Tag Archives: Mektup

Alıntı Defterim: Andre Gorz – Son Mektup

andre gorz

Yakında seksen iki yaşında olacaksın. Boyun altı santim kısaldı, olsa olsa kırk beş kilosun ve hâlâ güzel, çekici, arzu uyandırıcısın. Elli sekiz yıldır birlikte yaşıyoruz ve ben seni her zamankinden çok seviyorum.

*

Birbirimiz aracılığıyla ve birbirimiz için olduğumuz kişiler haline gelmemizi mümkün kılan bu hikaye oldu.

*

Bize doğuştan verilmeyen dünyadaki yerimizi birbirimiz aracılığıyla birlikte yaratmaya ihtiyacımız vardı. Ama bunun için aşkımızın aynı zamanda hayat boyu bir sözleşme olması gerekiyordu.

*

Eğer biriyle tüm bir hayat için birleşiyorsan, hayatlarınızı paylaşır ve evliliğinizi parçalayan ya da bozan şeyi yapmayı aklınızdan silersiniz. Kendinizden bir çift yaratmak ortak tasarınızdır, değişen koşullara göre onu tekrar yönlendirmekten, uyarlamaktan, desteklemekten asla vazgeçmezsiniz. Birlikte yapacağımız şey neyse o olacağız.

*

…neredeyse her şeyi paylaşabilirdik çünkü neredeyse hiçbir şeyimiz yoktu.

 

andre gorz und dorine 1954foto ¸ber rotpunkt verlag z¸rcih

 

*

Seni gerçekten sevemezsem kimseyi sevemezdim. Söylemeyi asla beceremeyeceğimi sandığım kelimeleri buldum; sonsuza kadar birlikte olma isteğimi dile getiren kelimelerdi bunlar.

*

Yolumu bulmak için sana ihtiyacım olduğunun, senden başkasını sevemeyeceğimin farkındaydım.

*

…insanın neden sevdiğini ve neden herkes bir yana, sadece o belirli kişi tarafından sevilmek istediğini felsefi açıdan açıklamak imkansız.

*

Aşk tutkusu, ötekiyle ve yalnız onunla, ruh ve beden olarak yankılaşıma girmenin bir biçimidir. Felsefenin berisinde ve ötesindeyiz.

*

Yazmak, yani insanın, gerekirse, edeb birikim yapmak üzere dünyadan ve kendisinden uzaklaşması.

*

Merak ediyorum, tek başına yaşıyor olsaydın, kendini benimle olduğundan daha mı az yalnız hissederdin acaba?

*

…her şey söylenmiş olduğunda, her şey hala söylenmek için kalır, her şey hala söylenmek için kalacaktır daima -başka bir deyişle, söylenmemiş olanı önemli kılan sözdür-,

*

Her şeyi paylaştığımıza inanmak istemiştim; ama sen yaşadığın acıda tek başınaydın.

*

İkimizin de dileği, diğerinin ölümünden sonra yaşamak zorunda kalmamaktı. Birbirimize sık sık söylediğimiz gibi, olmaz ya, eğer ikinci bir hayatımız olsaydı o hayatı da birlikte geçirmek isterdik.

 

andre-gorz-son-mektup


Hem Sait’in Hem Faik’in Mektupları

 

Çok uzun şeyler yazmayacağım. Çünkü mektup, zaten anlatılacak bir edebi tür değildir diye düşünüyorum. Geçtiğimiz aylarda Ayraç bir “mektup” dosyası hazırlamıştı da ben de Cemal Süreya’nın “Onüç Günün Mektupları”nı yazmıştım. (https://kirmizibisiklet.wordpress.com/2012/02/07/mektuplarin-onuc-gunu-ayrac-27-sayi/) Yazıyı hazırlarken bir şeye dikkat ettim ki mektubu anlatmak çok zor… Bir romanı ya da öyküyü -şiir üzerine hiç yazmadım ama- belki şiiri anlatmaktan da kat kat daha zor. Çünkü mektup zaten yalın bir anlatım türü. Duru… Gerçek… Bir hikayeyi teknik olarak ele alabilirsiniz, muhtevasını inceleyebilirsiniz, karakter analizi yapabilirsiniz. Roman ya da bir ölçüde şiir için de böyledir bu. Ancak mektup öyle değil. Mektupta öncelikle “kendini” yazar insan. Kaygılarını, öfkelerini, umutlarını, hüzünlerini, beklentilerini, beklemediklerini, gidenleri, kalanları… Merkezde kendisi vardır kişinin. O yüzden mektubu tanıtmak da anlatmak da zordur. Ve bundan ötürü mektubu anlatacak en iyi şey yine o mektubun kendisidir.

