi. Sinemayla tiyatroyu iç içe sokmuş, sahnelerin değişmesi dekorun değişmesiyle paralel ilerliyor. Bir dış çekim sahnesi aniden iç çekime dönüşebiliyor ve bunu yaparken de sahneyi kesmiyor yönetmen. Oyuncular aynısı gibi devam rollerine, birden sahne değişiyor. Tiyatroyu bu kadar sinemaya sokması bana kalırsa güzel olmuş ancak bazı sahneler insanın takip mesafesini sekteye uğratmıyor değil. Yine de kötü olmuş demek yönetmene bu anlamda haksızlık etmek olur.

Filmin en zayıf yönlerinden biri de en başta da söylediğim üzere dış çekimin çok fazla olmaması. Genelde kapalı mekanlarda, büyük salonlarda ya da evlerde geçen film Rusya’ya dair çok fazla bir şey sunmuyor insana. Bu anlamda da bir eksiklik oluşturuyor haliyle. Dışarıda ne olup bitiyor? Belli değil. İnsanlar Moskova‘ya geliyor ama ortada Moskova’ya dair pek bir şey yok. Gibi… Örnekler çoğaltılabilir.

Bitiriyorum.
Genel çerçevede, bir Tolstoy klasiği değil de sıradan bir film olarak bakınca keyif aldım. Ancak Tolstoy’un Anna Karenina‘sını merkeze alınca zaman zaman sıkıldığımı bile söyleyebilirim. Romanı okuyanların, benim gibi Tolstoy hayranlarının filmi beğenmemesi muhtemel. Yine de görmekte fayda var. Ne de olsa çıkış noktamız Tolstoy. Ha bir de film bitince kendi kendime sordum, acaba Tolstoy izleseydi bu filmi beğenir miydi diye. Bence hayır.

Reklamlar

EDEBİYAT HANGİMİZİN MALI? (Mavi Yeşil 77. Sayı)

 

EDEBİYAT HANGİMİZİN MALI? *

Aslında yazının başlığına ‘edebiyat’ yerine ‘sanat’ da yazabilirdim ancak o kadar geniş bir değerlendirme için hem gücümün hem de bilgimin sınırlı kalabileceğini düşündüğüm için meseleyi edebiyat bağlamında ele almak istedim. Edebiyat her ne kadar birleştirici ve bütünleştirici bir sanat dalı olarak düşünülebilse de bugün Türkiye’de –belki de dünyada da böyledir- meseleye bu şekilde bakılmadığı aşikârdır… Birleştirmek bir yana dursun, gittikçe açılan (en az) iki zıt kutba malzeme olan edebiyat ve edebi metinler, kişinin kim olduğunu, nerede olduğunu, var oluşunun amacını, bireysel ve toplumsal anlamdaki ne’liğini anlamak için bir araç değil artık farklı fikirlerin kendi kalelerini kurtarmaya çalıştığı bir savaş sahasına dönmüştür.  Bu savaş içerisinde yerini almış olan gladyatörler kendi fikirlerini barbarca savunurken ötekini görmezden gelmeye, yaralamaya, yok etmeye çalışmaktan da geri durmuyor ne yazık ki. Derdi “edebiyat” olmayan edebiyatçılar “bizden olan beri gelsin” zihniyetiyle kendi adamlarına yeni yollar açarken, “bizden değildir” dediklerini de ne yazık ki ötelemeye devam ediyorlar. Arada kalan yine edebiyat oluyor tabi ki. Çok bilinen bir örnek olan ve hayatının sonuna kadar “anlaşılamadığını” söyleyen Tanpınar da sağcılar tarafından solcu diye, solcular tarafından da sağcı diye dışlanmamış mıdır? Şimdi adına sempozyumlar düzenlenen, araştırma ve inceleme kitapları hazırlanan ve akademik çevrelerce de paylaşılamayan Tanpınar, bugünleri görseydi belki de yaşarken nerede hata yaptığını düşünüp dururdu.  Merkezde yer alan ve tek sıkıntısı sanat, edebiyat ve insanın var oluşuna dair bir cümle kurmak olan usta ismin bugün okunan metinleri o zaman yazdıkları değil midir sanki?

Türkiye’de şiir denince akla gelen en önemli akımlardan birisi olan İkinci Yeni’yi anlamanın en önemli yolu onların şiirini ve şiirine malzeme olmuş olan konulara bakmaktır diye düşünüyorum. Ancak edebiyatın her alanında olduğu gibi burada da şiirin önüne geçen isimler olmuştur. Bir grup kesim tarafından İkinci Yeni denince akla gelen isim Sezai Karakoç olurken diğer yanda Karakoç’un adını dahi zikretmeyenler Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever gibi isimler ekseninde dönmeye devam etmektedirler. Oysaki 1950’lerde ortaya çıkan İkinci Yeni içinde Sezai Karakoç ve Cemal Süreya hiç mi aynı masada yemek yememiştir diye düşünmek gerek.

Şiir (yani sanat ya da edebiyat) değil de isim öne çıktığında, edebi metinden alınabilecek sanatsal lezzet de sekteye uğruyor haliyle. Hala Necip Fazılcılar ve Nazım Hikmetçiler şeklinde ikiye ayrılmış olan kesimler şüphesiz ki Doğan Hızlan’ın belirttiği “İkisinin de en büyük ortak özelliği dili mükemmel kullanmalarıydı.” sözünü anlamayacaklardır. İdeolojik kaygılar ön plana çıktıkça, metnin sanatsal değeri kaybolup gitmektedir. Necip Fazıl’ın Çile’sindeki muazzam şiirleri ile Nazım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları’ndaki duygu yüklü satırları kıyaslamak bugünün hangi edebiyatçısının haddidir diye sormak gerekli. Birisi sağ pencereye birisi sol pencereye yakın duran bu iki şairi anlamak, şiirlerinden geçmiyor mu? Tabi ki şiirlerinin oluştururken belli ideolojik yaklaşımlarda bulunmuş olabilir şairler ancak bugünkü okurun yapması gereken “kendi fikrinde” olan şairi okumak değil, şiiri ön plana çıkarmaktır diye düşünüyorum. Bu anlamda İkinci Yeni örneğinde de Necip Fazıl-Nazım Hikmet örneğinde de görüldüğü gibi kendi penceresindeki şairi okuyan okura “gerçek okur” demek mümkün mü?

Edward Said’in Türkçe’de yeni yeni görünmeye başladığı zamanlarda ‘Oryantalizm’ üzerine yazdıklarını –tam olarak anlayamayarak bir de- yorumlayan muhafazakâr (sağcı ya da İslamcı mı demem gerekiyordu, tam olarak bilemedim) kesimin Said’i Müslüman sanması ve bir anda sahiplenmesi de meselenin bir başka holiganca yönünü gösteriyor. Tıpkı “Savaş ve Barış”, “Anna Karenina” ya da “Diriliş” gibi önemli romanlarını okumadıkları halde Tolstoy’un “Hz. Muhammed” üzerine yazdığı söylenen kitabın piyasada görünmesiyle büyük yazarı bir anda Müslüman ilan eden kesimin onu aynı şekilde sahiplenmesi gibi. Oysaki Tolstoy, yazdıklarıyla sadece ülkesinin değil bütün bir dünyanın gözünde gelmiş geçmiş en iyi yazarlardan birisi olarak görünmesine rağmen, bizdeki sahiplenme “bak bu da bizden” zihniyeti üzerine şekilleniyor.  Tolstoy’un “Sanat nedir?” sorusu da belki bizdeki cevabını buluyor böylece: Sanat ideolojidir!

