Tag Archives: Murat Gülsoy

Postmodernizm ve Murat Gülsoy’un Nisyan’ı

nisyan

POSTMODERNİZM’E KISA BİR BAKIŞ
ve
NİSYAN’IN POSTMODERNİZM ODAĞINDA İNCELENMESİ 

Giriş

Postmodernizm, 20.yy başlarından itibaren kullanılmaya başlanan bir kavram olmakla beraber, yaygın anlamıyla 1960’larda, ilk kez sanat tartışmalarında ortaya çıkar. “Edebiyat, şiir, resim ve mimaride postmodern biçimler 1970’li ve 1980’li yıllarda gelişmeyi sürdür[ür] ve sanat alanındaki postmodern söylemlerin dallanıp budaklanmaları bu gelişime eşlik e[der]” (Best ve Kellner, 2011: 26). Postmodernizm, esas olarak modernizmin aşılması arayışı ve onun yeniden sorgulanması üzerine oluşur. Kavram, öncelikle ve yaygın olarak mimari alanında kullanılır ve ilerleyen süreçte edebiyat da dâhil olmak üzere sanatın pek çok alanına sıçrar. “Postmodernizm” kavramındaki “post” ifadesi her ne kadar modernizmden kopuşu temsil etmek amacıyla kullanılmış olsa da postmodernizmin, modernizmden tam olarak bir kopukluk içerisinde olduğunu söylenemez. Öyle ki postmodernizm, modernist öğelerden de geleneksel öğelerden de beslenir. Tarihsel olarak bakıldığında postmodernizmin edebiyatı içine alması uzun sürmez. Şiir ve öykü gibi türlerde de postmodern eserler verilmesine rağmen, bu kavramın esas vücut bulduğu alan roman olur.  Postmodern romanın dünyadaki önemli temsilcilerinden bazıları Italo Calvino, Umberto Eco, Paul Auster, Samuel Beckett olarak gösterilebilir. Türk edebiyatında da postmodern romancılara pek çok örnek vardır. Oğuz Atay, Orhan Pamuk, Latife Tekin, Hasan Ali Toptaş, İhsan Oktay Anar ve Elif Şafak bu türün ülkemizdeki önemli temsilcilerindendir. Türk edebiyatının günümüzdeki en önemli postmodern romancılarından birisi de Murat Gülsoy’dur. Gülsoy, Nisyan adlı romanında kendi postmodernist geleneğini devam ettirir ve romanını postmodern biçim ve üslup üzerine kurar.

Yazının PDF dosyası halindeki tam metnine BURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz.

 

Reklamlar

İki İstanbul’un Hikayesi: Gölgeler ve Hayaller Şehrinde

gölgeler ve hayaller şehrinde

Murat Gülsoy yıllardır takip ettiğim, zaman zaman yazarken öykündüğüm, bazen beni hayretler içinde bırakan bir yazar. Çokça dile getirmişimdir kendisine olan ilgimi. Mavi Yeşil için geçtiğimiz yıl kendisiyle bir röportaj yaptığımızda onu daha yakından tanıma imkanı buldum. Çeşitli sosyal ve fen bilimlerine olan ilgisi (ihtisas sahası dışında da) yazdıklarını da fazlasıyla zenginleştiriyor bana kalırsa. Onu “iyi” bir yazar yapan da bu belki de. Öte yandan onda gördüğüm en önemli özelliklerden birisi de kendini tekrar etmemek için özel çaba harcaması. Yenilik peşinde bir yazar ne yapar, sürekli farklı bir kanal arar. Yazdığının, önceki yazdıklarına benzememesi için uğraşır. Gülsoy’un bu anlamda bilinçli bir çaba ile yazdıkları üzerinde yoğunlaştığını düşünüyorum bir okur olarak. O yüzden de her yeni çalışmasında deneysel bir yön var. İşte “Gölgeler ve Hayaller Şehrinde” adlı yeni romanının da bu yeniliklerin ve farklı bir şey yapmaya çalışmanın bir ürünü olduğunu düşünüyorum.