Sait Faik’in mektupları da bunlardan işte… Anlatılmayacak, okunacak mektuplar bunlar. YKY “Karganı Bağışla” adıyla yayımladı onun mektuplarını. Kendi yazdığı mektuplar ve kartlar ile birlikte kitabın ikinci kısmında ona yazılan kartlar ve mektuplar da var. Sadece ailesine yazdıkları değil, şair ve yazar dostlarına yazdıkları da mevcut. Bir bakıyorsunuz ailesine çocuk ruhuyla bir mektup yazmış, bir bakıyorsunuz Yaşar Nabi’ye yazdığı bir mektupta Varlık’tan, hikayeden bahsetmiş. Orhan Kemal’in kendisine yazdığı bir mektupta Orhan Veli’den bahsetmesi; Orhan Veli’nin Sait Faik’e dostane şeyler yazması… Mektuplar bu yüzden güzel. Bir yazarı tanımanın belki de en etkili yolu. Çünkü olanın olduğu gibi yazılması var orada. Sait Faik’in mektupları bir bakıma farklı da… Çünkü hikayelerine çok benziyor. Hikayelerindeki o tatlı dil ve duru anlatım, mektuplarında da var. Ve tabi mektuplarında anlattığı şeylerde de. Hikayesinde de bir kuşu anlatabiliyor Sait Faik çünkü. Ve mektupları da bunlara açık. Sait Faik’in mektupları, hikayeleri gibi sarıyor çevrenizi…

Mektuplarında bir de kendisine “yazıcı” diyor sık sık Sait Faik. Ben hikayeci sayılmam, şair de değilim, ancak yazıcı olurum ben, mealindeki açıklamalarını tevazu sahibi olmasına yorumlasam da bunu twitter’a yazdığım bir vakit, öykücü Gökhan Yılmaz’ın (Biraz Kuşlar, Azıcık Allah – YKY) benim sözlerime karşılık, “Hiç olduğunu söylemek de var olduğunu söylemenin bir yoludur.” demesine de hak verdim doğrusu… Hasılıkelam sözü uzatmamam lazım. Sait Faik iyi bir öykücü olmasının yanında iyi de bir insandır belli ki. “Yaşamak” kaygısı olan bir insandır. Ve ne yazık ki erken göç etmiştir bu dünyadan. Mektupların arasında önce Memduh Şevket’in, sonra da Orhan Veli’nin adı geçer “kayıplar” listesinde. Ne yazık ki 1954 yılı bitmeden Sait Faik’in mektupları da kesilir… Ne acı… Hayat biraz da böyle değil midir?


MEKTUPLARIN ONÜÇ GÜNÜ (Ayraç 27. Sayı)

