Tag Archives: MonoKL

Mavi Yeşil’in 96. Sayısı Çıktı..!

my96

96.sayımız çıkalı epeyce oldu. Bu, şu demek: 2015 yılı bizim için tamamlanmıştır. Zaman bir hayli çabuk geçiyor. Birkaç güne kalmaz bakarsınız 97.sayının çıkış duyurusunu da yaparız.

Bu sayı benim için özel bir sayı. 2000 sonrası kurulan yeni yayınevlerine ulaşmaya ve bir soruşturma dosyası hazırlamaya çalıştım. Aslında sonuç olarak başarılı da oldum ancak bazı yayınevlerinin vurdumduymaz tavırları çileden çıkardı açıkçası. Olsun dedik. Şimdi soruşturmaya katılmayan ve benim biraz sitem ettiğim yayınevlerinden ikisi, dosya çıktıktan sonra ulaştılar ve dönüş yaptılar. Dergi baskıya girmiş olduğu için tabi ki dergide bunu belirtemedim. Bu yüzden şimdi burada yazmak istedim. Birincisi Jaguar Yayınlarından Behlül Dündar, mail yoluyla ulaşarak, bir iki istisna dışında bu tip soruşturma, söyleşi vb. çalışmalara katılmadıklarını belirttiler. Tavırlarının bizimle ilgili olmadığını özür dileyerek belirtti kendisi. Bir diğeri de Dedalus Yayınlarından Sedat Demir. O da, durumdan haberdar olmadığını (kurumdal e-posta adreslerine ileti göndermiş ve cevap almıştım ama bunu Sedat Demir’e iletmedikleri anlaşıldı o çalışanların) mümkünse katılabileceğini söyledi ama vakit geçmişti. İki isme de buradan ilgileri için teşekkür edeyim ve onları istisna tutayım. Bu uzun girişi de bu yüzden yazdım. Yanlış anlaşılmalara yer açmamak için. İşte derginin 96.sayısının tanıtım yazısı ve içeriği de şöyle:

Mavi Yeşil dergisinin 96. sayısı Ülkü Tamer çevirisiyle açılıyor; bu sayı, ayını zamanda on altıncı yılımızın da son sayısıdır. Edebiyat ve özellikle de edebiyat dergilerinin ilgilileri, Mavi Yeşil’in Ülkü Tamer ile başlamasını ve bu derginin doksan altı sayılık aralıksız yayımını gözden kaçırmamış olsa gerekir. Özkan Satılmış, Erva Küçükislamoğlu, Melih Elhan, Ramazan Aydın, Ömer Eski, Tufan Ali, Güven Fatsa ve Hasan Ildız, bu sayının şairleri. 96. sayımız, öykü açısından da zengin bir hayli; Ayşegül Özalp, Ahmet Burak Köroğlu, Merve Kırman, Burhan Yeşilyurt, Ahmet Can Demir ve Merve Özgenli, bu sayımıza öyküleriyle katıldılar. Canan Sevinç, kültür ile coğrafyayı yan yana getirdiği yaşanmışlığın ürünü yazısında Sait Faik Müzesi hakkında aydınlattı okurları. Nurullah Ulutaş, bizde nedense ölüm denilince akla gelen ve “otuz beş yaş” şairi olarak bilinen Cahit Sıtkı’daki aşkı yazdı. Serkan Eldemir, bir şiirinden esinle Attila İlhan’ı; Emine Ulu ise Adalet Ağaoğlu’nu gündeme getirdi. Ülkü Tatar, Ahmet Say ve Anıl Sakallıoğlu, yazılarıyla aramızda yine. Bu derginin varlığının tanığı İlker Aslan, yeni kurulan yayınevleriyle görüşerek kitabın yakın dönemdeki serüvenine ışık tuttu. Bu sayının kapak tasarımı da her zamanki gibi Yalçın Ece’ye ait. Çalışmasının ismi Üç Çark Bir İptal.

96.Sayının İçindekiler

Hiyeroglif | Wallace Stevens – Türkçesi: Ülkü Tamer…2
Burgazada ve Sait Faik Abasıyanık Müzesi | Canan Sevinç…3
Cahit Sıtkı’yı Var Kılan Duygu: Aşk | Nurullah Ulutaş…6
Attila İlhan ve Memleketimin Bereketli Kadınları | Serkan Eldemir…8
Çoklu Pencere | Özkan Satılmış…9
Ne Zaman Sokağa Çıksam | Erva Küçükislamoğlu…10
Balkonları Kapanan Şehir | Melih Elhan…10
Soruşturma: 2000 Sonrası Yayınevleri ve Yayın Politikaları | İlker Aslan…11
‘Hayır…’ı Semih Gümüş’ün Gözüyle Okumak | Emine Ulu…15
Ayakta Kalma Denemeleri | Ramazan Aydın…17
Deli Deliyi Görünce Asılırmış ya da İntihar Edermiş | Anıl Sakallıoğlu…18
Gül Bileği Düş Yazı | Ömer Eski…19
Halit Çelenk | Ahmet Say…20
Arasta | Tufan Ali…21
Kar Beyaz | Ülkü Tatar…22
Issız Bir Çığlık | Güven Fatsa…23
Kırmızı ve Ötesi | Merve Özgenli…24
Mandalina | Ahmet Can Demir…25
Dağ da Konuşur | Hasan Ildız…26
Siyah Oda | Burhan Yeşilyurt…27
Kimse | Merve Kırman…28
Köşe Başında, Dondurmacı Tezgâhı | Ahmet Burak Köroğlu…30
Beşir Sen Şimdi Öldün mü Yani? | Ayşegül Özalp…31
bilgi@maviyesildergisi.com

