Tag Archives: Mustafa Kutlu

Hakikatin Peşinde Bir Uzun Hikâye: İyiler Ölmez

iyiler-olmez

Hakikatin Peşinde Bir Uzun Hikâye: İyiler Ölmez *

“Eğer inanıyorsak sanat hakikate giden yolda bize yardımcı olur. Kalbimizi açar, bizi merhamet ve şefkat sahibi kılar. Kâinatın kitabını, yani temaşayı öğretir. Güzelliğin farkına varırız.” diyor Mustafa Kutlu, son kitabı İyiler Ölmez’in satır aralarında. Kutlu’nun dünyası için elbet rastgele edilmiş bir cümle değil bu. Yazdığı hemen her hikâyede, “hakikat” vurgusu yapan ve hakikati arayan Kutlu’nun bu sözlerinde, yazdıklarının sadece bir hikâye değil, aynı zamanda ilahi kelamı anlamanın bir pusulası olduğunun sonucuna da tekrardan varıyoruz Kutlu okurları olarak. Kutlu’nun son kitabı olan İyiler Ölmez’de de bu durumun yeni bir örneğini görüyor, Kutlu ile birlikte bir kez daha hakikatin yoluna çıkıyor, hakikati sorgulamaya devam ediyoruz.

İyiler Ölmez, taşrada, bir kahvehanede bir araya gelmiş dört kader ortağının hikâyesi: Sıtkı, Civan, Fotoğrafçı Sarhoş Mustafa, Doktor. Kutlu bu dört karakterin hikâyesini de kendi isimlerini taşıyan ara başlıklarla aktarıyor okura. Onların başlarından geçenleri anlatırken, hiç de yabancısı olmadığımız o klasik Kutlu üslubu, sanki bu dörtlünün yanındaymışız, hikâyenin bir köşesine iliştirilmiş bir tabureye oturmuş da bu dört yoldaşın hikâyelerini dinliyormuşuz gibi içine çekiyor bizi.

Kutlu, her karakterini ayrı ayrı örüyor ve taşranın bir köşesinde birleştiriyor. Karakterlerin kim olduklarını, geçmişlerini, aileleri ve çevrelerini, neler yaşadıkları ve neden “burada” olduklarını ince ince anlatıyor. Bu anlatım, Kutlu okurları için oldukça tanıdık elbet. Kutlu’nun karakterleri gökten zembille inmez, mutlaka sosyal ve psikolojik olarak bir zeminde bulunurlar. İyiler Ölmez’in karakterleri de böyle.

Mekân taşra… Tesadüf mü? Kutlu’da tesadüfe yer yok. Derinlikle işlenmiş Kutlu’nun hikâyesi. Öyle ki hikâyenin aksayan kısımlarına bile bir yazar olarak müdahil olup, itiraz ediyor. Bir bakıyorsunuz Kutlu hikâyenin bir yerinde sesini yükseltmiş: “[…] Bu hikâyede bir eksiklik var. Ama ne? Şudur: Hikâyenin dramatik yapısı yetersiz.” diye yazdığı hikâyede, kendi tabiriyle “kabiliyet yoksulu yazar” olarak söz sahibi oluyor. Daha sonra, “Hikaye içinde hikaye için ahkam kesmeyi bırakalım.” diyerek de kaldığı yerden anlatısına devam ediyor. Burası bile Kutlu hikâyeciliğinin inceliğini görmeye yeter belki de.

 

Mekânın taşra olmasının tesadüf olmadığını dile getirdik. Taşra, Kutlu hikâyelerinde belli ölçülerde “kutsanan” bir mekân. Kent-kır ayrımını yaparken, kenti belli yönleriyle her zaman eleştirdiğini biliyoruz Kutlu’nun. Sanayileşme, çarpık şehirleşme, yabancılaşma, ekolojik problemler gibi başlıklar, Kutlu’nun kişisel hayatında da hassas olduğu konular. Modern dünyanın elimizden aldıklarına ağıt yakmak yerine o bilindik Mustafa Kutlu reçetelerinden birini görüyoruz satır aralarında. Bu anlamda çareyi bir kere daha kırda, yani taşrada arıyor Kutlu. Taşranın sıcaklığı, samimiyeti, maddeden çok manaya kıymet veren bakış açısı İyiler Ölmez’in de önemli hususlarından. Dertleri, kederleri, hayal kırklıkları ve hatalarıyla soluğu taşranın bir kahvehanesinde alan dört karakter, zamanla taşranın sıcaklığı içerisinde erirken kendi dertlerini unutup başkalarının dertlerine derman olmaya başlıyorlar. Kutlu’nun taşrası böyle bir yer. Kutlu’nun hikâyelerinde umutsuzluğa yer yok!

