Tag Archives: Masumiyet Müzesi

BİREYSELLİĞİN VİTRİNİ: MASUMİYET MÜZESİ (Ayraç 44. Sayı)

GIRIS KATI SIGARA IZMARITLERI

BİREYSELLİĞİN VİTRİNİ: MASUMİYET MÜZESİ *

Müze sayısı bakımından oldukça fakir bir ülke olduğumuz gerçeğini 7 Mayıs 2013 tarihli Radikal gazetesindeki AVM sayısı müze sayısını geçince! başlıklı yazısında vurgulayan Cüneyt Özdemir, alış veriş merkezi sayısının müze sayısını geçmesinden duyduğu kaygıyı dile getirmişti. Pek çok Avrupa ülkesine oranla müze sayımızın sınırlı olması, bu anlamda sanata bakışımızı da özetliyor aslında. Kendi ülkemizdeki müzelerin ziyaretçilerinin bu ülkenin insanlarından çok yurtdışından gelen turistler olması, müze hassasiyetimizin ne yazık ki yeterli seviyede olmadığının da göstergesi. Önemli arkeolojik kazılarda çıkarılan tarihi kalıntıları, yine Özdemir’in tabiriyle, “çanak-çömlek” deyip bir kenara bırakmak ya da Arkeoloji Müzesi gibi önemli bir müzeye yeterince değer vermemek gibi belli problemler, kültürün ve turizmin bakanlığının aynı olmasıyla da ilgili olabilir pekâlâ. Bu noktada mevcut hükümete saldırıp felaket tellallığı yapmak yerine, bundan öncekileri de eleştirmenin gerekli olduğu kanısındayım. Ancak geçmişe saplanıp kalmamak ve bugünü de kaybetmemek için çalışmak da gereklidir. AVM sayısı gerçekten de müze sayısını geçtiyse, belki de oturup bu noktada biraz daha fazla düşünmemiz lazım. Müze sayısının artması gerekliliği, toplumda belli bir müze bilinci oluşturulması gerekliliğiyle birlikte ele alınmalı ayrıca. “Taşa toprağa bakmak için” Arkeoloji Müzesine gidilmeyeceğine dair olan bilinç yerleşirse, AVM’lerden kafamızı dışarıya çıkarıp “kültürel” (bir yönüyle turizm adına kullanılsa da esas olarak müzecilik bir kültür faaliyetidir şüphesiz) miraslarımıza yönelebilirsek, belki de bir süre sonra bu kadar AVM olmasından kendimiz şikâyet edip, daha fazla müze açılması için imza kampanyalar başlatabiliriz, kim bilir…

Kısıtlı bir çerçevede olsa da müzeciliğe dair olan girişimler de tabi ki devam ediyor ülkemizde. Bunlardan en sıra dışı olanı da şüphesiz ki 2012’nin baharında açılan Masumiyet Müzesi. Müze, pek çok yönüyle sıra dışı bir müzecilik anlayışı sergiliyor. Orhan Pamuk’un müzelere olan özel ilgisi, bugün İstanbul’un, aslında çok da göz önünde olmayan, arka sokaklarından birinde böyle bir müze ile tanışmamıza vesile oldu. Kırık dökük eski bir binadan, yoğun çalışmalar sonucu ve çokça emek verilerek farklı anlayışta olan bir müze ortaya çıktı böylece.