Gölgeler ve Hayaller Şehrinde’yi (bundan sonra “GHŞ” şeklinde yazacağım) yazarının ismini kapatıp önüme koysalardı, onun yazarının Murat Gülsoy olduğunu anlayamazdım açıkçası. Çünkü bu son roman, daha önceki hiçbir romana benzemiyor. Teknik olarak yine postmodern, evet, ama konu ve çerçeve itibariyle Murat Gülsoy ismine çok da yakın değil. Öte yandan GHŞ her ne kadar tarihten besleniyor olsa da tam olarak bir tarihi roman değil. Postmodern tarih kuramının dile getirdiği gibi roman, tarihin başka bir yönünü vurguluyor bize. Tıpkı Orhan Pamuk’un Beyaz Kale romanında olduğu gibi, Gülsoy’un bu romanında da meselemiz padişahlarla, hanlarla, saraylarla falan değil. (Bu arada GHŞ’yi teknik olarak da içerik olarak da Beyaz Kale’ye benzettiğimi söylemeden geçemeyeceğim.) GHŞ’de Gülsoy, çok katmanlı bir tarihten bahsediyor. Nasıl mı?

Fuat adlı bir Türk asıllı Fransız karakter (daha sonra babasının Beşir Fuat olduğunu öğreniyoruz) bir vesile ile İstanbul’a gelir. İstanbul’a gelirken yolda Sabahattin Bey (geleneksel tarih kitaplarında “Prens Sabahattin” olarak da anılır) ile karşılaşır, onunla tanışır ve fikirlerinden etkilenir. Fuat, babasının Beşir Fuat olduğunu öğrenmesiyle kendisi ve geçmişi ile ilgili çeşitli araştırmalara girer. Konudan çok fazla bahsedip, kitabı okumamış olanların şevkini kırmak istemiyorum ancak Fuat’ın araştırmaları, babasının intiharıyla ilgili ulaştığı çeşitli bilgilerle babasına ve yaşadıklarına farklı gözle bakmasıyla sonuçlanır. Fuat bir yandan “baba” imgesiyle hesaplaşırken bir yandan da babasını anlamaya ve onun intiharını anlamlandırmaya çalışır. Öyle ya, “gerçek” denilen şey, sandığımız gibi olmayabilir.

murat gülsoy

 

Öte yandan Fuat’ın bu yaşadıkları devam ederken, Osmanlı’da da Abdülhamit dönemi yaşanmaktadır. Kısa süren ilk meşrutiyet döneminin ardından yaşanan İstibdat Döneminin baskıcı havası bütün ülkede hissedilmektedir. Bir yandan baskı devri devam ederken diğer yandan da meşrutiyet yanlılarının çalışmaları devam eder padişaha karşı. Gülsoy’un bu noktada Fuat’ın ağzından anlattıkları da dikkate değer. Evet, diyor Fuat, istibdat dönemi sona eriyor ancak yeni gelenler de kendi baskı dönemlerini yaratıyorlar. Burada, tarihe karşı geliştirilen reaksiyonla, “özgürlük” sandığımız şeyin aslında ne olduğu, nelere ihtiyaç duyduğu ve kimlerin elinde şekillendiği gibi sorular Fuat’ın ağzından dökülen satırlarda cevap arıyor kendisine.

Gülsoy, bütün bunları yaparken, belki de nispeten kolay bir yol olan “mektup” tekniğini kullanıyor. Fuat, bu yaşadıklarını Alex isimli arkadaşına yazdığı mektuplarda anlatıyor ve bizim de bu şekilde durumdan haberimiz oluyor. Umarım bana kızmaz ama ben bir roman yazım türü olarak mektubu biraz kaçış noktası olarak görürüm. Aynısını Beyaz Kale’de de düşünmüştüm. Ancak yanlış anlaşılmak istemem. Mektup, romanın ne bütünlüğüne zarar vermiş ne de onu basitleştirmiş. Roman, zenginliğinden ve çok katmanlılığından bir şey kaybetmiyor.