Demokrasi Sahasında Anti-Demokrasi

Meselenin bir de akademik boyutu vardır ki bence asıl endişelenilmesi gereken de budur. Bugün pek çok üniversitede bulunan sayısız Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde onlarca hoca var. Ne yazık ki buradaki hocaların edebiyat öğretmek dışındaki kaygıları, edebiyatın çok önüne geçiyor. Dünyanın en demokratik sahaları olduğu söylenen üniversitelerdeki anti-demokratik uygulamalarla öğrencilere kendi bildikleri dışında bir şey okutmayan hocalar, akademisyenliği ay sonu hesaba yatacak olan maaşlarından başka bir şey olarak görmemektedirler. Kendi yazdıkları ya da çok destekledikleri kitapları “zorla” öğrencilerine aldıran ya da okutan akademisyenler, üniversiteleri bir ticari kurum olarak görmemektedirler umarım ki.

Kendi metinleri dışındaki metinlere mesafeli duran akademik çevreler ne yazık ki o alanda kendilerinden daha iyi durumda olan metinleri de görmezden gelmektedirler. Bugün tek kaygısı derse girip zaman geçirmek olan bazı hocalar, kendilerinden daha donanımlı bir öğrenci karşısında afallayıp kalınca da meseleyi bir şekilde ‘dersten geçme’ konusuna getirmiyorlar mı? Sağ cephedeki akademisyenlerin kaçı çağdaş edebiyat metinleri anlatırken Sevgi Soysal’ı, Füruzan’ı, Tezer Özlü’yü örnek olarak vermektedirler. Öte yandan madalyonun arka yüzündeki sol cephenin akademisyenlerinden hangileri Mustafa Kutlu’nun ya da Rasim Özdenören’in metinlerini öğrencilerinin önüne sunmaktadırlar diye merak ediyorum doğrusu. Böylesi akademisyenler de yoktur demiyorum tabi ki. Meseleye objektif ve sadece edebi değeri ölçüsünde yaklaşabilecek hocalar da yok değildir ancak ne yazık ki genel çerçevede akademisyenlik bir çile olmaktan çok da uzak değildir.

Kendi ideolojisindeki “büyüklerine” yaklaşarak bir derece daha atlayıp belki bölüm başkanlığına, dekanlığa hatta rektörlüğe oynamaya çalışan akademisyenler, eğitim “e”sinin ne kadar yanında ya da yakınındalar bilinmez. Artık demokrasiden çok uzak birer ideoloji kalesi halini almış üniversitelerde çıkan öğrenci olaylarında da öğrencileri suçlamak ne kadar doğru diye düşünmemiz gerekli bu yüzden. Balığın baştan koktuğu bir çevrede o kokuyu alamamanın sebebi ay sonu gelecek maaşları düşünmektir herhalde. Gündemdeki eli ayağı düzgün edebiyat dergilerini bile takip etmeyen edebiyat profesörleri kendi bayraklarını sallamaya devam edecekler anlaşılan. Edebiyat bunun neresinde diye sormak bile manidar kalmıyor mu bu aşamada?

Senin Dergin – Benim Dergim

Artık iyice klişe hale gelmiş bir tabir olan Cemil Meriç’in “Dergiler hür tefekkürün kalesidir.” sözü bugünlerde kimin umurunda bilemeyiz ancak dergilerin ne kadar özgür olduğunu da tartışmamız gereklidir. Demokratik sahalar olarak tanımladığımız üniversitelere bu anlamda eşlik edebilecek bir başka ortamdır edebiyat dergileri. En azından olması gereken budur. Ancak edebiyatın her alanında olduğu gibi dergiciliği de “şucular-bucular” zihniyetine hapsetmiş gibi görünüyoruz. Öyle ki hayatındaki solundaki isimler sağdakileri (ya da muhafazakar/İslami kesim de diyebiliriz yine), sağdakiler ise soldakileri umursamamaktan geri durmuyorlar.

Yakın zamanda Hece dergisi bir özel sayı hazırladı. Dergi 181. sayısını Kemal Tahir özel sayısı olarak piyasaya sürdü 2012’nin Ocak ayında. Gayet hacimli, bir dergiden ziyade bir ansiklopedi gibi hazırlanmış olan dergi Kemal Tahir üzerine okuma yapanlara ve bu anlamda akademik çalışma yapacak olanlara da yardımcı olacaktır. Dergi basıldıktan sonra eleştiriler de olmadı değil. Bunun en önemli sebebi de Kemal Tahir’in “kimin malı” olduğu problemi idi. ‘Problem’ diyorum çünkü bu mesele gerçekten de bazı çevrelerce bir problem olarak görüldü. İdeolojik olarak gerçekten de Hece dergisinin şimdiki çizgisine çok yakın olmayan bir isim olan Kemal Tahir için “her şeye rağmen” oldukça kapsamlı bir özel sayı hazırlamak cesaretini(!) gösteren Hece için, en önemli eleştirilerden biri de nehrin öteki yakasından geldi haliyle. Aydınlık’ın 15 Ocak 2012 tarihli sayısında Seyyit Nezir, Hece’nin Kemal Tahir özel sayısından bahsederken, “[…] Hece Dergisi’nin kapağında Kemal Tahir’i görüverdim. Tamam dedim, bu da oldu işte, kaptırdık sonunda! Kültür Bakanlığı’nca yayımlanan “Kemal Tahir 100 Yaşında” kitabının peşinden şimdi de 600 sayfalık “Türkiye’nin Ruhunu Arayan Aydın Kemal Tahir” kitabı… Yalçın Küçük’ün “sağcılara verelim, Peyami Safa’yla takas edelim” dediği Kemal Tahir gitti gidiyor.” ifadelerini kullanıyor ve birkaç satır sonra soruyor: “Peki nedir solculardaki Kemal Tahir düşmanlığı? Ya sağcıların aşkı?”

Türk edebiyatına mal olmuş önemli bir isim için “bizimkini kaptılar” mealince bir ifade kullanmanın ne kadar doğru olduğunu tartışacak değiliz ancak meselenin hangi boyuta vardığını görmemiz açısından da önemlidir Seyyit Nezir’in bu serzenişi. Hür tefekkürün kalesi olan dergileri nasıl tanımlamalı ve sınıflandırmalıyız diye kendine sormadan da edemiyor insan bunları gördükçe. Hece, Kemal Tahir’i kullanamaz mı sahi?

