Tag Archives: Murat Gülsoy

Postmodernizm ve Murat Gülsoy’un Nisyan’ı

nisyan

POSTMODERNİZM’E KISA BİR BAKIŞ
ve
NİSYAN’IN POSTMODERNİZM ODAĞINDA İNCELENMESİ 

Giriş

Postmodernizm, 20.yy başlarından itibaren kullanılmaya başlanan bir kavram olmakla beraber, yaygın anlamıyla 1960’larda, ilk kez sanat tartışmalarında ortaya çıkar. “Edebiyat, şiir, resim ve mimaride postmodern biçimler 1970’li ve 1980’li yıllarda gelişmeyi sürdür[ür] ve sanat alanındaki postmodern söylemlerin dallanıp budaklanmaları bu gelişime eşlik e[der]” (Best ve Kellner, 2011: 26). Postmodernizm, esas olarak modernizmin aşılması arayışı ve onun yeniden sorgulanması üzerine oluşur. Kavram, öncelikle ve yaygın olarak mimari alanında kullanılır ve ilerleyen süreçte edebiyat da dâhil olmak üzere sanatın pek çok alanına sıçrar. “Postmodernizm” kavramındaki “post” ifadesi her ne kadar modernizmden kopuşu temsil etmek amacıyla kullanılmış olsa da postmodernizmin, modernizmden tam olarak bir kopukluk içerisinde olduğunu söylenemez. Öyle ki postmodernizm, modernist öğelerden de geleneksel öğelerden de beslenir. Tarihsel olarak bakıldığında postmodernizmin edebiyatı içine alması uzun sürmez. Şiir ve öykü gibi türlerde de postmodern eserler verilmesine rağmen, bu kavramın esas vücut bulduğu alan roman olur.  Postmodern romanın dünyadaki önemli temsilcilerinden bazıları Italo Calvino, Umberto Eco, Paul Auster, Samuel Beckett olarak gösterilebilir. Türk edebiyatında da postmodern romancılara pek çok örnek vardır. Oğuz Atay, Orhan Pamuk, Latife Tekin, Hasan Ali Toptaş, İhsan Oktay Anar ve Elif Şafak bu türün ülkemizdeki önemli temsilcilerindendir. Türk edebiyatının günümüzdeki en önemli postmodern romancılarından birisi de Murat Gülsoy’dur. Gülsoy, Nisyan adlı romanında kendi postmodernist geleneğini devam ettirir ve romanını postmodern biçim ve üslup üzerine kurar.

Yazının PDF dosyası halindeki tam metnine BURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz.

 


Mavi Yeşil’in 95. Sayısı Çıktı..!


Mavi Yeşil 95. Sayı

“Mavi Yeşil”, oldukça sıcak geçen yaz günlerinin ardından Eylül-Ekim 2015 tarihli 95.sayısıyla okur karşısına çıkıyor. Bu yeni sayımızda, dergimizin hazırlandığı günlerde kültür-sanat-edebiyat kavramlarından hiç mi hiç söz edilmemişken yine zengin bir içerikle okurla buluşmak bizim için sevindirici elbette. Edebiyat metinlerine yönelik değerlendirme yazıları yanında şiir ve öykü örneklerinin çokluğu da dikkat çekiyor bu sayıda. Dergi yazıları gibi derginin yazarları da dengeliyor birbirini; Ahmet Say’ın yazdığı bir dergide Ayşe Asrın Yılmaz, Buse Karaoğlu ve Ensar Kasım Demir gibi gençler de yazabiliyor örneğin. Hasan Ildız, İsmail Özalp, Buse Karaoğlu, Berna Fildiş, Ensar Kasım Demir, Ramazan Aydın, Muharrem Sönmez, Fevzi Yetkin ve Güven Fatsa, bu sayımızın şairleri. Öyküleriyle ise Ülkü Tatar, Ayşe Asrın Yılmaz, Kemal Çavuş, Rukiye Köse, Mesut Ateş ve Fatih Yavuz Çiçek yer aldı 95. sayımızda. İsmail Delihasan, Ekrem Sakar, Ahmet Say ve Gökhan Özcan yazılarıyla renk kattı bu sayıya. Nilüfer Aka Erdem, bir öykü örneğinde Zeus imgesini irdelerken Ayşegül Ergül de “Hiç” romanında kadın hallerine baktı. İlker Aslan postmodern yaklaşımla Murat Gülsoy’un “Nisyan” romanına yönelirken Hasan Öztürk de Halide Edip Adıvar hakkındaki bir kitabı değerlendirdi.

