Tag Archives: Movie

Aşkın Gölgesinde: Anna Karenina

Anna Karenina Jude Law

Anna Karenina, uzun zamandır izlemek istediğim ama bir türlü fırsat bulamadığım bir filmdi. Sinemada ne yazık ki göremedim. İnternet’in nimetlerinden faydalanıp nihayet izledim filmi. Üstad Tolstoy‘un bu efsane romanının son beyaz perde uyarlaması nasıldı peki? Tamamen kişisel gözlemler ve yorumlar içeren bir metin okuyacaksınız. Hazır olun…

Nereden başlayacağımı bilemiyorum ama işin tekniğini -anladığım kadarını yani- en sona bırakacağım. Öncelikle konudan gidelim ve kestirmeden söyleyeyim düşüncemi: Genel hatlarıyla film hayal kırıklığı yarattı bende. Bunun farklı sebepleri var tabi ki ama en önemli sebebi, konunun neredeyse baştan sona Anna üzerinden ilerlemesi ve onun aşk hikayesine odaklanması. Yani romanı okumamış, özellikle Tolstoy’u ve fikriyatını çok fazla bilmeyen izleyici, bu filmi bir “aşk” filmi olarak yorumlamış ve izlemiş olabilir. Kaçınılmaz olan da budur. Çünkü filmde neredeyse başka hiçbir şey yok. Anna’nın yasak aşkı, kocasının onurlu duruşu, aşığının tavırları… Benim, romandaki en çok önemsediğim karakter olan Levin fazlasıyla pasif bir konumda. Birkaç sahne dışında hiç yok. Öte yandan Rusya’daki o dönemin elit kesimiyle halk arasındaki kopukluk çok iyi verilememiş. Bütün hayatları bir balodan diğerine gitmek üzerine kurulu olan zengin Rus aristokrasisinin durumundaki sıkıntıyı görmek için aslında “diğer” tarafın insanlarının durumunu da anlamamız gerekiyor ama filmin böyle bir kaygısı yok gibi. En başka bir istasyon çalışanının tren altında kalıp ölmesi, -Levin’in öznesi olduğu bir iki sahnede- köylülerin tarlada çalışması ve yaşantılarından kareler dışında halka dair hiçbir şey yok. Oysaki romanın en temel amaçlarından birisi bu ikiliği göstermek, zengin ile fakir arasındaki uçurumu dile getirmekti. Bu açıdan bakarsak, filmin zaten romanın birebir çevirisi olmadığını da göreceksiniz. Romanın bir tarafına odaklanılmış, birkaç sahnede de diğer karakterleri ortaya getirerek destekleyici ögeler sunulmuş. Bunun dışında baştan sona Anna… Haliyle, benim gibi Tolstoy fanatiklerini çok da memnun etmeyecek bir film çıkmış ortaya. Ha, diyeceksiniz ki yüzlerce sayfalık kitabı filme çekmek kolay mı? O da doğru tabi. Bu yüzden, belki de çok fazla üstüne gidilmemesi gerek.

Anna Karenina Movie

Tabi söylenmeden geçilemeyecek konu Anna karakterini canlandıran Keira Knightley hanım kızımızın performansı… Artık, aksanından mıdır, çene yapısının bozukluğundan mıdır nedir anlamadım ama çok antipatik bir konuşma şekli vardı. Çok fazla yordu beni bu durum. Pek çok eleştirmenin fikrine de ucundan katılıyorum aslında. Keira’nın oyunculuğu da -en azından bu film için- vasatın çok fazla üstüne çıkamamış. Filmin yönetmeni Joe Wright, daha önce de Keira ile çalışmıştı. Herhalde benim gibi sıradan izleyicinin göremediği bir ışık görüyor onda ki kendisinde ısrar ediyor. Benim fikrim olumsuz yönde.

Öte yandan bir de Jude Law gerçeği var. Zaten ilk afiş olarak da özellikle onu yerleştirdim tepeye. Kesinlikle çok başarılı bir oyunculuk sergilemiş. Filmin en büyük artılarından birisi olmuş bile diyebilirim hatta. Karısının durumunu öğrendiğindeki jest ve mimikleri, baştan beri takındığı onurlu duruşun vücut bulmuş hali tam anlamıyla eksiksiz yerine getirilmiş bir oyunculuk gibi. Ten points go to Jude Law. Bir de Aaron Johnson da o rolde fena durmamış bana kalırsa. Keira yerine aklıma Natalie Portman gelmişti benim ama Aaron yerine kim olurdu bilmiyorum. Bence cuk oturmuş. Söylemeden geçmemek lazım…

Birkaç şey de teknik üzerine söylemek gerek. Joe Wright, bu filmde çok değişik bir şey denemiş bana kalırsa. Gerçi bu teknik daha önce de bazı filmlerde uygulandı ama buradaki biraz daha farklı gibiydi. Sinemayla tiyatroyu iç içe sokmuş, sahnelerin değişmesi dekorun değişmesiyle paralel ilerliyor. Bir dış çekim sahnesi aniden iç çekime dönüşebiliyor ve bunu yaparken de sahneyi kesmiyor yönetmen. Oyuncular aynısı gibi devam rollerine, birden sahne değişiyor. Tiyatroyu bu kadar sinemaya sokması bana kalırsa güzel olmuş ancak bazı sahneler insanın takip mesafesini sekteye uğratmıyor değil. Yine de kötü olmuş demek yönetmene bu anlamda haksızlık etmek olur.