Kutlu okurları, onun didaktik bir yazar olduğunu bilirler. İyiler Ölmez’de de aynı geleneği sürdürüyor Kutlu. Yukarıda da vurgulanan alıntıda olduğu gibi, Mustafa Kutlu’yu her an bir yerden söze girecekmiş gibi arıyor zaman zaman gözlerimiz. O da bu arayışı boşa çıkarmıyor. Kâh yanlış bilinen bir fikri düzeltiyor kâh pek de bilinmeyen bir konu hakkında okuru aydınlatıyor. Ama bunu öylesine yapıyor ki okur hikâyeden bir an olsun kopmuyor. Öyle ki hikâyeye başlamakla son sayfayı çevirmek arasında sanki bir göz açıp kapatmışçasına kısa bir zaman geçiyor. Son satırlara geldiğimizde ise Kutlu, hikâyeyi daha da dramatik hale getiriyor. Belki okurun pek de ummadığı bir şekilde bitiyor hikâye. Ama dedik ya, Kutlu’nun hikâyelerinde umutsuzluğa, karamsarlığa yer yok. O da bunu bir kere daha hatırlatıyor okura ve son noktayı koyuyor hikâyesine: “Böyledir. Bizde iyiler ölmez. Evliya olup aramızda yaşarlar.”

arka-kapak-sayi-14

_____________________________________________
* Arka Kapak Dergisi, Kasım 2016, Sayı:14 (Derginin 14.sayısında Yunus Emre Tozal’ın Mustafa Kutlu’yla yaptığı mini bir söyleşiye de ulaşmanız mümkün.)


Dönülmez Akşamın Ufku: Hesap Günü

hesap günü

DÖNÜLMEZ AKŞAMIN UFKU: HESAP GÜNÜ *

Mustafa Kutlu, yeni kitabı Hesap Günü’nde okuruna pek de alışkın olmadık bir şekilde hoş geldin diyor: “Musallada bir tabut, yeşil örtü üstünde, yapayalnız.” Bu cümle, kitabın henüz ilk sayfalarından. Kutlu, hikâyesine “varlıklı, alafranga bir muhitte gariban bir cami”nin avlusundaki musalla taşında yatmakta olan bir merhumu betimleyerek başlıyor. Böylece, Tolstoy’un İvan İlyiç’in Ölümü’nde yaptığına benzer bir şey yaparak, okurun “kitabın sonunda ne oluyor” sorusunu sormasına gerek bırakmıyor. Ama bu sefer okur başka bir soru soruyor: Nasıl?

İşte bu soruyla birlikte başlıyor musallada yatmakta olan Bedir’in hikâyesi. Varlıklı bir Osmanlı paşasının torunu olan Bedir üzerinden anlatılan hikâye, aslında –Kutlu’nun her kitabında olduğu gibi- okurların kendisinden bir parça bulabileceği kesitler taşıyor. Bedir musallada yatarken Kutlu, Bedir’in geçmişine gidiyor. Çocukluğundan itibaren yaşadıkları, bulunduğu çevre, iş hayatı, insan ilişkileri, sosyal statüsü gibi pek çok konuya değiniliyor. “Malı veren de Allah, alan da Allah. ‘Ben’ dersen yoldan çıkarsın.” diyen Kutlu, bireyselliğin iyice ön plana çıktığı, insanlara “ben” duygusunun hâkim olduğu yeni dünya düzenini irdelemekten geri durmuyor her zamanki gibi.

Kutlu’nun Hesap Günü’nde eleştirdiği önemli konulardan biri de bu bireyselliğe bağlı olarak şekillenen aile ilişkisi ve düzeni. İnsanların aile kurmakta zorlandığı; eşleriyle, çocuklarıyla yaşadığı iletişimsizliğin arttığı “modern” dünya insanın özüne pek de yakışmayan bir manzara sunuyor aslında. “Ben” diyenin yoldan çıkacağı modern dünyanın “ben” diyen insanlarla dolu olduğunu görmek de zor olmuyor tabi.

Hesap Günü’nün bir başka önemli meselesi de “devlet-siyaset-ticaret” ilişkisi üzerine söylenenler. Kapitalist düzende “para” için nelerin yapılabileceğini bütün gerçekliğiyle yüzümüze vuran Kutlu, aslında toplumun çok geniş bir aynasını tutuyor bize. Bazen görmediğimiz, bazen görsek de geçip gittiğimiz bu gerçekler, yozlaşmanın neresinde durduğumuzu sorgulamamız açısından da önemli: “Önüne dört tane kaz katsan otaramayacak adamlar ihracat yapıyor, imalat yapıyor, siyaseten devlete sızıp devlet imkânlarını kullanarak han hamam sahibi oluyor.” diyen Kutlu, sonraki sayfalarda “Ehliyet ve liyakat sahipleri yönetime gelmeli. Önce ahlâk, sonra kanun.” şeklinde sözlerine devam etse de cümlelerini “Zor be!” diye bitiriyor. Ama Kutlu okurları bilir ki onun hikâyelerinde umutsuzluğa yer yoktur. Mutlaka bir çıkış yolu vardır. Zor olsa da imkânsız olmayan bu ilişkiler ağı içerisinde insan, işe kendini bilmekle başlamalı. Kutlu da bunu vurguluyor, kendimizi bilmeyi.