95.sayının içindekiler:

Halide Edip Adıvar ve Biyografisine Sığmayan Kadın | Hasan Öztürk…2
Sınırdaki Ölü | Hasan Ildız…5
‘Hiç’ Romanında Kadın Halleri | Ayşegül Ergül…6
‘Yalnız Seyahat Etmek’ Öyküsünde Zeus İmgesi | Nilüfer Aka Erdem…9
Üvey Anahtar | İsmail Özalp…12
Küçüğüm | Buse Karaoğlu…12
Nisyan’ın Postmodernizm Odağında İncelenmesi | İlker Aslan…13
Eskimeyen Eski | Berna Fildiş…16
İmgesel Bir Mekân Olarak Yeraltı | F. Gökhan Özcan…17
Gonca | Ensar Kasım Demir…18
Edebiyattan Müziğe Dokunmak | Ahmet Say…19
Gölgesini Arayan Rüzgâr | Ramazan Aydın…20
Şiir Sokakta Kalır mı? | Ekrem Sakar…21
Muharrem Sönmez…22
Hepimizden Biraz | İsmail Delihasan…23
Moliere’in Hayaletleri | Ülkü Tatar…25
Mavi | Ayşe Asrın Yılmaz…26
Sekiz Kadın ve Bir Adam | Kemal Çavuş…27
Yakamoz Meyhanesi | Rukiye Köse…28
Zam’an Meselesi | Mesut Ateş…29
Buğu Ömrüm | Fevzi Yetkin…30
Kanla Yazılan Şiir | Güven Fatsa…30
Fesleğen Sargısı | Fatih Yavuz Çiçek…31

(* Tanıtım Bülteninden)


Mavi Yeşil’in 90. Sayısı Çıktı..!

my90

Mavi Yeşil dergisi, Kasım-Aralık 2014 tarihli 90. sayısıyla on beşinci yılını tamamladı. On beş yıl boyunca hiçbir sayısı aksamadan doksan kez okur karşısına çıkmak edebiyat dergiciliği adına sevindirici bir durum. Yaygın söyleyişle dergiler mezarlığı olan bu ülkede Mavi Yeşil dergisini on beş yıldır var edenlere içtenlikle teşekkür ederiz. Türkiye’de yayımlanan sanat-edebiyat dergilerinden söz edenlerin bundan böyle Mavi Yeşil dergisine daha dikkatli bir gözle bakmaları gerekiyor çünkü bu dergi rüştünü ispatladı artık. On beşinci yılının sonundaki 90.sayısında Mavi Yeşil, zengin bir içerikle çıkıyor okur karşısına. İlker Aslan bu kez bir sinema yazısıyla dergide yer aldı. Mehmet Nur Karakeçi, evlerin şairi Behçet Necatigil’den yola çıkarken Ayşegül Ergül de Cahit Sıtkı’dan hareketle “şiir” gerçeğine yöneldiler. Esra Polat, üretken yazar Murat Gülsoy’un bir kitabını irdeledi. Atilla Kaşıkçı, genç bir şairin kitabını tanıtırken Özkan Satılmış da bir söyleşiye müdahale etti. İsmail Delihasan, Merve Tellioğlu, İdris Selici, Müge Bayraktar, Hüseyin Alemdar, Fuat Arpa, Seyhan Kurt, Levent Savaş, Bahadırhan Koçer ve Özlem Özbek, 90. sayının şairleri. Bu sayının öykü yazarları Kemal Çavuş, Ayşegül Özalp ve Elif Albayrak.

