Tag Archives: Mavi Yeşil Dergisi

Murat Gülsoy ile Sohbet

murat gülsoy

Mavi Yeşil’in 81.sayısında yayımlanmış olan Murat Gülsoy röportajından tadımlık bir kısım sunuyoruz efendim. Fazlası için sosyal medya üzerinden facebook.com/maviyesildergisi ya da twitter.com/maviyesildergi adreslerinden bize ya da bilgi@maviyesildergisi.com adresi üzerinden direkt olarak editörlerimize ulaşabilirsiniz. Çok güzel bir söyleşi idi. Herkesin faydalanacağına eminim. İşte sohbetten küçük bir kısım:

[…]

İA: Türkiye’de edebiyatı diplomalı edebiyatçılar yapamaz gibi bir anlayış var kimi çevrelerde. Yani edebiyat geleneğinden gelenler… Örnek veriyorum “İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü ekolünden gelenler” gibi… Baktığımızda gerçekten de nitelikli yazılar, çalışmalar farklı alanlardan çıkıyor. Ne bileyim, aklıma ilk gelenler Jale Parla gibi, Nurdan Gürbilek gibi Türk edebiyatı kökenli olmayan yazarlar. Sizce gerçekten de bizim edebiyatımız biraz dar mı bakıyor meseleye? Bugün, Mehmet Kaplan’ın metinlerine bile baktığımızda bir muhafazakârlık ya da kapalı kutu olma durumu görüyoruz gibi.

MG: Şimdi, diğer üniversitelerin edebiyat bölümleri hakkında çok fazla bir şey söyleyemem. Çok fazla tanımıyorum, bilmiyorum. Bizim üniversiteden bahsedebilirim. Bizde de hem Batı Dilleri hem de Türk Dili ve Edebiyatı var. Mesela bana yaratıcı yazarlık dersleri teklifi Batı Dillerinden geldi. Sonra da Türk Dili ve Edebiyatı dedi ki, “Aaa… Neden biz teklif etmedik…” Onlar önce davrandı. Belki de bu, bir şeyi özetler. Bilemem. Ki ders Türkçe. Ama bizim üniversiteyi bir kenarda bırakırsak, ki bizim üniversite epeyce liberaldir, ama genel olarak Türkiye’deki edebiyat, hatta genişletirsek düşün camiası muhafazakardır oldukça. Ağırlıklı olarak böyledir. Ama bunun dışında bir modernist gelenek de var. O gelenekte de kenardan kenardan gidip, zaman akıp geçtikten sonra merkezde yer alan isimler oluyor. Mesela Sait Faik çok güzel bir örnektir. Yazdığı dönemde marjinal bir adamdır. O dönemde Türk edebiyatını Sait Faik temsil etmez ama zaman geçtikten sonra o da temsil edilir Türk öyküsü içerisinde. Tanpınar için de geçerli bu. Yaşadığı dönemde, ki edebiyat fakültesi geleneğinden olsa bile, aykırı bir kişilik olmuş ve bu yüzden de biraz itilip kakılmıştır. Değil mi… Kırtıpil Hamdi diye dalga geçilmiş falan… Ama zaman geçmiş, merkeze o gelmiş. Artık Türk edebiyatı geleneğinde Tanpınar önemli bir yer tutuyor. Aynı şey Oğuz Atay için de geçerli. Bütün bu aykırı örnekler, aslında mevcut muhafazakârlıkla çatıştıkları için kenarda kalıyorlar. Tanpınar çok da tuhaf bir örnek. Uzun zaman muhafazakâr olarak algılandı garip bir biçimde, sebebini bilmiyorum. Artık, seçici algılama mı yoksa öyle lanse edildiği için mi bilmiyorum. Osmanlı’dan, Osmanlı musikisinden bahsettiği için mi artık… Hemen yaftalanıp, “Osmanlıcı herhalde, muhafazakârlığı en iyi ondan öğreniriz” gibi bir fikir oluştu. Hâlbuki hiç ilgisi yok. Taban tabana zıt bile diyebiliriz. Sonuçta işin özü, soruya dönersek, evet bizim edebiyatımız da sanatımız da toplumumuz da muhafazakârdır dolayısıyla kısırdır. Muhafazakârlık kısırlığı getirir çünkü. Ama bunun alternatifi olarak görünen Cumhuriyet ideolojisi de o kısırlığı kıramamıştır. O da bir başka şekilde muhafazakârdır çünkü. Günümüzde de bu çatışma devam eder ancak birisi diğerinin alternatifi olamamıştır. Alternatif ne peki? Tanpınarlar, İkinci Yeniler, Bilge Karasular, şunlar bunlar… Çok farklı bir kanal daha var. Hep kenarda kalmış ama daha modernist bir kanal da var. Ben de bunu daha çok önemsiyorum. Diğer kanalın çok bir yere vardığını düşünmüyorum açıkçası. Toplumcu edebiyat söz konusu olduğunda da aynı muhafazakârlık karşımıza çıkar, orada da davaya hizmet eden edebiyat doğru edebiyattır. Topluma örnek olacak davranışlar sergileyen karakterler olmalı, doğru meseleler ele alınmalı… Bakın, bütün bu -malı’lar, -meli’ler sanatçıya ne yapması gerektiğini söyleyen bir doktrin niteliğindedir. Bu doktrin Marksizm olur, Kemalizm olur,  Muhafazakârlık olur, İslamcılık olur ne olursa olur. Ama gerçek sanat ve edebiyatçı zaten bütün bunları eleştirir. Hepsinin zayıf yönlerini bulur. Kendisini kısıtlamaya çalışan yerlerini özellikle didikler. Gerçek sanatçı bu yüzden de sevilmez, hor görülür, itibarsızlaştırılır. Bu hep böyledir.
[…]

MY81

Reklamlar

TAHİR SAMİ BEY VE BİZ (Mavi Yeşil 60. Sayı)

TAHİR SAMİ BEY VE BİZ *

Mustafa Kutlu’nun son eseri Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı (Dergâh Yayınları, Ağustos 2009) eylül olmadan raflardaki yerini aldı. Kutlu, her sene bir kitap yazma geleneğini bu sene de sürdürdü ve okurlarını şaşırtmadı. Her zamanki çizgisinde, sade bir üslupla ele alınmış, “sokaktaki hayat”ı anlatıyor yine Kutlu. Tahir Sami Bey de o sokakların herhangi birinin bir köşesinden geçen, bir yerlerinde konaklayan, başka bir yerinde yemek yiyen, kendi halinde bir adam. Okuyan herkesin, kendinden bir parça bulabileceği bir adam. Peki, neler var Tahir Sami Bey’in özel hayatında?

Evvela şunu söyleyelim ki sıra dışı hiçbir şey yok. Hepimizin bir ucundan yaşamış olduğu ya da yaşayabileceği olaylardan bahsediliyor. Az önce de dediğimiz gibi belki de bu yüzden herkes bir parça bulabilir kendinden. Ama Tahir Sami Bey’e gelmeden önce, Mustafa Kutlu’ya değinmek lazım ki bu eserin kahramanlarından birisi de o. Kendi ağzından çıkan cümlelerle başlıyor eser ve öyle de devam ediyor. Kim olduğunu akılda soru işareti uyandırmasın diye daha başlarda Tahir Sami Bey ile girdiği bir diyalog esnasında da söylüyor kendini tanıtırken: “Ben Mustafa.”

Devletin Unuttuğu Devlet Daireleri

Tahir Sami Bey ile nasıl tanıştığına değinmek gerek bu noktada ki Tahir Sami Bey’in özel hayatına giriş yapabilelim. Mustafa isimli bir gazeteci yazar olduğunu anlatıyor evvela okuyucuya. Eski binaları gezip inceleyerek gazeteye yazdığını biliyoruz. İşte Tahir Sami Bey’in çalıştığı daire ile de bu şekilde tanışıyor yazar. İlk olarak dairenin müstahdemi ile karşılaşıyor: Şeref Efendi. Ardından Şeref Efendi’nin ağzından dairenin çalışanlarını tanıyoruz. Beş kişilik bir daire… Yazar bunu şaşkınlıkla karşılayarak okuyucuya da daire hakkında bir şeyler anlatmaya çalışıyor evvela. Şeref Efendi ile yazar arasında geçen şu diyalog olayı bir şekilde açıklar bize belki de:

“— Kaç personel var.

 — Beş.

 — Yok ya! Pek azmış.

 — Kendimi saymadım. Beyefendi bu daireye kimse uğramaz, işte ayda yılda biri gelir, bir kayıt sorar, artık ne kaydı ise. Arşiv memurumuz Tahir Sami Bey vardır, o bilir, işi halleder.

 — Yani burada bütün yıl oturup duruyorsunuz.” (s. 16)

Dairedeki çalışan sayısı kadar dairenin işlevi de şaşırtıcı. Bürokrasinin unuttuğu, kıyıda köşede kalmış bir arşiv dairesi. Kimin ne iş yaptığı bile belli değil. Maaşlarını alan çalışanlar da bu durumdan rahatsız değil. Gelen giden yok. Öyle ki müstahdem Şeref Efendi çeşitli gıda malzemeleri paketleyip satarak ek iş bile çeviriyor devlet dairesinde. Yalnız yazar bunu öyle güzel anlatıyor ki okuyucuyu bu durum rahatsız dahi etmiyor. İlerleyen sayfalarda da devam ediyor bu anlatım. Ortada bir “işyeri” var ama iş yok.  Yazar biraz da günümüz bürokrasisine taş atıyor burada belli ki. Öyle ya devletimizin onlarca farklı dairesinin onlarca farklı yerindeki çalışanları tabiri caizse sabahtan akşama kadar yatarak maaşlarını alıyorlar. Kimse de merak etmiyor bu adamlar ne iş yapar diye… Hem merak edilse ne yazar! O da yine aynı bürokrasinin bir yerlerine takılıp sonuç alınamadan kapanacak. İşte eserde bahsi geçen devlet dairesi de devlet dairesinden ziyade sohbet mekânı halini almış bir yer. Bulmaca çözenden el işi yapana, daireye arada sırada uğrayandan neredeyse hiç uğramayan müdüre kadar bütün çalışanlar anlatılıyor. Ve yazarımız bir süre sonra belki de dairenin tek ilgili çalışanı olan Tahir Sami Bey ile tanışıyor.

Tahir Sami Bey ile birkaç hoş beş ve hemşeri muhabbetinden sonra yazar, ona kendisinin hikâyesini yazmak istediğini söylüyor.  Tahir Sami Bey bunu biraz garip karşılıyor ilk başlarda, nasıl olur benim neyimi yazacaksınız gibilerinden laflar ediyorsa da yazarımızın ısrarcı tavrına karşı koyamıyor ve Tahir Sami Bey’in özel hayatı da böylece başlamış oluyor.

Tahir Sami Bey’in Geçmişi ve Kaybolan Bir Meslek: Ciltçilik

Dip dedesi Süleyman Ağa’dan başlanıyor anlatılmaya ve Tahir Sami Bey ile birlikte dört kuşağı okumuş oluyoruz yazarın ağzından. Süleyman Ağa ile birlikte ailenin Eğinli olduğunu da öğreniyoruz ve Eğin ile ilgili coğrafi, kültürel, ekonomik ve sosyal pek çok bilgiye satırları arasında yer veriyor yazar. Süleyman Ağa’nın kömürcü olduğunu da bu satırlar takibince öğreniyoruz. Tahir ise Süleyman Ağa’nın oğlu. Kendisi gibi kömürcü olamayacağını anladığı oğlunu Süleymaniye’deki ciltçi Nişan Usta’nın yanına götürüyor ve ailenin ciltçilik serüveni de bu şekilde başlamış oluyor. Kısa sürede işi kıvıran Tahir iyi bir ciltçi olup çıkıyor. Bir süre sonra Nişan Usta Tahir’in, civarın terzisi olan Terzi Sami’nin kızı Feride ile evlenmesine vesile oluyor işi de tamamen Tahir’e devredip duygusal bir ayrılıkla o yöreden ayrılıyor. Tahir’in annesi ile babası kısa süre sonra vefat ediyor ardından da oğlu Ziya dünyaya geliyor ve ilerleyen yaşlarında Ziya da babasının izinden giderek ciltçiliğe merak sarıyor. Tahir yaşlanıyor ve artık iş göremez hale geliyor keza Ziya’nın anası Feride de aynı şekilde. Ziya’nın da hayırlı bir kısmet bulup evlenmesi gerektiği kanısına varılıyor. Durumları kötü olmayan ve sadece anası Hasibe kadın ile yaşayan Saliha ile evlendiriliyor Ziya. Uyumlu ve sakin bir mizaca sahip olan bu kızı ilk başlarda hiç tanımasa da seviyor zamanla Ziya. İleriki yıllarda Tahir Bey vefat ediyor ve Ziya ile Saliha çiftinin Nebahat ile Nurhayat adında iki kızları oluyor. Kızların ardından bir de erkek evlat veriyor Allah onlara. Çocuğun adı hakkında bir tatsızlık yaşansa da bir süre sonra Ziya’nın babasının ismi olan Tahir ile Feride’nin babasının ismi olan Sami isimleri birleştirilip nüfusa yazdırılıyor.