Kutlu, zaman zaman fantastik bir üslupla (musalla taşında yatan Bedir’in cenazeye gelenlerle hesaplaşması gibi) anlattığı son kitabı Hesap Günü’nü “Az önce orada biri vardı. Şimdi yok.” diyerek bitiriyor. Bu son cümleler bile çok önemli bir mesaj veriyor aslında. Bir nefes kadar hızlı geçen ömürde Kutlu, Hesap Günü’nü sondan, yani musalla taşından, başlatarak da bunu amaçlıyor: Hesap günü gelmeden hesabımızı yapmanın gerekliliğini. Hesabı yapmak ise Kutlu’nun dünyasına alışkın olan sadık okurlarına kalıyor…

____________________________
Arka Kapak Dergisi, Aralık 2015, Sayı: 3.


MUSTAFA KUTLU’NUN ŞEHRİNDE HAKİKAT ARAYIŞI: NUR (Ayraç 52. Sayı)

Nur

MUSTAFA KUTLU’NUN ŞEHRİNDE HAKİKAT ARAYIŞI: NUR *

Okurları bilir, Mustafa Kutlu’da her yıl bir kitap yayınlama geleneği vardır. Ancak bu yılki kitap beklendiğinden daha önce geldi. Ramazan ayına yakın zamanlarda yayınladığı kitaplarına 2014’ün ilk ayında piyasaya sürdüğü Nur’u da ekledi Kutlu. Vaktinden önce gelmiş olan bu kitabın çıkış zamanının tesadüfi olmadığını da düşünebiliriz pekâlâ. Ülkemizin içinde bulunduğu sosyal, siyasi ve ekonomik şartları, kendi penceresinden yorumlayan Kutlu, “Böyle de olabilir…” mesajını veriyor bizlere bir kez daha.

Bazı yazarlar vardır, işlediği konular olsun, kullandığı anlatım olsun bir şekilde eserlerini tamamlarlar. Mustafa Kutlu da öyle bir yazar. Herhangi bir kitabının üstünden Kutlu’nun ismi silinse ve piyasaya öyle sürülse, sadık okurları, bahsi geçen kitabın Kutlu’ya ait olduğunu bilir. Nur da bu kitaplardan birisi işte. İlk satırından son sayfasına kadar kitabın her yerine bir “Kutlu hassasiyeti” sızmış. Her kitabında bir tezle okurun karşısına çıkan Kutlu, bu romanında da Türkiye’de –özellikle son yıllarda- gelişen ve değişen şehircilik anlayışına değiniyor ve modern mimarimizin gittiği yeri irdeliyor. Hikâyenin başkarakteri olan mimar Nur hanımın eşyanın hakikatini yolculuğunu, bir bakıma Kutlu’nun şehir arayışı olarak okumamız da mümkün.

Kutlu’nun şehri: Öze dönmek mümkün mü?

Modern dünya, her anlamda sınırsız tecrübeler sunuyor insanoğluna. Şehirler ve kentsel dönüşüm zihniyeti de bundan nasibini alıyor tabi. Şehirlerimiz, eski şehirler olmaktan gittikçe uzaklaşıyor. Bu sadece İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerde değil, taşranın çeşitli şehirlerinde de aynı üstelik. Mustafa Kutlu’nun ise bu duruma itirazı var. Zaman zaman Yeni Şafak’taki ve Dergâh’taki yazılarında da şehir planlamasına ve kentsel dönüşüme değinen, belli kaygılarını dile getiren Kutlu, bu sefer bu durumu Nur üzerinden, kurmaca ile gerçeğin iç içe geçtiği bir zeminden ele alıyor.

Nur’un başkarakteri, yukarıda da belirttiğimiz üzere, Nur isminde mimar bir kız. Bir başka önemli karakter de Sinan. O da mimar. Kutlu, karakter isimlerini de onların mesleklerini de özellikle seçmiş belli ki. Sinan ile Mimar Sinan’a bir gönderme yaptığını görmemiz zor değil. Öte yandan Nur ismiyle de bahsi geçen durum üzerinde bir umudu aktarıyor bizlere. Karakterlerin ikisinin de mimar olması şuurlu bir seçim dedik ki zaten Kutlu –neredeyse- bütün bir hikâyeyi mimari üzerine kurmuş.