90. Sayının İçindekiler

İnsanın Mekândan Soyutlanmışlığı / Mehmet N. Karakeçi… 2
Postmodernizm Sızdıran Öyküler / Esra Polat… 6
Pencerenin Yersizliği Üzerine / Ayşegül Ergül… 12
Minyatür Tanrılar / İsmail Delihasan… 15
Zamana Dağılan Sözler’in Söylettiği / Atilla Kaşıkçı… 16
Göğe Şiir / Merve Tellioğlu… 17
His Gölgesi / İdris Selici… 17
Veysel Çolak Söyleşisine Bir Müdahale / Özkan Satılmış… 18
Kabullenilmemek / Müge Bayraktar… 19
Kahramanın Sonsuz Yolculuğu / İlker Aslan… 20
Dünyanın En Gamlı Adamı / Kemal Çavuş… 23
Bir Sinema Yalanı İçin Yedi Güzelleme / Hüseyin Alemdar… 24
Yürüyorum Yalnızlığa / Fuat Arpa… 26
Adagio / Seyhan Kurt… 27
Hayaller ve Misketler / Elif Albayrak… 28
Kalbim / Levent Savaş… 29
Bekleyiş / Ayşegül Özalp… 30
O Gün / Bahadırhan Koçer… 31
Bir Nar Bin Lâl / Özlem Özbek… 32


İki İstanbul’un Hikayesi: Gölgeler ve Hayaller Şehrinde

gölgeler ve hayaller şehrinde

Murat Gülsoy yıllardır takip ettiğim, zaman zaman yazarken öykündüğüm, bazen beni hayretler içinde bırakan bir yazar. Çokça dile getirmişimdir kendisine olan ilgimi. Mavi Yeşil için geçtiğimiz yıl kendisiyle bir röportaj yaptığımızda onu daha yakından tanıma imkanı buldum. Çeşitli sosyal ve fen bilimlerine olan ilgisi (ihtisas sahası dışında da) yazdıklarını da fazlasıyla zenginleştiriyor bana kalırsa. Onu “iyi” bir yazar yapan da bu belki de. Öte yandan onda gördüğüm en önemli özelliklerden birisi de kendini tekrar etmemek için özel çaba harcaması. Yenilik peşinde bir yazar ne yapar, sürekli farklı bir kanal arar. Yazdığının, önceki yazdıklarına benzememesi için uğraşır. Gülsoy’un bu anlamda bilinçli bir çaba ile yazdıkları üzerinde yoğunlaştığını düşünüyorum bir okur olarak. O yüzden de her yeni çalışmasında deneysel bir yön var. İşte “Gölgeler ve Hayaller Şehrinde” adlı yeni romanının da bu yeniliklerin ve farklı bir şey yapmaya çalışmanın bir ürünü olduğunu düşünüyorum.

Gölgeler ve Hayaller Şehrinde’yi (bundan sonra “GHŞ” şeklinde yazacağım) yazarının ismini kapatıp önüme koysalardı, onun yazarının Murat Gülsoy olduğunu anlayamazdım açıkçası. Çünkü bu son roman, daha önceki hiçbir romana benzemiyor. Teknik olarak yine postmodern, evet, ama konu ve çerçeve itibariyle Murat Gülsoy ismine çok da yakın değil. Öte yandan GHŞ her ne kadar tarihten besleniyor olsa da tam olarak bir tarihi roman değil. Postmodern tarih kuramının dile getirdiği gibi roman, tarihin başka bir yönünü vurguluyor bize. Tıpkı Orhan Pamuk’un Beyaz Kale romanında olduğu gibi, Gülsoy’un bu romanında da meselemiz padişahlarla, hanlarla, saraylarla falan değil. (Bu arada GHŞ’yi teknik olarak da içerik olarak da Beyaz Kale’ye benzettiğimi söylemeden geçemeyeceğim.) GHŞ’de Gülsoy, çok katmanlı bir tarihten bahsediyor. Nasıl mı?