Türkiye’de bir sol-sağ (‘sağ’ tabirini baştan beri muhafazakar/İslamcı anlamında da kullandığımı bir kez daha vurgulamam gerek) gibi bir siyasi kutuplaşmanın olduğu gözle görülen bir gerçektir. Bu, edebiyata da böyle yansımıştır kuşkusuz ancak benim eleştirdiğim nokta, yapılan “iyi işler”e bile kendinden olmayan kesimin göz kapaması… Edebiyat dergiciliğinde de görülen bu kutuplaşma, tarafların kendi dirsek teması kurdukları ile edebiyatçılık oynamasından çok öteye gidemiyor. Cem Erciyes 18.06.2011 tarihli Radikal’de kaleme aldığı “Edebiyatta dergiler bitti artık bloglara bakalım” adlı yazısında, edebiyat dergiciliğinin günümüzde geldiği noktayı belirtirken birtakım dergi isimleri veriyordu. Yazıda genel olarak değinilen edebiyat dergiciliğinin, internetin de etkisiyle gereken ilgiyi artık görmemesi. Erciyes’in kurduğu cümlelerden biri ise kendisinin meseleye bakış açısını görmemiz bakımından önemli: “Eskilere baş kaldıran, kendi sözünü duyurmak isteyen ekiplerin, grupların, akımların kendini gösterdiği ve kanıtladığı dergiler yakın zaman önce bitti; artık bunu kabul etmek lazım. Sıcak Nal, Varlık, Notos, Kitaplık, Sözcükler gibi dergiler hâlâ çıkıyor ve az da olsa okunuyor; ama o kadar.”

Erciyes’in zikrettiği dergi isimleri bir şekilde edebiyat dünyasında ismini duyurmuş, önemli dergiler. Özellikle Türk dergiciliğinin mihenk taşı diyebileceğimiz (ki eskiye nazaran çıtasının düşmüş olduğu da bir gerçektir) Varlık başta olmak üzere adı geçen dergiler önemli dergilerdir. Ancak ne yazık ki Erciyes bu dergi isimlerini anarken nasıl olmuşsa yirmi yıllık Dergâh’ın, kırk yıllık Türk Edebiyatı’nın isimlerini unutmuştur. Kendisine bu durum münasebetiyle ulaşıp da rahatsızlığımı bildirdiğimde, bana Muhafazakar çevrelerin çıkarttığı dergilerin adlarına yer vermemem onları dergiden saymamaktan değil, uzun süredir hiç takip etmediğim dergiler oldukları için aklıma gelmediler, Dergah ve Türk Edebiyatı gibi köklü dergiler yok sayılamaz tabii ki.” Karşılığını vermiş olan Erciyes’in dergiciliğe nasıl baktığı da takip ettiği dergilerden anlaşılmaktadır sanırım. Bu noktada Erciyes’i hedef tahtası haline getirmek gibi bir niyetim yok. Kendisi benim de sürekli (ve belki de en fazla) takip ettiğim Radikal Kitap’ın mutfağında önemli işler yapan ve benim de kıymet verdiğim bir isim. Ancak dergicilik, her ne demekse artık bu, belli kalıpların dışına çıkmıyor ya da çıkarılamıyorsa, zaten belli ölçüde ve belli kesimler için var demektir ve bu da edebiyatın özüne ne kadar uygun düşer tartışılmalıdır. Gözüme çarpan bir örnek olduğu için Cem Erciyes’in yazısına dikkat çekmeye çalıştım. Sol kesimden bir isim olarak Cem Erciyes böyle bir tespitte bulunuyor olabilir ancak bunu muhafazakâr/İslamcı kesim yapmıyor demek de abes olacaktır. “Türkiye’de edebiyatı sol yapar” mantığı ne kadar yanlışsa, solun yaptıklarını görmezden gelmeye çalışan muhafazakâr/İslamcıların yaptığı da o kadar yanlıştır. Mesele biraz da at gözlüklerini çıkartabilme cesaretini gösterebilmektedir sanıyorum ki…

Kendim Ettim Kendim Okudum

Taraf olmayanın bertaraf olacağının sıkça dile getirildiği bir ülkede yaşayan bizler, edebiyat sahasında da bir fikrin taraftarı olmanın en doğal hak olduğunu düşünebiliriz. Ancak o fikre holiganca sarılmak ve faşizanca, bir başka fikre tahammül edememek, zıt fikrin etrafındaki oluşumları görmemek, onları yok saymak gibi davranışlar ne edebiyatın ne de genel anlamda sanatın karakterine yakışır. İdeolojiler dünyasına dönmüş olan günümüz coğrafyasının bu tutumunu en azından sanat arenasından temizleyemez miyiz peki? Bunun için ne yapılmalı ya da? Burada çözüm yolları sunacak, hasta bir adama reçete yazmaya çalışacak değilim. Ama öncelikle yapmamız gereken “onlar”ın da varlığını kabul etmek. Her şeyden önce edebiyatın edepsizliğini yapmamak… Senin dergin, benim yayınevim, onların yazarı diye düşünmek edebiyatı daha iyi bir yer haline getirmeyecek belli ki. Mesele solun, sağın, İslamcının, muhafazakarın, komünistin, sosyalistin, ülkücünün meselesi değil. Mesele edebiyatla uğraşan herkesin meselesi… Basit bir fanzin edebiyat dergisinden yeni edebiyatçılar yetiştirmeye çalışan edebiyatın akademik çevrelerine kadar uzanan bu geniş yelpazeyi birbiriyle savaşanların arenası olarak görürsek, edebiyat ne kadar ilerler diye düşünmemiz de gerekir ardından. Edebiyatta tabi ki zıt kutuplar olacaktır ki bu tarihin her döneminde böyle olagelmiştir. Ancak günümüzdeki fikir ayrılıklarının Muallim Naci ile Recaizade Ekrem’in “Zemzeme-Demdeme” tartışması gibi olmadığı da kesindir. Muallim Naci ile Recaizade Ekrem, ilk olarak birbirlerinin farkında olarak başlamışlardır tartışmaya. Bizim problemimiz ise kendimizden olmayanı görmemek halini aldı günümüzde. İktidar yalakası adamların Türkiye’nin çeşitli üniversitelerinde sözde profesörler olmalarından tutun da, dergicilik yaptığını iddia eden yayıncıların sadece kendi yelpazelerindeki “diğer” dergileri görmesine kadar bütün bir edebiyat alemi kirli bir edebiyat oyunu oynamaktan uzakta değil galiba. Hal böyle olunca, saplantılı ideolojilerimizle birlikte kendi yaptıklarımızı kendi çevremizdeki adamlarla paylaşıp yine onlarla birlikte ve onlara okumaktan başka bir şey kalmıyor geriye yapacak. “Kendin pişir kendin ye” mantığındaki bu içi boş edebiyatçılık oyunu sürdükçe de insan sormadan edemiyor kendine, sahi şu edebiyat hangimizin malı?

TEMMUZ, 2012

________________________________
Mavi Yeşil Dergisi’nin Eylül-Ekim 2012′deki 77. sayısında yayımlanmıştır.


Romancı Tolstoy’un evrensel sorusu: Sanat nedir?

Romancı Tolstoy’un evrensel sorusu: Sanat nedir? *

Romanında anlatacağı Borodino Savaşı sahnelerine gerçeklik kazandırmak için savaş bölgesini, askeriyeden aldığı haritayla at üzerinde günlerce dolaşanTolstoy, belleklerimize Savaş ve Barış romancısı olarak yerleşmiştir. Yaklaşık iki bin sayfayı bulan bu destan/roman, yedi kez gözden geçirilip yeniden düzenlenmiştir; matbaadan çıkışı alındıktan sonraki düzeltmeler de cabası. Anna Karenina, Diriliş, Sivastopol Hikâyeleri, İtiraflar, İvan İlliç’in Ölümü, Hacı Murat, Kroyçer Sonat… 19 yaşındayken “gereksiz ve boş bulduğu” üniversiteyi terk eden aydınlık zekânın yazdıklarından birkaçıdır.