Postmodern tarih kuramının getirdiği, tarihin aslının bilinemez olduğu düşüncesi, GHŞ’de tam olarak karşımıza çıkıyor. Beşir Fuat üzerine olan fikirlerimizi bir daha sorgulamamıza, onun intihar sebebinin ne/ler olabileceğini yeniden düşünmemize sebep oluyor. Beşir Fuat’a olan özel ilgisinden yola çıkarak bu romanı yazdığını dile getiren Murat Gülsoy, Beşir Fuat-Fuat-Abdülhamit Dönemi üçgeninde (ve yan karakterlerle beraber geniş bir çokgen çıkıyor karşımıza) devam eden romanla, doğu ile batı arasındaki farka da işaret ediyor bana kalırsa. Fuat’ın bir “Türk” olarak Fransa’da yaşadıkları ve bir “Fransız” olarak Türkiye’de yaşadıkları oldukça objektif bir bakış açısıyla ele alınmış. Bu yüzden de Tanpınar’ın “eşikte kalmış” dediği bir tip çıkıyor ortaya. Batının madde dünyasıyla doğunun mana dünyası arasında fark, sıkça dile getiriliyor. Sadece bir dönem romanı değil aynı zamanda bir “sıkışmışlık” romanı olarak da okumak gerek GHŞ’yi.

Roman üzerine başka şeyler de söylenebilir kuşkusuz. Gülsoy’un verdiği röportajlarda ve GHŞ üzerine yazılan yazılarda farklı noktalara da dikkat çekildi. Ben konuyu çok fazla açıp da roman hakkında fazla ipucu vermek istemiyorum.  GHŞ, bir yazar olarak Murat Gülsoy’un yine “farklı” bir şekli ve içeriği denediği yabana atılmaması gereken bir roman. Murat Gülsoy sevenler, onun yazdıklarına benzetemese de (ki bu iyi bir şey) bu romanı mutlaka beğenecektirler. Bu arada son söz olarak dile getirmemde fayda var, ben bir Murat Gülsoy okuru olarak, “Murat Gülsoy Öyküleri” okumayı çok özledim. Bu dileğim de burada böylece dursun.


Murat Gülsoy ile Sohbet

murat gülsoy

Mavi Yeşil’in 81.sayısında yayımlanmış olan Murat Gülsoy röportajından tadımlık bir kısım sunuyoruz efendim. Fazlası için sosyal medya üzerinden facebook.com/maviyesildergisi ya da twitter.com/maviyesildergi adreslerinden bize ya da bilgi@maviyesildergisi.com adresi üzerinden direkt olarak editörlerimize ulaşabilirsiniz. Çok güzel bir söyleşi idi. Herkesin faydalanacağına eminim. İşte sohbetten küçük bir kısım:

[…]

İA: Türkiye’de edebiyatı diplomalı edebiyatçılar yapamaz gibi bir anlayış var kimi çevrelerde. Yani edebiyat geleneğinden gelenler… Örnek veriyorum “İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü ekolünden gelenler” gibi… Baktığımızda gerçekten de nitelikli yazılar, çalışmalar farklı alanlardan çıkıyor. Ne bileyim, aklıma ilk gelenler Jale Parla gibi, Nurdan Gürbilek gibi Türk edebiyatı kökenli olmayan yazarlar. Sizce gerçekten de bizim edebiyatımız biraz dar mı bakıyor meseleye? Bugün, Mehmet Kaplan’ın metinlerine bile baktığımızda bir muhafazakârlık ya da kapalı kutu olma durumu görüyoruz gibi.