Biraz da yazarın ağzından devam edelim bundan sonra: “Geçen zaman içinde harf inkılâbı yapılmış, dünyadaki yeniliklerin, teknolojik buluşların bir kısmı az da olsa Türkiye’ye ulaşmış, elektrikle çalışan cihazlar artmış, bu arada matbaacılık gelişmiş, buna bağlı olarak ciltçilik de yepyeni bir yola girmişti. Basılan kitapların neredeyse tamamı artık karton kapakla piyasaya veriliyordu. Eski usul ciltçilik bir “el sanatı” seviyesine düşmüştü. Ya bu modern makinelerden alıp yeni bir cilthane kuracaktınız, ya da köşenize çekilip kitap meraklılarının getireceği birkaç klasik cilt siparişiyle geçinecektiniz.” (s. 58)

Gelişen ve değişen dünyanın getirdikleri ve eskiden beri bu toprakların önemli bir iş alanı olan ciltçiliğin nasıl ortadan kalkmaya yüz tuttuğu bu şekilde anlatılıyor. Yazar burada ciltçiliği örnek göstererek belki de geçmişe biraz da özlemle bakmamıza sebep oluyor. Öyle ya ciltçilik gibi pek çok meslek kaybolup gitmiş zaman içerisinde. Osmanlı’dan bu yana onlarca insan ekmek vermiş olan iş kolları teknoloji ile birlikte yok olmuşlar. Aynı şeyi günümüz için de düşünebiliriz aslında. Çok değil bundan belki de yirmi yıl önce insanlar f klavyeli Türk işi daktilolarda yazarken zamanla bilgisayar teknolojisinin gelişmesiyle daktilolar da ortadan kalkmaya yüz tuttu. Ve “kalem” denilen aracı zaten çoktan unutmuş olan bizler, daktiloyu bile özlemle anmaya başladık işte. Parmaklarımız tuşlarla öyle uyum sağladı ki kalem tutmayı unuttuk, iki satır yazamaz olduk ve güzel yazı defterlerimiz ilkokulların tozlu sıralarında kaldı artık, hepsini unuttuk.

 

Tahir Sami’nin Küçük Dünyası

Tahir Sami içine kapanık, arkadaşları ile çok fazla münasebete girmeyen, oyun dahi oynamayan, kendi halinde bir çocukluk geçiriyor. Evinden de çok fazla dışarıya salınmıyor zaten. Bu sebeple de tam anlamıyla bir sosyal çevre oluşturamıyor kendine. Arkadaşlarının, çocukların arasında değil de yaşlıların arasında büyüyen bir çocuk olup çıkıyor Sami zamanla. Biraz büyüyünce babası Ziya Usta ona ciltçilik hakkında bilgiler veriyor ve çekirdekten yetiştirmeye çalışıyor. Sami de babasının anlattıklarını dinliyor ve kavrıyordu. Ufak tefek yapılacakları biliyordu artık ve eli yettiğince babasına yardım da ediyordu ancak gene de Sami’yi bir türlü sarmamıştı bu cilt işi. Sami babasının dükkânında vaktini genelde okuyarak geçiriyordu. Genel kültürü epeyce gelişiyor ancak okuldaki durumu o kadar iyi seviyeye gelemiyordu. Bilhassa fen derslerinde çok zorlanıyor ve kötüye gidiyordu ki bunun sonucunda da orta ikiyi ancak iki senede bitirebilmişti.

Sonraki sayfalarda ise Sami’nin orta son sınıfta iken sınıfındaki güzel kızlardan birisi olan Meral ile olan münasebetini anlatıyor yazar bize. Sami’nin ona yazdığı mektuptan bahsediyor. Ancak burada yazar parantez içi bir ifadeyle “(Burada Tahir Sami Bey’den bir not aldım. Söz verdiğim için notu -tekzip de diyebiliriz- aynen naklediyorum)” diyerek Tahir Sami Bey’in “Aziz okuyucular,” diye başlayan kısa bir metnine yer veriyor. (s. 70)

Mustafa Kutlu’nun eserlerindeki bu “okur ile konuşma” burada da kendini gösteriyor. Hem de birebir kendi kimliği ile dile getiriyor bu sefer. Aslında Mustafa Kutlu okurları için şaşılacak yabancı bir durum değil bu. “Sayın okuyucu, sevgili okur” diye başlayarak hikâyenin arasına girip de okurla sohbet ettiğini biliyoruz onun. İşte bu eserde de Tahir Sami Bey’i anlatırken, yine ondan aldığı notlarla hikâyeye giriyor ve Tahir Sami Bey’in kendi hikâyesindeki eksikleri, fazlalıkları, yanlışları düzelttiği notları sunuyor okura. Ancak ilerleyen sayfalarda Tahir Sami Bey’in bir başka notunu aktardıktan sonra, artık Tahir Sami Bey’in hikâyeye müdahale etmesinin doğru olmadığını düşünüp onun notlarına yer vermeyeceğini de söylüyor yine. Hikâye içinde hikâye… Ve kısacası tam bir Mustafa Kutlu klasiği okuyoruz satır aralarında…

Sami zamanla sahaflar çarşısında oyalanmaya başlar. Kitapları çok sever ve bu kitap okuma sevdası her şeyin önüne geçer onda. Zamanla kitaplarını biriktirmeye ve arşiv yapmaya da başlar. Sahaflar çarşısının en eskilerinden olan İskender Bey’in de yönlendirmesiyle köy kitapları toplamaya ve köye dair koleksiyon yapmaya koyulur. İskender Bey’in sözleri kulağında her zaman hatırlaması gereken izler bırakır: “Çok kitap sahibi olmak marifet değil, kıymetli bir kütüphane kurmak önemlidir. Hadi göreyim seni.” (s. 75)

Bir vakit sonra Sami askerdeyken babası vefat eder. Ardından da asker dönüşünde dükkânın başına geçer. Sabah dükkân aç akşam kapat derken günler geçer ama Sami durumundan memnun değildir. Çünkü ciltçi dükkânına kimse uğramaz olmuştur. Gelenler de Ziya Usta’nın olmadığını görünce iş bırakmıyordu artık. Zaten ciltçiliğe eskiden beri ısınamayan Sami de iyiden iyiye soğumuştu bu işten. Hayattan zevk aldığı zamanlar da sadece sahaflarda geçirdiği zamanlar olmuştu artık. Ciltçilikle uğraşamayacağını anlayanların vesilesi ile dükkândan uzaklaşır ve devlet dairesi ile tanışarak arşiv memurluğuna başlar. Çalışanlar ile tanışır, müdürün gözüne girer. Ancak dairedeki çalışanların işiyle ilgisizliği de dikkatini çekmez değil. Yine de işini yapmaya çalışır. Annesinin ölümü de yeni işine başlamasından kısa bir süre sonraya tekabül eder. Artık iki ablası ile birlikte yalnız başına kalmıştır. Kitaplarının sayısı arttıkça evde kitap koyacak yer kalmamaya başlar ve Nebahat ile de bu konu ile ilgili sık sık tartışma yaşar.

Köy, Köylü ve Zor Bir Zanaat: Dergicilik

Zamanla dairedeki eski gazeteleri incelemeye başlar. Köy ile ilgili çalışmalarına devam ederken bir yandan da kitaplarının sayısı artmaya devam eder. Gazetelerden de köy ve köylü ile ilgili bilgiler toplar ve ilgili kısımları keserek arşivler. Bütün bunlar zamanla Sami’yi bir dergi oluşumunun içine iter. Köy ve köylü ile ilgili bir dergi çalışması yapmaya başlar birkaç arkadaşı ile birlikte. Zamanla kâğıtçı ve matbaacılarla tanışır. Deyim yerindeyse her şey tamamdır artık. Dergiye kendince uygun bir isim bile bulmuştur: “Köyüm”… Ancak bütün bunlar okunduğu kadar kolay gelişmez tabi ki. Mustafa Kutlu burada dergiciliği anlatırken belki de kendisinin de zaman zaman karşılaştığı zorluklara da dolaylı yoldan değinmeye çalışmıştır. “Dergâh” dergisinin hali hazırdaki sorumlusu olarak kuşku yok ki o da bu yolda ve Türkiye’deki güncel dergicilik anlayışında bazı yanlışlar, eksikler, zorluklar görmektedir. Dergi hazırlamak, basmak her şeyden önemlisi satmak artık ciddi bir külfet haline geldi ne yazık ki Türkiye’de. Pek çok dergi kepenklerini indirdi istemeyerek de olsa. Piyasada tutunabilen dergilerse zaten adı olan büyük dergiler. İşte Kutlu da Tahir Sami Bey’in dergi çalışmalarını anlatırken ucundan kıyısından “dergicilik” denilen sanatın zorluklarına değinmiştir.

Tahir Sami Bey de benzer zorlukları göğüsleyerek derginin ilk sayısını çıkarır. Etrafından takdir toplar. Dairede ufak bir kutlama bile yapılır. Arkasından “Besbelli bir devlet işi bu helal olsun Tahir Sami’ye” diyenler çıkar başta müdürü olmak üzere. Bu bakış açısı bile köy ve köylü hakkındaki durumu gözler önüne serer biraz da olsa. Devlet kademesinden çalışanlar bile bu durumun devletin işi olduğunu düşünür. Köy meselesinin toplum tarafından nasıl geri planda tutulduğunu yazar gözler önüne serer burada. Yine de Tahir Sami bu konuda ilerler ve amacına biraz da olsa ulaşır.

Ancak ilerleyen zamanlarda dairenin lağvedilebileceği durumu ortaya çıkar. Tahir Sami Bey dışındaki kimse buna üzülmez. Emekliliği gelmiştir zaten çalışanların ve emekliye ayrılarak daireden kurtulmanın peşindedirler. Tahir Sami Bey ise bu duruma çok üzülür. Evi gibi olmuştur artık daire ve ondan nasıl ayrılacağını bilemez bir türlü. Birkaç gün sonra herkes eşyalarını toplar ve müdür anahtarı Şeref Efendi’ye bırakıp çıkar.  Eş zamanlı olarak Tahir Sami ablalarıyla kaldığı evden bir tartışma sonucu ayrılır. Kitaplarının fazlalığı sorun olmuştur. Kitaplarını da toplayıp daireye yerleşir. Şeref Efendi’nin daireyi kapatacaklarına dair uyarılarına aldırmayarak bürokrasiye bir taş daha atarak dairenin kapatılmasının sanıldığı kadar kısa sürmeyeceğini, zaten unutulmuş, bir köşede kalmış bu dairenin devletin aklında çok fazla yeri olmadığını söyler. Dairede yaşamaya başlar. Ancak kitapları hayli fazlalaştığı için hayalindeki kütüphaneye kavuşması için devletin çeşitli kademelerine mektuplar yazar. Kitaplarının tamamını bağışlayacağını sadece kütüphanenin adının kendi ismi olmasını istediğini dile getirir.  Koleksiyonun ismi “Türk Köyü Kütüphanesi” Kurucusunun ismi de “Tahir Sami Tokaç” olacaktır. Ancak büyük bir hayal kırıklığı yaşar çünkü hiçbir yerden karşılık alamaz.  Yazar bunu acı bir şekilde dile getirir: “Bu memlekette niçin emeğinin değeri, sabrın meyvesi, hasbi çalışmanın semeresi alınmıyor.” (s. 62)

Tahir Sami Bey mektuplarına karşılık geleceği umuduyla, cevap alacağı umuduyla uyuyor bir gün. Bir daha da uyanmıyor. Dairenin soğuk bir köşesinde yaşadığı şekilde, yalnız başına ölüyor. Kitaplarına ne olduğu ise bilinmiyor.

Son Söz

Mustafa Kutlu, Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı ile yine bambaşka bir dünyaya, herkesin kendinden bir parça bulabileceği şekilde sürüklüyor bizleri. Bürokrasinin açmazlarını, geçmişten günümüze köy ve köylünün durumunu, dergiciliğin zorluklarını, Türkiye’deki “öteki” kesimin duyarsızlığını, kaybolan değerlerimizi ve kültürlerimizi, teknolojinin getirdiklerini ve götürdüklerini, aşkı, sevgiyi, yalnızlığı, mutsuzluğu Türkiye’deki orta sınıf bir ailenin nesilden nesle aktarılan hayatı ile birlikte ve o ailenin son bireylerinden biri merkezinde ele alırken aktarıyor bize. İncecik bir kitapta koskoca bir dünyayı anlatıyor ve kitabın ilk sayfasını okumanızdan son sayfasını okuyup da kapağını kapatmanıza kadar geçen sürenin farkına bile varamıyorsunuz. Tahir Sami Bey ve onun gibileri herhangi bir sahaflar çarşısında, herhangi bir köşe başında, bir devlet dairesinde, bir sokağın ucunda ya da eski ve ahşap bir evde görmemizin nasıl da mümkün olduğunu anlıyoruz bir daha. Sokakların Tahir Sami Beyler ile dolu olduğunun farkına varıyoruz ve içimizdeki Tahir Sami Bey’e kulak verip onu anlamaya çalışıyoruz. Kitap bittiğinde fark ediyoruz ki biraz daha büyümüşüz, tıpkı Kutlu’nun diğer kitaplarını okurken hep biraz daha büyüdüğümüz gibi…

Mavi Yeşil Dergisi’nin Kasım-Aralık 2009’daki 60. sayısında yayımlanmıştır.


HUZUR’UN MÜMTAZ ŞAHSİYETİ: MÜMTAZ ( Mavi Yeşil 69. Sayı)

HUZUR’UN MÜMTAZ ŞAHSİYETİ: MÜMTAZ *

“Biz düşüncelerimizi çok defa omuzlarımızda taşırız.”