MEKTUPLARIN ONÜÇ GÜNÜ *

Mektup, edebiyatta her zaman için önemli bir tür olarak yorumlanmış, metinler arası okumalar yaparken ışık tutan bir görev üstlenmiştir. Sözünü ettiğimiz, bir yazarın bir başka yazara yazdıkları da olabilir; kendine, ailesinden birisine veya sevgilisine / eşine yazdıkları da… Günlük havasında da yazılmış olsa, hikâye formatında da sunulmuş olsa okurun önüne değerinden bir şey kaybetmemiştir mektup ve her zaman için farklı yorumlamalara açık olmuştur. Öyle ki biz, mektup yazan yazarların mektuplarını okurken bir yandan da onların diğer eserlerini yorumlama şekillerine, belki bir romanın belki bir şiirin nasıl yazıldığına da tanıklık etmiş oluruz. Şüphesiz sadece edebiyat değildir bir yazarın mektuplarına konu olan. Bazen siyaset, bazen spor, bazen de gündelik koşturmacanın izlerini görürüz o metinlerde. O yüzden de mektup, bireysel bir yazın türü olmasının yanında, kitleleri ilgilendiren ayrıntılar da taşır diyebiliriz. Her şeyden öte “edebi bir tür” olarak yorumladığımız mektup, yazarının hayatından izler taşıması açısından da işte bu yüzden önemlidir. Kafka’nın Milena’ya yazdığı mektupları okurken, yazdıkları önünde milyonlarca insanın saygı duruşunda bulunduğu “Yazar Kafka”nın ötesinde bir başka Kafka görebildiğimizi söylersek çok mu ileriye gitmiş oluruz? “Dönüşüm”ün yazarının babasına yazdığı mektubuna, “Geçenlerde bir kez, senden korktuğumu öne sürmemin nedenini sormuştun. Genellikle olduğu gibi, verecek bir cevap bulamadım,” [1] şeklinde başlaması, babasından korkan bir çocuğun izlerini görmemize ve yaşadıklarının, kendi edebiyatına yansımalarını anlamamıza da fırsat vermiyor mu? Ya da Oğuz Atay’ın babasına yazdığı ve söze “Sevgili babacığım, belki sen hatırlamazsın ama bugün sen öleli tam iki yıl oluyor…” [2] diye girdiği mektupları onu “Evlat Oğuz” olarak görmemizle birlikte neden “tutunamadığına” dair ipuçları da vermiyor mu bize? Peki ya Tanpınar’ın, Flaubert’in, Mayakovski’nin ve daha nicelerinin mektupları… Zaman zaman yazarlık kimliğinden sıyrılıp da en “doğal” hallerini dışa vurdukları ve farklı bir yönlerini gösterdikleri bu mektupları edebiyatın bir türü olarak yorumlamamamız mümkün müdür ki?

*

Cemal Süreya’nın mektupları da, edebiyatımızdaki onlarca yazar mektuplarından sadece bazıları. Onun 1972’nin Temmuzunda, kalbindeki rahatsızlıktan ötürü kalp ameliyatı geçirmek üzere SSK Okmeydanı hastanesine yatan eşi Zuhal Tekkanat’a yazdığı ve on üç gün boyunca aralıksız olarak devam eden mektupları, karısına her satırında tekrar ettiği aşkının da bir ilanı aynı zamanda… Bu yüzden, “Mektupların en güzeli, Cemal Süreya’nınkiler gibi olsa gerek. Aşk mektupları.” [3] diyen Erdal Öz, mektupların “Sevda Sözleri’yle dolu mektuplar” olduğunu vurgularken haksız değildir. Gerçekten de bu mektuplar temel olarak, sevgiliye yazılmış “aşk mektupları”dır. Zuhal Hanım, Cemal Süreya’nın ilk eşi değildir ancak onun ölümüne kadar bir şekilde yanında olacak ve ismi Cemal Süreya’nın ismi ile birlikte anılacak olan bir kadındır. Cemal Süreya’nın da ona olan sevgisini, hayatının her noktasına dâhil ettiği karısına karşı duyduğu aşkı anlamamız için bir referans olan bu mektuplar, aynı zamanda da hasta yatağındaki Zuhal Tekkanat için yaşam kaynağı niteliğindedir.

Zuhal Tekkanat’ın, Cemal Süreya’nın ilk eşi olmadığını söyledik. Dolayısıyla onun ilk aşkı da değildir. Ve aslında son da olmayacaktır. Ama kime olursa olsun, duyduğu aşk, her zaman “gerçek bir aşk”tır. “Sen el kadar bir kadınsındır / Sabahlara kadar beyaz ve kirpikli” [4] dediği ilk eşi Seniha Hanım’a duyduğu aşk da, “Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun” [5] dediği Üvercinka’sı da kıymetli olmuştur onun için. Ama Zuhal’in yeri de ayrıdır. Onüç Günün Mektupları’nın ilk satırlarında söylediği gibi, Zuhal Tekkanat aslında onun için hayattır: “Zuhal’im, hayat! Hayatımsın. Bunu bilmeni isterim.”