MG: Şimdi, diğer üniversitelerin edebiyat bölümleri hakkında çok fazla bir şey söyleyemem. Çok fazla tanımıyorum, bilmiyorum. Bizim üniversiteden bahsedebilirim. Bizde de hem Batı Dilleri hem de Türk Dili ve Edebiyatı var. Mesela bana yaratıcı yazarlık dersleri teklifi Batı Dillerinden geldi. Sonra da Türk Dili ve Edebiyatı dedi ki, “Aaa… Neden biz teklif etmedik…” Onlar önce davrandı. Belki de bu, bir şeyi özetler. Bilemem. Ki ders Türkçe. Ama bizim üniversiteyi bir kenarda bırakırsak, ki bizim üniversite epeyce liberaldir, ama genel olarak Türkiye’deki edebiyat, hatta genişletirsek düşün camiası muhafazakardır oldukça. Ağırlıklı olarak böyledir. Ama bunun dışında bir modernist gelenek de var. O gelenekte de kenardan kenardan gidip, zaman akıp geçtikten sonra merkezde yer alan isimler oluyor. Mesela Sait Faik çok güzel bir örnektir. Yazdığı dönemde marjinal bir adamdır. O dönemde Türk edebiyatını Sait Faik temsil etmez ama zaman geçtikten sonra o da temsil edilir Türk öyküsü içerisinde. Tanpınar için de geçerli bu. Yaşadığı dönemde, ki edebiyat fakültesi geleneğinden olsa bile, aykırı bir kişilik olmuş ve bu yüzden de biraz itilip kakılmıştır. Değil mi… Kırtıpil Hamdi diye dalga geçilmiş falan… Ama zaman geçmiş, merkeze o gelmiş. Artık Türk edebiyatı geleneğinde Tanpınar önemli bir yer tutuyor. Aynı şey Oğuz Atay için de geçerli. Bütün bu aykırı örnekler, aslında mevcut muhafazakârlıkla çatıştıkları için kenarda kalıyorlar. Tanpınar çok da tuhaf bir örnek. Uzun zaman muhafazakâr olarak algılandı garip bir biçimde, sebebini bilmiyorum. Artık, seçici algılama mı yoksa öyle lanse edildiği için mi bilmiyorum. Osmanlı’dan, Osmanlı musikisinden bahsettiği için mi artık… Hemen yaftalanıp, “Osmanlıcı herhalde, muhafazakârlığı en iyi ondan öğreniriz” gibi bir fikir oluştu. Hâlbuki hiç ilgisi yok. Taban tabana zıt bile diyebiliriz. Sonuçta işin özü, soruya dönersek, evet bizim edebiyatımız da sanatımız da toplumumuz da muhafazakârdır dolayısıyla kısırdır. Muhafazakârlık kısırlığı getirir çünkü. Ama bunun alternatifi olarak görünen Cumhuriyet ideolojisi de o kısırlığı kıramamıştır. O da bir başka şekilde muhafazakârdır çünkü. Günümüzde de bu çatışma devam eder ancak birisi diğerinin alternatifi olamamıştır. Alternatif ne peki? Tanpınarlar, İkinci Yeniler, Bilge Karasular, şunlar bunlar… Çok farklı bir kanal daha var. Hep kenarda kalmış ama daha modernist bir kanal da var. Ben de bunu daha çok önemsiyorum. Diğer kanalın çok bir yere vardığını düşünmüyorum açıkçası. Toplumcu edebiyat söz konusu olduğunda da aynı muhafazakârlık karşımıza çıkar, orada da davaya hizmet eden edebiyat doğru edebiyattır. Topluma örnek olacak davranışlar sergileyen karakterler olmalı, doğru meseleler ele alınmalı… Bakın, bütün bu -malı’lar, -meli’ler sanatçıya ne yapması gerektiğini söyleyen bir doktrin niteliğindedir. Bu doktrin Marksizm olur, Kemalizm olur,  Muhafazakârlık olur, İslamcılık olur ne olursa olur. Ama gerçek sanat ve edebiyatçı zaten bütün bunları eleştirir. Hepsinin zayıf yönlerini bulur. Kendisini kısıtlamaya çalışan yerlerini özellikle didikler. Gerçek sanatçı bu yüzden de sevilmez, hor görülür, itibarsızlaştırılır. Bu hep böyledir.
[…]

MY81


Nisyan.

NisyanBaşlıktaki “Nisyan” kelimesinin sonuna özellikle nokta koydum. Çünkü Murat Gülsoy’un Nisyan’da anlatmaya çalıştığı şey aşağı yukarı bu. Aslında net bir şey de yok romanda. Belki bir roman bile değil. Romansa da çok farklı bir roman. Kitabın son sayfasını okuyup da kapağını kapattığımda içimden şu geçti, fotoğraf kareleri… Sanki farklı zamanlarda çekilmiş, farklı kişilerle oluşturulmuş değişik fotoğrafların yer aldığı bir fotoğraf albümüne bakıyordum. İşte roman tam olarak bu tadı bırakıyor ağızda.