Reklamlar

Hayat Kavgası (Mesele – 103.Sayı)

kavgam

HAYAT KAVGASI *

“Kalp için hayat basittir. Atabildiği kadar atar. Sonra durur.” Karl Ove Knausgaard’ın altı ciltlik otobiyografik romanı Kavgam, bu cümlelerle başlıyor. Anavatanı olan Norveç’te yaklaşık olarak her on kişiden dokuzunun okuduğu Kavgam, dünyada da büyük bir ilgiyle karşılandı. Yapılan PR çalışmalarının bu duruma ne kadar katkısının olduğunu bilinmez ancak Kavgam’ı “sıradan” popüler romanlardan ayıran önemli ve keskin çizgileri var kuşkusuz ki. Karl Ove Knausgaard, gerek kullandığı dil ve üslup ile gerekse de anlattığı konu ile şimdiki yerini hak ediyor demek, onu göklere çıkarmak anlamına gelmeyecektir.

Kavgam için Karl Ove Knausgaard’ın yaptığı “bir intihar eylemi” tanımı, romanın sayfaları ilerledikçe anlamını buluyor. Knausgaard sadece kendi hayatına karşı değil, aynı zamanda dünyaya ve var oluşa dair büyük bir sorgulama da gerçekleştiriyor. Asi ve düzen karşıtı Karl Ove, “Ben varım ve buradayım” demek için karalıyor adeta Kavgam’ı. Böylece sınırları bilinmeyen evrende, bir nefes, bir ses, bir duruş olduğunu anlatıyor bizlere. “Yazmak, yaratmaktan ziyade yıkmakla ilgilidir,” derken, kendi hayatını yeniden yarattığını değil aslında o zamana kadarki bütünlüğünü yok ettiğini vurguluyor. Bu yıkım, o kadar güçlü bir şekilde belli ediyor ki kendini, dönüp arkasına baktığında, hayatına giren kişilerin ve şeylerin, ardında ufalanmış bir şekilde dağıldığını görüyor Knausgaard. Belki de çoğu zaman kendi tercihleri ve etkisi dışında (öyle ya, var oluşumuzu ve var oluş biçimimizi çoğu zaman biz belirlemeyiz) gelişen hayatını, bu sefer kendi iradesiyle dağıtıyor. Bunu yaptıkça sesi daha gür çıkıyor ve “ben varım” duygusu daha net beliriyor.

İnsan Olma Çabası

Kavgam, Karl Ove Knausgaard için bir çeşit günah çıkarma eylemi. Sanatın ve sporun başka alanlarıyla da ilgilenen ve hepsinde kendisini göstermeye, dünyadaki anlam alanını doldurmaya çalışan yazar için, yazmak, bütün bunların ötesinde dünyayı anlamak ve anlamlandırmakla da ilgili kuşkusuz ki. Yani bütün yapıp ettikleri bir bakıma insan olma çabasından geçiyor. “[…] Çünkü biri olmayı çok istiyordum. Özel olmak istiyordum.” çığlığını bazen yüksek sesle bazense derinden vurgulayan Knausgaard, “biri olmayı başarmak” için yazmayı seçiyor belli ki.

Yazdıklarının bir roman olup olmadığını bile çoğu zaman anlamadan, bunu fark etmeden yazan Knausgaard, kitabının yayımlanacağını söyleyen yayınevine rağmen, bu durumdan “o kadar da emin olmadığı”nı söylerken, yazmak için bir rotasının olmadığını da belli ediyor okurlara. Yazdıklarını okuttuğu Thure Erik’in[1] ona, “Olmamış, bu roman değil. Bir hikâye anlatmalısın Karl Ove!” demesi üzerine kendisini daha çok sorgular hâle geldiğini de yine kendi ağzından yazdıklarında okuyoruz. Yazmak üzerine söylediği şu cümleler, belki de onun yazarlığa ve yazıya olan bakışını görmek açısından da önemli:

“Bir şeyi az bildiğinde, o yoktur. Bir şeyi çok bildiğinde, o yoktur. Yazmak var olanı, bildiklerimizin gölgesinden çekip çıkarmaktır. Yazmanın olayı budur. Orada olanlar değil, orada ne gibi eylemlerin gerçekleştiği değil, bizzat orasıdır. Orası, yazmanın mekanı ve amacıdır. Ama oraya nasıl ulaşırız?”