İnsanlığa, oldukça kıymetli “okuma hazinesi” bırakan Tolstoy’un Sanat Nedir? kitabını edinmek için uzun süre bekledim. Kitabın Türkçe baskısını yayımlayan bazı yayınevlerinin baskılarına güvenemediğim için de almadım o kitapları açıkçası. Bizdekilerin yaptığı; Rus yazarın, kitabının İngilizce baskısına yazdığı “önsöz” yazısında, kendi ülkesinde “kitabın sansür tarafından iğdiş edilmesi”ne benzer bir çarpıtmaydı. Son birkaç yıldır, yayınevlerinin çıkarcılığı ve saygısızlığı yüzünden “ucuz tarife” ve “kuşa çevrilmiş” çeviri kitaplar ortalığı sardı; önemli yabancı yazarları okumak neredeyse imkânsızlaştı. Bu gerekçeyle, yarım/eksik okumaktansa okumamaya karar verdim büyük romancının Sanat Nedir? kitabını.

Şimdi elimde bir kitap var: “Hasan Âli Yücel Klasikler Dizisi” kitaplarından Sanat Nedir? (İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 2007/Çev. Mazlum Beyhan) Tolstoy’un, cevabı hayli uzun(iki yüz otuz sayfa) “Sanat Nedir” sorusuna cevap aradıktan sonraki “ekler” bölümüne Sanat Nedir?’in İngilizce Baskısına Önsözyazısından başka altı yazı daha eklenince karşımıza üç yüz sayfalık bir kitap çıkmış. Edindiğim Sanat Nedir?, beklediğime değdi diyerek kitabı okudum.

Romancı Tolstoy ve sanata bakışı

Sanat Nedir?, 1897’de yayımlandığında, yazılışından sonra her biri yazarın “bir ruh çöküntüsü geçirmesine” neden olan büyük romanlar neredeyse tamamlanmış; “bildiği şeyleri hiçbir zaman unutmamış” Tolstoy da yetmişine merdiven dayamıştır. Romanlarıyla bir dünyayı kuşatmış,“içinde acı çekmiş ve tatmin olmamış bir sanatçı” olan Tolstoy’un, güzel kavramından yola çıkıp sanatdenilen estetik yaratıcılıktan neler anlamamız gerektiği hakkındaki görüşleri, bir ömrün durmak bilmez okuma isteğinin birikimini yansıtır. Beş yaşlarındayken birkaç yabancı dili, yabancılardan öğrenmeye çalışan, yaşama ve öğrenme tutkunu yazarın kitaplığındaki yirmi bin kitap “sanat nedir” sorusuna verilecek cevabın genişliğini gösterecek önemli bir ayrıntıdır. İnanmak ve inanmamak çatışmasının dramatikleştirdiği bir hayatın sonlarına yaklaşmışken; “Tanrım bana iman ver ki, onu bulmaları için başkalarına da yardım edeyim.”diye yalvaranTolstoy, “sanat nedir” sorusuna cevap ararken işin özüne din faktörünü yerleştirecektir doğal olarak.

Ortalama insan için sanat, güzelin ortaya çıkmasıdır.” diyen Tolstoy’un sanat konusundaki temel tezi, seçkin çevrelerde dinî inancın zayıflamasıyla halk sanatından uzaklaşarak eğlencelik sanatın giderek önem kazanmasının sakıncalı olduğudur. Avrupalı yüksek sınıfların dinsel inançları zayıfladıkça sanat içerik yoksulluğuna uğrayıp, profesyonelleşen bir eğlence aracına dönüşünce gerçek sanat olmaktan uzaklaşır. Bu bağlamda sanatı; ilahî/gerçek sanat vegündelik/basit sanat olarak iki türe ayıran Tolstoy, soylu/gerçek sanat anlayışından uzaklaşıp haz duygunsa önem verip gündelik sanata yöneldikleri için Beethoven, Nietzsche, Oscar Wilde, Baudelaire, Verlaine, Moreas, İbsen, Wagner vb. ünlü bazı isimleri paylarken insanları “birlik ve kardeşlik duygularına” yönlendiren Dickens, Hugo, Dostoyevski gibi bazı isimleri de över. RomancıTolstoy, sanatta soysuzlaşmayı, “Hastalığın nedeni, İsa öğretisinin gerçek anlamıyla benimsenmemiş olması”na bağlar. Ona göre gerçek sanat için herhangi bir gerekliliği olmayan eleştiri de dinsel bilincin yitirilmesiyle ortaya çıkmış ve eleştirmen denilen kimseler, “kendilerine inanan kimselerin beğenilerini iğdiş etmiş ve etmeyi sürdürmektedirler”. Sanat hakkında söylediklerini, öncelikle okumamız, bugün için tartışmamız ve sorgulamamız gereken; ancak yazdıkları kadar yaşayışıyla da önemli olan; sanatta içtenliği önemserken yazıda kolaycılığa prim vermeyen Tolstoy için “Sanat ne keyiftir, ne avuntu, ne de eğlence, sanat yüce bir iştir.”

Maksim Gorki’nin anlatımıyla, “bir insanlık örneği” olan Tolstoy; “Herhangi bir insan etkinliğinin tanımlanabilmesi için, bu etkinliğin önem ve anlamının kavranılması gerek. Bir etkinliğin önem ve anlamının kavranabilmesi için ise, neden ve sonuçlarından bağımsız olarak ve ondan aldığımız hazzı falan bir yana bırakarak, bu etkinliğin doğrudan doğruya kendisini ele almak gerekir.” diyerek 20 Kasım 1910’da, yazı atölyesi dünyaya veda etti. Ölümünün 100. yılında Tolstoy gündemi oluşturabilmemiz ümidiyle Sanat Nedir kitabından bazı bölümleri, yazarının önerisini dikkate alarak, “doğrudan doğruya” aktarıyorum.

Sanat Nedir? kitabından alıntılar

“…gıda almaktan amacın haz duymak olduğunu savunan insanlar, nasıl gıdanın anlam ve önemini kavrayamazlarsa, sanatın amacını haz olarak gören insanlar da sanatın anlam ve önemini kavrayamazlar…”

Sözcüklerle aktarılan düşünceleri anlama ve kendi düşüncelerini başkalarına aktarabilme yeteneği olmasaydı insanın hayvandan farkı olmazdı.”

“Gerçekten, son zamanlarda puslu, dumanlı gizemli olma, yığınlar için anlaşılmaz olma gibi özelliklerin yanı sıra, yanlış olma, belirginlikten ve özellikle de belagattan uzak olma gibi özellikler sanat yapıtlarının artamı için, şiirsellikleri için olmazsa olmaz koşullar olup çıktı.”

Oysa bir sanat yapıtının güzel ama anlaşılmaz olduğunu söylemenin, bir yemeğin çok iyi, çok lezzetli, çok besleyici olduğunu, ama onu insanların yiyemeyeceğini söylemekten bir farkı yoktur.”

“Sanat, geniş bir halka halinde başlayıp gitgide küçülen halkalar halinde bir yol izler: Sonuçta, tepe noktası halka olmayan bir koni çıkar ortaya. Zamanımızın sanatında olup biten tam da budur işte.”