Sinan, Nur’u tanıdığı anda ona âşık olur. Nur’un da Sinan’a karşı boş olmadığı ilerleyen sayfalarda görürüz. Öyle ki çevrelerindeki insanlar da sık sık “Kaçırma bu kızı, kaçırma bu oğlanı…vs.” diyerek onların bu ilişkilerine destek olur. Onları birbirlerine bağlayan en önemli huşulardan birisi de mimari anlayışlarıdır. Bu anlayış, aynı zamanda Kutlu’nun da şehre ve şehir hayatı ile kentsel dönüşüme olan bakış açısını sunar bize. Kutlu’yu takip edenler bilecektir, modern dünyadaki şehir hayatını sık sık eleştirir o. Şehrin, insanla var olduğunu ve ancak insana hizmet ederse yaşayan bir canlı olduğunu vurgular. Taşrayı, kır yaşamını, mahalle kültürünü çok iyi bilen Kutlu, şehir hayatının da aynı zihniyetle yeniden var olması gerektiğine değinir. Günümüz şehircilik anlayışını da bu bağlamda eleştirir işte. Kapitalizmin ve liberal ekonomi politikalarının piyasayı kontrol ettiği düzende eşyanın hakikatini aramanın ne kadar zor olduğunu bilir Kutlu ancak, “Bu direniş önemli.” diyerek de içinde taşıdığı umudu yok etmez. Şehir hayatı, günden güne değişmekte ve kır alanlarının, ormanların, ağaçların yerini betonlar almakta. Kutlu’nun itirazı bu “betonlaşma” zihniyetinedir.

Kent

 

Evvel zamanda katıldığım bir söyleşisinde Orhan Okay hoca mahalle kültüründen bahsetmişti ve (harfi harfine aktaramasam da) şöyle demişti: “Eskiden mahalleler vardı ve evler yatay bir şekilde uzanırdı. Bir insan pencereden kafasını uzattığında mutlaka karşı pencerede başka birini bulurdu. Komşuluk ilişkileri bu yüzden güçlüydü. Sokak, bu yüzden anlamlıydı. Şimdi evler yatay değil dikey uzanıyor. Bu yüzden yüksek apartmanlarda kimse birbirini tanımıyor ve komşuluk ilişkileri de bundan dolayı bu kadar zayıf.”

Orhan Okay bu sözleriyle adeta Mustafa Kutlu’nun kaygılarına ortak olduğunu da göstermişti. Mahalle kültürümüz çoktan bozuldu. Sokaklardaki iki katlı müstakil evlerin yerini yüksek apartmanlar aldı. Apartmanlar, başka devasa apartmanların oluşturduğu özel güvenlikli, tel örgülü sitelere dönüştü. Toplumumuzda yayılan korku ve kaygılar adeta kendimizden kaçan, saklanan insanlara dönüştürdü bizleri. Mahallelerde farklı kültür ve ekonomik seviyedeki insanların yaşayabilme durumuna karşın, sitelerin böyle bir farklılığa imkân tanımadığı vurgulanıyor kitapta. Eşyanın özündeki toprak, toprağın var ettiği ağaç ve hammaddesi ağaç olan ahşap evlerin, yapıların gerekliliğini bir kere daha gündeme getiriyor Kutlu. Bütün bunları anlatırken örnek bir olay sunmaktan da geri durmuyor. Sinan’ın yaşadığı mahalledeki bir komşuları (komşu gayrimüslimdir) evini satar. Evi, Nur’un da maddi yardımıyla Sinan alır ve binayı yıkarak kendi mimari hassasiyetlerini ön plana çıkaran yeni bir ev yaparlar oraya. Kutlu’nun idealist mimar tipi karşımızdadır. Bizdeki müteahhit zihniyeti ve “kat karşılığı verip üç beş daire alalım” fikrinden uzaktır Sinan ve Nur. Kapitalizmin keskin çarkları arasında hâlâ idealist insanların olacağının da bir göstergesidir aslında Sinan ve Nur’un bu bakış açısı. Maddiyata esir olmuş, hakikati kaybetmiş insanlar; neye inanırlarsa inansınlar benliklerinden, özlerinden kopmuşlardır artık. Kutlu, hikâyesinde bunu da gösterir bizlere. Zengin ve fakir sınıfı bir arada sunar. Fakirlikten zenginliğe ulaşan insanların sadece maddi olarak değil manevi olarak da bozulabileceğine dikkat çeker. Öte yandan geç de olsa zenginliğini bir yana bırakıp maneviyata yürüyen karakterler de vardır Kutlu’da ki o, bu tipi daha önce yazdığı farklı hikâyelerinde de sunmuştur bize aslında. Bu bakımdan “hakikati bulan tip” Mustafa Kutlu okurlarının yabancısı olduğu bir tip de değildir.