Masumiyet Müzesi (İletişim Yay., 2008) bir “roman” olarak müzenin açılışından yıllar önce okurla buluştu. Romanın erkenden piyasaya çıkması, müzenin roman üzerine inşa edildiğini düşündürebilir okurlara ancak Pamuk, baştan beri müzeyi ve romanı birlikte düşündüğünü vurgular. Romanı yazmaya başlamadan yıllar önce müzeye (bir yönüyle de romana) malzeme toplamaya başlayan Pamuk, bütün bunları bir araya getirerek “Yeşilçamvari bir aşk hikayesi” gibi görünen Masumiyet Müzesi’yle aslında dönemin İstanbul’una hatta daha geniş bakarsak Türkiye’sine dair önemli ipuçları sunar bizlere. “1990’ların ortasında Benim Adım Kırmızı’yı yazarken bile, bugün müzede sergilediğim ve Keskin ailesinin kullandığı eşyaları, mesela Temiz-İş marka böcek-sivrisinek ilaç pompasını, İstanbul’un eskici dükkanlarından toplamaya başlamıştım bile.” (Şeylerin Masumiyeti: 17) diyen Pamuk, bizim 2012’de tanıştığımız bu müzeye ait olan fikrin ne kadar eski olduğunu da göstermiş oluyor aslında bize.   İstanbul’daki sosyete hayatından toplumsal yaşamın belli dinamiklerine, otomobillerden vitrinleri süsleyen biblolara, içki sofralarından geniş aile toplantılarına kadar pek çok sosyal kavrama dair bilgiler sunan Masumiyet Müzesi, bu anlamıyla sadece bir roman olmanın da fazlasıyla dışına çıkıyor zaten. Kemal ile Füsun’un aşk hikayesinden yola çıkan Pamuk, Kemal’i dinlediği ve söylediklerini not aldığı evi de bu yüzden daha sonraları Kemal’in, Füsun’un ve onların ailelerinin eşyalarıyla, gazete kupürleriyle, fotoğraflarla doldurarak Kemal ve Füsun’un aşk hikayesini bizlerle buluşturup, onlar üzerinden anlattığı İstanbul hayatını da gözler önüne serer. Pamuk en başta bir müze kataloğu şeklinde yazmayı düşündüğü Masumiyet Müzesi’ni de daha sonraları romana dönüştürür. Bu açıdan bakarsak müzenin tarihinin romanın tarihinden daha eski olduğunu bile görebiliriz.

 

masumiyet-muzesi

“…tıpkı müze olmasa da romanın kendi başına ayakta durup anlaşılabilmesi gibi; müze de roman olmadan kendi başına bakılıp hissedilebilecek bir yer. Müze, romanın bir resimlemesi olmadığı gibi roman da müzenin bir açıklaması değildir.” (Şeylerin Masumiyeti: 18) diyen Pamuk, aslında romanın başka bir mantıkla, müzenin başka bir mantıkla, müze kataloğu olarak hazırladığı “Şeylerin Masumiyeti”nin de başka bir mantıkla ortaya çıktığını vurgular bu sözleriyle. Müzenin tasarımını büyük ölçüde tek başına gerçekleştirir Orhan Pamuk. Kitabın her bir bölümüne ait kutular oluşturur ve bu kutulara kitapta bahsi geçen eşyalardan yerleştirir. Kimi kutularda fotoğraflar vardır kimi kutularda ise bölümde anlatılan sosyal olgunun alıntılandığı gazete kupürleri. Bu kutuların toplamı bize büyük bir hikâye anlattığı gibi, tek tek bakıldıklarında da ayrı ayrı anların hikâyelerini anlatmaktadır. Orhan Pamuk’un yaptığı aslında zamanı uzama dönüştürmektir. Geçmişe gitmenin –henüz- mümkün olmadığı dünyamızda, geçmişi günümüze getirir Pamuk.

Müzenin konusu romanın konusu ile aynıdır aslında. Müzeyi gezerken yaptığımız, Pamuk’ un “Ben bir kitap yazdım ve bu bir aşk hikâyesini anlatıyor.” (Masumiyet Müzesi Sempozyumu) diye tanımladığı romanına farklı bir çerçeveden bakmaktır. Ancak kendisinin de belirttiği gibi, romanı okumadan müzeye gelen onlarca ziyaretçi için de bir şeyler anlatır müze. Çünkü eşyalar, aynı zamanda yaşanmışlıklardır. Pamuk, topladığı eşyalardan bazılarını müzede sergilemediğini söyler. Çünkü sergilenmeyen eşyalar romanda da yer bulamamışlardır kendilerine. Roman ile müzenin ortak özelliklerinden biri de budur.