Zuhal ve Cemal çiftinin bir de Memo Emrah adında bir oğulları vardır. Memo Emrah, henüz doğmadan ismi hazır olan bir çocuk olarak dünyaya gelir. 23 Kasım 1969 doğumlu olan Memo’nun, Cemal Süreya’nın kalbindeki ve hayatındaki yerini anlamak için de yine aynı mektupları okumamız yeterli olacaktır. Karısının hastanede olduğu süre boyunca Memo’ya Cemal Süreya bakar ve mektuplarda da ondan sık sık bahseder. Memo tam anlamıyla yaşamının merkezindedir desek yanlış olmaz. Öyle ki bir mektubunda Memo’dan bahsederken, “Steinbeck olsa bizi anlatan bir yapıta şu cümleyle başlardı: ‘Bu Memo’nun, Memo’nun annesinin, Memo’nun babasının ve Memo’nun evinin öyküsüdür.’” şeklinde bir cümle kurar karısına. Memo’ya verdiği değeri anlamamız açısından önemli bir cümledir bu gerçekten de. Bir de doğmamış bir kızları vardır. Cemal Süreya onun da ismini çoktan koymuştur: Elif… “Sen ne güzel bir Elif doğurursun. Başına kurdeleler bağlarsın.” diye yazar 12 Temmuz tarihli mektubunda. Elif, doğmadığı halde çok sevilen kızlarıdır Zuhal ve Cemal çiftinin. “Babası” Memo kadar ondan da bahseder Zuhal Tekkanat’a. Bir başka mektubunda, “Elif her şeyiyle sana benzemeli.” diyen Cemal Süreya, aslında doğmasını istediği kızıyla annesi arasında da bir köprü kurar. Duygu dolu mektuplarda, Zuhal’e yaşama gücü veren bir nokta da budur kuşkusuz. Cemal Süreya’nın hayalleri ve gelecek planları…

Mektubun bir özelliği de gündelik olandan bahsetmesidir. Cemal Süreya’nın satırları arasına da sızar bu gündelik koşturmaca. Şiirin, edebiyatın, sanatın yanında; onlardan bağımsız bir dünya var olduğunu da hatırlarız. Bir başka mektubunda bu gündelik koşturmacaya da değinen Cemal Süreya, “Piliçlerin içlerini de kendim temizledim. Zor olmadı. Yalnız banyodaki pisliği temizlemek gerçekten zor oldu. Ama fay, omo derken, sonunda bu işin de üstesinden geldim.”  derken, bize de “Sevda Sözleri”nin yazarının ‘ev hali’ni görme imkânı sunar aslında. Öyle ya “Sıcak su geldi. Banyo yaptım.” diyen şair, en temel gereksinimlerini karşılayan bir bireyden başkası da değildir aynı zamanda. Evet, hayat her yönüyle devam eder ve Cemal Süreya da bütün yaşadıklarını kaleme almaktan, karısına aktarmaktan çekinmez. Yaşamın çok yönlü olduğunu bilir usta şair. Belki de bu yüzden hazırladığı yemeği anlattığı mektubunun biraz sonrasında karısına, “Bir çırpıda içtim seni.” dediğinde şaşırtmaz bizi. Yaşam, şiirine nasıl sinmişse bütün yönleriyle, mektuplarına da öyle siner Cemal Süreya’nın.

“Yalnız aşkı vardır aşkı olanın” [6] diyen âşık şair,  mektuplarında ‘Tekel’in çok güzel bir votkası’ndan da bahseder, Coca-Cola içtiğinden de. Yeri gelir “Simit ve çay…” derken içlenir ve seslenir karısına, “Olsa da beraber içsek.” Yeri gelir ekonomik durumundan bahseder ve “Trabzon yağını 27 liradan hesapla”dığından…  “4049.25 lira” olan borcundan anlarız memur olan bir şairin çok parasının olamayacağını. Hayata dair olan kaygılarını ilişkisi ve evliliği için de düşünür Cemal Süreya. “Yine kavgalanmış Tevfik ile Gülderen. [7] N’olur biz bu bakımdan kimselere benzemeyelim. Bunda senin rolün büyük. Sen ki dişi kuşsun.” derken bu kaygısını Zuhal’ine iletmekten de geri durmaz ve belki de üzerlerindeki sorumluluğu bir kez daha vurgulamaya çalışır. “Yaşlanıp kol kola yürümek” istediği eşinden uzaklaşmak fikri belli ki üzer onu.

Yazar ve şair arkadaşlarının isimleri de sık sık geçer mektupların satır aralarında. Fazıl Hüsnü Dağlarca, Tevfik Akdağ, Ercüment Uçarı, Necati Tosuner bunlardan bazılarıdır. Dergilere gönderdiği yazılardan, yazmak istediklerinden bahseden Süreya, sadece karısı için yazdığı şiirleri de ekler mektuplarına. “Bir şairin, sevdiğine en büyük armağanı, yayımlanmayan, hiç de yayımlanmayacak bir şiir olabilir.” diye düşünen İkinci Yeni Şairi ‘bir günün ortası’nda yazar sevdiği kadına şiirlerini. Anlattığı gündelik hadiselerde bile karısından bahseden Süreya’nın, karısı ile aralarındaki ilişkiyi açıklamakta “aşk sözcüğünü de eksik” bulmasını abartılı görebilir miyiz hiç?