Fuat adlı bir Türk asıllı Fransız karakter (daha sonra babasının Beşir Fuat olduğunu öğreniyoruz) bir vesile ile İstanbul’a gelir. İstanbul’a gelirken yolda Sabahattin Bey (geleneksel tarih kitaplarında “Prens Sabahattin” olarak da anılır) ile karşılaşır, onunla tanışır ve fikirlerinden etkilenir. Fuat, babasının Beşir Fuat olduğunu öğrenmesiyle kendisi ve geçmişi ile ilgili çeşitli araştırmalara girer. Konudan çok fazla bahsedip, kitabı okumamış olanların şevkini kırmak istemiyorum ancak Fuat’ın araştırmaları, babasının intiharıyla ilgili ulaştığı çeşitli bilgilerle babasına ve yaşadıklarına farklı gözle bakmasıyla sonuçlanır. Fuat bir yandan “baba” imgesiyle hesaplaşırken bir yandan da babasını anlamaya ve onun intiharını anlamlandırmaya çalışır. Öyle ya, “gerçek” denilen şey, sandığımız gibi olmayabilir.

murat gülsoy

 

Öte yandan Fuat’ın bu yaşadıkları devam ederken, Osmanlı’da da Abdülhamit dönemi yaşanmaktadır. Kısa süren ilk meşrutiyet döneminin ardından yaşanan İstibdat Döneminin baskıcı havası bütün ülkede hissedilmektedir. Bir yandan baskı devri devam ederken diğer yandan da meşrutiyet yanlılarının çalışmaları devam eder padişaha karşı. Gülsoy’un bu noktada Fuat’ın ağzından anlattıkları da dikkate değer. Evet, diyor Fuat, istibdat dönemi sona eriyor ancak yeni gelenler de kendi baskı dönemlerini yaratıyorlar. Burada, tarihe karşı geliştirilen reaksiyonla, “özgürlük” sandığımız şeyin aslında ne olduğu, nelere ihtiyaç duyduğu ve kimlerin elinde şekillendiği gibi sorular Fuat’ın ağzından dökülen satırlarda cevap arıyor kendisine.

Gülsoy, bütün bunları yaparken, belki de nispeten kolay bir yol olan “mektup” tekniğini kullanıyor. Fuat, bu yaşadıklarını Alex isimli arkadaşına yazdığı mektuplarda anlatıyor ve bizim de bu şekilde durumdan haberimiz oluyor. Umarım bana kızmaz ama ben bir roman yazım türü olarak mektubu biraz kaçış noktası olarak görürüm. Aynısını Beyaz Kale’de de düşünmüştüm. Ancak yanlış anlaşılmak istemem. Mektup, romanın ne bütünlüğüne zarar vermiş ne de onu basitleştirmiş. Roman, zenginliğinden ve çok katmanlılığından bir şey kaybetmiyor.

Postmodern tarih kuramının getirdiği, tarihin aslının bilinemez olduğu düşüncesi, GHŞ’de tam olarak karşımıza çıkıyor. Beşir Fuat üzerine olan fikirlerimizi bir daha sorgulamamıza, onun intihar sebebinin ne/ler olabileceğini yeniden düşünmemize sebep oluyor. Beşir Fuat’a olan özel ilgisinden yola çıkarak bu romanı yazdığını dile getiren Murat Gülsoy, Beşir Fuat-Fuat-Abdülhamit Dönemi üçgeninde (ve yan karakterlerle beraber geniş bir çokgen çıkıyor karşımıza) devam eden romanla, doğu ile batı arasındaki farka da işaret ediyor bana kalırsa. Fuat’ın bir “Türk” olarak Fransa’da yaşadıkları ve bir “Fransız” olarak Türkiye’de yaşadıkları oldukça objektif bir bakış açısıyla ele alınmış. Bu yüzden de Tanpınar’ın “eşikte kalmış” dediği bir tip çıkıyor ortaya. Batının madde dünyasıyla doğunun mana dünyası arasında fark, sıkça dile getiriliyor. Sadece bir dönem romanı değil aynı zamanda bir “sıkışmışlık” romanı olarak da okumak gerek GHŞ’yi.