Hayatım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti cümlesinin hepimiz en az bir kere kullanmışızdır herhalde. Ölüme yaklaşmak, ölümden dönmek, ölmeye ramak kalmak deyimleriyle yan yana kullandığımız bu söylem, çoğu zaman rasyonel bir gerçekliğe oturmaz aslında. Nisyan’da da ölümden dönmüş bir adam anlatmıyor bunları bu yüzden. Ölmek üzere olan bir adamın ağzından dinliyoruz, okuyoruz yazılanları. Ölümün gerçekliği hızlı bir şekilde üzerimize gelirken, ondan kaçamıyor oluşumuzun resmi bir bakıma da Nisyan.

Zaman dolup da nokta konduğunda, bizim için öykü sona erer artık. Bizim öykümüz, artık bizim olmaktan çıkar ve başkalarının öykülerinde bir alt metin olarak yer almaya başlar belki. “Ölümü ölümsüzleştirmek” mümkün mü peki? Nisyan üzerine yazılanlardan ve Gülsoy’un söylediklerinden alıntıladığım bu ifade, roman boyunca yakamızı bırakmıyor. Yazmak, bir bakıma ölüme karşı durmak ve ölümü ölümsüzleştirmek anlamına da gelebiliyor. Ölümün güçlü kollarındaki bu zayıf adam da ölüme an be an yaklaşırken bir nefes ve bir nefes daha alarak ölüme karşı durmayı deniyor. Belki de yapamayacağını bile bile. İşte bu bölük pörçük ve anlaşılması zor kısa paragraflar da bu yüzden birer fotoğraf karesi gibi geliyor bana. Hepimizin görebileceği fotoğraf kareleri. Bir kısa film değil, birbiriyle zaman zaman ilgisiz ama özünde fazlasıyla iç içe geçmiş fotoğraf kareleri… Çünkü merkezinde “ben”in olduğu her an, ayrık gibi dursa da temel olarak birbiriyle ilişkilidir.

Nisyan, klasik bir Murat Gülsoy romanı değil. Hatta açıkçası şunu söylemem gerekirse, kitabı kimin yazdığını bilmeseydim, Murat Gülsoy’un yazdığını bile tahmin edemeyebilirdim. Diğer roman ve öykülerine göre çok daha sert ve anlaşılması zor bir roman Nisyan. Kolayı sevmeyen Murat Gülsoy okurlarının mutlaka ilgisini çekecek ve beğenisini toplayacaktır Nisyan. Hala okumamış olanlar varsa şiddetle tavsiye edilir. Bu arada şunu da söyleyeyim, Gülsoy bu romanı, kitap haline getirmeden önce parça parça kişisel blog sayfasında yayınladı. Ben blog sayfasından zaman zaman takip ettim ancak oradan okuyup tamamlamadım. Ne de olsa kitaba dokunmak, sayfa çevirmek başka şey…

murat gülsoy


Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık

Büyübozumu  Yaratıcı Yazarlık

Bir öyküsünde “Yazının içinden çıkılmaz bir labirent” olduğunu söyleyen Murat Gülsoy, bu konuda pek de haksız sayılmaz aslında. Yazı, ucu bucağı görünmeyen bir denizde yüzmek gibi bir şey. Yazının en zor yanı belki de sıfırdan yaratılan. Yani roman, öykü, hatta şiir… (Şiiri biraz daha farklı bir yere koyabiliriz belki.) İyi bir roman ya da öykü nasıl olmalıdır? SInırları nelerdir? Hatta bir sınırı ya da toslayıp duracağı bir duvar var mıdır? İşte Murat Gülsoy bu ve benzeri soruların cevaplarını “Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık” adlı kitabında veriyor.

Kendisi benim çok beğendiğim bir yazar. Roman ve öykülerinde kurduğu dünyalar, bu alandaki başka yazarlara da ışık tutabilecek önemli hikayeler. Çağdaş edebiyatımızın en üretken isimlerinden birisi olan Murat Gülsoy, sadece roman ve öykü yazmakla da kalmıyor görüldüğü üzere. “Yazı üzerine yazmayı” da seven Gülsoy, bunun en güzel örneğini de bu kitapta veriyor. Kurmaca bir hikaye nasıl yazılır, içinde neler olmalı ya da neler olmamalı gibi konulara değinirken, aslında bütün bunların katı kurallar olmadığını da sık sık vurguluyor. Önünüzde size ışık tutabilecek metinler olsun ancak gerektiğinde onları ihlal etmekten de geri durmayın diyor genel olarak. Karakterlerden zaman kavramına, bakış açısından anlatım tekniğine kadar pek çok noktada “yeni” yazarlara ışık tutuyor. Ağır bir dilden ziyade sanki bir dost sohbetinde konuşuyormuşçasına yazdığı kitabı, bu anlamda da okuru zorlamayan ve söylemek istediğini dolambaçlı yollara sapmadan söyleyen bir eser.