Ahmet Hamdi Tanpınar – Huzur

 

Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış adlı eserinde “Huzur” üzerindeki fikirlerini aktarırken, yazısının başlığını “Bir Huzursuzluğun Romanı: Huzur” olarak seçer. Bu şuurlu bir seçimdir ve aslında romanın bütün bir panoramasını gösterir bize bu ifade. Evet, Huzur bir huzursuzluğun romanıdır. Ama neyin/kimin huzursuzluğu? Huzur’daki huzursuzluk, baştan sona, romanın baş ve baskın karakteri olan Mümtaz’ın huzursuzluğudur. Şayet Tanpınar romanın ismini Huzur değil de Mümtaz koysaydı, o gün de bugün de herhalde hiç kimse çıkıp da romanda pek çok karakter varken neden bu romanın ismi Mümtaz, diye sormazdı.

Esas olarak roman, romandaki dört önemli karakterin isimlerini taşıyan dört ana bölümden oluşur: İhsan, Nuran, Suad ve Mümtaz. Ancak bu bölümlerin tamamında, diğer karakterler değil yine Mümtaz baskındır. İlk üç bölüm her ne kadar diğer üç önemli karakterin ismini almış olsa da, anlatılanlar İhsan, Nuran ya da Suad değil, büyük ölçüde Mümtaz’ın onlarla olan münasebeti ve diğer karakterlerin Mümtaz üzerinde olan etkileridir. Romandaki bütün olaylar Mümtaz’ın çevresinde gelişir. Diğer karakterin romanda bulunma sebebi, Mümtaz ile olan münasebetlerinden ötürüdür. Bu yüzden Huzur, Mümtaz’ın romanı; roman içindeki huzursuzluk da Mümtaz’ın huzursuzluğudur diyebiliriz.

Mümtaz’ın “Huzur”u

Huzur, bir ağustos sabahı başlar. İkinci Dünya Savaşının ilanından yaklaşık bir gün önce başlayan roman, savaşın ilan edilmesi ile yani yaklaşık yirmi dört saat sonra da sona erer. Aradaki bölümleri ve geriye dönüşleri saymazsak, Huzur sıkıntılı bir şekilde başlar ve daha sıkıntılı bir şekilde biter. İhsan başlığını alan ilk bölümde, hasta yatağındaki İhsan’ı görürüz. İhsan, Mümtaz’ın anne babasının ölümünden sonra onu yanına alıp büyüten ve yetiştiren, fikir ve ahlak olarak Mümtaz’a çokça tesir etmiş bir karakterdir. Mümtaz’ın amcasının oğlu olan İhsan’a Mümtaz, ‘abi’ diye hitap eder. (Mümtaz’ın, Tanpınar’ın bizzat kendisi olduğunu düşünürsek, pek çok edebiyatçının iştirak ettiği bir nokta olarak İhsan’ın da Yahya Kemal’in resmedildiği bir karakter olduğunu söyleyebiliriz.) Bu ilk bölüm her yönüyle keder ve sıkıntı kokan bir bölümdür. Mümtaz İhsan’a bir hastabakıcı bulmak için evden çıkar. Bu noktalarda Mümtaz’ın sokaklarda nasıl da kendinden geçmiş olarak dolaştığını da görürüz. Çünkü Mümtaz, çok sevdiği ve hayatını ölünceye kadar devam ettirmek istediği Nuran ile ayrılmıştır. Tanpınar, aslında daha romanın başında, okuyucuya bu huzursuz ve sıkıntılı atmosferi tattırır. Bizler, Mümtaz ile Nuran hakkındaki ilk bilgileri alırız. Sonraki bölümlerde anlatılacak olan ilişkinin bitmiş olduğu gerçeği ile yüzleşiriz. Bu teknik, Tolstoy’un İvan İlyiç’in Ölümü eserini hatırlatır bize. Orada da Tolstoy öncelikle eserin başkarakteri olan İvan İlyiç’in öldüğünü gösterir daha ilk sayfalarda ve ardından esere giriş yaparak vermek istediklerini paylaşır okuyucu ile. Huzur’daki teknik de buna benzer. Mümtaz’ın tıpkı bir rüyadaymış izlenimi uyandıran ruh hali ile karşı karşıya bırakılırız daha romanın başlarında. Hatta o kadar ki Mümtaz, fiziksel olarak sağlıklı gözükmesinin yanında, İhsan’dan daha hasta bir görüntü çizer.  Çünkü hasta olan, Mümtaz’ın ruhudur.

İkinci bölüm Nuran başlığını taşır. Birinci bölüm ne kadar sıkıntılı ve huzursuzsa, ikinci bölüm de onun aksine bir o kadar huzurlu ve mutludur. Birinci bölümün geçtiği zamandan yaklaşık bir yıl kadar öncesi anlatılır. Bu bölümde daha çok Mümtaz ile Nuran arasındaki ilişki ön plandadır. Bu bölümde sık sık doğadan ve sanattan söz edilir ve Mümtaz’ın zihninde bütün bunlar Nuran ile birleşir. Aslında Huzur’da iki farklı Nuran vardır. Birincisi gerçek, olduğu gibi görünen ve romanın akışı içinde kendini gösteren Nuran’dır. İkincisi ise Mümtaz’ın gözündeki Nuran’dır. Ütopikleşmiş ve idealize edilmiş bir kadın tipi olan Nuran, adeta bir üst-insan konumundadır. Biz de romanın gidişatı içerisinde genel olarak Nuran’ın bu şekliyle yani idealize edilmiş tipi ile tanırız çünkü neredeyse bütün roman Mümtaz’ın gözüyle ve onun anlatımı ile aktarılır okuyucuya. Mümtaz ve Nuran’ın aşkı bedensel aşkın ötesinde, ortak bir bakış açısına, benzer fikirlere; müzik, sanat, doğa gibi konularda yakın hissiyatlara sahip olmalarına dayanır. Sanattan, bilhassa müzikten konuşurlar. İstanbul’u gezerler, ikisi de Boğaz’a hayrandır. Mümtaz’ın gözünde Nuran, sanat ve doğanın vücuda gelmiş halidir. Öyle ki onların aşkı başta Mahur Beste olmak üzere, Türk musikisinin üstüne kurulmuştur bile diyebiliriz. Ancak Nuran ile Mümtaz arasındaki bu bağ, Suad’ın ortaya çıkması ile sekteye uğrar ve en sonunda da yok olur. Yazar bunları bize bir sonraki bölümde Suad başlığı altında aktarır.

Üçüncü bölüm, Berna Moran’ın ifadesi ile “melankolik” bir bölümdür. Genel olarak diğer bölümlere benzemez. Fethi Naci, 1973’te kaleme aldığı “Huzur” adlı yazısında Suad’dan bahsederken “…ve sonunda Suad’ın bir Dostoyevski romanından çıkıp gelmişe benzeyen davranışı:” ifadesini kullanarak, bu bölümdeki üslup ve teknikteki farklılığa da dikkat çeker. Suad aslında Mümtaz’ın tam tersi bir karakterdir. O da Nuran’ı sever ancak Nuran’ı sevmesi, onu evlenmekten ve hatta çocuk sahibi olmaktan geri koymaz. O da İhsan gibi hastadır ancak onun bedenen yaşadığı hastalığı ruhuna da bulaşmıştır. Eski Yeşilçam filmlerimizde görünen kötü adam rolü, Huzur’da Suad’a verilmiş gibidir ve Suad sanki satır aralarında okuyucuya, “Bu filmin kötü adamı benim!” diye fısıldar. Çünkü romanın sonuna geldiğimizde Mümtaz’ın içinde bulunduğu ‘huzursuz’ duruma büyük ölçüde Suad’ın sebep olduğu kanaatine varırız.  Suad Nuran’a olan aşkı yörüngesinde sanki bir şekilde intikam almaya çalışır Mümtaz’dan ve bunu da başarır. Nuran’ın Mümtaz ile evlenmek üzere olduğunu bilmesine rağmen Nuran’a bir mektup yazar. En sonunda da yapabileceği en uç eylemi gerçekleştirir ve Mümtaz’ın evinde kendisini asarak intihar eder. Nuran bu tablo karşısında aralarına bir ölünün girdiğini düşünür ve Mümtaz ile evlenmekten vazgeçer.

Son bölüm Mümtaz adını taşır. Bu bölüm birinci bölümün devamı niteliğindedir. Aradaki bölümlerde Nuran ile olan aşk hikâyesi anlatılır geriye dönüş ile. Mümtaz bu sefer de doktor bulmak ve ilaç almak için sokağa çıkar. Birinci bölümdekine benzer ruh hali vardır Mümtaz’da. Mümtaz’ın Nuran’dan ayrılırsa çıldıracağı olasılığını önceki sayfalarda öğrenen okuyucu, Mümtaz’ın sonunu merak eder. Gerçekten de öyle olur. Psikolojik olarak Nuran’dan ayrılması ve toplumsal olarak da savaşın başlaması durumu Mümtaz’ın zaten hasta olan ruhunu iyice yıpratır ve nihayetinde Mümtaz’ı ölmüş olan Suad ile konuşurken görürüz. Bu aynı zamanda Mümtaz’ın gerçekten de çıldırdığını öğrendiğimiz romanın sonudur.

Huzur’un “Mümtaz”ı

Şimdi romanın sonundan, tekrar başa dönelim ve Mümtaz kimdir, ona değinelim. Mümtaz, anne ve babasının ölümünden sonra amcasının oğlu İhsan tarafından yetiştirilen, Galatasaray Lisesi’nde okumuş, ardından Edebiyat Fakültesi’nde doktora yazan, Şeyh Galip üzerine bir roman yazmaya çalışan bir gençtir. Yirmili yaşlarının ortalarındadır. Ancak Mümtaz’ı tanımlamaya bunlar yetmez. Abdullah Uçman’ın anlatımı ile Mümtaz, “küçük sayılabilecek bir yaşta tabiat karşısında varlığın sırları üzerinde düşüncelere dalan, ama bunları çözebilmek için yaşı henüz çok küçük olan biridir. Yani Mümtaz bir defa sıradan, alelade bir kahraman değildir; hayata bir sanatçı duyarlığı ile bakan Mümtaz, romanın ilerleyen sayfalarında hayattan sanata, sanattan hayata doğru gider gelir.”  Roman boyunca Mümtaz ile ilgili olarak dikkatimizi çeken en önemli yönlerden biri, işte bu sanatçı şahsiyetidir. İçindeki şairane duygular, Mümtaz’ın hayata karşı olan bakış açısını etkilemiş ve belki de pek çok akranına göre, onda farklı farklı hassasiyetler oluşmasına neden olmuştur. Boğaz’ın güzelliği karşısında mest olan Mümtaz, yeri gelir sokakta gördüğü karamsar bir tabloya da aynı hassasiyetle üzülür. Önceki satırlarda da belirttiğimiz üzere Mümtaz sanatı ve doğayı birbiriyle sık sık bütünleştirir. Özellikle Nuran ile olan aşkı sırasında bu daha belirgindir ve söylediğimiz gibi Nuran’ı sanatın ve doğanın vücuda gelmiş hali olarak görür. İşte bu bakış açısı Mümtaz’ın ruh halinin nasıl bir çerçevede olduğunu da gösterir bize. Bu anlamda bakacak olursak, Mümtaz’ın, “Hüsn ü Aşk”ın yazarı olan Şeyh Galip’in romanını yazmak istemesinin de tesadüfî bir tercih olmadığını görmemiz mümkündür.

Burada bir parantez açarak “Mümtaz” ismine değinmek de yerinde olacaktır. Arapça bir isim olan Mümtaz, Türkçe’de “seçkin” demektir. Tanpınar, karakteri hakkındaki ilk fikri burada verir aslında okuyucuya. Karakterin Mümtaz ismini alması Tanpınar tarafından net bir tercih olarak görünebilir gözümüze. Yukarıda da belirttiğimiz üzere, Mümtaz’ın her şeyden önce çevresine karşı estetik bir bakış açısının olması, hayat üzerinde derin düşüncelere dalması gibi özellikleri, Mümtaz’ı gerçekten de “mümtaz” bir şahsiyet yapar.

Tanpınar, aslında Mümtaz ile Türk aydınının durumunu da anlatmaya çalışır. Hatta İhsan’ı da dâhil edebiliriz bu Türk aydını durumuna çünkü İhsan da tam anlamıyla bir aydın profili çizer Mümtaz ile birlikte. Daha da ötesi İhsan, duruşuyla, söylemleriyle, Mümtaz üzerindeki tesiri ile Mümtaz’dan daha “aydın”dır. Mümtaz’ın bu konumuna da roman boyunca eşlik ederiz. Tanpınar bunu, okuyucuya vermek için özellikle müziği kullanır. Batı müziğinden ve doğu müziğinden çeşitli isimler satır aralarında okuyucuya göz kırpar. Tanpınar, Mümtaz aracılığı ile yeni bir aydın tipi çizmektedir. Doğu ile batıyı, geçmiş ile geleceği birleştiren ve sentez yapan bir aydın tipidir bu. Huzur’da “Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu; Dede’yi Wagner olmadığı için, Yunus’u Varleine, Baki’yi Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya’nın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en iyi giyinmiş milleti olduğumuz halde çırılçıplak yaşıyoruz. Coğrafya, kültür, her şey, bizden bir yeni terkip bekliyor; biz misyonlarımızın farkında değiliz. Başka milletlerin tecrübesini yaşamaya çalışıyoruz.” diyen Tanpınar, aslında köklerine olan bağlılığa da işaret ediyordu ve batılılaşma felsefesi ile hareket eden pek çok aydını da üstü kapalı eleştiriyordu. Batılılaşmaya karşı olmayan Tanpınar, bunun, yüzümüzü batıya sırtımızı doğuya dönerek yapılmaması gerektiğini vurgularken, yeni Türk aydınının tipini de Huzur’da pek çok kez göstermiş oluyordu. “Maziyi ihmal edersek hayatımız da ecnebi bir cisim gibi bizi rahatsız eder, terkibin içine ister istemez sokacağız.” derken de aynı noktayı vurguluyordu Tanpınar.  İşte Mümtaz, bu yeni aydın tipidir. Doğu ile batı arasında bir sentez oluşturacak, geçmiş ile gelecek arasında bir köprü kurabilecek olan aydın tipi… Yeni Türkiye’nin ihtiyacı olan aydın tipi… Ancak eserin geneline baktığımızda, Mümtaz’ın hep bir arada kalmış durumda olduğunu da görürüz. Ne doğulu ne de batılı olabilmiş, ne doğuyu terk edebilmiş ne de batıya tam olarak adapte olabilmiş, Dede Efendi’yi de Wagner’i de dinleyen bu karakter tipi, Tanpınar’ın hayata karşı olan bakış açısının etkilediği karakter tipidir. Mümtaz da Tanpınar gibi –Tanpınar’ın çok söylediği- eşiği geçememiştir.