Roman üzerine başka şeyler de söylenebilir kuşkusuz. Gülsoy’un verdiği röportajlarda ve GHŞ üzerine yazılan yazılarda farklı noktalara da dikkat çekildi. Ben konuyu çok fazla açıp da roman hakkında fazla ipucu vermek istemiyorum.  GHŞ, bir yazar olarak Murat Gülsoy’un yine “farklı” bir şekli ve içeriği denediği yabana atılmaması gereken bir roman. Murat Gülsoy sevenler, onun yazdıklarına benzetemese de (ki bu iyi bir şey) bu romanı mutlaka beğenecektirler. Bu arada son söz olarak dile getirmemde fayda var, ben bir Murat Gülsoy okuru olarak, “Murat Gülsoy Öyküleri” okumayı çok özledim. Bu dileğim de burada böylece dursun.


Murat Gülsoy ile Sohbet

murat gülsoy

Mavi Yeşil’in 81.sayısında yayımlanmış olan Murat Gülsoy röportajından tadımlık bir kısım sunuyoruz efendim. Fazlası için sosyal medya üzerinden facebook.com/maviyesildergisi ya da twitter.com/maviyesildergi adreslerinden bize ya da bilgi@maviyesildergisi.com adresi üzerinden direkt olarak editörlerimize ulaşabilirsiniz. Çok güzel bir söyleşi idi. Herkesin faydalanacağına eminim. İşte sohbetten küçük bir kısım:

[…]

İA: Türkiye’de edebiyatı diplomalı edebiyatçılar yapamaz gibi bir anlayış var kimi çevrelerde. Yani edebiyat geleneğinden gelenler… Örnek veriyorum “İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü ekolünden gelenler” gibi… Baktığımızda gerçekten de nitelikli yazılar, çalışmalar farklı alanlardan çıkıyor. Ne bileyim, aklıma ilk gelenler Jale Parla gibi, Nurdan Gürbilek gibi Türk edebiyatı kökenli olmayan yazarlar. Sizce gerçekten de bizim edebiyatımız biraz dar mı bakıyor meseleye? Bugün, Mehmet Kaplan’ın metinlerine bile baktığımızda bir muhafazakârlık ya da kapalı kutu olma durumu görüyoruz gibi.