Filmin en zayıf yönlerinden biri de en başta da söylediğim üzere dış çekimin çok fazla olmaması. Genelde kapalı mekanlarda, büyük salonlarda ya da evlerde geçen film Rusya’ya dair çok fazla bir şey sunmuyor insana. Bu anlamda da bir eksiklik oluşturuyor haliyle. Dışarıda ne olup bitiyor? Belli değil. İnsanlar Moskova‘ya geliyor ama ortada Moskova’ya dair pek bir şey yok. Gibi… Örnekler çoğaltılabilir.

Bitiriyorum.
Genel çerçevede, bir Tolstoy klasiği değil de sıradan bir film olarak bakınca keyif aldım. Ancak Tolstoy’un Anna Karenina‘sını merkeze alınca zaman zaman sıkıldığımı bile söyleyebilirim. Romanı okuyanların, benim gibi Tolstoy hayranlarının filmi beğenmemesi muhtemel. Yine de görmekte fayda var. Ne de olsa çıkış noktamız Tolstoy. Ha bir de film bitince kendi kendime sordum, acaba Tolstoy izleseydi bu filmi beğenir miydi diye. Bence hayır.

Reklamlar

Beatles Perdeye Aktarılırsa: Across The Universe

Across the Universe movie poster onesheet

Bir film düşünün ki başından sonuna kadar Beatles şarkıları size eşlik ediyor. Benim gibi bir Beatles hayranıysanız bu filme bayılabilirsiniz. Film 2007 tarihli, Amerikan ve İngiliz ortak yapımı olan Across The Universe. Beatles’ın aynı isimli şarkısından esinle yapılmış. Filmin en büyük artısını en başta belirtmem gerek, ki zaten filmi izleyenlerin de hemen fark edeceği bir durum bu, film Holivut (evet Hollywood yazmayı beceremiyorum) yapımı değil. Savaş karşıtı bu filmin başından sonuna kadar Beatles eşlik ediyor size.

Sadece Beatles mı? Değil. Janis Joplin, Jimi Hendrix, Kurt Cobain de bu filmin karakterlerinden bazıları. Tabi ki kendi isimleriyle değil. Ancak şekil olarak birebir aynı tipler. “Biz de varız” diyorlar. Filme ayrı bir hava katmış bence bu durum. Kötü olmuş diyemem, benim hoşuma gitti. Film temelde tamamen Beatles şarkıları üzerine kurulmuş olsa da başka efsaneleri de filmde görmek (en azından tip olarak) güzel oldu. Öte yandan Beatles filmin içine o kadar sızmış ki iki ana karakterin isimleri de yine Beatles şarkılarından: Lucy (Lucy In The Sky With Diamond) ve Jude (Hey Jude)… Hal böyleyken özellikle Beatles severlerin filmden lezzet alamaması ihtimali de kalmıyor tabi ki. Film rezalet bir film olsaydı bile, Beatles dinlemek hoşunuza gidecektir.

across-the-universe_2

Öte yandan Beatles’ı bir kenarda bırakırsak filmin ana temalarından biri de savaş karşıtı olması. Vietnam Savaşı’nı esas alan film, temelde savaşın gereksizliği, boşuna ölen gençler, anti-militarizm ve dönemin gençlik hareketleri üzerinde duruyor. Buralardan bile bağımsız bir film olduğunu anlayabiliriz zaten. Ayrıca filmin yönetmeni olan Julie Taymor aynı zamanda sahne sanatları yönetmeni. Tiyatro ve opera… Bu da filme ayrı bir güzellik ve bakış açısı katmış. Şarkılara eşlik eden danslar filmin içine güzel yerleştirilmiş. Zaten sıradan bir filmden ziyade bir müzikal havası var. Hatta öyle adlandırırsak da yanlış olmaz zannediyorum ki. Tiyatroda pek çok örneğini izleyebiliyoruz. Perdede de gayet güzel durmuş.

Ancak filmin aman aman bir konusu yok. Beatles’a karşı özel bir hayranlığınız yoksa filmden sıkılabilirsiniz bile. Çünkü müzikler geniş bir yer kaplıyor ve hikayede yer yer kopukluğa sebep olabiliyor. Zaten bir aşk hikayesi çerçevesinde, askerlik ve savaş karşıtlığını vurgulayan filmin çok da derin bir hikayesi yok başka. Dediğim gibi, yönetmenin yapmaya çalıştığı da karmaşık ilişkiler yumağı, derinlikli zaman örgüsü falan vermek değil. Daha ziyade sanatsal bir film olmuş bu. O şekliyle bakarsak çok da başarılı olmuş bana kalırsa.

Oyuncuların performansı da gayet başarılı. Uzun lafın kısası, Beatles’ı seviyorsanız, savaş karşıtıysanız, dans etmek ya da izlemek hoşunuza gidiyorsa, mevsimi gelmeden çıkan çilekler sizi cezbediyorsa bu filmi seveceksinizdir. Benden tavsiyesi. Fazladan iki saatiniz varsa, deneyin derim…