Romanda Mümtaz’ın sadece bir “hülya adamı” olmadığını da görürüz böylece. Mümtaz, hayatta bir iddiası olan, (Tanpınar’ın deyimiyle) bir macerası olan adamdır. Mümtaz, memleket meselelerine uzak değildir. Roman boyunca Mümtaz’ın romantik ve şairane duruşu daha baskın gibi görünse de, toplumsal konular üzerinde de, ekonomik durum üzerinde de düşünen bir insandır o. Mümtaz, “işsiz insanlara iş bulmak” gerekliliği üzerinde düşünürken, okuyucu olarak bizler, romanda adeta başka bir Mümtaz görmüş oluruz. Mümtaz ile Tanpınar arasındaki benzerliklerin biri de budur aslında. Tanpınar, zaman zaman Mümtaz’a, zaman zaman ise İhsan’a söyletir düşündüklerini. Böylece çok taraflı bir bakış açısı oluşturur olayların genelinde. Zaten Mümtaz’a bakınca, yaşının henüz yirmi beşlerinde olması ancak fikirlerinin yaşından çok daha olgun durmasını, Tanpınar’ın şahsından başka bir şeyle açıklamak zordur. Yine Tolstoy’dan bir örnek vererek benzerlik kurarsak; Diriliş’in başkarakteri olan Nehludov’un, genç yaşına rağmen, karşılaştıkları üzerinde çok derin düşünen, olgun tavırlı, yaşının ötesinde görüntü sergileyen bir tip olmasının, Diriliş’in yazarı olan Tolstoy’un yetmişli yaşlarında olmasıyla bağlantılı olduğunu görürüz. Tanpınar ile Tolstoy’u bu anlamda birbirine benzetebiliriz belki.

İkinci Dünya Savaşı’nın kapıda olduğu Huzur’da, Mümtaz da bu savaş ortamından da psikolojik olarak etkilenmiştir. Aslında savaşın ve -doğrudan ya da dolaylı olarak- ölümün, Mümtaz üzerindeki etkileri anne ve babasının, Mümtaz küçük yaştayken ölmesine dayanır. Daha çocuk denebilecek yaşta anne ve babasını kaybeden Mümtaz’ın içerisindeki boşluk, taşıyabileceğinden çok daha ağırdır. Ölümün farkında olarak yaşamanın verdiği “trajedi”nin insan ruhundaki zedeleyici etkisini Mümtaz’ın karakterinde çok sık görsek de; Tanpınar, “Ne ölüm var, ne de hayat var. Biz varız. İkisi de bizde. Onlar, ötekiler sadece zaman aynasından geçen küçük, büyük arızalardı.” diyerek ölüme de yaşama da farklı bir pencereden bakmamızı da sağlıyordu ayrıca Huzur’un satır aralarında. Savaş kapıdadır artık, evet. Ancak romanın başından sonuna kadar savaş ile ilgili derin betimleyici öğelere ya da savaşın somut etkilerine denk gelmeyiz. Savaşın var olduğunu/olacağını, okuyucu olarak bizler biliriz ancak onunla ilgili geniş anlatımlara denk gelmeyiz. Savaşın yarattığı çeşitli sıkıntılar gözler önüne serilir yine de. Mümtaz da bu minvalde kendisini, dünyayı ve savaşı sorgular: “Muharebe olursa bu hamal askere gidecek! Ben de gideceğim! Fakat arada bir fark var. Ben M. Hitler’i ve fikirlerini tanıyor ve ona kızıyorum. Onunla sevine sevine dövüşürüm. Fakat bu biçare ne Almanya’nın, ne de bu fikirlerin farkında. Bilmediği, tanımadığı bir davaya karşı harp edecek; belki de ölecek!”  Mümtaz’ın bu sözlerinde ve duruşunda bile bir aydın tavrı vardır. Kendisini bir hamal ile aynı kefeye kesinlikle koymaz hatta o hamalın cehaletinden dolayı hamala acır. Oysaki kendisi savaşı, savaşın getirdiği tecrübeleri, ölüm duygusunu ve benzeri durumları bilir. Dünyada olan bitene yabancı değildir. Her birini takip eder. Daha önce de söylediğimiz gibi, “Mümtaz, bir macerası olan adamdır.”

Huzur ve Mümtaz ile ilgili söylenecek olanlar bitmez. Huzur, çok yönlü ve her ne kadar Mümtaz merkezli olsa da her karakteri için ayrı ayrı incelenmesi gereken bir eser. Sevim Kantarcıoğlu’nun, “Tanpınar’ın Huzur’u, hem psikolojik bir roman hem de bir fikir romanıdır. Yazar eserinde hem başkarakteri Mümtaz’ın herhangi bir birey olmasını, hem de bütün Türk aydınlarının temsilcisi olmasını sağlamış, yani bir tip de yaratmıştır.” şeklindeki sözlerine katılmakla birlikte, olaya “Türk aydını” meselesi bağlamında bakarken “İhsan”ın da hakkını vermemiz gerektiğini de eklemek isterim. Söylediğim gibi, Huzur Mümtaz’ın romanıdır büyük ölçüde, evet; ancak İhsan, Nuran, Suad ve diğer karakterler de, romanın gidişatında belirleyici olan öğelerdir. Bu yüzden Huzur tekrar tekrar tetkik edilmesi gereken bir eserdir. Biz bu yazıda, Huzur’a, “Mümtaz” merkezince bakmaya çalıştık. Huzur’u, Mümtaz’ı ve pek tabi ki Tanpınar’ı zaman eskitemeyecektir. Hatta döneminde anlaşılamayan, Tanpınar da ölümünden sonra daha çok anlaşılmaya çalışılmış ve eserleri üzerinde incelemeler yapılmıştır. Zaman gelip geçicidir ancak eserler baki kalır. Tanpınar’ın eserlerinin de öyle olacağını düşündüğümü belirterek, yazıyı “şair” Tanpınar ile bitirmek isterim:

“Ne içindeyim zamanın,

Ne de büsbütün dışında

Yekpare geniş bir anın

Parçalanmaz akışında.”

 

KAYNAKÇA:

1-      Huzur, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yapı Kredi Yay., İstanbul 2002

2-      Bir Gül Bu Karanlıklarda, Haz: A. Uçman, Handan İnci,3FYay., İstanbul 2008

3-      Türk ve Dünya Romanlarında Modernizm, Sevim Kantarcıoğlu, Paradigma Yay., İstanbul 2007

4-      Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, İletişim Yay., İstanbul 2007

5-      Roman Kahramanları, Üç Aylık Edebiyat Dergisi, 4.Sayı – Ekim-Aralık 2010

6-      Dergâh, Edebiyat Sanat Kültür Dergisi, 246.Sayı – Ağustos 2010

Mavi Yeşil Dergisi’nin Mayıs-Haziran 2011′deki  69. sayısında yayımlanmıştır.


ESARET’İN PANORAMASI (Mavi Yeşil 67. Sayı)

ESARET’İN PANORAMASI *

“Ateşten ve yiyecekten yoksun bir insan için özgürlük, hiç de acelesi olmayan bir lükstür.”  diye bahseder Albert Camus özgürlük için. Tabi ki özgürlük üzerine söylenmiş tek söz Camus’nun bu cümlesi değildir ki bu, ne ilk olmuştur ne de son olacaktır. Özgürlük kavramı, ilk çağlardan bu yana pek çok düşünür ve felsefecinin kafasını kurcalamış ve konu üzerinde çok fazla şey konuşulmuştur. Her şeyin zıddı ile var olduğu bir dünyada özgürlük üzerine düşünürken, aklımıza onun zıddı olan “esaret” de gelir ister istemez ve bu iki kavramın birbirine ne kadar da yaslı olduğunu fark ederiz düşündükçe. 21. yüzyılın modern toplumundan tarihsel olarak geriye doğru gidersek, bu iki kavramın her dönem için bireysel veya toplumsal olarak önemli ve dikkat çekici pek çok konunun merkezinde olduğunu görürüz. Bu bakışla, esaretin, diğer bir adıyla köleliğin tarihinin ne kadar eski olduğu aşikârdır. Geçmişinin eski Mısır’a, Yunan’a, Roma’ya, Mezopotamya’ya kadar uzandığını ve hatta eski dönemlerde köleciliğin gayet sosyal bir olgu olarak görüldüğünü söylememiz mümkündür. Osmanlı toplumunda da kölecilik olgusunun var olduğu bir gerçektir. Köleciliğin nereden geldiğini, hangi alanlarda kullanıldığını, köle ticareti ve benzeri konuları açmaya çalışırsak, meseleyi geniş bir çerçeveden görmemiz gerekir ve burada, üç beş satır yetersiz kalır bu konuda. Bizim konumuz ise, edebiyatımızda “kölelik” temasını işleyen ilk metin, yani Ahmet Mithat Efendi’nin “Esaret” adlı hikâyesidir.

Kölelik Karşıtı İlk Hikâye ve Ahmet Mithat’ın Temel Çizgileri

Esaret, Ahmet Mithat tarafından, Letaif-i Rivâyât’ın ikinci hikâyesi olarak 1870 yılında (Ahmet Mithat henüz 26 yaşında iken) yayımlanan bir hikâyedir. Edebiyatımızdaki “ilk”lerden olması bağlamında dikkate değerdir. Ahmet Mithat, hem romancı hem hikâyeci kişiliği ile kendi döneminde, edebi anlamda önemli girişimlerde bulunmuştur. Eserlerine baktığımızda, onun hikâyeciliğinin, romancılığından önce geldiğini görürüz. Bu açıdan bakarsak, hikâyeleri, romana gitme yolunda önemli bir basamak olmuştur onun için. Esaret’in Ahmet Mithat’ın ilk hikâyelerinden birisi ve kölelik temasını işleyen ilk hikâye olmasının yanında sonradan yazılacak olan başka hikâyelere de (akla ilk gelebilecek olan Samipaşazade Sezai’nin aynı temayı işleyen eseri olan Sergüzeşt’tir) öncülük ettiğini görürüz.  Dediğimiz gibi öncü bir isim olması açısından, Ahmet Mithat’ın sadece bu eseri değil, diğer eserleri de dikkatle okunmalıdır ancak aynı perspektifle meseleye yaklaştığımızda, bu “ilk”lere imza atmasının, eserlerinde birtakım eksiklikler ve zafiyetlere yol açtığını da görürüz. Tanzimat öncesinde eski ve köklü bir hikâye ve roman geleneğimizin olmaması bu durumun en önemli sebebidir. Zaten Tanzimat nesirlerine bakarsak, ilk örneklerin hemen hepsinin batı kaynaklı eserleri taklit etme yoluyla ortaya konduğunu görürüz. Eserlerindeki çeşitli zafiyete rağmen Ahmet Mithat, halk için yazan bir yazardır. Sanatı ikinci plana iten Ahmet Mithat, yazarlığını halkın eğitimi adına kullanmaya çaba göstermiştir. Eserlerinin temelini de “kıssadan hisse” felsefesi üzerine kurmuştur. Eserlerinde, pek çok kez konu dışına çıkarak farklı alanlarda da bilgi vermekten geri durmaz. Tanpınar’a kulak vererek paragrafımızı nihayete erdirelim. Ahmet Mithat’tan şöyle bahseder Tanpınar: “… Ahmet Mithat Efendi, hikâye ve romanda icat yahut adaptasyon yolu ile birkaç esaslı kapı açmaya muvaffak olmuştur. Getirdiği şeylerin çoğunu başkalarının derinleştirmesi ve tam şekilde hayatımıza maletmesi bizi bu gayrete hak ettiği yeri vermekten menetmemelidir.” [1]

Esaret’in Esaret’i

Önceki satırlarda da belirttiğimiz üzere,  edebiyatımızdaki esaret temasının çekirdeğini bu hikâye oluşturur. Ahmet Mithat’ın kölelik konusuna böylesi eğilmesinin en önemli sebeplerinden birisi de, kendisinin de Çerkez bir annenin oğlu olmasıdır. Zaten yazdıklarının hemen hepsinde, yaşadığı yahut yakından tanık olduğu konuları işler yazar. “Esaret, Kafkasya’dan küçük yaşta kaçırılan sonra da İstanbul’da esir pazarlarına satılan kız ve erkek çocuklarının öyküsüdür. Ahmet Mithat Efendi, bu konuya eleştirel bir bakış açısı getirmektedir.” [2]

Hikâyenin başkahramanı Zeynel Bey, kendisine ait konakta annesi, dul olan ablası ve dadısı ile yaşar. Evliliği, özellikle getireceği sorumluluklardan ötürü, ilerleyen yaşlarına kadar düşünmez. Bir süre sonra annesi ve ablası ölür. Zeynel Bey de zaman ilerledikçe, hayatına bir çekidüzen vermesi gerektiğini düşünür. Esasen esaret fikrine muhalif olmasına rağmen bir ahbabı aracılığıyla eve bir odalık alır. Aslında okuyucu olarak bizler, hikâyedeki ilk çelişik durumu burada görürüz; esarete karşı olan birisinin odalık alması durumudur bu. Ancak ilerleyen satırlarda odalık ile ilgili çok fazla ayrıntılı bilgi verilmez. Hatta okuyucu olarak bizler, odalığın adını, nereden ve nasıl geldiği gibi konuları öğrenemeyiz. Yalnızca dikkat çeken bir nokta vardır ki Zeynel Bey, odalığına köle gibi davranmaz.  Öyle ki boş vakitlerde ona okuma ve yazma öğrettiğini görürüz. Bununla birlikte satır aralarında odalığını bir esir olarak görmediğini ancak bunu odalığının bir türlü anlayamayacağını söyler bize. Bu tavır, biraz da yazarın kendi tavrının dışavurumudur. Öyle ki Ahmet Mithat, köleliğin karşısında olan bir vatandaştır her şeyden önce. O kadar ki kadınlar ile erkekler arasında eşitliği de (özellikle Felsefe-i Zenan’da) savunmuştur. Bütün bunları eserlerinde net bir şekilde aktarmaktan geri durmamıştır.

