Tag Archives: MonoKL

Futbolun Bir Adım Ötesinde: Evdeyken Deplasmanda

Evdeyken_Deplasmanda

2018 Dünya Kupası’nın, dünyanın her yerinde gündemin birinci maddesini oluşturduğu şu günlerde Monokl Yayınları tarafından, özellikle Dünya Kupası özelinde futbola ilgi duyanların son derece keyif alacağı bir kitap sürüldü piyasaya: Evdeyken Deplasmanda. Kitap, dilimize yine Monokl Yayınları tarafından kazandırılan Kavgam serisi ile tanınan Karl Ove Knausgaard ile İsveçli yazar Fredrik Ekelund arasındaki mektuplaşmalardan oluşuyor. Mektuplar, 10 Haziran 2014 ile 14 Temmuz 2014 tarihleri arasında geçiyor. Yani yaklaşık olarak 2014 Dünya Kupası’nın düzenlendiği tarihler bunlar. Hâl böyle olunca yazışmaların ana temasını da futbol oluşturuyor tabi.

11 Haziran tarihli ilk mektubunda, “Yarın Dünya Kupası başlıyor. İple çekiyorum,” diyor Karl Ove ve ekliyor, “Kupaları hep televizyonda izledim, asla gerçekten görmedim ve bunun böyle sürmesini istiyorum, bu kitabın çıkış noktası burası, öyle değil mi?” Bu cümle, o sıralarda kupayı takip etmek için Brezilya’da olan Fredrik Ekelund ile aralarındaki maddi mesafeyi de gösteriyor bize. Birinin coşkuyu her şeyiyle yaşadığı Brezilya’dan, diğerinin ise büyülü ekrandan takip ettiği kupa sohbetleri sadece futbolla da sınırlı kalmıyor tabii. Özel yaşamları, gündelik hayatları, aile ilişkilerine dair geçmişlerinden bugünlerine pek çok konu yer alıyor bu mektuplarda. Yazışmaların çoğu da bir şekilde futbola bağlanıyor. Mektuplar, izlenen maçların önemli anlarına yapılan vurgular ya da oynanacak maçlara dair tahminlerle sonlanıyor. İki yazar da futbolun –istesek de istemesek de- hayatın önemli bir parçası olduğu konusunda hemfikir. Bu yüzden sohbet zaman zaman farklı alanlara ve konulara kaysa da bir şekilde futbola ve o an için en önemli gündem maddesi olan Dünya Kupası’na dönüyor. Geçmiş kupalarla mukayeseler, favoriler, tahminler… En önemlisi de endüstriyel futbolla birlikte değişen ve dönüşen futbol algısı, sık sık tartışmaya açılıyor. 2014’te Brezilya nüfusunun azımsanmayacak bir kısmının Dünya Kupası’na ev sahipliği yapan Brezilya’da, ekonomik gidişatının kötü olduğu ve bir kupaya ev sahipliği yapmanın ülkenin öncelikli meselesi olmadığı düşüncesiyle tepki gösterdiğini de unutmamak gerek.

5 Temmuz 2014 tarihli mektubunda, vakit geçirdikleri bir mekânda, Brezilya’daki bir dostunun kızı olan Helena tarafından sarf edilen cümleleri “2018 Rusya, Putin. 2022 Katar. FIFA faşizmi de giderek kötüleşir büyük olasılıkla. Bu Dünya Kupası –şimdi oynanan– en son büyük futbol eğlencesi. Gelecekte insanlar, futbol tarihinin şahikası diye dönüp buraya bakacak. Hiçbiri bunu geçemeyecek.” şeklinde aktarıyor Fredrik Ekelund. Bu cümleler aynı zamanda futbol kültürünün nasıl değiştiğinin de bir göstergesi, bir özeti âdeta. Paranın gücünün hissedildiği her alaan gibi futbolun içeriği de değişiyor artık. Fakirlerin oynayıp zenginlerin izlediği futbol maçları için durum tam tersi bir boyutta. Sıfırdan var olurken bir “işçi takımı” hüviyetinde olan Liverpool futbol takımı için taraftarları hâlâ “You’ll never walk alone” diye tezahüratlarda bulunuyor olsa da bu, takımın sermaye sahibi iş adamlarının elinde “başka” bir şeye dönüştüğü gerçeğini değiştirmiyor. Keza diğer pek çok futbol kulübü için de geçerli bu tabii. Paranın ve siyasetin nüfuzunu artık ciddi şekilde hissettirdiği futbol kulüpleri, iyiden iyiye bir “A.Ş.”ye dönüşmüş vaziyette. Karl Ove Knausgaard ve Fredrik Ekelund’un yazışmaları da hem bu duruma eleştirilerini hem de her şeye rağmen futbolun o çocuksu ve amatör ruhundan zevk almaya çalışan iki adamın nostaljisini dile getirdikleri mektuplar. Dünya siyasetinden kültürler arası etkileşime, gündelik hayat pratiklerinden küresel ekonomiye kadar pek çok konunun futbol ile kesiştiği bu mektuplar, sadece Dünya Kupası tarihi üzerine değil; aynı zamanda futbolun diğer pek çok alanla ilişkisi üzerine de düşünmeye itecek okuru. Kitabın son satırlarını okuduğunuzda ise aklınızda kalan tek şey şampiyonun kim olduğu olmayacak.

