Tag Archives: Mavi Yeşil Dergisi

Mavi Yeşil’in 94. Sayısı Çıktı..!

mavi yeşil 94
Mavi Yeşil dergisinin 94. sayısı mütevazi bir “Tevfik Fikret dosyası” ile açılıyor. Dergimizin, Temmuz-Ağustos 2015 tarihli bu sayısı, 7 Haziran’daki 2015 milletvekili genel seçimlerinin yapıldığı ve hükümet kurma çalışmalarının sürdürüldüğü günlerde hazırlandı, yayımlandı. Siyaset gündeminin böylesine yoğun olduğu bir dönemde sanatın ve edebiyatın özellikle de Tevfik Fikret’in, gündem dışı kalması bazılarınca doğal karşılanabilir. Halit Ziya Uşaklıgil’in, bir dönemi aydınlatan anılarının toplandığı Kırk Yıl adlı kitabında; “Fıtratında (huyunda) daima kendisinden ziyade başkalarını düşünen bir haslet (özellik) olduğu için refiklerinin muvaffakiyetiyle (dostlarının başarısıyla) en ziyade sevinen, ne zaman onlardan güzel bir parça gelse onu, önüne geçene bir vecd (kendinden geçmişlik) içinde okuyan bu adam ne zaman gene etrafındakilerden birine fena bir tarize (saldırıya) tesadüf etse sinir buhranları geçirirdi.” cümlesiyle tanıttığı “insan/sanatçı” Tevfik Fikret, bu sayımızın dosya konusu. Mütevazı dosyamızda Canan Sevinç, Maksut Yiğitbaş, Nurullah Ulutaş ve Can Şen, bir döneme damgasını vurmuş sanatçıyı yüz yıl sonra edebiyat okurunun gündemine getirdiler. Hilmi Haşal, Zeki Altın, Hasan Temiz, Özlem Tezcan Dertsiz, Ramazan Aydın, Enes Kasım Demir, Oğulcan Kütük, Bekir Dadır ve Özkan Satılmış, 94. sayımızın şairleri. Ümit Yaşar Gözüm, bir tür “aşk” yolculuğuna çıkarıyor okuru bu sayıda. Özgür Ekin Rende, edebiyat sosyolojisine katkı sayılabilecek yazısında, Refik Halit’in bir öyküsüne yoğunlaşmış. Hasan Öztürk, dilimize henüz yeni çevrilen ve adından çokça söz ettirecek gibi görünen “Kitap Yakmanın Tarihi” adlı kitabı, benzerlerinden esinle değerlendirirken iktidar gücünün bilgi/kitap korkusunun bütün zamanların sorunu olduğunu gösterdi. Bu sayının öykücüleri; Ayşe Çetin, Ekrem Sakar, Ayşegül Özalp ve Ümit Evran. 94.sayımızın kapak görselini “Harf çıkmazında mürekkep, sesinde daracık odalar saklar” ismiyle, yine grafik-tasarımcımız Yalçın Ece hazırladı.

94. Sayının İçindekiler:

Yüz Yıl Sonra Tevfik Fikret… 2
Örnek Bir Çilekeş: Tevfik Fikret | Canan Sevinç… 3
Tevfik Fikret’in Bir Mülâhaza’sı ve Servet-i Fünûn | Maksut Yiğitbaş… 5
“Uyanış Devrimizin Pedagogu”: Tevfik Fikret | Nurullah Ulutaş… 8
Peyami Safa’daki Tevfik Fikret | Can Şen…12
Uçurum Yarası | Hilmi Haşal…15
“Kitap Yakmanın Tarihi” İktidarın Kızgınlık Ateşiyle Başlar | Hasan Öztürk…16
Evrenin Derin Gücü Aşk’a Yolculuk | Ümit Yaşar Gözüm…19
“Hakk-ı Sükût” Üzerine Sosyolojik Bir İnceleme | Özgür Ekin Rende…21
HectorBerlioz Sokağı 93 Numara | Ayşe Çetin… 23
Kan Sesleri | Zeki Altın…24
Sonra Yokuş | Hasan Temiz… 25
Rüzgâr Çanı | Özlem Tezcan Dertsiz…25
Körüklü Otobüs | Ekrem Sakar… 26
Tabutluk | Ramazan Aydın… 27
Kayıp Zaman | Ayşegül Özalp… 28
İki Küskün Alın Yazısı | Ensar Kasım Demir… 28
Futbol Topu | Ümit Evran… 29
Bir Raks Dönüşü | Oğulcan Kütük… 31
Akşamüzeri | Bekir Dadır… 31
Soframızın Demirbaşı | Özkan Satılmış… 32

İletişim: bilgi@maviyesildergisi.com


Mavi Yeşil’in 93. Sayısı Çıktı..!

my_93

Mavi Yeşil dergisi, okurlarına ulaşan Mayıs-Haziran 2015 tarihli bu sayısıyla on altıncı yılını yarılamış oldu. 93. sayımızın okurlarımıza ulaştığı bu günlerde Türkiye yeni bir seçim dönemine giriyor; ortalık yeniden toz duman. Umalım ki bu dönemin seçim meydanlarında kültür, sanat ve edebiyat konuşulsun, konuşulanlar da seçimden sonra unutulup gitmesin. Bir sonraki sayımız yayımlandığında yeni bir hükümet kurulmuş olacak; umutlarımızı diri tutmak dışında seçeneğimiz yok. Okur karşısına zengin bir içerikle çıkmayı ilke edinen Mavi Yeşil dergisi, 93.sayısıyla edebiyatseverleri mutlu edebilme çabasında. Ahmet Ada, bir şiiriyle bu sayıda katıldı dergiye; umarız devam eder bundan böyle. Şirin Kübra Yıldız, Ahmet Özdemir, Mustafa Karaosmanoğlu, Özkan Satılmış, Yusuf Bal, Berna Fildiş, Barış Kahraman, Hasan Ildız ve Ogün Kaymak, 93. sayının diğer şairleri. Bu sayının öykücüleri Eyüp Tosun, Ayşegül Ergül, Hatice Kübra İpek, Mesut Ateş, Gökçe Özder ve İlker Aslan. Kadri Raşit Akdeniz, genç akademisyen Necati Tonga ile çalışmaları hakkında konuştu. Aydın Çam, Anıl Sakallıoğlu, Özcan Temel ve Ayşegül Kambur sevimli yazılarıyla dergide. Esra Polat, bu sayıda Oğuz Atay’ın beyaz Mantolu Adam öyküsüne bakarken Hasan Öztürk de Türk ve Rus edebiyatının “devrim” eksenli iki romanındaki devrimcilik algısını karşılaştırıyor. Bir önceki sayımız gibi bu sayımızın kapak görselini de grafik tasarımcımız Yalçın Ece hazırladı. Çalışması, “Kuş atmadan durulur mu Atlar?” ismiyle dergimize yeni bir heyecan katıyor.