Bütün bu içeriğe dair olan söylenenlerin dışında Masumiyet Müzesi’nin duruşuna da dikkat etmek gerek. Her şeyden önce –Pamuk’un da belirttiği gibi- büyük kaygılarla çıkılan bu yolda, müzeyi kimse ziyaret etmeyebilir, müzeyi anlamayabilir ve hala sordukları gibi Pamuk’a sorabilirlerdi de, “Neden böyle bir şey yaptınız?” diye. Pamuk ise bu soruya açık ve net bir cevap verir: “Bilmiyorum ve bilmek de istemiyorum.” Müzecilik adına tabiri caizse ‘deneysel’ bir çalışma yapar aslında Pamuk. Bir hikâyenin müzesini yapmak, müzecilikte bir devrimidir belki de. “Müze” kavramının TDK sözlüğündeki tanımına bakarsak bunu daha net görebiliriz:  “Müze: (Fr. Musée) Sanat ve bilim eserlerinin veya sanat ve bilime yarayan nesnelerin saklandığı, halka gösterilmek için sergilendiği yer veya yapı.” Masumiyet Müzesi de temel olarak sanatsal bir girişimle ortaya çıkar aslında ama tanımda belirtilen “sanat” değildir bu. Tam anlamıyla bireyin ön planda olduğu, kişisel yaşantılardan yola çıkılarak yapılmış bir müzedir ortada olan. Pamuk’un bu yaklaşımı, bizi “her insan bir müzedir” fikrine götürebilir.

Masumiyet Müzesi, her ne kadar bir hikâyeden yola çıkılarak oluşturulmuş bir müze olsa da temel bir gerçekliğe oturuyor. Bu deneysel çalışma, Orhan Pamuk’un her romanında denediği yenilikçi ruhun da göstergesi. Yine Şeylerin Masumiyeti’nde şu şekilde dile getiriyor bu yenilik arayışını Pamuk: “Daha önceden neden kimse böyle bir şey hayal etmemiş, bir roman ile bir müzeyi tek bir hikâye ile birleştirmeyi düşünmemişti? Müzemin mantığı yalnızca gelecekte yazılacak yeni romanlara değil, yazılıp yayımlanmış eski romanlara da uygulanabilirdi. Birisi bir Anna Karenina müzesi yapsa ve romanda anlatılan eşyaları, elbiseleri, resimleri ve manzaraları bir yol bulup sergilese, oraya koşa koşa giderdim!” (Şeylerin Masumiyeti: 52) Bu sözlerinden de anladığımız üzere Pamuk, meseleye sadece müze ya da roman çalışması olarak değil, aynı zamanda bir yenilik hareketi, yapılmamış olanı yapma girişimi olarak bakmıştır. Klasik müze anlayışının dar kalıplarına sığmayan Masumiyet Müzesi, belki de bu yüzden, Batı Avrupa’nın en yüksek binası olan Londra’daki Shard, Belfast’taki Metropolitan Sanat Merkezi, Cleveland’daki Çağdat Sanat Müzesi ve New York’taki Dört Özgürlükler Parkı ile birlikte, Londra’daki Tasarım Müzesi tarafından her yıl düzenlenen “Yılın en iyi tasarımları”na aday gösterildi. Pamuk’un önceki romanlarının kurgusuna kıyasla daha “zayıf” bir kurgusu olduğu için yer yer eleştirilen Masumiyet Müzesi romanı da farklı bir misyona sahip olduğunu gösterdi böylece.

Baştan beri üzerinde durduğumuz bir kavram var: Birey. Masumiyet Müzesi’ni özel kılan kavram bu. Pamuk, Avrupa’nın büyük milli müzelerini anlatırken, onların, milletin hikâyesini ön plana çıkararak bireyin hikâyesini geri plana ittiğini söyler. Ancak tek tek bireylerin hikâyesi, insanlığın durumunu ortaya koymak için daha uygundur. Masumiyet Müzesi için bir manifesto hazırlayan Pamuk, bu duruma şöyle değiniyor: “Bir topluluğun, cemaatin, takımın, milletin, devletin, halkın, bir kuruluşun, şirketin, bir cinsin tarihini anlatmaya çalışan müzelerden bıktık, yorulduk. Tek tek bireylerin, sıradan hikâyelerinin bütün büyük toplulukların tarihinden daha zengin, daha insani ve çok daha mutluluk verici olacağını hepimiz biliyoruz.” (Şeylerin Masumiyeti: 55) Birey üzerine yapılacak bir müze çalışmasının, herhangi bir topluluk (topluluktan kasıt, yukarıdaki alıntıda Pamuk’un bahsettikleridir) üzerine yapılacak çalışmadan çok daha zor olduğunu da ekler Pamuk. Postmodern dünyanın, bireyi merkeze alan duruşu ile ilişkilidir bu durum. Geleneksel kalıpların, bireyi geri plana atan ve topluluk olma bilincinin daha ön planda tutan anlayışı 21.yüzyılda terk edilmiştir artık. Müzecilik, bu fikrin uygulanmasının en zor olduğu alanlardan birisi olabilir ancak günümüzdeki roman, şiir, resim, heykel, müzik gibi pek çok farklı sanat alanında bireyin ön planda olduğu kompozisyonları görmemiz mümkün. Masumiyet Müzesi, özellikle günümüz görsel sanatlar arasında gözlemleyebileceğimiz disiplinler arası etkileşimin somutlandığı bir çalışma olarak şehir kültürü ile birlikte müzecilik tarihinde de bir ilk olarak yerini almıştır. Devamının geleceğini düşünmek de hayalperestlik olmaz sanırım. Birey var oldukça, birey üzerine yapılacak çalışmalar da devam edecektir. Her insan bir müze, bir roman, bir şiirdir aslında. Pamuk’un sözleriyle ifade edersek, “müzelerin geleceği evlerimizin içindedir”.