*

12 Temmuz’da başlayan Onüç Günün Mektupları, 24 Temmuz’da, sadece Zuhal Tekkanat’a yazılmış olan ve “Sevgilim, bir günün ortası şimdi” diye başlayan şiiri ile son buluyor Cemal Süreya’nın. Şiirlerindeki imgelerden, derin anlamlardan uzak ve yalın bir dille yazılmış ancak aşk şiirleri kadar lirik olan bu mektupları okuyunca, Cemal Süreya’nın şairliği, babalığı, kocalığı üzerine de bilgi sahibi oluyoruz aslında. Hiçbir sanatsal kaygı taşımadan yazılmış bu mektuplar, Erdal Öz’ün de dediği gibi, “ileride bir gün yayımlanacağı düşünülerek yazılmış mektuplar duygusu vermiyor.”  İki sevgili arasında olan ilişkinin en özel ve duygulu boyutlarının anlatıldığı, bir nevi dertleşme ve duygu aktarımı ile dolu bu mektuplar. Belki de bu ‘doğallık’ sayesinde anlıyoruz bir yazarın karısına olan saf duygularını ve özlemini, çevresine ve işine olan duyarlılığını, oğluna ve doğmamış kızına olan düşkünlüğünü… Cemal Süreya, bu mektupların bir gün yayımlanacağını düşünerek yazsaydı bunları, belki de bu kadar açık ve net duygular yerine, daha kapalı, sanatsal kokuları daha baskın olan metinler okuyacaktık biz de.

Şairin ölümünden sonra, Zuhal Tekkanat’ın isteği ve teşviki ile mektupları ilk kez basan Erdal Öz, Cemal Süreya’nın el yazısını yani mektupların orijinal halinin bir kopyasını da kitaba ekler ve okurların Cemal Süreya’nın o güzel el yazısını okumasına da olanak sağlar böylece. Şimdi YKY tarafından basılan kitabın en arka kısmında, Cemal Süreya’nın yine Zuhal Tekkanat’a, bu sefer farklı zamanlarda yazdığı mektupları da var. O mektuplarda da Onüç Günün Mektupları’nın tadını bulmak mümkün. Yine çeşitli sebeplerle uzak kaldığı eşine hem aşkını hem de işlerini, yapıp ettiklerini yani gündelik koşturmacasını anlatır Cemal Süreya.

Mektupların tamamında gördüğümüz bu açıklık, daha önce de söylediğim gibi Süreya’nın şiirlerini ve diğer yazdıklarını anlamamıza da ışık tutuyor. Bir şairin en “insanca” duygularını paylaştığı mektupları, onu çok yönlü olarak tanımamızı sağlıyor. Bütün bunlar Cemal Süreya’yı anlamamızın yanında, mektubun da neden bir “edebi tür” olarak yorumlanması gerektiğini açıklıyor sanıyorum ki. Şiirden, romandan, hikâyeden ya da bir başka edebi türden farklı olarak “mektup” çoğu zaman genel okur düşünülmeden yazılan bir türdür. Öncelikli muhatap, roman ya da şiir okuru gibi genel bir kitle olmadığından da, yazanı ile yazılanını ilgilendirir. İşte bu sebeple de, tekrar edeceğim üzere, doğaldır ve metinler arası okumaları aydınlatacak bir niteliktedir. Cemal Süreya’nın eşine yazdığı mektuplara da belki de biraz bu gözle bakmalı ve Erdal Öz’ün vurguladığı gibi, “Gündelik yaşamın sıkıntıları içinde, bir yandan yaşam kavgası verirken, bir yandan da bütün boyutlarıyla şiiri yaşayan dar gelirli devlet memurunun uzun bir aşk mektubu.” olarak okumalıyız Onüç Günün Mektupları’nı…



[1] Franz Kafka, Babaya Mektup, Can Yayınları, İstanbul, Haziran 2008, s.9

[2] Oğuz Atay, Korkuyu Beklerken, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008, s.171

[3] Cemal Süreya, Onüç Günün Mektupları, YKY, Mart 2008, s.7 (Mektupların kitap olarak ilk baskısını 1990’da Can Yayınları yapmıştır. Alıntılanan cümle de mektupların kitaplaşmasını sağlayan Erdal Öz’ün, kitaba yazdığı önsöz niteliğindeki yazısındandır.)