Bir sanat yapıtını aktardığı ayrıntıların geçekliğinden, doğruluğundan dolayı değerli bulmak, dış görünüşüne bakarak bir yiyeceğin besleyiciliği hakkında kanıya varmak kadar tuhaf bir durumdur. Bir sanat yapıtının değeri için onun gerçekliğini ölçüt alıyorsak, burada bir sanat yapıtından değil, sanat yapıtının taklidinden söz ediyoruz demektir.”

“Bizim toplumumuzda sahte sanat yapıtları üretilmesinde etken olan üç koşul olduğunu düşünüyorum. Bunlardan ilki, yapıtlarına karşılık sanatçılara oldukça yüksek telif ücretleri ödenmesi ve bunun sonucu olarak da sanattan geçinmenin, yani profesyonelliğin yaygınlaşıp kurumsallaşması; ikincisi, sanat eleştirisi; üçüncüsü ise sanat okullarıdır.”

Zevkleri iğdiş olmuş insanlarda sanatı alımlama yeteneği dumura uğramıştır; bunlar sanat yapıtlarını değerlendirirken, öğrendikleri şeyleri devreye sokarlar, bu da onların kafalarını öyle bir karıştırır ki tam tersi bir noktada bulurlar kendilerini.”

“Gerçek sanat, kocası tarafından sevilen bir kadına benzer; süslenip püslenmeye gerek duymaz; taklit sanat ise fahişeler gibi sürüştürmek, takıp takıştırmak zorundadır.”

Gerçek sanatın ortaya çıkış nedeni, sanatının biriken duygularını dile getirmek için duyduğu içsel gereksinimdir; tıpkı bir annenin gebeliğinin nedeninin sevgi olması gibi. Taklit sanatın nedeni ise, tıpkı fahişelerinki gibi maddi çıkardır.”

“Çağımızda sanatın görevi, insanların esenliğinin onların bir araya gelmelerinde, birleşmelerinde olduğu gerçeğini akıl alanından duygu alanına geçirmektir; sanatın akıl alanından duygu alanına geçireceği bir başka gerçek de varlığını sürdürmekte olan şiddetin egemenliğinin yerini ilahî egemenliğin, başka bir deyişle hayatımızın en yüce amacı olarak bizlere sunulmuş olan sevginin egemenliğinin alması gerektiğidir.”

Hasan ÖZTÜRK

* http://www.edebiyatufku.com / 16. sayı / Ekim 2009’da yayımlanmıştır.


BİR DİRİLİŞ’İN HİKÂYESİ (Ayraç 18. Sayı)

BİR DİRİLİŞ’İN HİKÂYESİ *

“İnsani kurumlar hiçbir zaman kusursuz olamaz.”

Lev Tolstoy – Diriliş

Diriliş, Lev Tolstoy’un 1899 yılında tamamladığı, hayatının en önemli üç eserinden (diğer ikisi “Anna Karenina” ve “Savaş ve Barış”) birisi olarak gösterilen ve yaşlılık döneminin de zirvesi sayılan romanıdır. Tolstoy, Diriliş’te dönemin Rusya’sının karamsar bir tablosunu çizer. Sosyal kurumlarının eksiklik ve yozlaşmışlığından, Hıristiyanlığın bozulan temel öğretilerine kadar hemen her alanı sert bir dille eleştirir yazar. Bütün bunları romanın başkarakteri olan Nehludov’un (nadir de olsa bazı kaynaklarda Nehlüdof ya da Nekludov olarak da geçer) etrafında betimleyerek, okuyucuya bir yandan mesaj verirken diğer yandan da okuyucunun kendini romanın gidişatına bırakmasını sağlar. Eserin temasını Nehludov’un yaşadığı değerler sistemini reddedip bir yeniden doğuş sürecine girmesi oluşturur. Bu yeniden doğuş ise Nehludov’un geçmişte baştan çıkardığı Katyuşa Maslova isimli kadını, jürisi olduğu bir mahkemede cinayetten yargılanan bir hayat kadını olarak görmesiyle başlar.

Diriliş’in Çıkış Noktası: Katyuşa Maslova’nın Gerçekliği

Tolstoy’da, Diriliş’i yazma fikri 1887’de onu ziyarete gelen arkadaşı Koni ile sohbetinden sonra aklına gelir. Koni, St. Petersburg mahkemesindeki savcılık görevi esnasında orada karşılaştığı bir olayı Tolstoy’a anlatır. Cezaevinde tutuklu olan Rosalie Oni, bir marabanın kızıdır. Babasının ölümünden sonra Rosalie, mal sahibinin evinde hizmetçi olarak çalışmaya başlar. Bu zaman zarfında evin oğlu tarafından baştan çıkarılır ve hamile kalır. Hamile olduğu anlaşılınca evden kovulur ve o da fahişe olarak hayatına devam eder. Bir gün müşterilerinden birisi onu hırsızlık yaptığı gerekçesiyle şikâyet eder ve o da tutuklanarak mahkeme karşısına çıkar. Onu baştan çıkaran adam ise mahkemede jüri üyelerinden birisidir. Tamamen tesadüfî bir şekilde gelişen bu olay neticesinde, jüri üyesi adam büyük bir vicdan azabına kapılarak Rosalie’ye evlenme teklif eder ve böylece hem hatasını telafi etmek hem de vicdanını rahatlatmak ister. Ancak evlilik olayı gerçekleşmeden Rosalie hapiste ölür.

Arkadaşının anlattığı bu gerçek hikâyeden bir hayli etkilenen Tolstoy, kendi geçmişini hatırlar. Geçmişinde bir hizmetçiyi baştan çıkardığını, bir köylü kadını hamile bıraktığını hatırlar ve kendi önüne bir ayna konmuşçasına anlatılanlarda kendisini görerek vicdan azabına kapılır. Şüphesiz ki Tolstoy’un böylesi bir duyguya kapılmasında ilerlemiş yaşının da etkisi vardır. Belki de benzer bir vakayı genç yaşlarında dinlemiş ya da öğrenmiş olsaydı, bu şekilde etkilenmeyecek ve kendisi ile ilgili bir özdeşim kurmaktan ziyade, herkesin yaşayabileceği bir olay gibi görecek ve üzerinde çok da düşünmeden geçip gidecekti. Ancak Tolstoy’un, deyim yerindeyse ununu elemiş eleğini asmış bir konumda olması, onun birtakım sosyal ve psikolojik durumlar karşısında daha hassas ve daha düşünceli olmasına sebep olmuştur. Bu düşünceler ile Tolstoy çok etkilendiği bu olayı yazmaya karar verir. 1889 yılında ilk satırlarını yazdığı hikâyeye beş yıl dokunmaz ve ancak 1895’te kısa bir müsvedde yazar. Bunu yazarken de mahkemeleri gezer, hukuk sisteminin işleyişi hakkında araştırmalar yapar, hapishaneleri dolaşır, tutuklularla konuşur Tolstoy. Tolstoy’un bu tavrı, ayrıntılara ne kadar önem verdiği ve yazdıklarındaki realist çizgileri daha da keskinleştirmek adına yaptıklarını gözler önüne serer. Diriliş’i yazarkenki takındığı bu tavır, yani mahkemeleri ve hapishaneleri dolaşması, tutuklularla görüşmesi, dönemin hukuki işleyişi hakkında daha derin bilgiye sahip olmak istemesi arzusunu, daha önce yazmış olduğu Savaş ve Barış’ta da hatırlarız. Öyle ki Savaş ve Barış’ı yazmadan önce, anlatacağı Fransız-Rus savaşının geçtiği toprakları elindeki haritasıyla birlikte at sırtında gezerek dönemin koşullarını içselleştirmeye çalışmış ve olayların daha da içine girerek, gerçek ve ayrıntılarla dolu bir eser sunmuştur bizlere. Diriliş üzerinde de aynı fikirle hareket eden Tolstoy, eseri için çok düşünmüş, ince eleyip sık dokumuştur. Özellikle kendi yaşam deneyimlerinden de hareket eden yazar, büyük bir sosyal ve psikolojik bunalım içine düşmüştür. Eserinin yazılış aşamasında pek çok değişikliğe ve düzenlemelere giden yazar, bir süre sonra hikâyeyi zayıf bulur ve yazmaktan vazgeçeceğini söyler. Nihayetinde öyle de olur ve Tolstoy üç yıl boyunca kalemi eline almaz. Ancak 1898’de romanı yeniden ele alır ve çalışmalara başlar. Bunun sebebi ise bir yardım projesidir. Dukhoborlar’a yardım projesi…