Hikâyemize dönecek olursak, devamında, Zeynel Bey’in memuriyetten istifa ettiğini ve evinde sakin bir hayat sürdüğünü okuruz. Bir zaman sonra ahbaplarından birisi, kendisine sekiz dokuz yaşlarında esir bir kız çocuğu getirir. Bu kız çocuğu eve gelen ikinci esirdir. Aradan çok geçmeden aynı ahbabı bir de on bir on iki yaşlarında bir erkek çocuğundan bahseder ve onun da eve yeni gelen kız çocuğu kadar akıllı, zeki ve terbiyeli olduğunu dile getirerek, Zeynel Bey’in onu da almasını ve birlikte yetiştirmesini ister. Zeynel Bey başta istemese de teklifi kabul eder. Zeynel Bey’in evinde, odalık ile birlikte toplamda üç esir olmuştur artık. Ancak tıpkı odalıkta olduğu gibi sanki evdekiler esir değil de Zeynel Bey’in öz çocuklarıdır. Çocuklar gerçekten de çok zeki ve terbiyelidir. Kendilerine öğretileni hemen kapmaktadırlar. Zaten çocukların isimlerine de dikkat edecek olursak, kızın isminin Fitnat, erkeğin isminin Fatin olduğunu görürüz ki Arapça kökenli bu isimlerden Fitnat, “Zihin açıklığı, kolay kavrama ve anlama yeteneği, zekâ”; Fatin ise “Zeki, akıllı, anlayışlı, kavrayışlı kimse.” anlamlarına gelmektedir. Yani yazar, isim seçiminde de bilinçli tercihler yapmıştır.[3] İşte bu sebeple Zeynel Bey kendisini çocuklara adar ve onlara çeşitli ilimlerden musikiye kadar dersler verir. Ahmet Mithat’ın “öğretici insan” modeli burada da devrededir. Hikâyenin başından itibaren köleleri bırakın ağır işlerde çalıştırmayı, onları en ufak şekilde incitecek bir davranışta bile bulunmaz Zeynel Bey. Hatta bahsettiğimiz üzere, onlara dersler vererek kendilerini geliştirmelerini sağlar. Yazar bu yaklaşımıyla, sosyolojik açıdan da köleliğin nasıl olması hatta olmaması gerektiğini göstermek istemiştir belki de. Kendi ideolojisini, yarattığı karakterler üzerinden gözler önüne sermiştir.

Hikâyenin sonraki satırlarında kişilerin psikolojik durumlarını daha derinden anlarız. Fitnat ile Fatin büyüdükçe aralarında duygusal bir bağ da gelişir. Diğer yandan Zeynel Bey de Fitnat’tan hoşlanmakta ve efendilik nüfuzunu onun üstünde kullanmak istemektedir. Yalnız yine kötü bir niyet söz konusu değildir ki okur olarak bizler, hikâyeyi okudukça Zeynel bey’in gerçekten de Fitnat’a âşık olduğunu düşünürüz. Ancak ilk başta Fitnat ile Fatin arasındaki durumu fark etmeyen Zeynel Bey, ilerleyen zamanlarda iki gencin birbirlerine duyduğu ilgiyi tesadüfen fark eder. Bunun üzerine büyük bir vicdan muhasebesi başlar. Bu vicdan muhasebesi ile birlikte hikâyedeki esas verilmek istenen mesaj da aktarılmaya başlanmıştır belki de. Zeynel Bey yasal olarak Fitnat’a sahip olsa da vicdanı, onun üzerinde baskı ile egemenlik kurmasına engel olur. Nihayetinde, Zeynel Bey dayanamayarak Fitnat’a açılır ancak karşılık göremeyince Fitnat’ı denediğini ve ne tepki vereceğini ölçmek için böyle bir oyuna başvurduğunu söyler. İşte, bu noktada gözümüze çarpar Zeynel Bey’i Fitnat’tan uzaklaştıran güç, yani vicdan… Tanpınar şöyle açıklıyor bu hususu: “Hikâyenin en mühim tarafı şüphesiz kahramanın genç cariyeye duyduğu aşkı yenmesidir. Onun odasında geçirdiği tereddüt anı, çok acemi bir dille verilen karşısındakinin hislerine hürmet endişesi, edebiyatımızda –yani adeta resmi şekilde- yeni bir insanın başlangıcıdır.” [4]

 

Öykü ilerledikçe, Tanpınar’ın da bahsettiği gibi Zeynel Bey’in gerçekten de Fitnat’tan kendisini soyutlamaya çalıştığını görürüz. Nefsi ile vicdanı arasındaki çatışma hikayenin sonuna kadar nihayete ermese de, bu yolda gösterdiği çaba, Ahmet Mithat tarafından da takdire değer bir eylem olarak aktarılır bizlere. Akabinde zaten iki gencin arasındaki ilişkiyi de öğrenen Zeynel Bey, gençleri evlendirmeye karar verir ve çok geçmeden bu evlilik de gerçekleşir. Ancak henüz evliliğin ilk gecesinde Fitnat ile Fatin, kölelik üzerine konuşurlarken tamamen tesadüf eseri kardeş olduklarını öğrenirler.  En sonunda da bu duruma katlanamayacaklarını anlatan bir mektup yazarak intihar ederler. Burada yine teknik olarak bir basitlik göze çarpmaktadır. Bu hususu, daha önce hiç konuşmamış olmaları, evlilik gecesinde böyle bir şeyi fark etmeleri ve yazarın birbirlerinin kardeşi olduklarını onlara bir başka yolla değil de birbirlerinden öğrenmeleri yolu ile aktarması hikâyenin eğreti duran bir başka noktasıdır. Zaten hikâyeyi baştan sona Zeynel Bey’in ağzından dinleyen bizler, Fitnat ile Fatin’in kardeş olduklarını da Zeynel Bey’e bıraktıkları mektubu, yine Zeynel Bey’in bizlere aktarmasından öğreniriz. Fitnat ile Fatin evlenir ve aynı gece kardeş olduklarını öğrenirler; hemen ardından da intihar ederler. Ahmet Mithat, gençlerin yazdıkları mektubu bize aktaran Zeynel Bey’in ağzından çıkan şu sözlerle hikâyeyi nihayete erdirirken, Zeynel Bey’in halet-i ruhiyesini de bir kez daha gözler önüne serer : “Keyfiyetin hikâyesi burada tamam oluyor. Ama benim teessüf ve teessürüm hikâye ile beraber tamam olmuyor. Bu teessür şimdiye kadar devam eylediği gibi, ölünceye kadar dahi devam edeceği derkârdır.” [5]

Son Sözler

Esaret, büyük ölçüde romantik bir son ile bitmektedir. Kahramanlarını son perdede öldüren Ahmet Mithat, belki de bilinçli bir tercih yaparak böyle bir son oluşturmuştur. Aslında bu, o dönem için kabullenilebilir bir sondur da diyebiliriz. Kahramanların son anda kardeş olduklarını öğrenmeleri yahut başka bir sebeple birbirlerini seven iki insanın evlenememesi ya da birbirlerini sevmekten vazgeçmesi, o dönemle birlikte, pek çok başka eserde de işlenmiştir. Hatta bu tip sonları Yeşilçam sinemamızın farklı filmlerinde görmemiz de mümkün olmuştur daha sonraki dönemde. Bunu bir kenara bırakırsak kahramanların intiharı seçmesi ise, içinde bulundukları durumdan kurtulamayacaklarını ve başka çıkar yol bulamadıklarını anlatır bize. Yine benzer temalı bir başka örnek olan Sergüzeşt’in sonunda da, romanın baş karakteri Dilber, kendisini nehre atarak intihar etme yolunu seçmiştir. “Gerçek hürriyetin bu dünyada olmadığı düşüncesi her iki metinde de vurgulanır. Fitnat ile Fatin intihar etmeden önce bıraktıkları mektupta, değil insan ve hayvan olmak taş olsalar bile gerçek anlamda özgür olamayacaklarını ifade ederler. Bu karamsar bir dünya görüşünün göstergesidir.” [6]

Hikayenin sonu her ne kadar romantik olsa da, temelinde realist öğeler içerir. Kölecilik, köle ticareti, vicdan muhasebesi, insan ilişkileri, eğitim, çocuk ve çocuk terbiyesi gibi konular hikayenin özünü oluşturan gerçekçi öğelerdendir. Ahmet Mithat’ın bu noktadaki duruşu da, Zeynel Bey üzerinden yorumlarsak tam bir aydın duruşudur. Ya da Ahmet Mithat, yazdıklarıyla, durumun öyle olması gerektiğini aktarır okuyucuya. Kölesi olmasına rağmen çocuklara verdiği eğitimden tutun da nefsi ile vicdanı arasında kalan Zeynel Bey’in vicdan muhasebesi sonucunda Fitnat’tan uzaklaşmasına kadar olan bütün olaylar, Zeynel Bey’i okuyucunun gözünde yüceltir ve üst bir mevkiye taşır. Hikayenin teknik olarak zafiyetlerini bir kenara bırakırsak, metin, dikkatle okunması  ve Tanpınar’dan da naklettiğimiz üzere, ‘yeni insan’ modelinin ortaya çıkışı bağlamında önemle incelenmesi gereken bir eserdir. Anlatılan özgürlük/esaret konusu ise bireysel çerçevede bakılınca psikolojik olarak, kitlesel çerçevede bakılınca sosyolojik olarak incelenmesi gereken bir husustur. Ahmet Mithat’ın sanat anlayışının toplumcu temellerini dikkate alırsak, sanatsal yönden zayıf olan bu eseri anlamamız daha da kolaylaşır ki Ahmet Mithat pek çok eserinde olduğu gibi Esaret’te de sanatı ikinci plana itmiş ve ders vermek, bir görüşü anlatmak amacıyla almıştır kalemini eline. Bu vesile ile yine Tanpınar’ın da söylediği gibi, teknik ve üslupta birtakım zayıflıkları olsa da gösterdiği gayretten ötürü Ahmet Mithat’a hak ettiği değeri vermeliyiz.

Dipnotlar:

[1] Ahmet Hamdi Tanpınar, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, YKY, İstanbul 2006, s.416

[2] Ali İhsan Kolcu, Tanzimat Edebiyatı II – Hikaye ve Roman, Salkımsöğüt Yay., Ankara 2005, s.34

[3] Yazarın bu tavrının belirgin bir örneğini de Felâtun Bey İle Râkım Efendi adlı eserinde görürüz. Felatun karakteri, batılılaşmayı yanlış anlamış bir karakterdir ve Ahmet Mithat da bu karaktere ‘Felatun’ ismini vererek bu yanlışlık üzerindenEflatun (Platon) ismiyle oynayarak gönderme yapar. Diğer yandan ‘Rakım’ ise hesap kitap işlerinden anlayan anlamına gelmektedir ki bu karaktere Rakım ismini vererek de Felatun’un karşısına zıt bir figür koymuştur yazar.

[4] Ahmet Hamdi Tanpınar, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, YKY, İstanbul 2006, s.417

[5] Ali İhsan Kolcu, Tanzimat Edebiyatı II – Hikaye ve Roman, Salkımsöğüt Yay., Ankara 2005, s.354 (Letaif-i Rivayat, Haz. F. Gökçek – S. Çağın)

[6] Ali İhsan Kolcu, Tanzimat Edebiyatı II – Hikaye ve Roman, Salkımsöğüt Yay., Ankara 2005, s.36

Mavi Yeşil Dergisi’nin Ocak-Şubat 2011’deki  67. sayısında yayımlanmıştır.