Dünya hızla değişirken hükümetlerin şehirler ve şehirleşme üzerine uyguladığı yanlış politikalar, kentsel dönüşüm adı altında ortaya çıkan hızlı betonlaşma, mahalle ve sokak kavramlarının yok oluşuyla birlikte, insanın kendine ve çevresine nasıl yabancılaştığının korkutucu bir yanını gösteriyor bizlere Kutlu bir kere daha. Bu durumu, şehrin dönüşmesini o kadar ileriye taşır ki bunu, kul/vatandaşlık hakkı ihlali olarak görür. Çünkü ortaya çıkan bu değişim ve dönüşüm aslında insanın özüne uygun değildir.

Aramakla bulunmaz ama…

Öte yandan Nur’daki bu mimari arayışının bir de manevi bir boyutu var: Mimar Nur’un arayışı… Nur, zengin bir aileye mensup, hali vakti yerinde bir kızdır ancak içinde bir boşluk vardır. Dolduramadığı bir boşluk… Bu yüzden de arayıştadır. Hikâye içerisinde farklı ortamlarda bulunur ve bu ortamlar Nur’a çeşitli sorular sordurtan ortamlardır. En başta zenginliği ve içerisinde bulunduğu sosyoekonomik çevre bile başlı başına bir meseledir onun için. Babasının içerisinde bir inanç olduğunu bilir ancak namaz kılmamasına anlam veremez. Öte yandan Kutlu satır aralarında namazın sık sık terk edilip orucun ise genel anlamda aksatılmadığı bir insan profilinden bahseder bize. Bu kişi profili, ülkemizde de yaşayan Müslümanların genel tutumunu gösteren önemli bir profil. Oruca gösterilen hassasiyetin namaza gösterilmemesinin açıklamasını ise sürekliliğe bağlıyor Kutlu. Oruç yılda bir ay iken namazın sonunun olmadığını söylüyor. Nur da öyle bir çocukluk, gençlik geçiriyor. Namazlarını sık sık aksatırken orucunu aksatmıyor. Aslında Nur’un arayışı çocukluğuna kadar uzanıyor. Öte yandan sokakta Somalili bir çocuk bulması, onu evine alması ve çocuğun isminin Umar (Ömer) olduğunu öğrenmesiyle imanını sorgulaması aşırılık olarak görünebilir belki. Halit Ertuğrul’un “hidayet romanları” diye tanımlayabileceğimiz romanlarında sık sık karşımıza çıkan tiple benzer gibi görünse de Kutlu’nun karakterlerinde büyük ölçüde bir tutarsızlık yok.

mustafa kutlu

Nur, arayışı içerisinde Kuran, çeşitli ilmihal ve metafizik kitapları okur; evreni, kendisini, çevresini tanımaya ve anlamaya çalışır. Nur’un içerisinde ilahi bir inanç vardır ancak bu ona yetmemektedir. Aslında Sinan ile münasebeti de biraz bu minvalde gelişir. Nur, kendince daha bilgili gördüğü Sinan’a sık sık sorular sorar. Hayata ve maneviyata yönelik olan bu sorular, cevaplaması kolay sorular da değildir. Sinan da dili döndüğünce, bilgisi yettiğince cevaplamaya çalışır soruları. Ancak Nur, hiçbiriyle yetinmez ve aramaya devam eder. İstanbul’dan çıkıp farklı şehirlere gider. En sonunda aradığını Karaman’da bulur. Bir tekkeye katılır ve kendini arayış yolculuğuna burada devam eder. Nihayetinde de tekkeyle işinin bittiğini düşünerek eve dönmeye karar verir.

Joseph Campbell’in “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” adlı çalışmasında geniş bir biçimde değindiği bu arayış, Kutlu’nun başka eserlerinden de bildiğimiz bir süreç. Çağrı, yola çıkış, rehber, sınav, çile çekme, geri dönüş gibi aşamaların tamamını Nur’da görürüz. Tesadüfi değil, sistemli bir ilerleyiş vardır aslında. Nur da en sonunda bu yolculuğunu tamamlayarak hikâyenin sonunda Kutlu’nun tabiriyle “kurtulmak için kurtarır” ve Hakk’a erer.