___________________________________________________________
* Arka Kapak, 34. Sayı, Temmuz 2018.

Reklamlar

Hayat Kavgası (Mesele – 103.Sayı)

kavgam

HAYAT KAVGASI *

“Kalp için hayat basittir. Atabildiği kadar atar. Sonra durur.” Karl Ove Knausgaard’ın altı ciltlik otobiyografik romanı Kavgam, bu cümlelerle başlıyor. Anavatanı olan Norveç’te yaklaşık olarak her on kişiden dokuzunun okuduğu Kavgam, dünyada da büyük bir ilgiyle karşılandı. Yapılan PR çalışmalarının bu duruma ne kadar katkısının olduğunu bilinmez ancak Kavgam’ı “sıradan” popüler romanlardan ayıran önemli ve keskin çizgileri var kuşkusuz ki. Karl Ove Knausgaard, gerek kullandığı dil ve üslup ile gerekse de anlattığı konu ile şimdiki yerini hak ediyor demek, onu göklere çıkarmak anlamına gelmeyecektir.

Kavgam için Karl Ove Knausgaard’ın yaptığı “bir intihar eylemi” tanımı, romanın sayfaları ilerledikçe anlamını buluyor. Knausgaard sadece kendi hayatına karşı değil, aynı zamanda dünyaya ve var oluşa dair büyük bir sorgulama da gerçekleştiriyor. Asi ve düzen karşıtı Karl Ove, “Ben varım ve buradayım” demek için karalıyor adeta Kavgam’ı. Böylece sınırları bilinmeyen evrende, bir nefes, bir ses, bir duruş olduğunu anlatıyor bizlere. “Yazmak, yaratmaktan ziyade yıkmakla ilgilidir,” derken, kendi hayatını yeniden yarattığını değil aslında o zamana kadarki bütünlüğünü yok ettiğini vurguluyor. Bu yıkım, o kadar güçlü bir şekilde belli ediyor ki kendini, dönüp arkasına baktığında, hayatına giren kişilerin ve şeylerin, ardında ufalanmış bir şekilde dağıldığını görüyor Knausgaard. Belki de çoğu zaman kendi tercihleri ve etkisi dışında (öyle ya, var oluşumuzu ve var oluş biçimimizi çoğu zaman biz belirlemeyiz) gelişen hayatını, bu sefer kendi iradesiyle dağıtıyor. Bunu yaptıkça sesi daha gür çıkıyor ve “ben varım” duygusu daha net beliriyor.

İnsan Olma Çabası

Kavgam, Karl Ove Knausgaard için bir çeşit günah çıkarma eylemi. Sanatın ve sporun başka alanlarıyla da ilgilenen ve hepsinde kendisini göstermeye, dünyadaki anlam alanını doldurmaya çalışan yazar için, yazmak, bütün bunların ötesinde dünyayı anlamak ve anlamlandırmakla da ilgili kuşkusuz ki. Yani bütün yapıp ettikleri bir bakıma insan olma çabasından geçiyor. “[…] Çünkü biri olmayı çok istiyordum. Özel olmak istiyordum.” çığlığını bazen yüksek sesle bazense derinden vurgulayan Knausgaard, “biri olmayı başarmak” için yazmayı seçiyor belli ki.

Yazdıklarının bir roman olup olmadığını bile çoğu zaman anlamadan, bunu fark etmeden yazan Knausgaard, kitabının yayımlanacağını söyleyen yayınevine rağmen, bu durumdan “o kadar da emin olmadığı”nı söylerken, yazmak için bir rotasının olmadığını da belli ediyor okurlara. Yazdıklarını okuttuğu Thure Erik’in[1] ona, “Olmamış, bu roman değil. Bir hikâye anlatmalısın Karl Ove!” demesi üzerine kendisini daha çok sorgular hâle geldiğini de yine kendi ağzından yazdıklarında okuyoruz. Yazmak üzerine söylediği şu cümleler, belki de onun yazarlığa ve yazıya olan bakışını görmek açısından da önemli:

“Bir şeyi az bildiğinde, o yoktur. Bir şeyi çok bildiğinde, o yoktur. Yazmak var olanı, bildiklerimizin gölgesinden çekip çıkarmaktır. Yazmanın olayı budur. Orada olanlar değil, orada ne gibi eylemlerin gerçekleştiği değil, bizzat orasıdır. Orası, yazmanın mekanı ve amacıdır. Ama oraya nasıl ulaşırız?”