BU BİR PİPO DEĞİLDİR (Mavi Yeşil 66. Sayı)

BU BİR PİPO DEĞİLDİR *

Başlarken

Belçikalı ünlü ressam René Magritte, nesnelerin, göründüklerinin altında çok daha farklı anlamlara sahip olduklarını düşünürdü. Sanat anlayışını da bu zemine oturtmuştur büyük ölçüde. “İmgelerin İhaneti” adlı tablosunda, tuvale bir pipo çizmiş ve altına da Fransızca, “Ceci n’est pas une pipe” yani “Bu bir pipo değildir” yazmıştır. Magritte’in anlatmaya çalıştığı şey, gördüğümüzün bir pipo değil, sadece, bir pipo resmi olduğuydu. Görülen, yazılan, çizilen, söylenen ile yaşanan yani “gerçek” farklı şekillerde var olabilir. Çok basit bir kavram ya da olgu bile, aslında altında bambaşka ve farklı anlamlar barındırabilir. Gerçek, çoğu zaman, gördüğümüzden farklıdır.

Bu yazının esas konusu ise ne resim, ne de pipo. Bu yazının konusu; barış. Yazıya böyle bir paragrafla başlamamızın sebebi ise “barış” kavramının aslında ne olduğu ve bizim, bugün, modern dünyada barışı, gerçek anlamıyla ne kadar yaşayabildiğimiz problemine imgesel bir gönderme yapmaktır. Keza barışın sözde ve satır aralarında çokça dolaştığı, ancak bir türlü pratiğe yansımadığı da aşikârdır. Diğer bir deyişle, ortada bir pipo yoktur, sadece bir pipo resmi vardır.

Peki, barış nedir? “Barış” kelimesinden/kavramından ne anlamalıyız? Bir barış kültürü nasıl oluşturulur? Evrensel normlara göre bir barış şekli mümkün müdür? Barışın içinde hangi alt kavramlar vardır? Barış için neye ihtiyacımız var?  Bütün bu soru(n)lar insanlık tarihi boyunca sorulmuş ve cevabı aranmış, barışa dair çeşitli bakış açılarının merkezinde bulunan birkaç soru işaretidir. Satırlar ilerledikçe, biz de bu sorulara yine satır aralarında cevaplar aramaya çalışacağız.

Barış, Adalet ve Diğerleri

Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki, insan tarihsel süreç içerisinde ve var olduğundan beri, her ne kadar onlarca savaşın içinde bulunmuş olsa da, her zaman için barışa inanmış ve barış içinde yaşamayı arzu ederek, barışa özlemini bir şekilde dile getirmiştir. Savaşın; açlık, sefalet ve felaketten başka bir netice getirmediğinin farkında olan insanoğlu, savaş içerisinde geçen bütün zamanlarına belki de sonunda barışa uzanacakları umuduyla katlanmıştır. Şimdi az önce sorduğumuz soruya dönecek olursak, barış nedir?

Sözlük anlamı olarak barış (TDK’nin tanımlarına göre) şu şekillerde açıklanıyor:

1. Barışma işi.

2. Savaşın bittiğinin bir antlaşmayla belirtilmesinden sonraki durum, sulh, hazar.

3. Böyle bir antlaşmadan sonra insanlık tarihindeki süreç. 

4. Uyum, karşılıklı anlayış ve hoşgörü ile oluşturulan ortam

Sözlük tanımlarına baktığımızda, “barış”ın anlamlarının hep “olumlu” olduğunu görüyoruz. Ancak bugün, küresel anlamda da yerel anlamda da bakacak olursak, böyle bir ortamın olmadığı açıktır. Barış, bu kadar olumlu anlamlar içerirken ve az önce de söylediğimiz gibi insanoğlunun doğasında barış varken, neden bir barış ortamı içerisinde değiliz? Çünkü dünya, barışın belki de temel unsuru olan “adalet”ten yoksun. Hoşgörü ve sevgi ortamına ise uzak… Barışın temek taşı olan adalet, pratikte ne yazık ki uygulanmayan (iyimser bir yaklaşımla uygulanamayan da diyebiliriz) bir olgu. Dünya üzerinde ise adaleti sağlamakla yükümlü olan en önemli kurum, devlettir. Devlet, öncelikle kendi tebaasındaki topluma yol gösterici olmalı, toplumun bütün kesimlerine karşı şefkatle yaklaşmalı, insanları her türlü şiddet ortamından uzak tutmalı ve adil bir dünya görüşü ile halka faydalı işlerde bulunmalıdır. Ardından uluslararası ilişkilerinde de bu bakış açısıyla hareket etmeli, barış ve adalet için çaba göstermelidir. Adaletin olmadığı yerde barışı aramak, çölde vaha aramak gibi bir şeydir. İşte bu minvalde meseleye bakarsak, barışın neden olmadığına dair olan sorunun cevabının da dünyadaki sosyal adaletin eksikliğinde görürüz. Ne yazık ki günümüzde, adil toplumlar yerine, çıkarcılığın ön planda olduğu ve birtakım sosyal ayrımcılıklara göz yumulduğu beşeri ilişkiler yumağı bir düzen görülmektedir. Modern dünyada, özellikle küresel sermayeyi ellerinde bulunduran güçler, Avrupa’da, Amerika’da veya başka yerlerde refah(!) içinde yaşarken; Ortadoğu’da, Asya’da, Afrika’da insanlar açlıktan kırılmakta, sefaletle boğuşmaktadırlar. Toplumsal bir adalet ve küresel barış bir yana dursun, güçlü olanlar, “Nasıl olur da ekmeğimin üstüne biraz daha yağ sürerim?” diye düşünmekte ve daha yukarıya çıkmak için her gün yeni bir güçsüzü daha ayaklarının altına almaktadırlar. Bu sorunu uluslararası düzeyde ele aldığımız gibi, ulusların kendi içinde yaşadıklarıyla da yorumlamamız mümkündür. Çok uzağa değil, kendi ülkemize bakalım. Metropol kentlerde, fildişi kulelerinde oturan ve lüks içinde yüzen bireyler, doğunun bir kentinde veya bir köyünde tek göz odasında yaşam savaşı veren insanları düşünselerdi, bugün yaşadığımız Türkiye, daha farklı bir Türkiye olmaz mıydı?

Bütün dinlerin özünde, daha güzel bir dünya arayışı yatar. Barış ve huzur ortamında, refah içinde yaşamak için gönderilmiştir dinler. Ancak bugün dünya düzenine baktığımızda, son semavi din olan İslamiyet’te de olmak üzere, pratikte çelişkili uygulamalara rastlanmaktadır. Hz. Peygamber’in “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.” hadisini uygulamak bir yana, nasıl yaparım da malımı saklarım düşüncesi gitgide daha da hâkim olmaktadır pratik hayata. Tabi ki bunu bir genellemeye tabi tutarak, “herkes ya da her inanan böyledir” demek çok yanlış olacaktır ancak şair Cihad Özsöz’ün de “Kaybolan VI” adlı şiirinin ilk dizelerinde;

“bütün müslümanlar

‘jeep’lerine binip gittiler

çok da ciddiydiler

arkalarında 70lik bir hüzün

yarısı boş, yarısı boş”

…şeklinde belirttiği gibi, birileri jeeplerine binip giderken, arkalarında/toplumda iyiden iyiye bir uçurum açılmaya başlamıştır bile. Bahsi geçen dizeler, bu minvalde dikkate değerdir. Müslümanlar bile (belli bir kısmı özellikle) “kendine” çalışmaya başlamış, başkasını düşünmez olmuşlardır. Komşular aç iken tok yatmak bir yana, aç olan komşudan haberdar olamayacak kadar körleşmişlerdir. Oysaki Allah Kuran’da; “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor. (Nahl/90)”  derken, sosyal adalete, eşitliğe ve dolayısıyla barışa da işaret etmiyor muydu? Ne yazık ki bugün dünyada hâkim olan düşünce, bu düşüncedir. Küresel bir barışın anlamı toplumsal adalet ile temellendirilebilecekken, adını dahi bilmediğimiz coğrafyada insanlar yaşam ile mücadele etmektedirler hala. Bütün bunları görürken(?), hayata dair bakış açımızı sorgulamak ve adalet için, hoşgörü için, refah için ve barış için ne yapılabilir diye düşünmek adına hala geç kalmış sayılmayız kuşkusuz ki. Yeter ki barışı ve adaleti, sözlüğün dışına çıkarıp, pratik dünyamızda uygulamak adına gerçek bir girişimde bulunalım.

Son Sözler

Barış adına söylenebilecek onlarca söz, yazılabilecek onlarca yazı vardır kuşkusuz. Yukarıdaki satırlarda da bahsettiğimiz üzere, biz bu yazıda barış kavramını özellikle adalet kavramına yaslayarak açıklamaya çalıştık. Adalet ile birlikte, karşılıklı empati kurmak ve bizim gibi olmayan kitleleri anlamak; ilerleyen süreçte de evrensel anlamda bir diyalog yoluna giderek, hepimizin hayalini kurduğu, üstüne ütopyalar yazılan “barış”ın gerçek anlamda oluşmasını sağlamak gereklidir. Kapitalist sistemin dişlerini her geçen gün daha da keskinleştirdiği bir dünyada, bahsi geçen anlamda bir barış, adalet, hoşgörü, empati ve diyalog zor gibi görünse de imkansız değildir. Soyut anlamda da somut anlamda da olsa; savaş, çatışma, şiddet herkesin korkulan rüyasıdır. Hiç kimse ve hiçbir toplum savaşı, şiddeti, çatışmayı arzu etmez. Bu düşünce faşist bir düşünceden öteye gitmeyen ve hiçbir inançla örtüşmeyecek olan bir düşüncedir. Başta da belirttiğimiz üzere, insanın doğasında olan, barıştır. Doğuda da batıda da; Asya’da da Avrupa’da da; Uzak Doğu’da da, Amerika’da da, etnik kimlikler, siyasi görüşler, dini inançlar bir yana bırakılırsa, bütün insanlar eşittir ve İnsan Hakları Evrensel Bildirisinde de dendiği gibi, “Bütün insanlar onurları ve hakları bakımından eşit ve özgür doğarlar. Bütün insanlar akıl ve vicdan sahibi olup birbirlerine karşı kardeşlik duygularıyla davranmalıdırlar.”

 

İşte bu şekilde, kutsal kitaplarda, evrensel normlarda, anayasalarda da belirtildiğine göre bütün insanlar eşittir ve yaşama hakkına sahiptir. Bunun için de bir barış ortamı gereklidir. Barış içinse ilk başta adalet… Optimist bir bakış açısıyla bakarsak ki gerekli olan budur, hiçbir şey için geç değildir. Bizim gördüğümüz, şimdilik bir pipodan ziyade bir pipo resmi olsa da, bütün insanlığın aynı anda ve aynı bakışla pipoyu göreceği zaman da gelecektir. Yeter ki sosyal adaletin oluşturabileceğine ve küresel bir barışın mümkünlüğüne dair olan inancımızı kaybetmeyelim…

 

*Mavi Yeşil Dergisi’nin Kasım-Aralık 2010’daki  66. sayısında yayımlanmıştır.


BİR İDEOLOG OLARAK NURETTİN TOPÇU (Mavi Yeşil 62. Sayı)

BİR İDEOLOG OLARAK NURETTİN TOPÇU *

Hayatı:

Nurettin Topçu 1909 yılında İstanbul’da doğar. Köken olarak Erzurumludur. Küçük yaşlardan itibaren parlak bir eğitim alır. Lise hayatından sonra Avrupa’da okumak için çabalar ve 1928’de sınavlarda başarılı olarak Fransa’ya gider. Fransa’da alacağı eğitim, öğrendikleri ve harcadığı zaman; belki de sonraki yıllarda oluşturacağı felsefesi ve ideolojisinde en önemli payı olan zamanlar olacaktır. Bordaux Lisesi’nde bulunduğu dönemde, ünlü Fransız filozofu Blondel ile kişisel düzeyde dostluk kurar. Daha sonraki dönemlerde de çıkaracağı derginin adını Blondel’in de etkisiyle “Hareket” koyar Topçu. Bordaux’dan sonra Strasbourg Üniversitesi’ne geçer. Özellikle felsefe ve ahlak üzerine çalışır. Ardından Sorboune’da felsefe doktorasını verir ve yurda döner dönmez Galatasaray Lisesi’nde felsefe öğretmeni olarak çalışmaya başlar. Buradaki görevinden kendi isteği doğrultusunda gelişmeyen sebeplerden ötürü İzmir’e ‘sürülür’. İzmir’deki günleri yazı hayatının da büyük ölçüde başladığı yıllar sayılabilir. Hareket Dergisi, burada yayımlanmaya başlar. Yazdığı çeşitli yazı / hikâyelerle Kemalist çevreden tepki alır.  Resmi çevrelerce sorgulanır ve hakkında tahkikatlar açılır. Topçu, yurda döndükten sonra Avrupa’da karşılaştığı mistisizmi kendi kültüründe de arar. Ancak toplumsal hayatta yaşanan “din”, Topçu’nun arayışındaki din ile aynı değildir ve bu ondan büyük bir hayal kırıklığına yol açar. Topçu’daki “pir” arayışını bu noktada görmemiz mümkündür belki de. Topçu bir şekilde münasebet kurduğu hatırı sayılır bir hoca ile derdine bir şekilde çare bulur. Ege’deki sürgün günlerinden sonra İstanbul’a dönen Topçu, çeşitli liselerde hocalık yapar. Aynı zamanda da Bergson üzerine yaptığı doçentlik tezi ile üniversiteye yönelir ve H. Ziya Ülken’in eylemsiz doçentliğini yapar.