93.Sayının İçindekiler
Yeşil Gece ile Can Romanlarında Devrimcilik Performansı | Hasan Öztürk…2
Matsuo Başo | Ahmet Ada… 8
Beyaz Mantolu Adam Öyküsünde Varoluşçu İzler | Esra Polat… 9
Bırak Demlensin Hayatım | Şirin Kübra Yıldız… 10
Yaşayan Hikâyemiz Üzerine Söyleşi | Kadri Raşit Akdeniz… 11
Sanat, Edebiyat: Kim için, Ne için? | Anıl Sakallıoğlu… 14
Gelenekselle Yeninin Buluşması: Cemal Süreya| Ayşe Bahar Kambur… 15
Asansör Boşluğu | Ahmet Özdemir… 16
Şiirlerdeki Evler | Özcan Temel… 17
Tesadüfler | Aydın Çam… 19
Çok Kısa Öyküler | Eyüp Tosun… 20
Ayrıksı | Mustafa Karaosmanoğlu… 21
Uçucu Hikâye | Ayşegül Ergül… 22
Mutlu Çikolata | Hatice Kübra İpek… 24
Ucube | Özkan Satılmış… 25
Mina | Mesut Ateş… 26
Durakta | Gökçe Özder… 27
En Passant | Yusuf Bal… 28
Geçenler… Geçmeyenler… | Berna Fildiş… 28
Kayıp Zamanın İzinde | İlker Aslan… 29
Sonbahar Yerlileri | Barış Kahraman… 31
Kuşlar Şehrinin Fanatiği | Hasan Ildız… 31
Uç Uca | Ogün Kaymak… 32


Mavi Yeşil’in 90. Sayısı Çıktı..!

my90

Mavi Yeşil dergisi, Kasım-Aralık 2014 tarihli 90. sayısıyla on beşinci yılını tamamladı. On beş yıl boyunca hiçbir sayısı aksamadan doksan kez okur karşısına çıkmak edebiyat dergiciliği adına sevindirici bir durum. Yaygın söyleyişle dergiler mezarlığı olan bu ülkede Mavi Yeşil dergisini on beş yıldır var edenlere içtenlikle teşekkür ederiz. Türkiye’de yayımlanan sanat-edebiyat dergilerinden söz edenlerin bundan böyle Mavi Yeşil dergisine daha dikkatli bir gözle bakmaları gerekiyor çünkü bu dergi rüştünü ispatladı artık. On beşinci yılının sonundaki 90.sayısında Mavi Yeşil, zengin bir içerikle çıkıyor okur karşısına. İlker Aslan bu kez bir sinema yazısıyla dergide yer aldı. Mehmet Nur Karakeçi, evlerin şairi Behçet Necatigil’den yola çıkarken Ayşegül Ergül de Cahit Sıtkı’dan hareketle “şiir” gerçeğine yöneldiler. Esra Polat, üretken yazar Murat Gülsoy’un bir kitabını irdeledi. Atilla Kaşıkçı, genç bir şairin kitabını tanıtırken Özkan Satılmış da bir söyleşiye müdahale etti. İsmail Delihasan, Merve Tellioğlu, İdris Selici, Müge Bayraktar, Hüseyin Alemdar, Fuat Arpa, Seyhan Kurt, Levent Savaş, Bahadırhan Koçer ve Özlem Özbek, 90. sayının şairleri. Bu sayının öykü yazarları Kemal Çavuş, Ayşegül Özalp ve Elif Albayrak.

90. Sayının İçindekiler

İnsanın Mekândan Soyutlanmışlığı / Mehmet N. Karakeçi… 2
Postmodernizm Sızdıran Öyküler / Esra Polat… 6
Pencerenin Yersizliği Üzerine / Ayşegül Ergül… 12
Minyatür Tanrılar / İsmail Delihasan… 15
Zamana Dağılan Sözler’in Söylettiği / Atilla Kaşıkçı… 16
Göğe Şiir / Merve Tellioğlu… 17
His Gölgesi / İdris Selici… 17
Veysel Çolak Söyleşisine Bir Müdahale / Özkan Satılmış… 18
Kabullenilmemek / Müge Bayraktar… 19
Kahramanın Sonsuz Yolculuğu / İlker Aslan… 20
Dünyanın En Gamlı Adamı / Kemal Çavuş… 23
Bir Sinema Yalanı İçin Yedi Güzelleme / Hüseyin Alemdar… 24
Yürüyorum Yalnızlığa / Fuat Arpa… 26
Adagio / Seyhan Kurt… 27
Hayaller ve Misketler / Elif Albayrak… 28
Kalbim / Levent Savaş… 29
Bekleyiş / Ayşegül Özalp… 30
O Gün / Bahadırhan Koçer… 31
Bir Nar Bin Lâl / Özlem Özbek… 32


Murat Gülsoy ile Sohbet

murat gülsoy

Mavi Yeşil’in 81.sayısında yayımlanmış olan Murat Gülsoy röportajından tadımlık bir kısım sunuyoruz efendim. Fazlası için sosyal medya üzerinden facebook.com/maviyesildergisi ya da twitter.com/maviyesildergi adreslerinden bize ya da bilgi@maviyesildergisi.com adresi üzerinden direkt olarak editörlerimize ulaşabilirsiniz. Çok güzel bir söyleşi idi. Herkesin faydalanacağına eminim. İşte sohbetten küçük bir kısım:

[…]

İA: Türkiye’de edebiyatı diplomalı edebiyatçılar yapamaz gibi bir anlayış var kimi çevrelerde. Yani edebiyat geleneğinden gelenler… Örnek veriyorum “İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü ekolünden gelenler” gibi… Baktığımızda gerçekten de nitelikli yazılar, çalışmalar farklı alanlardan çıkıyor. Ne bileyim, aklıma ilk gelenler Jale Parla gibi, Nurdan Gürbilek gibi Türk edebiyatı kökenli olmayan yazarlar. Sizce gerçekten de bizim edebiyatımız biraz dar mı bakıyor meseleye? Bugün, Mehmet Kaplan’ın metinlerine bile baktığımızda bir muhafazakârlık ya da kapalı kutu olma durumu görüyoruz gibi.