[4] Cemal Süreya, Balzamin, Sevda Sözleri (Bütün Şiirleri), YKY, İstanbul, Şubat 2010, s.40

[5] A.g.e., Üvercinka, s.38

[6] A.g.e., Ülke, s.48

[7] Şair Tevfik Akdağ ve eşi Gülderen Hanım.

 

 Ayraç Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi’nin Ocak 2012′deki 27. sayısında yayımlanmıştır.


Oğuz Atay’a Mektup

 

 

Sevgili Oğuz,

Öncelikle sana isminle hitap ediyor olmama kızmamanı rica ediyorum. Aramızda onlarca yıllık bir zaman farkı olabilir, aynı tarihlerde, şu ikimizin de sığabileceği ama ikimize dar gelen dünyanın oksijenini içimize çekmemiş olabiliriz, ben doğduğumda senden haberdar olmamış olabilirim ve sen giderken benim sana bunları yazacağımı bilmemiş olabilirsin ama bunca şeye rağmen, oynadığımız bütün tehlikeli oyunlara tutunamamış olmamız; yani senin de benim de tutunamamış olmamız, aslında aynı zamanın insanı olduğumuzu göstermiyor mu? Ve sence bütün bunlar, sana isminle hitap etmem için yeterli sebepler değil mi?

Biliyor musun, sen de öldükten sonra değeri anlaşılanlardan oldun… İnsanoğlu böyle işte, bir şeyi kaybedince o şeye methiyeler dizmeye başlıyor. Elindeyken farkına varamıyor. Belki de varmak istemiyor, kim bilir… Seni bir kenara bırakırsak, ben de yakınlarımı kaybettim. Dedem, on üç yaşımdakinden daha kutsal geliyor bana şimdilerde. Her geçen gün daha da büyüyor gözümde. Sence bu bir tesadüf mü yoksa ben de yaşlanıyor muyum? Evet Oğuz, biliyorum. Sen hep bir şeyler söylemeye çalıştın. Bizim damarlarımıza işleyecek büyük sözler söyledin sen. Küçük insanları yarattın. Ben Selim’im dedin. Turgut oldun sonra. Hikmet’im dedin. Coşkun olduğunu da söyledin bize, Server olduğunu da. Hepsini sen söyledin. Hepsinde güzeldin. Hepsinin elbisesi cuk oturdu üstüne. Kahramanlar yaratmadın bizi kurtaracak. Kurtarılacak bir halimiz olmadığını biliyordun. Kurtarılacak neyimiz kaldı ki Oğuz? Şu dünyada “yangında ilk kurtarılacak” dolabına nelerimizi sakladık ki? Ve sen, doğruyu söyledin. Sen haklıydın. Kurtarılamadık. Yine de yel değirmenlerine savaş açmak parlak bir fikirdi be Oğuz. Onu da yaptın. Sen nasıl yaptıysan, biz de öyle yapıyoruz şimdi. Yel değirmenleriyle savaşıyoruz. Sahi Oğuz, doğru söyle, Don Kişot sen miydin?

Evet sevgili Oğuz… Sen yazdın. Sen yazdıktan yıllar sonra biz okuduk. Bu dünyanın bütün bilinmezliğine, bütün anlamsızlığına rağmen; bütün tutunamayan ruhlarımıza rağmen inadına tutunmaya çalıştık. İnadına da şeytana pabucunu ters giydirmeye çalıştık. İnadına tehlikeli oyunlar oynadık. Oyunlarla yaşadık inadına, farkında olamasak da bazen. Öyleydik. Biz de yazdık. Senin kitabını basmayan yayın evlerinin tavrına inat, sağa sola öne arkaya duvarlara cama denize güneşe yazdık. Paramız yoktu belki, ama umudumuz vardı Oğuz. Umutsuzluğun umudu idi bizdeki. Kurtarılacak bir şeyimiz kalmadığını bile bile umut ettik. Savaştık. Şimdi biraz yorgunuz, evet. Yel değirmenleri bizi biraz yormuş olsa da mücadele etmekten sıkılmayacağız, buna da inan. Biraz kendimiz için, biraz senin için, biraz da diğerleri için umut etmeye devam edeceğiz. Geç kaldığımızı bile bile…