MG: Şimdi, diğer üniversitelerin edebiyat bölümleri hakkında çok fazla bir şey söyleyemem. Çok fazla tanımıyorum, bilmiyorum. Bizim üniversiteden bahsedebilirim. Bizde de hem Batı Dilleri hem de Türk Dili ve Edebiyatı var. Mesela bana yaratıcı yazarlık dersleri teklifi Batı Dillerinden geldi. Sonra da Türk Dili ve Edebiyatı dedi ki, “Aaa… Neden biz teklif etmedik…” Onlar önce davrandı. Belki de bu, bir şeyi özetler. Bilemem. Ki ders Türkçe. Ama bizim üniversiteyi bir kenarda bırakırsak, ki bizim üniversite epeyce liberaldir, ama genel olarak Türkiye’deki edebiyat, hatta genişletirsek düşün camiası muhafazakardır oldukça. Ağırlıklı olarak böyledir. Ama bunun dışında bir modernist gelenek de var. O gelenekte de kenardan kenardan gidip, zaman akıp geçtikten sonra merkezde yer alan isimler oluyor. Mesela Sait Faik çok güzel bir örnektir. Yazdığı dönemde marjinal bir adamdır. O dönemde Türk edebiyatını Sait Faik temsil etmez ama zaman geçtikten sonra o da temsil edilir Türk öyküsü içerisinde. Tanpınar için de geçerli bu. Yaşadığı dönemde, ki edebiyat fakültesi geleneğinden olsa bile, aykırı bir kişilik olmuş ve bu yüzden de biraz itilip kakılmıştır. Değil mi… Kırtıpil Hamdi diye dalga geçilmiş falan… Ama zaman geçmiş, merkeze o gelmiş. Artık Türk edebiyatı geleneğinde Tanpınar önemli bir yer tutuyor. Aynı şey Oğuz Atay için de geçerli. Bütün bu aykırı örnekler, aslında mevcut muhafazakârlıkla çatıştıkları için kenarda kalıyorlar. Tanpınar çok da tuhaf bir örnek. Uzun zaman muhafazakâr olarak algılandı garip bir biçimde, sebebini bilmiyorum. Artık, seçici algılama mı yoksa öyle lanse edildiği için mi bilmiyorum. Osmanlı’dan, Osmanlı musikisinden bahsettiği için mi artık… Hemen yaftalanıp, “Osmanlıcı herhalde, muhafazakârlığı en iyi ondan öğreniriz” gibi bir fikir oluştu. Hâlbuki hiç ilgisi yok. Taban tabana zıt bile diyebiliriz. Sonuçta işin özü, soruya dönersek, evet bizim edebiyatımız da sanatımız da toplumumuz da muhafazakârdır dolayısıyla kısırdır. Muhafazakârlık kısırlığı getirir çünkü. Ama bunun alternatifi olarak görünen Cumhuriyet ideolojisi de o kısırlığı kıramamıştır. O da bir başka şekilde muhafazakârdır çünkü. Günümüzde de bu çatışma devam eder ancak birisi diğerinin alternatifi olamamıştır. Alternatif ne peki? Tanpınarlar, İkinci Yeniler, Bilge Karasular, şunlar bunlar… Çok farklı bir kanal daha var. Hep kenarda kalmış ama daha modernist bir kanal da var. Ben de bunu daha çok önemsiyorum. Diğer kanalın çok bir yere vardığını düşünmüyorum açıkçası. Toplumcu edebiyat söz konusu olduğunda da aynı muhafazakârlık karşımıza çıkar, orada da davaya hizmet eden edebiyat doğru edebiyattır. Topluma örnek olacak davranışlar sergileyen karakterler olmalı, doğru meseleler ele alınmalı… Bakın, bütün bu -malı’lar, -meli’ler sanatçıya ne yapması gerektiğini söyleyen bir doktrin niteliğindedir. Bu doktrin Marksizm olur, Kemalizm olur,  Muhafazakârlık olur, İslamcılık olur ne olursa olur. Ama gerçek sanat ve edebiyatçı zaten bütün bunları eleştirir. Hepsinin zayıf yönlerini bulur. Kendisini kısıtlamaya çalışan yerlerini özellikle didikler. Gerçek sanatçı bu yüzden de sevilmez, hor görülür, itibarsızlaştırılır. Bu hep böyledir.
[…]

MY81


Mavi Yeşil’in 81. Sayısı Çıktı..!

MY81

81. sayımızı da çıkardık. Yani bu, 2013’ün de ilk yarısı sona erdi demek. “Hayat, biz geleceğe dair planlar yaparken başımızdan geçenlerdir.” diyen John Lennon çok haklı. Biz geleceğe dair planlar yapmaya devam ediyoruz Mavi Yeşil olarak. Bir kısmını başarabiliyoruz bir kısmı ise sonraya kalıyor. Daha güzel bir gelecek umudunu, daha iyi bir dünya hayalini  hiç bırakmıyoruz. Ne yazık ki bütün bunlar olurken, ülkemizde ve dünyada onlarca kötü olay meydana geliyor. Terörün ve şiddetin kapısını çaldığı yerler değişiyor belki ama şekli değişmiyor. Biz yine de daha iyi bir dünyanın var olduğuna inanıyoruz. Dünyayı bir şey kurtaracaksa, o da sanattır herhalde. Mavi Yeşil de o sanatın, edebiyatın bir ucundan tutabiliyorsa, tutabilmişse bugüne kadar, ne mutlu bize. Umarız ki sanatın girmediği delik kalmaz ve gerçekten de umduğumuz gibi daha iyi bir dünya dediğimiz yer çok da uzakta değildir.