MG: Şimdi, diğer üniversitelerin edebiyat bölümleri hakkında çok fazla bir şey söyleyemem. Çok fazla tanımıyorum, bilmiyorum. Bizim üniversiteden bahsedebilirim. Bizde de hem Batı Dilleri hem de Türk Dili ve Edebiyatı var. Mesela bana yaratıcı yazarlık dersleri teklifi Batı Dillerinden geldi. Sonra da Türk Dili ve Edebiyatı dedi ki, “Aaa… Neden biz teklif etmedik…” Onlar önce davrandı. Belki de bu, bir şeyi özetler. Bilemem. Ki ders Türkçe. Ama bizim üniversiteyi bir kenarda bırakırsak, ki bizim üniversite epeyce liberaldir, ama genel olarak Türkiye’deki edebiyat, hatta genişletirsek düşün camiası muhafazakardır oldukça. Ağırlıklı olarak böyledir. Ama bunun dışında bir modernist gelenek de var. O gelenekte de kenardan kenardan gidip, zaman akıp geçtikten sonra merkezde yer alan isimler oluyor. Mesela Sait Faik çok güzel bir örnektir. Yazdığı dönemde marjinal bir adamdır. O dönemde Türk edebiyatını Sait Faik temsil etmez ama zaman geçtikten sonra o da temsil edilir Türk öyküsü içerisinde. Tanpınar için de geçerli bu. Yaşadığı dönemde, ki edebiyat fakültesi geleneğinden olsa bile, aykırı bir kişilik olmuş ve bu yüzden de biraz itilip kakılmıştır. Değil mi… Kırtıpil Hamdi diye dalga geçilmiş falan… Ama zaman geçmiş, merkeze o gelmiş. Artık Türk edebiyatı geleneğinde Tanpınar önemli bir yer tutuyor. Aynı şey Oğuz Atay için de geçerli. Bütün bu aykırı örnekler, aslında mevcut muhafazakârlıkla çatıştıkları için kenarda kalıyorlar. Tanpınar çok da tuhaf bir örnek. Uzun zaman muhafazakâr olarak algılandı garip bir biçimde, sebebini bilmiyorum. Artık, seçici algılama mı yoksa öyle lanse edildiği için mi bilmiyorum. Osmanlı’dan, Osmanlı musikisinden bahsettiği için mi artık… Hemen yaftalanıp, “Osmanlıcı herhalde, muhafazakârlığı en iyi ondan öğreniriz” gibi bir fikir oluştu. Hâlbuki hiç ilgisi yok. Taban tabana zıt bile diyebiliriz. Sonuçta işin özü, soruya dönersek, evet bizim edebiyatımız da sanatımız da toplumumuz da muhafazakârdır dolayısıyla kısırdır. Muhafazakârlık kısırlığı getirir çünkü. Ama bunun alternatifi olarak görünen Cumhuriyet ideolojisi de o kısırlığı kıramamıştır. O da bir başka şekilde muhafazakârdır çünkü. Günümüzde de bu çatışma devam eder ancak birisi diğerinin alternatifi olamamıştır. Alternatif ne peki? Tanpınarlar, İkinci Yeniler, Bilge Karasular, şunlar bunlar… Çok farklı bir kanal daha var. Hep kenarda kalmış ama daha modernist bir kanal da var. Ben de bunu daha çok önemsiyorum. Diğer kanalın çok bir yere vardığını düşünmüyorum açıkçası. Toplumcu edebiyat söz konusu olduğunda da aynı muhafazakârlık karşımıza çıkar, orada da davaya hizmet eden edebiyat doğru edebiyattır. Topluma örnek olacak davranışlar sergileyen karakterler olmalı, doğru meseleler ele alınmalı… Bakın, bütün bu -malı’lar, -meli’ler sanatçıya ne yapması gerektiğini söyleyen bir doktrin niteliğindedir. Bu doktrin Marksizm olur, Kemalizm olur,  Muhafazakârlık olur, İslamcılık olur ne olursa olur. Ama gerçek sanat ve edebiyatçı zaten bütün bunları eleştirir. Hepsinin zayıf yönlerini bulur. Kendisini kısıtlamaya çalışan yerlerini özellikle didikler. Gerçek sanatçı bu yüzden de sevilmez, hor görülür, itibarsızlaştırılır. Bu hep böyledir.
[…]

MY81


Cebinde Akrep Olmayanlara Açık Not

 

Tüm okurlarımıza selam olsun… [*]

78. sayımızı piyasaya sürdüğümüz şu günlerde, bir yılı daha geride bırakmış olmanın sevinci ve -takdir edersiniz ki- haklı gururunu yaşıyoruz. Yazının, kağıdın, kalemin hiçbir zaman mankenlerin beden ölçüleri kadar ilgi görmediği bir ülkede “edebiyat” adına bir şeyler yapmak ve daha da ileriye giderek bunu 13 yıl boyunca sürdürmek her babayiğidin harcı olmasa gerek…

Sürekli “sansasyonel(!)” haberleriyle gündeme gelen bir şehirde, yıllar önce, o şehri bir ‘kültür şehri’ yapmaya aday olmuş olan bir oluşumdur da aynı zamanda Mavi Yeşil… Sadece bir edebiyat dergisi değil. Sanat adına ne varsa, “kimseden olmadan” bunu gerçekleştirmeye çalışan bizler, 13 yılın verdiği doygunlukla değil, önümüzdeki diğer yılların verdiği heyecanla sarılacağız 2013’e de… Her sayımızın bir önceki sayımızdan daha iyi olması için çabalamamız, edebiyat ve sanat adına nefes alıp vermemiz, bazı şeylerden hala umudumuzu kesmediğimizin de bir göstergesidir.