Knausgaard, bu soru işaretleriyle, sadece yazmanın içsel büyüsüne kapılıp devam ediyor yazmaya belki de. Yazdıklarının bir roman, anlattıklarının bir hikâye olup olmadığı bazı edebiyat çevrelerinde hala tartışılıyor olsa da, başta da söylediğim gibi Kavgam’ın böylesi bir dünyada bu kadar okunması, sadece tesadüflerle açıklanamaz. Yaşadıklarını noktası ve virgülüne kadar anlatan Knausgaard’ın özelinde, bir insanın bürünebileceği bütün ruh hâllerine tanık oluyoruz: Hırs, öfke, nefret, sevinç, keder, acı, burukluk ve daha pek çok insani duygu. Bu yüzden de Kavgam, bir çırpıda okunup bitirilebilecek bir otobiyografik roman. Öyle ki kitabın bir otobiyografik roman olduğu söylenmemiş olsaydı ve romanın içerisindeki kişi isimleri bizzat romanın yazarı tarafından değiştirilerek piyasaya sürülseydi, herhangi biri yazılanların gerçek mi kurgu mu olduğunu ayırt edemezdi bana kalırsa. Kavgam, gerçek ile kurgunun ayrıldığı o ince çizgi üzerinden ustalıkla ilerliyor.

kavgam_

Ölümü Anlamak ve İnsanın Sıradanlığı

Karl Ove Knausgaard, var oluşunu ve yaşamı anlattığı Kavgam’a, belki de en sonu, yani ölümü anlatarak başlıyor. Kavgam’da anlatılan ölüm, bizatihi ölümün kendisi, yaşamın da bir parçası: “Hayat bedeni terk ettiğinde, beden ölümün himayesine girer. Tıpkı lambalar, valizler, halılar, kapı kolları gibi. Tarlalar, bataklıklar, dereler, dağlar, bulutlar, gökyüzü gibi. Bunların hiçbiri bize yabancı değil. Çevremiz her daim, ölüler dünyasına ait eşya ve fenomenler ile kuşatılmıştır.” Ölümü, yaşamın bir parçası olarak dünyadaki herhangi bir şey gibi gören Knausgaard, yine de ölüm duygusuna tam anlamıyla nötr yaklaşabiliyor gibi görünmez. Bunu, kitabın çok büyük bir bölümünü kaplayan babasının ölümünü anlattığı satırlarda görmek mümkün.

Her ne kadar ölümü, bir “şey” olarak kabul etse de, zaman zaman babasının ölümünü düşününce ağlamaktan kendini alamaz Karl Ove. “Hayata bakıyor, ölümü düşünüyorum,” diyen yazar için ölüm herhangi bir yerde herhangi bir zamanda karşımıza çıkabilecek bir durum olarak bizi bekler. Babasıyla arasında esen soğuk rüzgârları bütün açıklığıyla aktaran Knausgaard, problemli her baba-oğul ilişkisinde olabilecek sorunları anlatmaktan geri durmaz. Onun ölümüne ağlarken bile neden ağladığını sorgulamaktan da vazgeçmez: “Peki ya bana gelince, babam benim için kimdi? Ölmesini dilediğim biri. O hâlde bunca gözyaşı niye?” diyerek cevapsız sorulan içinde boğulan Karl Ove, belki de babasının ölümüne değil, ölümün kendisine ve/ya kendi ölümüne ağlamaktadır farkında olmadan. Okur, Kavgam’ın sayfaları arasında kaybolmuşken, romanı bu kadar içselleştirebiliyorsa, bunun en önemli sebebi de romanın yazarıyla benzer duygu bunalımlarını zaman zaman yaşıyor olması olabilir. Çünkü Kavgam’da anlatılan, hepimiz gibi bir insanın olağan hayatının parçaları sadece.

MonoKL Yayınları tarafından Türkçe’ye kazandırılan Kavgam, tüm dünyada olduğu gibi Türkiyeli okurlar tarafından da beğeniyle karşılandı. Oldukça basit ve yalın dili, anlatımda postmodern edebiyatın çetrefilli yollarına sapmaması ve anlattığı mesele ile Kavgam, otobiyografik bir roman olmanın bir adım ötesinde bir anlam taşıyor. Okuyan herkesin kendinden bir iz bulabileceği Kavgam, serinin ilk kitabı olarak yakaladığı başarıyı da sonuna kadar hak ediyor gibi. İnsanın var oluşuna tesir eden hemen her türlü davranış örüntüsünü ve ilişki biçimi sorgulayan Karl Ove Knausgaard, kitabın sonunda yine merkeze insanı ve ölümü koyarak ilk cildi tamamlıyor:

“[…] insan dediğin dünyanın yalnızca canlılarda değil cansız nesnelerde de tekrar tekrar ürettiği birçok formdan biridir; kuma, taşa ve suya çizilidir. Ve hayatın her zaman en önemli boyutu olarak algıladığım kasvetli, boğucu ölüm, su sızdıran bir borudan, rüzgârda çıtırdayan bir daldan, askıdan kayıp yere düşen bir ceketten öte bir şey değildi[r].”

[1] Thure Erik Lund: Norveçli yazar. (D: 1959)

__________________________________________
Mesele Dergisi’nin Temmuz 2015′deki 103. sayısında yayımlanmıştır.

mesele 103