1950’li yıllara gelindiğinde milliyetçi hareketlerin içinde daha aktif olarak görmemiz mümkündür Topçu’yu. Demokrat Parti döneminde, o dönemin önemli hareketlerinden birisi olan “Türk Milliyetçiler Derneği”nde bulunmuş ve aktif rol oynayan isimlerden olmuştur Topçu. Derneğin faaliyetleri yoğun bir şekilde soğuk savaşın ve radikal anti-komünizmin izlerini taşımaktadır. [1] Ancak bu iki siyasi oluşumun birlikte hareketi, çok uzun süreli olmamıştır. 1952 yılında, çeşitli gerginlikler sonucu kapatılan dernek 1954’te yeniden açılır. Topçu da derneğin manevi lideri konumundadır. Topçu bu süreçte [özellikle 27 Mayıs sürecinden sonra] siyasi konularda aktif olarak fikir beyan etmekten çekinmez. Siyasal hayat üzerindeki yasakların kalkmasından sonra, ilerleyen dönemde Topçu, Adalet Partisi’nin kuruluş çalışmalarında yer alır.  1961 yılında Konya’dan aday olur ancak seçilemez. Bu tecrübeden sonra ise Topçu siyasi hayattan giderek uzaklaşır. Akabinde dernekten de ayrılacak ve kendi fikir hayatını Hareket Dergisi’nde sürdürecektir. Bu aşama Topçu’nun artık tamamen fikir hayatını kaleme aldığı dönemin başlangıcı olmuştur da diyebiliriz. 1966’dan itibaren de Hareket, düzenli olarak çıkmaya başlar.

Nurettin Topçu’nun son yılları, dar bir kültürel çevrede, yalnızlık içinde geçmiştir.  [2]  Ölümüne kadar çalışmaya devam etmiştir ve Hareket Dergisi’nin okurları tarafından büyük saygı görmüştür. Çevresindekiler ona bir hoca gözüyle bakmışlardır sürekli olarak. Topçu, 1975 yılının 10 Temmuzunda, mücadele ettiği kanser hastalığına daha fazla dayanamamış ve vefat etmiştir. Ölümünden sonra bir süre daha yayına devam eden Hareket Dergisi, daha sonra dağılmıştır…

 

Anadolu Sosyalizmi ve Topçu:

Anadolu Sosyalizmi, Topçu’nun ileri sürdüğü ve müfredata kazandırdığı, sonrasında da onun takipçilerinin desteklediği bir fikir olarak,  “sosyalizm” kavramına getirdiği farklı bakış açısı ve mevcut değerlendirmelerin dışında kalan yeni tanımlamasıyla,  Türk düşünce tarihinde önemli yer tutan bir akımdır. Tarihsel süreçte bakarsak, Cumhuriyet’ten sonraki ilişkiler önceki döneme göre çok farklı gelişir. Turancılık, ümmetçilik gibi anlayışlar da eleştiri merkezi olur. Çünkü İslami eğilim ya da Türkçü eğilim, bir yerden sonra batıyı daha çok rahatsız edecektir. Nurettin Topçu da bu bağlamda meseleye yaklaşmış ve eleştirisinin odak noktasını Turancılığa yaslayarak, bu anlayışların karşısına Anadolu Milliyetçiliği / Türkçülüğünü yerleştirir. Bu çerçevede “1071” merkez alınmıştır ki bunda 1071’den itibaren Anadolu’nun dönüşü olmaz bir şekilde gaza ve cihat ruhuyla “hareket” edilerek İslamlaşması ve Türkleşmesi çıkış noktası olarak görülmüştür. Daha sonraki aşamalarda da bu fikir, yerleşmiştir zaten.  “Türkiye’de doğan Türk’tür” diye düşünülmez burada, Türklük tanımı için farklı şeyler gerekir. Anadolucu zihniyet de bu bakış açısıyla Türklük kavramına yeni bir yorumlama getirir. Örneğin İsmet Özel’de de “dini eğilim” ön plana çıkar. Küffara karşı savaşan, Türk’tür, düşüncesi hâkimdir.

Başta da söylediğimiz Turancılığa karşı yapılan eleştiri biraz da Turancıların Türklüğe yükledikleri anlamla alakalıdır. Bu eleştiride Turancıların Türkleri ya da zaten var olan milleti yok saydıklarını, yaşayan bir millet şuurunu görmediklerini, bunun yerine aralarındaki tarihsel bağların hemen hemen hiç olmadığı topluluklara milli şuur götürme tecrübesine yöneldiklerini ileri sürmektedir. [3] Yani vatan ekseninde (ki Anadolucu zihniyetin temelinde vatan: Anadolu vardır) tarihsel ve kuşaksal bir sürekliliği yok sayar Turancılar. Topçu da bu çerçevede eleştirir biraz da onları. Zaten ilerleyen zamanlarda Topçu’nun önderliğini yaptığı özellikle Türkçü hareketin sosyolojik yaklaşımı temsil eden A. Comte, E. Durkheim gibi pozitivist kaynaklara dayalı olarak Türk milliyetçiliğini temellendirmek isteyen Z. Gökalp’e bir tepki olarak [4] doğan “Dergâh Hareketi” de bu eleştiri merkezinde kurulur. Yani Topçu, Anadolucu zihniyette yeni bir “Türk” modeli ortaya koyar. O Türk, İslam ile birlikte anılmalıdır der ve batıcı zihniyeti de eleştirir bu anlayışla. Türk toplumuna biçimini veren İslami ruhtur. Anadoluculara göre, İslami tarihin dışında bir milli tarih yoktur. Milli değerler İslam öncesine uzanmakta ve bazen İslam ile çelişiklik göstermekte ise de bu milli tarih anlayışının İslam ile ele alınması, onu kavramayı kolaylaştırır. Çünkü İslam milliyetçiliği, İslami dünya görüşü ile çelişik gibi görünen önceki dönem milli anlayışını, ideolojik düzeyde ılımlılaşmaya adamıştır.

İslam temelinde, yani din ve milliyetçilik sentezi ile kurulmaya çalışılan toplum siyasi bir toplumdan öte ruhsal bir toplumdur. Temel vurgulanan bu toplumda yurttaşın yerini kolektif tuh birliğinin almasıdır yani yurttaş, bir kavram olarak “mümin” ile doldurulur. İşte Anadolucu zihniyeti ya da İslam sosyalizmini de bu anlamda temellendirerek, Marksist sosyalizmden ayırır. Kurgulanan yeni toplumsal düzende “çoğunluğu çiftçi olan Anadolu’nun kendi içinden gelen evrimini takip eden toprağa bağlı insanını, toprağın sahibi, hakimi yapacak ve alın terinin meyvesi olan mülke hürmet ederek sade üretimi sosyalleştirici bir çalışma nizamı(dır). Bu anadolunun sosyalizmidir.” [5] Topçu, bu yaklaşımla toprak için alın teri dökenin toprağın mutlak sahibi olması gerektiğini savunur. Aynı zihniyetle yaklaştığı fabrika-işçi örneğinde de, işçilerin, fabrikadan pay almadığı sürece, eşit ve adil bir ortam olmayacağını söyler. Denilebilir ki; bu sosyalizm düşüncesi, İslamiyet’in özünde zaten var olan bir anlayıştır. Ancak “sosyalizm” de, o dönem için, millet / milliyet / Anadolu kavramları gibi sahibi olan bir kavramdır. Topçu, sosyalizmi kullanırken, bu ayrımı önemser ve mevcut sosyalizm tanımlamasının çok uzağında bir tanımlama yapar. Sosyalistler gibi kullanmaz sosyalizmi, farklı yaklaşır ve bu yaklaşımıyla birlikte komünizm-sosyalizm ayrımı yapar. Ancak bu ayrım keskin bir şekilde yapılamaz. Bugün yapılamadığı gibi dün de böyle bir ayrıma gitmek zor olmuştur. Zaten olmayan bir ayrımı bulma arayışıdır belki de bu. Sosyalizm, aslında 1940-50-60’larda moda bir tabirdir. Topçu’nun bu kavramları, o dönemki gençlere ulaşmak adına seçtiği de düşünülebilir.  Dönemin gençlerine ulaşmayı, sosyalizmin içini değiştirerek kullanmayı tercih eder.  Bu bağlamda, Topçu’nun, “sosyalizm” anlayışını, tamamen farklı ancak İslamiyet’e uzak olmayan bir yapıda temellendirdiğini görürüz. O, her şeyden önce, merkeze “insan”ı koyar ve sosyalizm anlayışını da “eşitlik, adalet” gibi kavramlarla şekillendirir. Ona göre; bizim sosyalizmimiz, Anadolu sosyalizmi böyledir…

Hareket Felsefesi ve İsyan Ahlakı:

Topçu, esas olarak bir ahlak kuramcısıdır. Paris Üniversitesi’ndeki öğretimini bir ahlak felsefesi teziyle tamamlamıştır.  Kuramı, tezinin danışmanı olan Maurice Blondel’in “hareket felsefesi” kuramına dayanır. [6] Topçu’nun felsefesinin temelinde bir “isyan” vardır ancak bu isyan, anarşist bir söylem olarak algılanmamalıdır. Onun isyanı, “körlüğe karşı” olan bir isyandır. İsyancı, “neden” sorusunu sorar ve sürekli bir hareket, bir arayış içindedir. Bu hareket de insanın içindeki öze yönelik bir arayış, ilahi bir yöneliş ve sonsuzluğa ulaşma çabasından doğar. Topçu’nun isyanı, Allah’ın bizdeki hareketinin bir yansıması olabilir ancak.

Hareket, bir başka anlamıyla da özgürleşmedir ona göre. Sosyal yaşantımızda karşımıza çıkan kurallar, örfler, adetler, gelenekler de insanın karşısında olan, özgürlüğü kısıtlayıcı engellerdir. İşte insan, hayatı boyunca bu engellere karşı mücadele verir ve bu mücadele de ahlaki bir mücadeledir Topçu’ya göre.  İsyan ahlakı da bu sosyal uysallığa karşı gelişmiştir. “Gelenekçi” olarak tanımlanan kişi, güvenliğini özgürlüğüne tercih etmiş olandır ve o da cemiyet adamıdır. Gökalp’teki “gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım” zihniyeti, Topçu’daki isyan ahlakının tamamen karşısında olan bir zihniyettir. Cemiyet adamının ona verilen görevi sorgusuz sualsiz yerine getirmesi gerektiğini savunan Gökalp, Topçu tarafından sert bir şekilde eleştirilir bu bağlamda. Örfler, gelenekler, kurallar, cemiyet adamının bir uzvu gibidir. Onları engel olarak algılamaz ve değerlerini tartışmaz. Onlarla yaşayan cemiyet (adamı), uysallığa hayrandır. İşte bu noktadaki “hareket” ve “isyan” anlayışı özgürlüğün ve ahlakın temelidir. Bu da, Topçu’nun, cemiyetçi zihniyetin karşısına şahsiyetçi zihniyeti koyması anlamına gelir.

İsyan ahlakı, eylem felsefeleri açısından düşünüldüğünde, zamana uyumculuğun, konformizmin ve toplumsal itaatkârlığın; siyaset felsefesi açısından düşünüldüğünde ise tutuculuğun ahlaki eleştirisidir. [7] İsyan ahlakında, ahlak anlayışı teorik değil pratiktir. Uygulamaya geçildiği ölçüde isyan geçerlilik kazanır. Topçu, bir fikre sahip olmakla değil, o fikri eyleme geçirmekle harekete geçileceğini savunur. Bu da bir bilinçlilik durumunu, bir şuuru gerektirir. “Neyi, nasıl ve neden yapıyorum?” sorularını sormasına sebep olur isyancının. Sonuçta ulaşılacak özgürlük de bu “hareket” ile ortaya çıkar. Bergson’da hareket, yaratıcılık ve aşka dayanır. Blondel ise Tanrıyı merkeze alan bir ahlak önermiştir. Topçu da bu isimlerden esinle, metafizik öğretisini bu temele yaslar. İslam’ın felsefe ile birlikte anlaşılabileceğine yönelik ısrarcı tavrı da hareket ahlakının temel ilkelerindendir. Tasavvufa da bu çerçevede ilgi duymuştur Topçu. İslam üzerindeki dinamik din-statik din ayrımına varır ve ahlaksal niteliklerini yitirmiş statik dinin karşısına, bir kâinat ve ahlak felsefesi olarak yaşayan dinamik dini koyar. Tasavvuf da dinamik din anlayışının bir yansımasıdır bu anlamda. İslam’ın anlaşılması ve yorumlanması adına, tasavvuf aktif bir rol üstlenir Topçu’nun dünyasında.

Son Söz:

Yukarıda değindiğimiz Nurettin Topçu ve ideolojisi / felsefesi, şüphesiz bu anlatılanlarla sınırlı kal(a)mayacak kadar geniş ve derindir.  Topçu, düşünce sistemiyle ve sistem üzerine verdiği eserleriyle, Türk düşünce tarihinde kendine özel bir yer edinmiştir. Gerek Anadolu Sosyalizmi üzerindeki siyasi söylemleri, gerekse Hareket Felsefesi ve İsyan Ahlakı üzerindeki felsefi görüşleri ile yaşadığı dönemde etkili olmakla beraber, bugün de aynı etkinliğini sürdürmektedir. Onun eserlerini incelerken, Topçu’yu farklı pencerelerden görmeli; bir siyasetçi olarak Nurettin Topçu’yu ayrı değerlendirmeli, bir sosyolog ya da felsefeci olarak ayrı değerlendirmeliyiz. Eserlerindeki yoğunluğu ancak bu bakış açısıyla anlamlandırabiliriz. Bir felsefeci de olsa, bir siyasetçi ya da bir sosyolog da olsa, Topçu, hepsinin ötesinde büyük bir ideolog olarak düşünce tarihimizdeki farklı yerini yıllar sonra da korumaya devam edecektir.