Hasılıkelam, lafı fazla uzatmamak lazım. 2000 yılının Ocak ayından beri yanımızda onlarca dostumuzu var bildik ve pek çoğu hala aramızda. Olmaya da devam edecekler. Biz istiyoruz ki bu aile büyüsün ve daha da güçlensin. Rize’nin dergisi olmadığımızı her fırsatta belirtmemiz, aldığımız geri dönüşlerle de tezimizi doğruluyor gibi. Rize dışından gelen çalışmalar, Rize içinden gelenlerden fazla. Öyleyse doğru yoldayız. Çünkü bizler, Türkiye’nin edebiyat ve dergi çöplüğünde yok olmayı düşünmüyor, söyleyecek daha pek çok sözümüz var diyoruz.

Bu tozlu ve sarp yollarda yanımızda olan dostlarımıza teşekkür ederiz bir kez daha. İstiyoruz ki dostluklar artsın ve Mavi Yeşil daha çok kişiye ulaşsın. Bu yüzden de bizlerle birlikte olmak isteyen ve Rize dışından dergimize ulaşmayı arzulayan bütün dostlarımıza bu yıl da dergimizin abonelik bedelinin SADECE 20 LİRA olduğunu belirtiyoruz. Şucuların bucuların değil okurlarının dergisi olmanın peşinde olan Mavi Yeşil, sizleri de bekliyor. Hiçbir ticari kaygımızın ve beklentimizin olmaması, abonelik bedelimizin sembolik bir rakamdan oluşmasından bellidir diye düşünüyoruz. Edebiyat, sanat, kültür ile uğraşmak isteyenler zaten bu bedeli çok görmeyeceklerdir. Uzak duranların ise yolları bir kez daha açık olsun…

Son olarak, Mavi Yeşil, 2013 yılının ilk sayısının hazırlıklarına başladığı bugünlerde bir kez daha sormadan edemiyor: “Biz buradayız sevgili okuyucumuz. Siz neredesiniz acaba?”

[Bu mesaj, cebinde akrep olmayan edebiyat severler için sınırlı sayıda ve özel olarak tasarlanmıştır. Kısa süre sonra kendini imha edebilir. Etmeye de bilir. Bu bizi ilgilendirir. Oku. Al. Bak. Yaz. Çiz. Eleştir. Et. Eyle. Söyle. Korkma. Yeter.]
____________
[*] Mavi Yeşil’in 2012’yi bitirmesi ve 13. yılını doldurması hasebiyle facebook sayfasında paylaştığım kısa bir yazıdır. Samimidir. Kar amacı gütmemektedir. Bu kadar.

TAHİR SAMİ BEY VE BİZ (Mavi Yeşil 60. Sayı)

TAHİR SAMİ BEY VE BİZ *

Mustafa Kutlu’nun son eseri Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı (Dergâh Yayınları, Ağustos 2009) eylül olmadan raflardaki yerini aldı. Kutlu, her sene bir kitap yazma geleneğini bu sene de sürdürdü ve okurlarını şaşırtmadı. Her zamanki çizgisinde, sade bir üslupla ele alınmış, “sokaktaki hayat”ı anlatıyor yine Kutlu. Tahir Sami Bey de o sokakların herhangi birinin bir köşesinden geçen, bir yerlerinde konaklayan, başka bir yerinde yemek yiyen, kendi halinde bir adam. Okuyan herkesin, kendinden bir parça bulabileceği bir adam. Peki, neler var Tahir Sami Bey’in özel hayatında?

Evvela şunu söyleyelim ki sıra dışı hiçbir şey yok. Hepimizin bir ucundan yaşamış olduğu ya da yaşayabileceği olaylardan bahsediliyor. Az önce de dediğimiz gibi belki de bu yüzden herkes bir parça bulabilir kendinden. Ama Tahir Sami Bey’e gelmeden önce, Mustafa Kutlu’ya değinmek lazım ki bu eserin kahramanlarından birisi de o. Kendi ağzından çıkan cümlelerle başlıyor eser ve öyle de devam ediyor. Kim olduğunu akılda soru işareti uyandırmasın diye daha başlarda Tahir Sami Bey ile girdiği bir diyalog esnasında da söylüyor kendini tanıtırken: “Ben Mustafa.”

Devletin Unuttuğu Devlet Daireleri

Tahir Sami Bey ile nasıl tanıştığına değinmek gerek bu noktada ki Tahir Sami Bey’in özel hayatına giriş yapabilelim. Mustafa isimli bir gazeteci yazar olduğunu anlatıyor evvela okuyucuya. Eski binaları gezip inceleyerek gazeteye yazdığını biliyoruz. İşte Tahir Sami Bey’in çalıştığı daire ile de bu şekilde tanışıyor yazar. İlk olarak dairenin müstahdemi ile karşılaşıyor: Şeref Efendi. Ardından Şeref Efendi’nin ağzından dairenin çalışanlarını tanıyoruz. Beş kişilik bir daire… Yazar bunu şaşkınlıkla karşılayarak okuyucuya da daire hakkında bir şeyler anlatmaya çalışıyor evvela. Şeref Efendi ile yazar arasında geçen şu diyalog olayı bir şekilde açıklar bize belki de:

“— Kaç personel var.

 — Beş.

 — Yok ya! Pek azmış.

 — Kendimi saymadım. Beyefendi bu daireye kimse uğramaz, işte ayda yılda biri gelir, bir kayıt sorar, artık ne kaydı ise. Arşiv memurumuz Tahir Sami Bey vardır, o bilir, işi halleder.

 — Yani burada bütün yıl oturup duruyorsunuz.” (s. 16)

Dairedeki çalışan sayısı kadar dairenin işlevi de şaşırtıcı. Bürokrasinin unuttuğu, kıyıda köşede kalmış bir arşiv dairesi. Kimin ne iş yaptığı bile belli değil. Maaşlarını alan çalışanlar da bu durumdan rahatsız değil. Gelen giden yok. Öyle ki müstahdem Şeref Efendi çeşitli gıda malzemeleri paketleyip satarak ek iş bile çeviriyor devlet dairesinde. Yalnız yazar bunu öyle güzel anlatıyor ki okuyucuyu bu durum rahatsız dahi etmiyor. İlerleyen sayfalarda da devam ediyor bu anlatım. Ortada bir “işyeri” var ama iş yok.  Yazar biraz da günümüz bürokrasisine taş atıyor burada belli ki. Öyle ya devletimizin onlarca farklı dairesinin onlarca farklı yerindeki çalışanları tabiri caizse sabahtan akşama kadar yatarak maaşlarını alıyorlar. Kimse de merak etmiyor bu adamlar ne iş yapar diye… Hem merak edilse ne yazar! O da yine aynı bürokrasinin bir yerlerine takılıp sonuç alınamadan kapanacak. İşte eserde bahsi geçen devlet dairesi de devlet dairesinden ziyade sohbet mekânı halini almış bir yer. Bulmaca çözenden el işi yapana, daireye arada sırada uğrayandan neredeyse hiç uğramayan müdüre kadar bütün çalışanlar anlatılıyor. Ve yazarımız bir süre sonra belki de dairenin tek ilgili çalışanı olan Tahir Sami Bey ile tanışıyor.