Dukhoborlar

Dukhoborlar, Rus kökenli Hıristiyan bir topluluktur. Dini bir felsefeleri olan, bir etnik grup ve sosyal bir harekettir. Şimdi kökenleri üzerinde çok fazla durmayacağımız Dukhoborlar’ın bizi ilgilendiren özellikleri şüphesiz Tolstoy’un hayat felsefesi ile büyük ölçüde örtüşen felsefeleridir ki kendi düşüncelerini oluşturmalarında Tolstoy’un eserlerinin büyük etkisi olmuştur. İçki ve sigaradan uzak durmak, tüm malları ortaklaşa kullanmak ve şiddete şiddet ile karşılık vermemek gibi temel ilkeleri vardı. Şiddet yanlısı olmamaları sebebiyle askere gitmeyi de reddetmişlerdir. Bu yüzden sıkı bir denetim altına alınmışlardır. Üzerlerinde ağır cezalar ve yaptırımlar uygulanmıştır. Bir süre sonra topraklarına el konulan insanlara ağır zulümler edilmiştir.  Tolstoy bunlardan haberdar olduğu vakit büyük bir yıkıma uğramıştır. Konu ile ilgili makaleler yazmış, yardım çalışmalarında bulunmuştur. İşte bu yardım çalışmalarının bir ayağını da Diriliş oluşturur ki Diriliş’in basımından elde edilecek olan maddi geliri Dukhoborlar’a yardım projesi için kullanacaktır Tolstoy.

Bu noktada dikkat edilmesi gereken, daha önce de belirttiğimiz gibi Tolstoy’un sosyal bilincidir. Diriliş’in sadece muhtevasını değil, yazılış sebebini de bir sosyal algı oluşturur. Belki de Tolstoy Dukhoborlar ile bu şekilde bir etkileşim içerisine girmeseydi, yıllar önce kapattığı defterini yeniden açmayacak ve Diriliş’i olduğu haliyle yani tamamlamadan bırakacaktı. Ancak Tolstoy kendi yaşadıklarını, Rosalie Oni hakkında anlatılanları ve onu kendi hayatıyla örtüştürmesini, yaşadığı vicdan azabını ve daha başka psikolojik durumları bir kenara bırakmış, kalemini Dukhoborlar için eline almıştır. Tabir yerinde ise Dukhoborlar, Diriliş’in yazılmasında, daha doğrusu tamamlanmasında yadsınamayacak bir temel oluşturur.

İşte böylesi bir sosyal sorumluluk algısı üzerine kurulmuş olması, Diriliş’in yerini, sadece Tolstoy’un eserleri arasında değil, bütünüyle bir edebiyat dünyasında da daha özel bir konuma taşır. Romanın yazılış amacının roman üzerinde birtakım zafiyetlere neden olup olmadığı konusunda net bir fikir oluşmamış olsa da sanatsal kaygılardan ziyade Dukhoborlar’a yapılan çeşitli saldırı ve zulümlerin Diriliş’in yazılım sürecini etkilemiş olduğu konusunda şüphe yoktur. Tolstoy, zaten sürekli olarak sert eleştirilerde bulunduğu dönemin Rusya’sına, bu olayın da etkisiyle daha fazla saldırır ve yazdığı çeşitli makale ve bildirilerde de bu sert hicvini sürdürür. Diriliş de bundan hem üslup hem de muhteva olarak fazlasıyla nasibini alır ve nihayetinde 1899 yılının Mart ayında yayımlanmaya başlar.

Diriliş’in Temel Çizgileri

Tolstoy, Diriliş’teki temel toplumsal atmosferi betimlerken hukuk, din, aile, evlilik, adalet gibi kurumları merkeze koymuş ve bunları çıkış noktası olarak iki ana karakter üzerinden eleştirmiştir. Konu bütünlüğünü sağlayan ve romana süreklilik kazandıran, başkarakter olan Nehludov ve Nehludov’un Maslova ile karşılaşmasından sonra ruh ve vicdanında gerçekleşecek olan yeniden doğuş sürecidir. Diğer büyük romanlarının aksine, bu romanda okuyucuyu zorlayacak karmaşık karakterler yoktur. Örneğin Savaş ve Barış’ın karmaşık atmosferi zaman zaman romanın sürekliliğini sekteye uğratacak kıvama geliyorken, Diriliş’te büyük ölçüde takip etmemiz gereken tek karakter Nehludov’dur. Tabi ki romanda farklı karakterler de mevcuttur ve bu karakterlerin de fikirleri, davranışları, iç dünyaları incelikle gözler önüne serilir ancak hiçbiri romanın belirleyici unsuru değildir. Bütün başka karakterler ve olaylar belli bir mantık çerçevesi içinde Nehludov’un çevresinde şekillenir. Bu durum da az önce söylediğimiz üzere romanın sürekliliği üzerinde etkilidir. Savaş ve Barış ya da Anna Karenina’nın aksine Diriliş’te, kurguyu yavaşlatacak öğeler çok fazla ya da belirgin değildir. Neredeyse her konu başlığı içinde Nehludov’u görmemiz mümkündür. Yazar ara yollara girmeden tek bir hat üzerinden ilerleyerek bir bakıma okurun da işini kolaylaştırıp, romanın içine daha yoğun bir şekilde girmesine yardımcı olur.

Nehludov ve Katyuşa Maslova’nın üzerinden anlatılan yozlaşmış bir Rusya’dır. Tolstoy, zaten sivri olan kalemini biraz daha sivrilterek gider olayların üstüne. Mekânlar, somut ve görünen atmosferin aksine karanlık ve pistir. Adalet kavramı anlamını kaybetmiştir. Mahkemelerde gözler önüne serilen ortam çok sert ve hicivli bir üslupla aktarılır okura. Bu sert ve hicivli dil, şüphesiz ki sadece mahkemeleri değil diğer büyük devlet kurumlarını anlatırken de kullanılır yazar tarafından. O kadar ki yazarın bu üslubu bazen çok daha ileriye giderek aktarılanların sinir bozucu derecede gülünç durumunu da betimler. Nehludov, karmaşık bürokrasinin içine bir kere girdikten sonra oradan oraya savrulur ve sıklıkla farklı kişilerle ve farklı bürokratik işlemlerle karşı karşıya kalır. Tolstoy, Nehludov’un bahsi geçen kişi veya kurumlarla her karşılaşmasında, az önce söylediğimiz üslubunu tekrar eder. Aklımıza gelebilecek bütün kurum çalışanlarını iğrenç denilebilecek şekilde resmeden yazar bakanlardan polislere, hâkimlere ve daha düşük ya da daha yüksek rütbeli bütün bürokratlara değdirir kalemini. Bu da Tolstoy’un bize gösterdiği Rus bürokrasinin manevi çöküşünün bir resmidir.