81. sayımızda yine güzel bir içerik hazırlamaya çalıştık. Bu sayının açılış yazısı editörümüz Sezgin Taş‘tan: Şiir Diye Bir Şey Yoktur. Bu yazı şiir ve şair üzerine yeniden düşünmenizi sağlayacak. Orhan Pamuk‘un Yeni Hayat adlı romanından yola çıkan Sinan Şanlıtürk, Yeni Hayatta Kimlik Bunalımı adlı yazısıyla hem romana hem de günümüzdeki birey anlayışına değiniyor. Nurullah Ulutaş edebiyatın hukuk ve suçla ilişkisi kuruyor Suçun Edebiyatı veya Edebiyatın Suçu adlı yazısında. Kıymetli hocam Fırat Caner, Itamar Even-Zohar ve Çoklusistem adlı yazısında edebiyat bilimleri için önemli bir kavram olan ‘Çoklusistem Terorisi’ni anlatıyor. Esra Polat, Necip Fazıl şiirine ve şairin ölüm anlayışına değiniyor. Yavuz Demirci, Burak Tokcan, Pınar Doğu, Altay Taşkın, Necip Fazıl Akkoç şiirleriyle bu sayımıza katkıda bulundular. Bazı isimleri zaten tanıyorsunuz. Elif Balcı Kaştaş, Sadık Dal ve dergimizin en genç kalemlerinden Sevda, öyküleriyle 81. sayımızda aramızda oldular.

Bu sayının benim için en güzel tarafı da Murat Gülsoy ile yaptığım röportaj oldu. Murat Gülsoy (blogumda da sık sık yazılarına yer verdiğim ve ismini zikrettiğim üzere) çok değer verdiğim ve önemsediğim bir yazar. Edebiyat geleneğinden gelmemiş olmasına rağmen üst düzey bir edebiyat bilgisine sahip olan Gülsoy’un sohbetini de zevkle okuyacaksınız. Bana kalırsa bir elinize renkli kaleminizi alın bu röportajı okurken. Çünkü pek çok yerin altını çizecek ve faydalanacaksınız. Edebiyattan sanatın farklı disiplinlerine, bilimden teknolojinin sosyal hayatımıza etkilerine, siyasete, yaratıcı yazarlığa kadar çok fazla konuda konuştum kendisiyle. Umarım beğenirsiniz.

Son olarak Facebook üzerinden yakın zamanda gelen bir eleştiriyi de paylaşmak isterim. Bir okurumuz gönderdiği şiirlerin yayımlanmamasından ve kendisine geri dönüş yapılmamasından dolayı sitem etti. Belki haklıdır ancak devamında Mavi Yeşil’in de diğer başka dergiler gibi kendi yazar kadrosunu kurduğunu söyleyerek açıkçası biraz üzdü bizi. Mavi Yeşil’in kendi yazar kadrosunu kurmak gibi bir amacı hiçbir zaman olmamıştır, olamaz da. Genel yayın yönetmenimiz Hasan Öztürk bile, sayfa yetersizliği sebebiyle kendi yazılarını askıya almak durumunda kalıyor gün geliyor da. Tabi ki dergimizde sürekli yazan, bize özellikle eleştiri-inceleme sahasında destek olan yazarlarımız var ancak kimse bu derginin sahibi ya da kadrolusu değildir. Hasan hocamın dediği gibi, “Mavi Yeşil kralsız bir imparatorluktur.” Bizimle birlikte yürümek isteyen herkese kapımız açıktır. Ancak bu demek değil ki her gelen yazı, şiir, öykü yayımlanacak. Özellikle editörümüz Sezgin Taş, gelen öykü ve şiirleri titizlikle inceliyor. Değerlendirmeye alıyor. Gönderilen her ürün okunuyor. Emin olunuz. Ancak tabi ki herkese tek tek geri dönüş yapmak mümkün değil. Bunu büyük dergi dediğimiz dergiler bile çok fazla yapamıyor. “Zaman” hepimiz için önemli ve bir o kadar da yetersiz ne yazık ki. Aynı şekilde düşünen okurlarımız varsa diye böyle biraçıklama yapmayı da uygun gördüm. Umarım bu tip fikirler oluşmaz kimsenin zihninde. Mavi Yeşil’e destek olan herkese teşekkürler…

Mavi Yeşil 81. sayı:
Şiir Diye Bir Şey Yoktur / Sezgin Taş
Yarım Kalmış Bir Dünya / Yavuz Demirci
Yeni Hayat’ta Kimlik Bunalımı / Sinan Şanlıtürk
Suçun Edebiyatı veya Edebiyatın Suçu / Nurullah Ulutaş
Fetvasız Su / Pınar Doğu
Murat Gülsoy ile Söyleşi / İlker Aslan
Itamar Even-Zohar ve Çoklusistem Teorisi / Fırat Caner
Necip Fazıl Şiirlerinde Ölüm / Esra Polat
Yarım / Burak Tokcan
Bölünme / Elif Balcı Kaştaş
Karayemiş Yaprağı / Sadık Dal
Unutulmuş Eldivenler / Sevda
Sepet / Altay Taşkın
İçlik / Necip Fazıl Akkoç


Nisyan.