Tahir Sami Bey ile birkaç hoş beş ve hemşeri muhabbetinden sonra yazar, ona kendisinin hikâyesini yazmak istediğini söylüyor.  Tahir Sami Bey bunu biraz garip karşılıyor ilk başlarda, nasıl olur benim neyimi yazacaksınız gibilerinden laflar ediyorsa da yazarımızın ısrarcı tavrına karşı koyamıyor ve Tahir Sami Bey’in özel hayatı da böylece başlamış oluyor.

Tahir Sami Bey’in Geçmişi ve Kaybolan Bir Meslek: Ciltçilik

Dip dedesi Süleyman Ağa’dan başlanıyor anlatılmaya ve Tahir Sami Bey ile birlikte dört kuşağı okumuş oluyoruz yazarın ağzından. Süleyman Ağa ile birlikte ailenin Eğinli olduğunu da öğreniyoruz ve Eğin ile ilgili coğrafi, kültürel, ekonomik ve sosyal pek çok bilgiye satırları arasında yer veriyor yazar. Süleyman Ağa’nın kömürcü olduğunu da bu satırlar takibince öğreniyoruz. Tahir ise Süleyman Ağa’nın oğlu. Kendisi gibi kömürcü olamayacağını anladığı oğlunu Süleymaniye’deki ciltçi Nişan Usta’nın yanına götürüyor ve ailenin ciltçilik serüveni de bu şekilde başlamış oluyor. Kısa sürede işi kıvıran Tahir iyi bir ciltçi olup çıkıyor. Bir süre sonra Nişan Usta Tahir’in, civarın terzisi olan Terzi Sami’nin kızı Feride ile evlenmesine vesile oluyor işi de tamamen Tahir’e devredip duygusal bir ayrılıkla o yöreden ayrılıyor. Tahir’in annesi ile babası kısa süre sonra vefat ediyor ardından da oğlu Ziya dünyaya geliyor ve ilerleyen yaşlarında Ziya da babasının izinden giderek ciltçiliğe merak sarıyor. Tahir yaşlanıyor ve artık iş göremez hale geliyor keza Ziya’nın anası Feride de aynı şekilde. Ziya’nın da hayırlı bir kısmet bulup evlenmesi gerektiği kanısına varılıyor. Durumları kötü olmayan ve sadece anası Hasibe kadın ile yaşayan Saliha ile evlendiriliyor Ziya. Uyumlu ve sakin bir mizaca sahip olan bu kızı ilk başlarda hiç tanımasa da seviyor zamanla Ziya. İleriki yıllarda Tahir Bey vefat ediyor ve Ziya ile Saliha çiftinin Nebahat ile Nurhayat adında iki kızları oluyor. Kızların ardından bir de erkek evlat veriyor Allah onlara. Çocuğun adı hakkında bir tatsızlık yaşansa da bir süre sonra Ziya’nın babasının ismi olan Tahir ile Feride’nin babasının ismi olan Sami isimleri birleştirilip nüfusa yazdırılıyor.

Biraz da yazarın ağzından devam edelim bundan sonra: “Geçen zaman içinde harf inkılâbı yapılmış, dünyadaki yeniliklerin, teknolojik buluşların bir kısmı az da olsa Türkiye’ye ulaşmış, elektrikle çalışan cihazlar artmış, bu arada matbaacılık gelişmiş, buna bağlı olarak ciltçilik de yepyeni bir yola girmişti. Basılan kitapların neredeyse tamamı artık karton kapakla piyasaya veriliyordu. Eski usul ciltçilik bir “el sanatı” seviyesine düşmüştü. Ya bu modern makinelerden alıp yeni bir cilthane kuracaktınız, ya da köşenize çekilip kitap meraklılarının getireceği birkaç klasik cilt siparişiyle geçinecektiniz.” (s. 58)

Gelişen ve değişen dünyanın getirdikleri ve eskiden beri bu toprakların önemli bir iş alanı olan ciltçiliğin nasıl ortadan kalkmaya yüz tuttuğu bu şekilde anlatılıyor. Yazar burada ciltçiliği örnek göstererek belki de geçmişe biraz da özlemle bakmamıza sebep oluyor. Öyle ya ciltçilik gibi pek çok meslek kaybolup gitmiş zaman içerisinde. Osmanlı’dan bu yana onlarca insan ekmek vermiş olan iş kolları teknoloji ile birlikte yok olmuşlar. Aynı şeyi günümüz için de düşünebiliriz aslında. Çok değil bundan belki de yirmi yıl önce insanlar f klavyeli Türk işi daktilolarda yazarken zamanla bilgisayar teknolojisinin gelişmesiyle daktilolar da ortadan kalkmaya yüz tuttu. Ve “kalem” denilen aracı zaten çoktan unutmuş olan bizler, daktiloyu bile özlemle anmaya başladık işte. Parmaklarımız tuşlarla öyle uyum sağladı ki kalem tutmayı unuttuk, iki satır yazamaz olduk ve güzel yazı defterlerimiz ilkokulların tozlu sıralarında kaldı artık, hepsini unuttuk.