Tekrar Nehludov’a dönersek, yazarın karakter üzerinden bize verdiği mesajlara değinmekte yarar vardır. Her şeyden önce Savaş ve Barış’ın Behuzov’u, Anna Karenina’nın Levin’i gibi Diriliş’te de Nehludov Tolstoy’un bir yansımasıdır. Karakter üzerinden kendi fikirlerini aktarma ve bir bakıma kendini resmetme geleneği Diriliş’te de devam eder. Romandaki Nehludov’un, sosyal konumuna bakarsak Tolstoy’un gerçek dünyadaki sosyal konumu ile örtüştüğünü görebiliriz. Mal mülk sahibi, belli bir ekonomik refah düzeyine sahip, emrinde hizmetçileri olan bir karakterdir Nehludov. Sahip olduğu toprakları köylüler arasında paylaştırmayı düşünebilecek kadar ileri bir toplumsal duruş sergileyen Nehludov’un, Tolstoy’dan pek bir farkı yoktur. Belki de bu yüzden, meseleye sosyal konum ve o konum üzerinden yaptığı çıkarımlar olarak bakarsak Tolstoy’un bütün eserleri arasında ona en çok benzeyen karakterinin Nehludov olduğunu görürüz.

Giriş kısmında, hikâyenin Nehludov’un Katyuşa Maslova’yı görmesi ile başladığı söylemiştik. Bu karakterlerin kesişme noktası, Nehludov’un Maslova’yı yıllar önce hamile bırakıp terk etmesidir. Jürisi olduğu mahkemede karşılaştıklarında Nehludov Maslova’yı hemen tanır ve onu görür görmez içinde şimşekler çakmaya başlar. Nehludov’un vicdan muhasebesinin başladığı an da tam bu andır. Bir işçi kızı olan Maslova’nın, Nehludov’un gözünde hiçbir değeri yoktu ve bu yüzden de Nehludov, Maslova ile birlikte olurken onu temel anlamda önemsemez. Bir anlık bir heves olarak görür. Yıllar sonra karşılaştıklarında ise Nehludov’un yaptığı vicdan muhasebesi, sosyal statüsünün onu taşıdığı nokta ve eylemlerine yansıması ile Nehludov’un bunları süzgeçten geçirmesi, eşitlik ve adalet gibi kavramları sorgulaması, okurun gözünde Nehludov’u bir çeşit üst insan konumuna yerleştirir. Gerçekten de bir süre sonra, okuyucu olarak bizler, sanki Maslova’yı hamile bırakan ve terk eden Nehludov değilmişçesine Nehludov’un kararlarını ve fikirlerini büyük bir hayranlıkla takip ederiz. Tolstoy’un kalemi burada da konuşur ve Nehludov’u üst bir mertebeye taşır.

Sayfalar ilerledikçe Nehludov’un fikirlerinin daha da geliştiğini görürüz. Zaten bir yerden sonra Nehludov kendisini tamamen Maslova’ya adar. Maslova’dan hiçbir karşılık beklemeyen kahramanımız kendisine bir bakıma görev edindiği eylemlerine devam eder. Öyle ki ilerleyen satırlarda Maslova’ya evlenme bile teklif eder ancak olumsuz yanıt alır. Bunun bir bakıma kendini rahatlatma yöntemi olduğunu da düşünebiliriz Nehludov için. Kendisini cezalandırma ya da bir tür nefsanî terbiye… Öyle ki romanın geneline baktığımızda, Nehludov ile Maslova arasındaki duygusal yakınlık ya da aşkın, romanın gidişatını belirlemek için çizilmiş bir yol olduğunu da söyleyebiliriz. Tolstoy’un esas anlattığı sosyolojik açıdan bakıldığında, sosyal adaletsizlik, devletin kurumsal yapısındaki manevi çöküş, birey-toplum ilişkisi; psikolojik açıdan bakıldığında ise vicdan muhasebesi, bunalım ve bir bireyin içinde bulunduğu baş edilemez durum gibi konulardır.

Romanın sonlarına doğru gelindiğinde Nehludov ile Maslova arasındaki ilişki, büyük ölçüde Maslova’nın yön vermesiyle ortadan kalkmaya başlar. Maslova artık başka birisini tercih etmiş ve Nehludov’dan uzaklaşmıştır. Nehludov da bir şekilde artık yalnız kalınca, Maslova ile arasındaki bağ(lantın)ın yok olduğunu fark eder. Eline bir İncil alır ve okumaya başlar. İşte belki de kitaba ismini de veren bu “Diriliş” noktası, Nehludov’un artık yaşadığı hayattan, toplumsal statüsünden, paradan puldan vazgeçip, sosyal ahlak seviyesini de aşarak, Tanrı’ya ulaştığı ve en üst düzey aşkı bulduğu noktadır. Tolstoy’un hem bireysel anlamda hem de toplumsal anlamda bizlere verdiği mesaj, hayatta ölümden başka bir gerçekliğin olmadığı ve bu yüzden de bireyin ve toplumun kurtulması için dine yönelmenin gerekliliğidir. İnsanın ve toplumun ortaya çıkmasındaki temel amaç tesadüfî değildir ve insan, ilahi bir sebeple var olmuştur. Bu yüzden insan, yaşamını buna göre şekillendirmeli ve ilahi olana yönelmelidir. Diriliş’in üzerine oturduğu bu temel, genel çerçevede bakarsak yanlış ya da aykırı değildir ancak yine de bütün bir roman boyunca bireyi, toplumu, devleti ve benzer durumları topa tutan Tolstoy’un romanın sonunda Nehludov’u, tabiri caizse pat diye ilahi bir metne oturtması ve Nehludov’un bir anda imana gelmesi süreci okuyucular için pek de inandırıcı olmaz. Bu durum, romanın akışının tabii bir sonucu olarak ortaya çıkmamış gibidir. Daha çok, Tolstoy’un belki de romandan sıkılması ve bir an önce romanı bitirmek istemesi ile ilişkilendirilebilir. Romanı okuduktan sonra çok etkilenen Anton Çehov da bu fikir üzerinde romanın çarpıcılığından bahsederken yine de romanın sonu için; “… Onca şey yaz, yaz ve sonra birden her şeyi İncil’den bir metnin üzerine at, bu biraz fazla teolojik.” ifadelerini kullanarak, sonun, içerik kadar vurucu olmadığına değinir. Ancak başka Rus romanlarında da rastlayabileceğimiz bu durumu, genelinde Rus romanlarının vermek istediği mesajın romanın kurgusunun önüne geçmesi, özelinde ise Tolstoy’un kişisel durumunun ve hayata bakış açısının romanın sonunu etkilemesi olarak yorumlamamız mümkündür.