Murat Gülsoy

Kitabın en önemli ayrıntılarından birisi de dipnotlarda geçen kaynaklar. Bu kitabı okurken pek çok başka kitabı da tanımış, not defterinizin “okunacaklar” ya da “edinilmesi gerekenler” listesine yazacağınıza eminim. Böylece kurmaca bir metnin nasıl oluşacağına dair de farklı kaynaklardan beslenebilirsiniz.

“Ben roman ya da öykü yazarı olacağım” diyen bir yazar adayının mutlaka okuması gereken, kurmaca dünyanın nasıl oluşabileceğini yumuşak ama yoğun bir dille anlatan bu kitap, Murat Gülsoy’un da roman ya da öykü yazımına nasıl baktığını görebilmeniz açısından önemli. Yaratıcı yazarlık üzerine bir şeyler okumayı aklına koymuş okurların bir “başlangıç” kitabı olarak bunu okumasını tavsiye ederim kısacası. Yeni bir dünyanın, önce yazarına ait olan ardından da okura sunulan yeni bir bahçenin kapılarını açabilmek için…

 


Gölge: sizler!

 

Çok uzun zamandır okuduğum bir kitap üzerinde “bir şeyler yazmalıyım” duygusunu şiddetli bir şekilde hissetmemiştim. Ama yine de Gölgesizler üzerine bir şeyler yazabilecek kadar dilimin döneceğini sanmıyorum. O yüzden sadece küçük bir reklam geçeceğim. Belki okumakta geç kalmış olan benim gibi dikkatsiz ve kendini bilmez okurlar vardır etrafta diye…

Kitabın son satırını okuduktan sonra Ayşegül’e şunları yazdım: “Ürkütücü ve sansasyonel bir kitap! Fena bir kurmaca metin! Muazzam bir anlatım! Bu kitabı bugüne kadar nasıl okumamış, yuh olsun bana!” Evet, kitabı ürkütücü derecede başarılı buldum. Aldığı ödülü (1994 Yunus Nadi Roman Ödülü) sonuna kadar hak etmiş olması bir yana, o ödülün başka yıllarda verildiği pek çok farklı romanı da geride bırakabilecek bir metin Gölgesizler. Varoluşu ve hatta var olmayışı ya da yok oluşu irdeleyen; zamanın ve zamansızlığın, mekanın ve mekansızlığın üzerinde duran ve mükemmel üslubu ile ilk satırı ile son satırı arasındaki “zamanın” nasıl geçtiğini okura hissettirmeyen bir roman. Roman, anlattığı olay kurgusu bir yana, anlatım şekli ile de  günümüz roman anlayışı ya da yakın dönem roman anlayışı içinde farklı bir yere konulması gereken bir yapıt. Hasan Ali Toptaş, belki Murat Gülsoy’un söylediği gibi (aşağıda ilgili vidyoyu paylaşıyorum) bir yazarın zamansız dalgınlığından yola çıkarak, bir resmin bir fotoğrafın bir berberin bir çırağın üzerinden yaşananı bambaşka bir yere götürüyor. Bu yüzden de bütün bunlar gerçek miydi, yoksa sadece bir düş mü, sorusunu kendimize sormaktan geri duramıyoruz.

Okunması kolay ama anlam yüklenmesi nispeten zor bir roman bu. Okuru, okurken değil ama anlarken, anlamaya çalışırken zorlayan bir roman. Neyin ne olduğunu, kimin nerede olduğunu, kim olduğunu; olayların nasıl geliştiğini bir şekilde karmaşık bir yol seçerek anlatmayı tercih eden Hasan Ali Toptaş, belki de bu yönüyle romanı sıradan bir roman olmaktan uzaklaştırmış ve kendine has, özgün konumunu sağlamlaştırmış.