 

Tahir Sami’nin Küçük Dünyası

Tahir Sami içine kapanık, arkadaşları ile çok fazla münasebete girmeyen, oyun dahi oynamayan, kendi halinde bir çocukluk geçiriyor. Evinden de çok fazla dışarıya salınmıyor zaten. Bu sebeple de tam anlamıyla bir sosyal çevre oluşturamıyor kendine. Arkadaşlarının, çocukların arasında değil de yaşlıların arasında büyüyen bir çocuk olup çıkıyor Sami zamanla. Biraz büyüyünce babası Ziya Usta ona ciltçilik hakkında bilgiler veriyor ve çekirdekten yetiştirmeye çalışıyor. Sami de babasının anlattıklarını dinliyor ve kavrıyordu. Ufak tefek yapılacakları biliyordu artık ve eli yettiğince babasına yardım da ediyordu ancak gene de Sami’yi bir türlü sarmamıştı bu cilt işi. Sami babasının dükkânında vaktini genelde okuyarak geçiriyordu. Genel kültürü epeyce gelişiyor ancak okuldaki durumu o kadar iyi seviyeye gelemiyordu. Bilhassa fen derslerinde çok zorlanıyor ve kötüye gidiyordu ki bunun sonucunda da orta ikiyi ancak iki senede bitirebilmişti.

Sonraki sayfalarda ise Sami’nin orta son sınıfta iken sınıfındaki güzel kızlardan birisi olan Meral ile olan münasebetini anlatıyor yazar bize. Sami’nin ona yazdığı mektuptan bahsediyor. Ancak burada yazar parantez içi bir ifadeyle “(Burada Tahir Sami Bey’den bir not aldım. Söz verdiğim için notu -tekzip de diyebiliriz- aynen naklediyorum)” diyerek Tahir Sami Bey’in “Aziz okuyucular,” diye başlayan kısa bir metnine yer veriyor. (s. 70)

Mustafa Kutlu’nun eserlerindeki bu “okur ile konuşma” burada da kendini gösteriyor. Hem de birebir kendi kimliği ile dile getiriyor bu sefer. Aslında Mustafa Kutlu okurları için şaşılacak yabancı bir durum değil bu. “Sayın okuyucu, sevgili okur” diye başlayarak hikâyenin arasına girip de okurla sohbet ettiğini biliyoruz onun. İşte bu eserde de Tahir Sami Bey’i anlatırken, yine ondan aldığı notlarla hikâyeye giriyor ve Tahir Sami Bey’in kendi hikâyesindeki eksikleri, fazlalıkları, yanlışları düzelttiği notları sunuyor okura. Ancak ilerleyen sayfalarda Tahir Sami Bey’in bir başka notunu aktardıktan sonra, artık Tahir Sami Bey’in hikâyeye müdahale etmesinin doğru olmadığını düşünüp onun notlarına yer vermeyeceğini de söylüyor yine. Hikâye içinde hikâye… Ve kısacası tam bir Mustafa Kutlu klasiği okuyoruz satır aralarında…

Sami zamanla sahaflar çarşısında oyalanmaya başlar. Kitapları çok sever ve bu kitap okuma sevdası her şeyin önüne geçer onda. Zamanla kitaplarını biriktirmeye ve arşiv yapmaya da başlar. Sahaflar çarşısının en eskilerinden olan İskender Bey’in de yönlendirmesiyle köy kitapları toplamaya ve köye dair koleksiyon yapmaya koyulur. İskender Bey’in sözleri kulağında her zaman hatırlaması gereken izler bırakır: “Çok kitap sahibi olmak marifet değil, kıymetli bir kütüphane kurmak önemlidir. Hadi göreyim seni.” (s. 75)

Bir vakit sonra Sami askerdeyken babası vefat eder. Ardından da asker dönüşünde dükkânın başına geçer. Sabah dükkân aç akşam kapat derken günler geçer ama Sami durumundan memnun değildir. Çünkü ciltçi dükkânına kimse uğramaz olmuştur. Gelenler de Ziya Usta’nın olmadığını görünce iş bırakmıyordu artık. Zaten ciltçiliğe eskiden beri ısınamayan Sami de iyiden iyiye soğumuştu bu işten. Hayattan zevk aldığı zamanlar da sadece sahaflarda geçirdiği zamanlar olmuştu artık. Ciltçilikle uğraşamayacağını anlayanların vesilesi ile dükkândan uzaklaşır ve devlet dairesi ile tanışarak arşiv memurluğuna başlar. Çalışanlar ile tanışır, müdürün gözüne girer. Ancak dairedeki çalışanların işiyle ilgisizliği de dikkatini çekmez değil. Yine de işini yapmaya çalışır. Annesinin ölümü de yeni işine başlamasından kısa bir süre sonraya tekabül eder. Artık iki ablası ile birlikte yalnız başına kalmıştır. Kitaplarının sayısı arttıkça evde kitap koyacak yer kalmamaya başlar ve Nebahat ile de bu konu ile ilgili sık sık tartışma yaşar.

Köy, Köylü ve Zor Bir Zanaat: Dergicilik

Zamanla dairedeki eski gazeteleri incelemeye başlar. Köy ile ilgili çalışmalarına devam ederken bir yandan da kitaplarının sayısı artmaya devam eder. Gazetelerden de köy ve köylü ile ilgili bilgiler toplar ve ilgili kısımları keserek arşivler. Bütün bunlar zamanla Sami’yi bir dergi oluşumunun içine iter. Köy ve köylü ile ilgili bir dergi çalışması yapmaya başlar birkaç arkadaşı ile birlikte. Zamanla kâğıtçı ve matbaacılarla tanışır. Deyim yerindeyse her şey tamamdır artık. Dergiye kendince uygun bir isim bile bulmuştur: “Köyüm”… Ancak bütün bunlar okunduğu kadar kolay gelişmez tabi ki. Mustafa Kutlu burada dergiciliği anlatırken belki de kendisinin de zaman zaman karşılaştığı zorluklara da dolaylı yoldan değinmeye çalışmıştır. “Dergâh” dergisinin hali hazırdaki sorumlusu olarak kuşku yok ki o da bu yolda ve Türkiye’deki güncel dergicilik anlayışında bazı yanlışlar, eksikler, zorluklar görmektedir. Dergi hazırlamak, basmak her şeyden önemlisi satmak artık ciddi bir külfet haline geldi ne yazık ki Türkiye’de. Pek çok dergi kepenklerini indirdi istemeyerek de olsa. Piyasada tutunabilen dergilerse zaten adı olan büyük dergiler. İşte Kutlu da Tahir Sami Bey’in dergi çalışmalarını anlatırken ucundan kıyısından “dergicilik” denilen sanatın zorluklarına değinmiştir.