Ayraç 44

________________________________
 Ayraç Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi’nin Haziran 2013′deki 44. sayısında yayımlanmıştır.

Reklamlar

Masumiyet Müzesi

Orhan Pamuk’un belki de en iyi kitabı olmayan ancak en çok konuşulan kitabı olan Masumiyet Müzesi, sadece bir kitaptan ibaret değil. Başlı başına bir müze de aynı zamanda. Ama müzeye gelmeden önce biraz kitaptan bahsetmek yerinde olacak…

Masumiyet Müzesi, pek çok sıkıcı ayrıntıyla dolu -çoğu eleştirmen tarafından kabul edildiği gibi- klasik bir Orhan Pamuk romanı. Kitabı okumaya başladığım ilk andan son sayfalarını çevirdiğim dakikaya kadar,’ acaba Ediz Hun nereden fırlayacak, Filiz Akın mı yoksa Hülya Koçyiğit midir bu filmin esas kızı’ diye düşündüğüm bir Yeşilçam klasiği havası aldım Masumiyet Müzesi’nden. Gelin görün ki roman gerçekten de fazlasıyla “zengin oğlan-fakir kız” kokuyor. Her ne kadar dönemin şartlarına göre zengin kesim ile fakir kesimin farkını, toplumsal baskının insanlar üzerindeki etkisini, bekaret konusunun Türk toplumundaki kadın ve erkeklerdeki karşılığını da anlatıyor olsa da temelinde ön plana çıkan bir aşk hikayesi. Kemal ile Füsun’un aşkı…

Konusu kabaca şu şekilde (çok ayrıntıya kaçmadan yazacağım, zaten görüldüğü üzere “ayrıntı” Orhan Pamuk’un göbek adı gibi bir şey) : Kemal Basmacı zengin bir ailenin çocuğu, Nişantaşı’ndan. Sibel adlı kendisine göre daha mantıklı bir kadın ile birlikte ve evlenmeyi planlıyor. Bu arada Sibel ile de tabi ki sosyal ve ekonomik durumları birbiriyle benzer. Ancak Kemal, uzaktan da bir akrabaları olan Füsun’u tanır. Ona aşık olur. Zamanla Füsun ile olan münasebeti ilerler, (cinsel anlamda)  birlikte olurlar. Ki bu kısma kitapta sık sık vurgu yapılıyor, belki bu anlamda Kemal ile birlikte olmayan Sibel doğuyu, belki muhafazakarlığı ve geleneği temsil ederken; Kemal ile birlikte olan Füsun ise batıyı ve moderni temsil ediyor. Füsun ile olan ilişkisi uğruna Sibel’den ayrılmış olsa da dileğine ulaşamıyor Kemal çünkü o zaman zarfında Füsun da Feridun isimli bir adamla evleniyor. Ancak Kemal işin ucunu bırakmıyor (lafı uzatmayalım) ilerleyen sayfalarda Füsun ile Feridun boşanıyor, Kemal tekrar Füsun ile birlikte olmaya başlıyor ancak Füsun’un otomobili kullandıkları bir gezi sırasında, aşırı hız ile birlikte kaza yapan otomobilden Füsun’un cansız bedeni ve belki de Kemal’in de ruhu kalıyor geriye… Kazada ölen Füsun’un ardından tedavi görüp iyileşen Kemal de bu yaşadıklarını (kitabın sonunda net olarak ortaya çıkan) Orhan Pamuk’a anlatıyor ve kitap, aynı zamanda da müze tamamlanmış oluyor.