Yarın ne olacak bilmiyorum Oğuz. Sen de bilmiyorsun değil mi? Sen de bilmiyordun. Gecenin bir vakti, ay kaplamış yüreğimi. Yıldızlar buradan çok yakın görünüyor oysaki. “Başka bir dünya mümkün” diyorlar belki de, ama o kadar sağırım ki. Yorgunuz Oğuz. Savaşmaktan, çırpınmaktan ve belki de inanmaktan yorulduk. Yalnızız… Senin kadar. Senin gibi… Yıldızlar gibi kalabalık görünsek de ay gibi yalnızız. Ve yarın ne olacak bilmiyoruz. Bundan yaklaşık otuz dört yıl önce, buradan çok uzakta, küçük bir odadan dışarıdaki aya ve yıldızlara bakarken sen de bir hafta sonra neler olacağını biliyor muydun? Bilebilir miydin sevgili Oğuz?

Evet, henüz otuz dört olmadı. Birkaç gün sonra bir kez daha ölmüş olacaksın. Öyle diyorlar. Adına anma törenleri düzenliyor, ödüllü yarışmalar yapıyorlar. Biliyor musun bir sürü kitap yazıldı senden sonra sana dair. Yazmaya da devam ediyorlar. Yapmaya devam ediyorlar. Sen 1977’nin birkaç dün sonrasında ölmüş olacaksın. Son kez bakacaksın belki o gün güneşe, gökyüzüne, aya, yıldızlara, denize, ağaçlara… Son kez nefes alacaksın. Sonra kapatacaksın gözlerini. Doğru olanı yapacaksın belki de. Belki de başka bir şey kalmayacaktı yapacak. Olsundu be Oğuz. Oldu. Şimdi ben bu satırları yazarken ne kadar da tutunamamış, ne kadar da yalnız, ne kadar da karanlıkta olduğumuzu görüyorum bir kez daha işte.

Sevgili Oğuz, sana yazacak çok şey var aslında. Biliyorum, senin de çok şeyin vardı söyleyecek. Bitmemiş projelerin adamı Oğuz! Özledim seni. Laf aramızda kalsın ama tek özleyen de ben değilim. Şimdi müsaadenle bu mektubuma son vereceğim. Saymam gereken yıldızlar var. Sen de yaz olur mu? Bol bol yaz… Yazacak şeylerimizi bitiremeyecek olsak da, yazmaktan başka çaremiz yok çünkü.

Sevgili Oğuz…

Sevgiler Oğuz…

Keşke 13 Aralık 1977’de ölmeseydin.

Şimdilik bu kadar,

Selam ile…

8 Aralık 2011, İlker


Vapur Taşıyan Mektup *

 

Şimdi ben seni aldım bir elimle.
Öteki elimle bir zarf açtım:
Gel-git yapıyordu denizler
Bir uçağın pervanesi kuzeye bakarken.
Bütün denizleri öteki elimdeki zarfa sığdırdım.
Seni bir başka yana sığdırama… …

Ses bitti, giderken gece.
Bir sonbahar ayı gibi belli belirsiz bir soğuk tepede
Şimdi ben senin bir elinden tuttum.
Diğer elinden, zamanın,
Ansızın geçmesin diye kıyıya paralel kederli bir vapur daha.
Sen yakaladın bir vapuru bedeninden,
Vapur kıyıya paralel bir başka hüzün oldu.
Bütün zarflar, ilkbahar…

 

* Önemli/keskin/sert/şiddet dolu uyarı: Bu bir şiir değildir.


Yalçın Ece’den 2013’e Mektuplar

“…

Bugün 8 Mayıs 2013.

Hatırlayan acı çeker. Onlarsa hiçbir şey hatırlamıyorlar şimdi. Ben nasıl tanıyamıyorsam onları, onlar da öyle hatırlayamıyorlar. Oysa ben hala odamdayım.

…”

Yalçın ECE

2013’e yazılan mektuplar.

Neden, nasıl, nereden, kimden, kime; değil. Öylece, öylesine… Sadece sahibine belki de. O yüzden 2013’e yazılan mektuplar, aslında hepimiz için ve hepimize. Ve harfler vardır; evet. Ve dökülürler satırlara. Sade…

Yukarıdaki mektubun tamamı ve daha fazlası için lütfen: http://melantis.net/melantismektup/2013/8-mays-2013.html