Tahir Sami Bey de benzer zorlukları göğüsleyerek derginin ilk sayısını çıkarır. Etrafından takdir toplar. Dairede ufak bir kutlama bile yapılır. Arkasından “Besbelli bir devlet işi bu helal olsun Tahir Sami’ye” diyenler çıkar başta müdürü olmak üzere. Bu bakış açısı bile köy ve köylü hakkındaki durumu gözler önüne serer biraz da olsa. Devlet kademesinden çalışanlar bile bu durumun devletin işi olduğunu düşünür. Köy meselesinin toplum tarafından nasıl geri planda tutulduğunu yazar gözler önüne serer burada. Yine de Tahir Sami bu konuda ilerler ve amacına biraz da olsa ulaşır.

Ancak ilerleyen zamanlarda dairenin lağvedilebileceği durumu ortaya çıkar. Tahir Sami Bey dışındaki kimse buna üzülmez. Emekliliği gelmiştir zaten çalışanların ve emekliye ayrılarak daireden kurtulmanın peşindedirler. Tahir Sami Bey ise bu duruma çok üzülür. Evi gibi olmuştur artık daire ve ondan nasıl ayrılacağını bilemez bir türlü. Birkaç gün sonra herkes eşyalarını toplar ve müdür anahtarı Şeref Efendi’ye bırakıp çıkar.  Eş zamanlı olarak Tahir Sami ablalarıyla kaldığı evden bir tartışma sonucu ayrılır. Kitaplarının fazlalığı sorun olmuştur. Kitaplarını da toplayıp daireye yerleşir. Şeref Efendi’nin daireyi kapatacaklarına dair uyarılarına aldırmayarak bürokrasiye bir taş daha atarak dairenin kapatılmasının sanıldığı kadar kısa sürmeyeceğini, zaten unutulmuş, bir köşede kalmış bu dairenin devletin aklında çok fazla yeri olmadığını söyler. Dairede yaşamaya başlar. Ancak kitapları hayli fazlalaştığı için hayalindeki kütüphaneye kavuşması için devletin çeşitli kademelerine mektuplar yazar. Kitaplarının tamamını bağışlayacağını sadece kütüphanenin adının kendi ismi olmasını istediğini dile getirir.  Koleksiyonun ismi “Türk Köyü Kütüphanesi” Kurucusunun ismi de “Tahir Sami Tokaç” olacaktır. Ancak büyük bir hayal kırıklığı yaşar çünkü hiçbir yerden karşılık alamaz.  Yazar bunu acı bir şekilde dile getirir: “Bu memlekette niçin emeğinin değeri, sabrın meyvesi, hasbi çalışmanın semeresi alınmıyor.” (s. 62)

Tahir Sami Bey mektuplarına karşılık geleceği umuduyla, cevap alacağı umuduyla uyuyor bir gün. Bir daha da uyanmıyor. Dairenin soğuk bir köşesinde yaşadığı şekilde, yalnız başına ölüyor. Kitaplarına ne olduğu ise bilinmiyor.

Son Söz

Mustafa Kutlu, Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı ile yine bambaşka bir dünyaya, herkesin kendinden bir parça bulabileceği şekilde sürüklüyor bizleri. Bürokrasinin açmazlarını, geçmişten günümüze köy ve köylünün durumunu, dergiciliğin zorluklarını, Türkiye’deki “öteki” kesimin duyarsızlığını, kaybolan değerlerimizi ve kültürlerimizi, teknolojinin getirdiklerini ve götürdüklerini, aşkı, sevgiyi, yalnızlığı, mutsuzluğu Türkiye’deki orta sınıf bir ailenin nesilden nesle aktarılan hayatı ile birlikte ve o ailenin son bireylerinden biri merkezinde ele alırken aktarıyor bize. İncecik bir kitapta koskoca bir dünyayı anlatıyor ve kitabın ilk sayfasını okumanızdan son sayfasını okuyup da kapağını kapatmanıza kadar geçen sürenin farkına bile varamıyorsunuz. Tahir Sami Bey ve onun gibileri herhangi bir sahaflar çarşısında, herhangi bir köşe başında, bir devlet dairesinde, bir sokağın ucunda ya da eski ve ahşap bir evde görmemizin nasıl da mümkün olduğunu anlıyoruz bir daha. Sokakların Tahir Sami Beyler ile dolu olduğunun farkına varıyoruz ve içimizdeki Tahir Sami Bey’e kulak verip onu anlamaya çalışıyoruz. Kitap bittiğinde fark ediyoruz ki biraz daha büyümüşüz, tıpkı Kutlu’nun diğer kitaplarını okurken hep biraz daha büyüdüğümüz gibi…

Mavi Yeşil Dergisi’nin Kasım-Aralık 2009’daki 60. sayısında yayımlanmıştır.


Zaman Gazetesine Neden Sinirlendiğimi Anlattığım Yazıdır

Geçtiğimiz günlerde (30 Ekim 2011) Zaman gazetesinin pazar günleri yayımladığı eki olan Zaman Pazar’da bir habere denk geldim. Haberi hazırlayan kişi Saliha Cüvelek. Bu yazının sonunda haberin linkini paylaşacağım, merak edenler okuyabilirler oradan. Ama ben yine de yazının içeriğinden kabaca bahsedeyim. Yazının başlığı “Anadolu Dergileri Sesini Yükseltti” şeklinde. İçerikte ise birkaç dergiden bahsediliyor. Bu dergiler Anadolu’nun çeşitli yerlerinde çıkan (ki burada vurgulanmak istenen İstanbul merkezli olmamaları / edebiyatın merkezi mi olur diye sorası geliyor insanın ayrıca) “taşra” dergiciliğinin önemli örnekleri. Yazıda bahsi geçen dergilerin isimleri şöyle: İMÂRET (Karaman), DEĞİRMEN (Sakarya), SULTANŞEHİR (Sivas), AZ EDEBİYAT (Aydın / Nazilli), KERTENKELE (Ordu), HAYAT AĞACI (Sivas)… Haberde yer alan sıralamayı aynen yazdım ben de. Bu dergilerin az buçuk içeriklerinden, kaç yıldır piyasada olduklarından, kaç sayıyı geride bıraktıklarından falan bahsediliyor. Bu dergiler içinde benim şahsen gördüğüm ve tanıdığım dergiler Değirmen, Az Edebiyat ve Kertenkele… Diğer dergileri görmedim ve ne yazık ki tanımıyorum. İsimlerini de ilk kez bu haber aracılığıyla öğrendim. Cehaletime verin.