Sözün özü

Kutlu, zamanlama olarak pek çok okurunu şaşırtan bu son kitabıyla ütopik bir dünya daha sunuyor bizlere. Şehir hayatının açmazları, kentsel dönüşüm, eşyanın özü, insanın kendini arayışı ve maddi aşktan manevi aşka uzanan yolu o bilindik üslubuyla aktarıyor. Bütün bu fikirleri Kutlu’nun “daha iyi bir dünya arayışı” olarak niteleyebiliriz sanırım. Kutlu, okuru, Nur ve Sinan eşliğinde bir yolculuğa çıkarıyor ve zaman zaman –belki de farkında olmadan- postmodernist öğeleri de kullanarak özellikle şehirleşme ve mimari konusunda önemli noktaları aktarıyor. Kapitalist dünyanın çarkları arasında hâlâ iyi niyetli insanların çaba gösterdiğine dair olan inancımız da kaybolmuyor böylece. Kutlu’nun her hikâyesi gibi bu hikâyesi de tünelin ucunda küçük de olsa bir ışık olduğunu hatırlatıyor bize. Hem de tavanı delip gökyüzüne kadar yükselebilecek güçlü bir ışık…

Ocak, 2014

__________________________
* Ayraç Kitap Tahlili ve Eleştiri 
Dergisi’nin Şubat 2014′deki 52. sayısında yayımlanmıştır.

ayraç 52


SIRASI GELMİŞ SIRADIŞI BİR ÖDÜL TÖRENİ (Ayraç 46. Sayı)

sıradışı bir ödül töreni

SIRASI GELMİŞ SIRADIŞI BİR ÖDÜL TÖRENİ *

Mustafa Kutlu her yıl yeni bir kitapla okurlarının karşısına çıkma geleneğini bu yıl da bozmadı ve zamanı gelmeden önce okurlarıyla son kitabı olan “Sıradışı Bir Ödül Töreni”ni buluşturdu. Kutlu, bu kitabında da anlatım tarzını değiştirmiyor ve yalın, içtenlikli bir dille yorucu olmayan bir yolculuğa çıkarıyor okurunu.

Kutlu’nun hikâyesinin mekânı bir kasaba… Kutlu okurları, kasabaya alışkındır. Yazar, kasabayı (ya da köyü) gündemde tutarak bir taşra edebiyatçılığı yapmaktan ziyade şehrin dışında kalan coğrafyalardaki hayatı merkeze taşıyarak daha iyi bir dünyanın mümkün olduğunu da gösteriyor bize. Onun hikâyelerinde kasaba ya da köy, genel manasıyla bozulmamış, doğallığını yitirmemiş, içine pislik karışmamış yerlerdir. Sır adlı hikâyesindeki şeyh olmuş eski rençberin köyden şehre geldikten sonra nelerle karşılaştığını ve zamanla kendisinin de nasıl “bozulduğunu” hatırlayacaktır hikâyeyi okuyanlar. Şehir hayatı büyük bir girdap gibi insanları saran, onların sadece zamanlarını değil aynı zamanda merhametlerini, dostluklarını, sevgilerini de çalan bir ortam sunar insana. Bu yüzdendir ki Kutlu son hikâyesinde de mekânı kasaba olarak seçer ve oradaki küçük ama dev insanların değişen hayatını, onların bu hayata uyum sağlamaya çalışırken yaşadıklarını anlatır. Bütün bunları anlatırken de içinde taşıdığı umudu bir kenara bırakmaz Kutlu. Çünkü onun hikâyelerinde umutsuzluğa yer yoktur. Ne olursa olsun, ne yaşanırsa yaşansın mutlaka bir ışık vardır ulaşılabilecek. Kutlu’nun kahramanları da en sonunda o ışığa ulaşır ve hiçbir şeyin boşa olmadığını gösterir bizlere.

Kasabada neler oluyor? Ödül törenine giden yolda neler yaşanmış? Kutlu hepsini tek tek anlatıyor bizlere. Kasabanın felsefe hocası Tufan hoca, kasaba için bir şeyler yapmaya çalışan iyi niyetli bir adamdır. Bu uğurda -ismi gayet manidar olan- “Kafadanbacaklılar Derneği”ni dahi kurar ancak çalışmaları bir şekilde verimli olmaz ve nihayetinde kendisi kasabadan ayrılınca da bütün idealler bir kenarda rafa kaldırılmış olur. Ta ki hikâyemizin ana kahramanı, Kız Sanat Enstitüsü’nü bitirmiş ve moda üzerine idealleri olan Nezaket Albeni (Kutlu’nun mekân ve şahıs isimlerine daha dikkatle bakmalıyız) ortaya çıkana kadar. Ankara’da okuduktan sonra doğduğu kasabaya dönen Nezaket, kasabanın içinde bulunduğu durumun farkındadır. Öncelikle kasaba için, eğitim için birtakım girişimlerde bulunur. Belediye başkanından tutun da okulun müdüre hanımına kadar herkes kasaba için ve Nezaket’in fikirleri adına girişimlerde bulunur. Hikâye bu aşamalarda biraz masalsı bir havaya bürünür çünkü Nezaket’in bütün çabaları olumlu sonuçlanır, hiçbir bürokratik engele takılmaz. Bürokrasinin çok yoğun bir biçimde kendini hissettirdiği ülkemizde, Nezaket’in devletin çeşitli birimleriyle girdiği münasebetlerden olumsuz bir yanıtla karşılaşmadan ayrılması, metne ütopik bir hava da katmıyor değil. Ancak Kutlu’nun hikâyelerinde umutsuzluğa yer yoktur dedik ya. Bunu da o şekilde yorumlayabiliriz belki de. Hasılıkelam kasabada aslında büyük bir turizm potansiyeli vardır ancak kimse bunun farkında değildir. Farkında olanlar da üzerlerindeki ataleti atıp işe girişemezler. Nezaket bu iş için kolları sıvar. Kasabadaki avukat Selami Bey’le birlikte öncelikle Kafadanbacaklılar Derneği’ni hayata döndürürler. Ardından bir konser düzenleyip, konserden sonra gerçekleştirecekleri ödül töreniyle kasabanın güzel bir reklamını yapmayı planlarlar.