Kısaca(?) anlattığım üzere, roman konusunda da görüldüğü gibi bir Yeşilçam filmi kıvamında. Bu anlamda kurgu olarak basit bir şekilde ilerliyor. Çok fazla dolambaçlı sahneler yok. Zaman, mekan ve kişiler birlikte ilerlerken okur da okurken yorulmuyor. Bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi bilmiyorum açıkçası… Bununla birlikte romanda -az önce de söylediğim gibi- pek çok kalınlaştırılmış ayrıntı var. İşte beni zaman zaman yoran bu oldu. Örneğin Füsun’un ehliyet alma hikayesinin anlatıldığı bir kısım var, okudukça bitmiyor. Sonuç şu; rüşvet vermemesine rağmen, çok uğraşıp alıyor ehliyeti Füsun… Bunun gibi pek çok şey… Ama Orhan Pamuk’un başka romanlarını da okumuş olan birisi olarak bu durumu yadırgamadım. Aksi olsa şaşırırdım. Orhan Pamuk ayrıntıyı seviyor vesselam. Romanın neredeyse 600 sayfa olmasını da buna bağlayabiliriz belki. Ama bu noktada Tolstoy’un, “Sanatta hiçbir detayı atlamamak gerekir çünkü bazen sarkan bir düğme, bir bireyin yaşamının bir yönünü anlatabilir. Mutlaka bu düğmeyi betimlemek gerekir. Ama bu düğmenin, kişinin iç dünyasına göre ve dikkatin daha önemli şeylerden, önemsiz, tali şeylere kaymasına yol açmayacak şekilde tasvir edilmesi gerekir.” sözleri geliyor aklıma. Pamuk, roman boyunca kullandığı detaylarda tali yönlere kayıyor mu kaymıyor mu, bunu biraz da okuyucunun kendisi belirler sanıyorum ki…

Masumiyet Müzesi, sadece bir roman değil, aynı zamanda bir müzedir de demiştim. Tam da romanda bahsedildiği üzere Çukurcuma’da yer alan bir müze. Birkaç katlı ve katlara romanın bölümleri ışığında çeşitli eşyalar, objeler yerleştirilmiş. Örneğin Füsun’un sigara izmaritlerinden bahsedilen bölüm aynı numara ile verilmiş ve gerçekten de binlerce sigara izmariti ile müzegezere (bu tabiri Pamuk kullanıyor) sunulmuş. Ancak müze fazlasıyla öznel… Yani bir yazarın kendi iç dünyasından gelen duyguları ile yazdığı romanı doğrultusunda açılan, belki de bazıları için hiçbir şey ifade etmeyecek olan bir müze. Müze deyince akla Topkapı Sarayı Müzesi, Arkeoloji Müzesi gibi müzeler geldiği için, bu müze diğerlerinden farklı bir yerde duruyor. Yine de romanı okuyanlar için görülmesi gereken, daha ziyade “tamamlayıcı” nitelikte olabilecek bir müze. Bu sebeple yazının sonuna (Pamuk’un da kitabın sonuna eklediği gibi) bir kroki ekliyorum ben de. Belki İstanbul’da, müzeden haberi olmayan ama fark edince görmek isteyenler olur…

Son sözler olarak şunu söyleyeyim ki romanı okuduğum zamanı boşa geçmiş bir zaman olarak görmedim ve neredeyse 600 sayfa olan kitap zayi olmuş bir zaman değildi benim için. Ancak yine de fazlasıyla tatmin oldum diyemem. Romanı okumamış olanlar 600 sayfadan korkmasınlar. Bunu da belirtmem gerek. Kitap, çabuk okunan bir kitap her şeye rağmen. Bakalım Orhan Pamuk “Yeni Hayat Müzesi”, “Kara Kitap Müzesi” de açacak mı? Kim bilir… Ne de olsa giriş 10 lira…