NisyanBaşlıktaki “Nisyan” kelimesinin sonuna özellikle nokta koydum. Çünkü Murat Gülsoy’un Nisyan’da anlatmaya çalıştığı şey aşağı yukarı bu. Aslında net bir şey de yok romanda. Belki bir roman bile değil. Romansa da çok farklı bir roman. Kitabın son sayfasını okuyup da kapağını kapattığımda içimden şu geçti, fotoğraf kareleri… Sanki farklı zamanlarda çekilmiş, farklı kişilerle oluşturulmuş değişik fotoğrafların yer aldığı bir fotoğraf albümüne bakıyordum. İşte roman tam olarak bu tadı bırakıyor ağızda.

Hayatım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti cümlesinin hepimiz en az bir kere kullanmışızdır herhalde. Ölüme yaklaşmak, ölümden dönmek, ölmeye ramak kalmak deyimleriyle yan yana kullandığımız bu söylem, çoğu zaman rasyonel bir gerçekliğe oturmaz aslında. Nisyan’da da ölümden dönmüş bir adam anlatmıyor bunları bu yüzden. Ölmek üzere olan bir adamın ağzından dinliyoruz, okuyoruz yazılanları. Ölümün gerçekliği hızlı bir şekilde üzerimize gelirken, ondan kaçamıyor oluşumuzun resmi bir bakıma da Nisyan.

Zaman dolup da nokta konduğunda, bizim için öykü sona erer artık. Bizim öykümüz, artık bizim olmaktan çıkar ve başkalarının öykülerinde bir alt metin olarak yer almaya başlar belki. “Ölümü ölümsüzleştirmek” mümkün mü peki? Nisyan üzerine yazılanlardan ve Gülsoy’un söylediklerinden alıntıladığım bu ifade, roman boyunca yakamızı bırakmıyor. Yazmak, bir bakıma ölüme karşı durmak ve ölümü ölümsüzleştirmek anlamına da gelebiliyor. Ölümün güçlü kollarındaki bu zayıf adam da ölüme an be an yaklaşırken bir nefes ve bir nefes daha alarak ölüme karşı durmayı deniyor. Belki de yapamayacağını bile bile. İşte bu bölük pörçük ve anlaşılması zor kısa paragraflar da bu yüzden birer fotoğraf karesi gibi geliyor bana. Hepimizin görebileceği fotoğraf kareleri. Bir kısa film değil, birbiriyle zaman zaman ilgisiz ama özünde fazlasıyla iç içe geçmiş fotoğraf kareleri… Çünkü merkezinde “ben”in olduğu her an, ayrık gibi dursa da temel olarak birbiriyle ilişkilidir.

Nisyan, klasik bir Murat Gülsoy romanı değil. Hatta açıkçası şunu söylemem gerekirse, kitabı kimin yazdığını bilmeseydim, Murat Gülsoy’un yazdığını bile tahmin edemeyebilirdim. Diğer roman ve öykülerine göre çok daha sert ve anlaşılması zor bir roman Nisyan. Kolayı sevmeyen Murat Gülsoy okurlarının mutlaka ilgisini çekecek ve beğenisini toplayacaktır Nisyan. Hala okumamış olanlar varsa şiddetle tavsiye edilir. Bu arada şunu da söyleyeyim, Gülsoy bu romanı, kitap haline getirmeden önce parça parça kişisel blog sayfasında yayınladı. Ben blog sayfasından zaman zaman takip ettim ancak oradan okuyup tamamlamadım. Ne de olsa kitaba dokunmak, sayfa çevirmek başka şey…

murat gülsoy