Yıllar önce kasabaya gelmiş olan modacıya ulaşıp yardım isterler, konser verecek şarkıcı böylece ayarlanmış olur. Ödül verilecek kategoriler belirlenir, ödül alacak kişilere bir şekilde ulaşılır ve onlar da kasabaya davet edilir. Her şey tamamdır. Ancak hikâyenin sonunda her şey zıvanadan çıkar, ödül alacaklar arasında olan şair halka hakaret eder, arkeolog sahtekâr çıkar, tiyatrocunun oyununun yasaklanmış olduğu anlaşılır. Hikâyenin sonunda ödül töreninin verileceği alanın dağılmış olduğunu görürüz. Beklenen bakan da törene gelmemiştir. Ödül törenine amacına ulaşamaz. Nezaket bir ezan sesi duyar ve sese doğru ilerler. Yürüdüğü yol yeni bir dünyanın da yoludur aslında.

 

mustafa kutlu

Hareket Felsefesi ve Ödül Töreni

Bildiğimiz üzere Kutlu, zamanında Nurettin Topçu ile yakın temasta bulunmuş, onun felsefesini de paylaşmıştır. Topçu’nun en önemli söylemlerinden biri olan “Hareket Felsefesi”, Kutlu’nun eserlerinde sık sık karşımıza çıkar. Buna göre, hayatta neyle karşılaşırsak karşılaşalım, onunla mücadele etmemiz gerek. Bu mücadeleye girişirken de insanın içinde bir inanç ve umut olmalıdır. Kutlu’nun bu eserinde de dile getirdiği, “Aramakla bulunmaz ama bulanlar ancak arayanlardır” düsturu üzerinden bakarsak meseleye, bulmak için aramanın yani hareket halinde olmanın gerekli olduğunu bir kez daha fark etmiş oluruz.

Kutlu’nun hikâyelerinde kahramanı harekete geçiren bir ideal, bir aydınlanma, bir çıkış noktası mutlaka vardır. Joseph Campbell’in “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” adlı eserinde ayrıntılarıyla değindiği bu durum, kahramanın ideal olana ulaşması için yolda olması gerektiğini gösterir bizlere. Kahraman yolda olmalıdır aksi halde kahraman olamazdı. Kutlu’nun hemen her hikâyesinde vardır bu durum da. Sır’daki şeyhin esas yolculuğu ceketini çıkarmasından sonra başlar belki de. Ya da Anadolu Yakası’nın Muzo Gönül’ü cafcaflı medya hayatına dışarıdan bakınca fark eder gerçekten çıkılması gereken yolun ne olduğunu. Son hikâyesinde de Nezaket’i böyle bir yolculuk içine sokar Kutlu. Kasabanın dar ve imkânları kısıtlı iklimi Nezaket’i yıldırmaz. Orası için bir şeyler yapmak ister, çaba gösterir, koşturur, mücadele eder. Bütün bunlar Kutlu’nun idealizmine birer örnektir. Kutlu’ya göre taşra (bana kalırsa “taşra” bir coğrafi alan değil, insanların zihinsel bir yanılsamasıdır) uzakta kalmış, pek çok sosyoekonomik imkândan uzak, bazı insanların “gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür” bakış açısıyla uzaktan seyrettiği bir mekân olsa da kaderine mahkûm edilmiş bir alan olamaz, olmamalıdır. Kendisi de taşrada doğup büyüyen (Erzincan-Erzurum) Kutlu, aslında taşranın imkânlarını da imkânsızlıklarını da çok iyi bilir. Bu yüzden de yabancısı olmadığı yerlerdir oralar. Kutlu’nun bu hassasiyeti de samimi bir merkezden çıkar bu yüzden.