Peki bu dergilerin hangisi kaç sayı çıkmış? Üşenmeden onları da (kopyala-yapıştır yöntemiyle) geçiyorum buraya. Haberde yazıldığı şekli aynen aktarıyorum. Yanlış ise, bu yanlış bana ait değildir, baştan söyleyeyim.

  1. İmâret: Şu an 7. sayısını çıkarmaya hazırlanıyor.
  2. Değirmen: 28. sayısını çıkarmaya hazırlanıyor.
  3. Sultanşehir: Üç aylık dergi, 13. sayısını çıkardı. 14. sayısı için hazırlıklara başladı.
  4. Az Edebiyat: 2008 yılında yayımlanmaya başladı. (Kaçıncı sayıda olduğu yazılmamış haberde, ben de fazladan bir arama yapıp da kaçıncı sayıda olduklarını öğrenme gereksinimi duymadım. Daha doğrusu ben biliyorum kaçıncı sayıda olduklarını ama haberde buna yer verilmemiş olması bunun “gereksiz(!)” bir ayrıntı olduğunu gösteriyor gerekçesiyle ben de buraya yazmıyorum.)
  5. Kertenkele: İlk sayısını 1999 yılında çıkarmış.  (Az Edebiyat için yazdıklarım bu dergi için de geçerli. Ama bunların kaçıncı sayıda olduklarını ben de bilmiyorum.)
  6.  Hayat Ağacı: 2005’te yayımlanmaya başladı. 3 aylık dergi. (Kaç sayı geride kalmış, yazmıyor. Muhtemelen bu dergi de zaman zaman çıkış periyotunu aksatmış olan bir dergi…)

Yukarıda belirttiklerim dışında bilgiler varsa haberde, gözümden kaçmış demektir. Affola… Düzeltmek isteyen düzeltebilir… Bu dergilerden ismini yukarıda da belirttiklerimi, ben de gördüm ve okudum. Değirmen dergisi ile Rüstem Budak ilgileniyor. Edebiyatı, sanatı ve sosyal bilimleri takip eden, bu işlere önem veren bir isim. Yanılmıyorsam kitap okuma günleri de düzenliyor Sakarya’da. Değirmen’de de bu ölçüde güzel işler yapılıyor. Diğer dergilerden özellikle tanıdığım bir isim yok. Hepsinin yolu açık olur umarım. Ancak bu dergilerin bir özelliği daha var ki sanırım hepimiz tahmin edebiliyoruzdur bunu: tabi ki hepsi az çok İslami ya da muhafazakar ya da sağ çerçeveye yakın ya da ona benzer bir konumda olan dergiler. Dergileri çıkaranlar iyi niyetli olabilir, bundan zerre kadar kuşku duymuyorum ancak bu biraz da süreklilik ve ciddiyet işidir. Kertenkele’nin kaç sayı çıkarmış olduğunun yazılmaması ya da diğerlerinin bu özelliğinin belirtilmemiş olması, düzenli bir şekilde çıkarılamamış olmalarından da kaynaklanıyor olabilir diye düşünüyorum ben. Evet, haberi yapan haberci haklıdır, Anadolu dergileri sesini yükseltiyor. Ama başka dergi yok mu?

Var… Kıyaslama yapmak için yazmıyorum ama kargaya yavrusu kartal görünür diye bir söz vardı yanılmıyorsam. İşte bizim dergimiz de bizim için öyle. Yani “Mavi Yeşil”… Bu dergilerden iyidir, kötüdür demeyeceğim ama 12. yılını tamamlamış ve 12 yıla 72 sayı sığdırmış, iki aylık bir kültür-sanat-edebiyat dergisinin, “Anadolu’nun dergileri”nin konu edildiği bir haberde yer almaması, nasıl açıklanabilir bilmiyorum. Ama açıklama yapmaya çalışırsam, sanırım bunun, Mavi Yeşil’in herkese eşit uzaklıkta ya da eşit yakınlıkta olmasından kaynaklandığını söyleyebilirim. Kimse ile bir dirsek temasında olmayan Mavi Yeşil, haliyle Zaman’daki böyle bir habere de konu olamıyor. Üzülsek mi, sevinsek mi buna bilemiyorum ama bu haberi yapan kişinin de Mavi Yeşil’den haberdar olduğunu biliyorum. Öte yandan Sivas’ta Aşkar diye de bir dergi var nispeten daha ön planda, daha göz önünde olan bir dergi bu. Ancak ilk ikiye girememiş. Ey Aşkar tahifesi, size de sesleniyorum, daha çok çalışmanız lazım sanırım. Tıpkı bizim gibi…

Mavi Yeşil kimsenin reklamına ihtiyaç duymuyor. Bunu bir anlamamız lazım. Mavi Yeşil orada haber edilmiyorsa, bu Mavi Yeşil’in bilinmemesinden değil, “onlardan” olmamasından kaynaklanıyordur diye düşünüyorum kendi penceremden bakınca. Yine de günahlarını almamak lazım Zaman tahifesinin. Belki de Mavi Yeşil’i artık bir merkez dergi olarak görmüş ve o kategoriye koymamışlardır, kim bilir…

Şunu da söyleyelim. 12. yılını bitirip 13. yılına giren Mavi Yeşil 73. sayısının hazırlıklarına da başladı ve inşallah 1 Ocak 2012’de de yeni sayısını çıkarmış olacak. Görmezden gelenlerin gözüne sokmaya devam edecek kendini. Anadolu dergileri sesini yükseltiyor, evet. Mavi Yeşil de  sesi en gür çıkanlardandır evelallah…

(Not: İlgili haberin linki şudur, merak eden bakabilir: http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1196550&title=anadolu-dergileri-sesini-yukseltti&haberSayfa=0

Sonradan görme DipNot: İmâret’in bazı sayıları Karaman Belediyesi’nin web sayfasında var. Şöyle bir göz attım. Görünüş olarak güzel duruyor. Belediyenin desteğini aldığı belli. Ekonomik bir sıkıntıları olmasa gerek. Merak edenler bakabilirler: http://www.karaman.bel.tr/imaret-dergisi-sayilari.aspx

Sonradan görme DipNot-2: Kertenkele de 22. sayısını çıkarmış en son. Şu linkte son sayının içeriğine dair bilgiler var: http://dergilik.blogspot.com/2011/11/kertenkele-filistinin-ruhuna-egiliyor.html