Knausgaard, bu soru işaretleriyle, sadece yazmanın içsel büyüsüne kapılıp devam ediyor yazmaya belki de. Yazdıklarının bir roman, anlattıklarının bir hikâye olup olmadığı bazı edebiyat çevrelerinde hala tartışılıyor olsa da, başta da söylediğim gibi Kavgam’ın böylesi bir dünyada bu kadar okunması, sadece tesadüflerle açıklanamaz. Yaşadıklarını noktası ve virgülüne kadar anlatan Knausgaard’ın özelinde, bir insanın bürünebileceği bütün ruh hâllerine tanık oluyoruz: Hırs, öfke, nefret, sevinç, keder, acı, burukluk ve daha pek çok insani duygu. Bu yüzden de Kavgam, bir çırpıda okunup bitirilebilecek bir otobiyografik roman. Öyle ki kitabın bir otobiyografik roman olduğu söylenmemiş olsaydı ve romanın içerisindeki kişi isimleri bizzat romanın yazarı tarafından değiştirilerek piyasaya sürülseydi, herhangi biri yazılanların gerçek mi kurgu mu olduğunu ayırt edemezdi bana kalırsa. Kavgam, gerçek ile kurgunun ayrıldığı o ince çizgi üzerinden ustalıkla ilerliyor.

kavgam_

Ölümü Anlamak ve İnsanın Sıradanlığı

Karl Ove Knausgaard, var oluşunu ve yaşamı anlattığı Kavgam’a, belki de en sonu, yani ölümü anlatarak başlıyor. Kavgam’da anlatılan ölüm, bizatihi ölümün kendisi, yaşamın da bir parçası: “Hayat bedeni terk ettiğinde, beden ölümün himayesine girer. Tıpkı lambalar, valizler, halılar, kapı kolları gibi. Tarlalar, bataklıklar, dereler, dağlar, bulutlar, gökyüzü gibi. Bunların hiçbiri bize yabancı değil. Çevremiz her daim, ölüler dünyasına ait eşya ve fenomenler ile kuşatılmıştır.” Ölümü, yaşamın bir parçası olarak dünyadaki herhangi bir şey gibi gören Knausgaard, yine de ölüm duygusuna tam anlamıyla nötr yaklaşabiliyor gibi görünmez. Bunu, kitabın çok büyük bir bölümünü kaplayan babasının ölümünü anlattığı satırlarda görmek mümkün.

Her ne kadar ölümü, bir “şey” olarak kabul etse de, zaman zaman babasının ölümünü düşününce ağlamaktan kendini alamaz Karl Ove. “Hayata bakıyor, ölümü düşünüyorum,” diyen yazar için ölüm herhangi bir yerde herhangi bir zamanda karşımıza çıkabilecek bir durum olarak bizi bekler. Babasıyla arasında esen soğuk rüzgârları bütün açıklığıyla aktaran Knausgaard, problemli her baba-oğul ilişkisinde olabilecek sorunları anlatmaktan geri durmaz. Onun ölümüne ağlarken bile neden ağladığını sorgulamaktan da vazgeçmez: “Peki ya bana gelince, babam benim için kimdi? Ölmesini dilediğim biri. O hâlde bunca gözyaşı niye?” diyerek cevapsız sorulan içinde boğulan Karl Ove, belki de babasının ölümüne değil, ölümün kendisine ve/ya kendi ölümüne ağlamaktadır farkında olmadan. Okur, Kavgam’ın sayfaları arasında kaybolmuşken, romanı bu kadar içselleştirebiliyorsa, bunun en önemli sebebi de romanın yazarıyla benzer duygu bunalımlarını zaman zaman yaşıyor olması olabilir. Çünkü Kavgam’da anlatılan, hepimiz gibi bir insanın olağan hayatının parçaları sadece.

MonoKL Yayınları tarafından Türkçe’ye kazandırılan Kavgam, tüm dünyada olduğu gibi Türkiyeli okurlar tarafından da beğeniyle karşılandı. Oldukça basit ve yalın dili, anlatımda postmodern edebiyatın çetrefilli yollarına sapmaması ve anlattığı mesele ile Kavgam, otobiyografik bir roman olmanın bir adım ötesinde bir anlam taşıyor. Okuyan herkesin kendinden bir iz bulabileceği Kavgam, serinin ilk kitabı olarak yakaladığı başarıyı da sonuna kadar hak ediyor gibi. İnsanın var oluşuna tesir eden hemen her türlü davranış örüntüsünü ve ilişki biçimi sorgulayan Karl Ove Knausgaard, kitabın sonunda yine merkeze insanı ve ölümü koyarak ilk cildi tamamlıyor:

“[…] insan dediğin dünyanın yalnızca canlılarda değil cansız nesnelerde de tekrar tekrar ürettiği birçok formdan biridir; kuma, taşa ve suya çizilidir. Ve hayatın her zaman en önemli boyutu olarak algıladığım kasvetli, boğucu ölüm, su sızdıran bir borudan, rüzgârda çıtırdayan bir daldan, askıdan kayıp yere düşen bir ceketten öte bir şey değildi[r].”

[1] Thure Erik Lund: Norveçli yazar. (D: 1959)

__________________________________________
Mesele Dergisi’nin Temmuz 2015′deki 103. sayısında yayımlanmıştır.

mesele 103