Şahsım adına söylemem gerek ki, başta da belirttiğim gibi, bu roman uzun zamandır okuduğum en iyi romanlardan biri ve belki de en iyisi oldu. Nasıl oldu da bu zamana kadar okumamışım, nasıl oldu da bu zamana kadar bunun farkına varamamışım ve hatta itiraf etmem gerekirse belki de Hasan Ali Toptaş’ı küçümsemiş ya da ona burun kıvırmışım bilemedim. Bu durumdan ötürü önce kendime kızdım, sonra da halime üzüldüm. İyi bir okur olmam için daha çok yol katetmem gerekecek anlaşılan. Bununla birlikte Hasan Ali Toptaş’ı, (artık) kendi muhteşem üçlüme (Oğuz Atay – Yusuf Atılgan – A. H. Tanpınar) yakın bir yerlerde görmeye başlayacağım. Bu arada 2008’de kitabın filmi de yapıldı. Ben henüz izlemedim ama en kısa zamanda onu da izleyeceğim. Gördüğüm eleştirilere göre (yazarın kendisi de filmi beğendiğini söylüyor) film de güzel bir uyarlama olmuş. Uzun lafın kısası, kitabı okumayanlar varsa hemen edinip okusun. Sonra da düşünsün: Ben kimim?

 


“Murat Gülsoy” Adında Bir Yazar Kişisi

 

Zamanını hatırlamıyorum. Belki 5-6 yıl kadar oldu. Can Yayınları’nın Beyoğlu’ndaki satış merkezinde (YKY’nin hemen yanında idi. Taşındı. Şimdi Aslıhan Pasajı’nın karşısında. Bilenler bilir…) “yeni yazar keşfetme ve yeni bir şeyler okuma” hevesi ile Ayşegül’le rafları karıştırırken tanıştım Murat Gülsoy’la. Raflarda pek çok kitabı vardı. İlk olarak hangi kitabını aldık okuduk bilmiyorum ama büyük lezzetle okumuştum. “İstanbul’da Bir Merhamet Haftası” ya da “Sevgilinin Geciken Ölümü” olabilir. Anlatımındaki öğeler, muhteşem kurgusu, dili kullanmaktaki zenginliği… Her şeyiyle iyi bir yazar olduğuna kanaat getirdiğim bu yazarı takip edecektim artık. Ettim de…

 

Yakın zamanda aynı yayınevinin yazarlarından Yekta Kopan ve Ayfer Tunç ile birlikte, İKSV’nin de katkılarıyla yeni bir harekete girişmişlerdi. “Ubor Metenga Buluşmaları” adı ile her ay bir toplantı yapıyor ve her toplantıda bir yazarın bir öyküsünü konuşuyorlardı. Tanpınar’ı, Haldun Taner’i, Firüzan’ı ve başka isimleri konuştular. Muazzam lezzetli toplantılar oldu. Takip etmiş olanlar bilecektir. Zevkle takip etmeye çalıştım ben de.

 

Şimdi burada biyografisini ve kitaplarının isimlerini falan yazıp onu daha fazla tanıtma ihtiyacı duymuyorum. Son kitabı “Tanrı Beni Görüyor mu?”yu çıkardı. Ne yazık ki henüz okuma imkanı bulamadım ama yakın zamanda bir başka kitabını okudum. Yine bir öykü kitabı idi… Romanlarındaki başarısından öykülerinde de söz etmemiz mümkün. Hala okumayanlar ve Murat Gülsoy’u tanımayanlar varsa hemen tanımalılar, Murat Gülsoy’la tanışmalılar.

 

Ha bu arada hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olmak isteyenler, http://www.muratgulsoy.com/ adlı siteyi açıp bir baksınlar. Ayrıca kişisel blog sayfası olan http://muratgulsoy.wordpress.com/ adlı sitede de sürekli yazmaktadır. Kısa öyküler, inceleme yazıları, filmlere dair yazılar vs… Sözün özü, Murat Gülsoy iyi bir yazar. Okuyun, sonra bir daha konuşalım…