[1] Süleyman Seyfi Öğün, Türkiye’de Cemaatçi Milliyetçilik ve Nurettin Topçu, Dergâh Yay. , s.51

[2] A.g.e. , s.52

[3] A.g.e. , s.24

[4] A.g.e. , s.26

[5] Nurettin Topçu, Yarınki Türkiye, Dergah Yay., s.63

[6] Fırat Mollaer, Anadolu Sosyalizmine Bir Katkı, Dergah Yay. , s.21

[7] A.g.e. , s.47

*Mavi Yeşil Dergisi’nin Mart-Nisan 2010’daki 62. sayısında yayımlanmıştır.


YÜZ YILLIK DRAMIMIZ VE CEMİL MERİÇ (Mavi Yeşil 58. Sayı)

YÜZ YILLIK DRAMIMIZ VE CEMİL MERİÇ *

“Kısaca onlar için tek gerçek var: Gölgeler.”

 

Gölgeler…

Evet, Eflatun’u işte böyle aktarıyordu ve Mağaradakiler’e böyle başlıyordu Meriç. Milletine yabancı bir aydın, aydınını tanımayan bir millet ve o hengâmede sıkışıp kalmış bir toplum… Batılı olayım derken beceremeyen, doğu ile bağını koparamayan bir millet. Ve avuçta kalan tek şey belki de; gölgeler!

… / …

Meriç, harp göçmeni bir ailenin çocuğu olarak 1916 yılının Aralık ayında Hatay’da dünyaya gelir. Doğumu tam bir sıkışık döneme tekabül eder. Birinci dünya savaşı, ardından gelen karmaşa ortamı ve doğduğu yerin ülke topraklarına dâhil olmaması yani Milli sınırların dışında tutulması, şüphesiz sonraki yıllarda Meriç’in düşünce hayatını etkileyecek unsurlar olacaktır. Çocukluğu orada geçer. Sonraki dönemlerde Meriç, derslerinde başarılı bir öğrenci olarak eğitim hayatına devam eder, yalnız artık baş etmesi gereken yeni bir derdi vardır ki genç yaşında gözlerinin yüksek derecede miyop olduğu anlaşılır. Yaşıtları top oynarken, o sürekli olarak bir şeyler okur. Eline ne geçerse… Daha çocuk yaştan itibaren ileride büyük yerlere geleceğini belli etmiştir belki de.

1933 yılında ilk yazısı Yenigün gazetesinde yayımlanır. Yazının adı da “Geç Kalmış Bir Muhasebe”dir.  Otuzların ortalarında eğitim hayatında karmaşık şekillenmeler oluşur. Son sınıfta iken milliyetçi tavırları ve hocalarını yeterince milliyetçi bulmaması sebebi ve gelişen olaylar neticesinde mezuniyetini alamadan okulunu terk etmek zorunda kalır. Eğitiminde büyük ölçüde Fransızca’nın izleri görülür. Keza Meriç Fransızca’yı anadili gibi bilmektedir. Ve sonraki yıllarda da zaten Fransızca’dan yaptığı tercümeleri Türk edebi ve düşünce tarihine kazandırır. 1936-37’lerde İstanbul macerası başlar. Ancak bu macera çok uzun sürmez ve kısa süre içinde memleketine geri döner. İzleyen yıllarda Hatay anavatana bağlanır. Bu, Cumhuriyet tarihi için oldukça önemli bir mevzu olarak tarihteki yerini alır. Meriç’in İstanbul macerası her ne kadar kısa sürse de o, İstanbul aşkından vazgeçmez ve 1940’ta yeniden İstanbul’a gelir. İstanbul’daki ilk yazısı “Honore de Balzac” adıyla “İnsan” dergisinde yayımlanır. Sonrasında Elazığ’a gider ve Elazığ Lisesi’nde Fransızca dersleri verir. 1943’te ilk tercüme kitabı yayımlanır. Balzac’tan “Altın Gözlü Kız”dır eserin adı. Bu noktada Balzac’tan söz edecek olursak; onun, Meriç’in fikir hayatında apayrı bir yeri vardır. Düşüncelerinde, Balzac’ın etkilerini zaman zaman çok açık bir şekilde görmek mümkündür. 1945’te Balzac’tan iki çevirisi daha yayımlanır: “Otuzundaki Kadın”  ve “Onüçlerin Romanı.” Fransızca ile olan ilgisi ömrü boyunca devam eder. Milli Eğitim tarafından Hugo’nun Hernani adlı eseri çevrilmesi için Meriç’e verilir. 1950’lerin başında İstanbul Üniversitesi’ne doktora öğrencisi olarak başvurur. Takip eden yıllarda zaten yorgun olan gözlerini iyice kaybeder. Ama Meriç hayata tutunmaya devam eder. Çevirilerinin yanında kendi fikir eserlerini de yazmaya başlamıştır artık Meriç. 1964’te Hint Edebiyatı yayımlanır. “Saint-Simon: İlk Sosyolog, İlk Sosyalist” adlı eseri 67’de yayımlanır. Balzac ve diğer Fransızca çevirilerine de bir yandan devam eder. Türk fikir hayatının yapı taşlarından olan eserlerini de yazmaya devam eder: Bu Ülke ve Umrândan Uygarlığa 1974’te, Bir Dünyanın Eşiğinde 1976’da, Mağaradakiler 1978’de, Kırk Ambar 1980’de, Işık Doğudan Gelir 1984’de, Kültürden İrfana 1985’de yayımlanır. Meriç 1987 yılının haziranında, ardında onlarca eser, makale, çeviri bırakarak fikirleriyle ölümsüzleşmiş ruhunun, vücuda dönüşmüş halini kaybeder ve Hakk’ın rahmetine kavuşur.

… / …

1963’te şöyle demişti Cemil Meriç: “Yirmi dört yıl önce mahkemede Marksist olduğumu haykırmıştım. Ümitsizlikten doğan bir isyandı bu, bir nevi meydan okuyuş, yalnızlık içinde bir şey olmak ihtiyacı.”

Her ne kadar Marksist olduğunu haykırmışsa da Meriç, fikir bunalımı yaşadığı anlardan birinde, marksizme de sosyalizme de aynı şekilde gönül vermiştir belki. Ama onun eserlerinde ne marksizmin ne de sosyalizmin savunuculuğunu görebiliriz. Aslında eserlerinin çoğunda baskın olan fikir belki Türkçülük ya da muhafazakârlıktır. Lakin bunlara da körü körüne bağlı değildir Meriç. Yeri geldiğinde bu fikirleri de sorgular. Ama genel çerçevede bakarsak o fikir dönüşümünde, Türkçü / muhafazakâr anlayış son durağı olmuştur diyebiliriz.

Neredeyse her konuda bir şeyler söyler bize Meriç eserlerinde. Edebiyattan tutun da sanatın çeşitli dallarına, siyasetten tutun da toplumsal yaşamın belli noktalarına dair pek çok şeyi bulmak mümkündür Meriç’te. Onun en önemli meselelerinden biri de, belki de doğu-batı sorunsalı ve bu çerçevede dolaşan sistemdir.

“İnsanlık büyük bir aile, biz de bu ailede kendimize düşen şerefli yeri almak zorundayız. Yalnız bu ailede de Kabiller ve Habiller var. Asırlardan beri iki medeniyeti temsil etmişiz. Avrupa’nın bizi anlaması, Avrupa’nın bizim gerçek değerlerimizi takdir etmesi düşünülebilir mi?”  der Meriç. Bu cümlelerde de görüldüğü üzere Meriç’in fikirlerinde tam bir kültür anlaşmazlığı göze çarpmaktadır. Bundan kasıt Türk kültürünün ya da Avrupa kültürünün başka başka şeyler olduğu ve küresel bir kültürün asla oluşturulamayacağıdır takdirimce. Asırlardır bu topraklarda, Anadolu’da, temeli Türk kültürüne dayanan ve büyük ölçüde İslami gelenek ile yoğrulan bir medeniyetin, tabiri caizse batılılaşmaya çalışması oldukça anlamsız bir çaba gibidir. Tabi ki modernite ve gelişen Avrupai hareket yadsınamaz. Avrupai’den ziyade batılılaşma hareketi de denilebilir buna belki de daha geniş bir ifadeyle. Ancak bunu başarmaya çalışırken, ne batılı olabilmişiz ne de köklerimizi tam olarak anlayabilmişiz. Halk tabakası zaten ne olduğundan çok da haberdar değilken, meseleye aydın tabaka üzerinden bakmakta yarar vardır ki Meriç de eserlerinde bunu dile getirmiştir. Mağaradakiler’de “entelektüel” kavramını derinlemesine incelerken bir elinde batıyı tutan diğer elinde doğuyu tutan bir aydının ikisinin arasındaki çaresizliğine de sık sık değinir. Ve yukarıda da belirtildiği üzere, batı’nın bizi anlamasını asla mümkün görmemiştir Meriç. Bunun yanında kesinlikle Avrupa’yı ya da batıyı tanımanın ve anlamanın karşısında olmamıştır Meriç. Aksine batıyı tanımanın ve anlamanın yanında olmuştur her zaman için. Ancak Avrupa’yı tanırken kendi kökünden, ülkesinden, kültüründen kopan bir millet olmanın karşısında. Kendisi bir yandan Rousseau’yu, Nietzsche’yi okurken; diğer yandan da İslam dünyasında İbn Haldun’u kılavuz edinmiştir. Ama gençliğindeki fikir anaforunu saymazsak, hiçbir zaman arada kalmamış ve medeniyetinden, kültüründen kopmamıştır.

Bakın ne diyor Jurnal’de “Türk İslam medeniyeti ahlaka, feragate dayanan bir medeniyet. Gerçekleştirdiği değerler edebiyattan da, felsefeden de, ilimden de muazzez. Ben bu mazlum medeniyetin sesi olmak istiyorum. Korumak istediğim şaheser: insanın kendisi. Tarihine vecitle eğildiğim bu büyük, bu gerçek, bu mert insanı Osmanlı yaratmış ve yaşatmış.”

Bu satırlar, kendi fikirlerinin kendi ağzından dökülmesi Meriç’in. Anlamamız gerekeni apaçık ortaya seriyor. O geleneksel yapı içinde düşüncelerini yoğurmuş büyük usta, Osmanlı kültürünü ve ondan kopmamamız gerekliliğini ne de güzel anlatmış. Demek ki batılılaşma telaşı ile yüzümüzü batıya ve onun kaynaklarına çevirirken, buna körü körüne bağlanmamalı ve sırtımızı kendi kültürümüze, kendi medeniyetimize, geleneğimize dönmemeliyiz.

Mağaradakiler’e başlarken gölgelerden bahseder demiştik Meriç için. Eflatun’un, mağaranın içinden sadece gölgeleri görebilen yüzlerini anlatır. Peki, kimdir bu mağaradakiler? “İçinde bizler varız. Beşir Fuat’lar, Ali Suavi’ler, Hilmi Ziya’lar… Türk aydınının yüz yıllık dramı…”  Mağarada olanlar, milletine belki yabancı, belki anlayamayan aydınlardır. Bu batıda da böyledir. Bir takım entelektüel çabalar içine girmiş olan aydınlar, kendi kültürüne yabancılaşır da farkına var(a)mazlar belki de. Bu bir entelektüelin dramıdır işte. Sadece entelektüelin de değil hatta. Bir milletin dramı. Kendi penceremizden bakarsak, yıllarca, Osmanlı’nın mirasını omuzlarımızda taşıdık. Öncesinde Asya’dan gelen ve Anadolu’ya taşınan mirası… Sonra yüz yıl zaman olmuş, belki daha fazla belki daha az, ama batının gelişen teknolojisine ve ilmine yetişememişiz, sonra da batılılaşma zihniyetine girmişiz ama o kadar at gözlüğüyle bakılmış ki, batıya ayak uydurayım derken kendi kökümüzden kopar olmuşuz. İşte Meriç bu bağlamda Türk aydınını -kendini de belki- mağaradakilere benzetir. Ve evet belki de haklıdır; onlar için tek gerçek var: Gölgeler…

Bütün bunların ışığında şunu söylemekte yarar var ki Meriç’in düşündüklerini üç beş satırda toparlamamız mümkün değildir şüphesiz. Eserlerindeki her başlığın ayrı ayrı incelenmesi ve üzerinde durup düşünülmesi gereklidir. Ki onun tek sorunu Türk aydını ya da batılılaşma hareketi değildir. Temel çerçevede biz meseleyi biraz aydın sorunsalı biraz da batılılaş(ama)ma  meselesi olarak ele aldık. Meriç’i anlamak ancak eserlerinin incelenmesi ve hayatının irdelenmesi ile mümkün olur. O bile bunca eserine rağmen kendine, belki de hayatının özeti sayılabilecek şu soruyu sormaktan geri durmamışken biz nasıl olur da onu tam anlamıyla anladığımızı söyleyebiliriz: “Hayallerimin kaçta kaçını gerçekleştirebildim,  bilemem ki.”

 *Mavi Yeşil Dergisi’nin Temmuz-Ağustos 2009’daki 58. sayısında yayımlanmıştır.