Sanatın Temel Amacı ve Tolstoy’un Diriliş’inde Teknik

“Oysa bir sanat yapıtının güzel ama anlaşılmaz olduğunu söylemenin, bir yemeğin çok iyi, çok lezzetli, çok besleyici olduğunu ama onu insanların yiyemeyeceğini söylemekten bir farkı yoktur.” diyen Tolstoy’un sanat anlayışı, netlik ve açıklık üzerine kuruludur. Bu açıklık olgusunu onun hemen hemen bütün yapıtlarında görebiliriz.  Sanat anlayışını açık bir zemine oturtan yazar, söylemek istediğini çetrefilli yollardan değil net bir şekilde aktarmayı tercih eder. Yukarıdaki sözünden de anlayabileceğimiz gibi Tolstoy’un bakış açısında, sanatın fayda sağlamak, insanlar üzerinde birleştirici ve bütünleştirici etki yapmak gibi özelliklere sahip olması gerekir. Sahte sanat yapıtlarının ve taklidin sert bir şekilde karşısında duran Tolstoy, bu şekilde hareket eden sözde sanatçıları da eleştirmekten kendini alamaz. 23 Ocak 1899 tarihli bir mektubunda kendi ağzından çıkan şu sözler, belki de onun bütün bir sanat anlayışını kavramamız adına büyük bir ipucu olacaktır: “Dizeleri sevmem, şiirin faydasız bir uğraş olduğunu düşünürüm. Bir insanın söyleyecek bir şeyi varsa onu olabildiğince açık söylemelidir. Söyleyecek bir şeyi yoksa, en iyisi susmalıdır.”

Tolstoy’un bu sanat anlayışının Diriliş’in de temellerini oluşturduğunu görmemiz mümkündür. Öyle ki önceki satırlarda bahsettiğimiz, romanın sonunda Nehludov’un bir anda imana gelmesi ve İncil’e sarılması hali, onu o kadar da rahatsız etmemiş olacak ki, romanını bu şekilde sonlandırmayı tercih etmiştir. Bir başlangıç, bir son, süslü bir dil yerine sert mesajlar ve eleştirilerle dolu, çıkış noktasının ve sonun çok da önemsenmediği ve romanın içeriğinde söylenmek istenenin söylenmesinin amaçlandığı bir yazılış şekli vardır Diriliş’te. Belki de Tolstoy’u başka yazarlardan ayıran en büyük özelliği de yazım dünyasındaki bu duruşudur.

Diriliş’te her kesime ait bir dil vardır. Bir memur, memurca konuşur; bir mahkûm mahkûmca… İç monologlarda bile bu çizgiyi bozmaz yazar. Konuşma, kişilerin bulunduğu toplumsal statüden fiziksel durumlarına kadar bütün özelliklerini yansıtır karakterlerin. Bu da yazarın gerçekçi duruşunun ve anlatımında anlaşılır bir üslup tercih etmesinin bir göstergesidir.

Tolstoy’un bütün eserlerinde olduğu gibi Diriliş’te de betimleyici güç ağır basmaktadır. Bir sokak lambasını, mahkeme salonunda oturmuş herhangi bir jürinin saçlarını, bir mahkûmun gözlerini, masanın üzerinde duran bir su bardağını bile bütün ayrıntılarıyla gözler önüne serer Tolstoy. Çünkü ona göre ayrıntılar önemlidir ve belirleyicidir. Anlatımında sık sık sıfatlara başvurmasının sebebi de bundandır. Uzun, sıcak, donuk, zayıf, şişman, esmer, beyaz, hırçın, gururlu… Bazen tek bir nesneyi ya da karakteri tanımlamak için bile pek çok sıfata başvurur yazar. Bunu yaparken de, okuyucunun gözünün önünce net bir imge belirir. İşte Tolstoy’un kaleminin kuvveti, biraz da bu betimleyici üslubundan kaynaklanmaktadır. “Sanatta hiçbir detayı atlamamak gerekir çünkü bazen sarkan bir düğme, bir bireyin yaşamının bir yönünü anlatabilir. Mutlaka bu düğmeyi betimlemek gerekir. Ama bu düğmenin, kişinin iç dünyasına göre ve dikkatin daha önemli şeylerden, önemsiz, tali şeylere kaymasına yol açmayacak şekilde tasvir edilmesi gerekir.” diyen Tolstoy’u, Diriliş’in sonundaki kurgusal bozukluktan(?) dolayı eleştirmeye hakkımız olabilir mi?

Sonuç Olarak

Diriliş’in yazılmasından sonra geniş kitleler tarafından sahiplenilmesi hatta kimi kesimler tarafından Victor Hugo’nun Sefiller’inden bile daha üst bir mertebeye yerleştirilmesi Rusya’yı şok etti. Toplumsal bir hiciv olarak görülen romana, nüfuzlu kişiler dahi söyleyecek bir söz bulamadılar. Bütün bunlara rağmen romanın iyi bir roman olup olmadığı konusunda hala kuşkuları olan Tolstoy bu övgülerden ve başarıdan yer yer utanç bile duyuyordu. Ancak kitaptan elde edilen gelirin Dukhoborlar yardım projesine akıyor olması, onun en büyük tesellisi idi. İşte daha önce de söylediğimiz gibi, Diriliş sırf bu yönüyle bile yazıldığı dönemden itibaren zamanının ötesine geçmiş bir roman oldu.

Tolstoy’un, Diriliş’i yazma sebebinden tutalım da romanın konusuna, kullanılan dile ve yazarın hayata karşı bakış açısını oluşturan dünya görüşüne kadar çeşitli noktaları açıklığa kavuşturmaya çalıştık. Kuşku yok ki Tolstoy’u anlamak, eserlerini okumanın yanında, onları yazma aşamalarını, dünyaya karşı bakış açısını, hayat felsefesini ve topyekûn yaşantısının ipuçlarını bilmekten de geçer. Romanda birtakım eleştiri unsurları olsa da, Diriliş hem bireysel anlamda hem de toplumsal anlamda çok önemli sözler söylemiş bir romandır. İşte bu sebeple, insan psikolojisinden, hukuki yapıya, bürokrasiye, adalete, eşitliğe, vicdan muhasebesine, nefis terbiyesine kadar, insanın ve toplumun var olduğu her alanda bir şeyler söylemiş olan ve okuduğumuz her satırda, şapkamızı önümüze koyup daha derin düşünmemize sebep olan Diriliş’e, yani Tolstoy’a, sadece onun eserleri arasında değil, bütün bir dünya edebiyatı arasında da hak ettiği yeri vermeli ve gereken saygıyı göstermeliyiz diye düşünüyorum.

KAYNAKÇA:

1-      Diriliş, Lev Nikolayeviç Tolstoy, Can Yay., 2010

2-      Sanat Nedir, Lev Nikolayeviç Tolstoy, Şûle Yay., 2000

3-      Lev Tolstoy, Henri Troyat, İletişim Yay., 2010

4-      Türk ve Dünya Romanlarında Modernizm, Sevim Kantarcıoğlu, Paradigma Yay., 2007

5-      Tolstoy – Hayatı, Eserleri Üzerine Makaleler ve Aforizmalar (Derleme), Kaknüs Yay., 2002

* Ayraç Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi’nin Nisan 2011’deki 18. sayısında yayımlanmıştır.