Konuyu çok fazla dağıtmayıp ödül törenine dönelim. Tören konser ile açılır. Etrafta mülki amirler yoktur çünkü kendileri ödül törenine katılacağını söyleyen bakanı beklemeye gitmişlerdir. Konser biter, ödül törenine geçilir ama tam bir fiyasko vardır ortada. Şiir dalında ödül verilecek olan şair sahneye davet edilir, “Müdür beni tebrik etti ben de teşekkür ettim, birbirimizi yağladık.” sözleriyle kimsenin beklemediği bir çıkış yapar ve, “Ne lüzum var ödüllere. Hele şiire, hele şiire. Mesela ben size kendi şiirlerimden birini okuyayım, bakalım siz buna ödül verecek misiniz?” (s.127) diye devam eder. Sonunda aldığı ödülü sahnede yere vura vura kırıp parçalar. Polis, jandarma olaya müdahale edecekken, oynak bir müzik çalınıp olay bir şekilde geçiştirilir. Ardından tiyatro ödülü verilecek olan oyuncu sahneye davet edilir, ödülü alır. Tiyatrocunun ağzından dökülen cümleler dikkat çekicidir: “Yasaklı bir oyuna ödül verdiniz. Sizi kutluyorum. Kahramansınız.” (s.141) Gerçekten de tiyatrocunun oyunu “müstehcen” olduğu gerekçesiyle yasaklanmış bir oyundur ancak ödülü verenlerin belli ki bundan haberi yoktur. Bu müstehcenlik meselesi akıllara geçtiğimiz zamanlarda İBB Şehir Tiyatroları’nın bir oyununun müstehcen olduğu gerekçesiyle gündeme gelmesini getirebilir. Hatırlarsanız İskender Pala meseleyi gündeme taşımış ve pek çok tiyatrocu tarafından eleştirilmişti. Pala, haklıdır ya da değildir… Tartışılır ancak Kutlu oradan esinlenmiş midir bunu da düşünmek gerek.

Fiyaskoyla devam eden ödül töreni sırasında Nezaket, bu ödüllerin verileceği kişileri bulan avukatı görünce, “Aşk olsun hocam! Bu manyakları bulmak için çok mu çalıştınız?” (s.142) diye sorar. Avukatın cevabı aslında kaş kapayım derken göz çıkarmak kabilinden olur. Aynı anda pek çok şey yapmaya çalışan beşerin bir yerde mutlaka takılacağını da anlamış oluruz böylece ki insanın gücü, enerjisi sınırlıdır. Bu yüzden her şeye yetemez, çok şey yapayım derken hata yapar bir şekilde. Avukatın, “Gazetelere baktım, sanat dergilerine. Edebiyat hocalarına sordum, televizyonu takip ettim. Ne bileyim ben, metropolde değiliz, taşradayız. Baktım en çok bunların sözü ediliyor, gündemde bunlar var.” (s.143) sözleri, aslında meseleye tam olarak hâkim olmadıkları, bilgilerinin sınırlı oldukları bir alanda iş yapmaya girişmiş olan bu insanların, iyi niyetle yola çıksalar bile neden sekteye uğradıklarını da gösterir bizlere.

Bütün bunların dışında bu ödül törenini bir de günümüzün sanat/edebiyat ödülleriyle kıyaslayabiliriz. Kutlu’nun bu tip organizasyonlara pek itibar etmediği bilinir. Keza –ben katılmadım ancak- İstanbul’da düzenlenen Mustafa Kutlu Sempozyumu’na kendisinin katılmadığı dahi söylenmişti. Özellikle günümüzün ödülleri biraz “al gülüm ver gülüm” zihniyetinde geçtiği için itibar edilecek tarafları da kalmamıştır esasında. Herkesin “kendi tarafındaki” adama ödül vererek yücelttiği sanat ve edebiyat camiasında ödül merasimleri, dost sohbetlerinin yapıldığı akşam yemekleri tadından öteye gidemiyor. Kutlu’nun bir işareti de bu noktada bana kalırsa. Ödül alan insanların bile zaman zaman neden o ödülü aldıklarını bilmediği bir dünyada, Kutlu’nun bu eleştirilerini çok yerinde ve isabetli buluyorum şahsen.

Kıssadan Hisse

Kutlu, her hikâyesinde, almak isteyene güzel bir mesaj verir. Bu hikâyesi de farklı olmadı. Her ne kadar hikâyemizin sonunda ödül töreninin hayal kırıklığı ve başarısızlıkla sonuçlandığını görsek de Kutlu’nun asıl vermeye çalıştığı mesaj burada yatmaz. Öncelikle Nezaket’in giriştiği çaba sonuçsuz kalmaz. Nezaket, kendi inancından yola çıkarak harekete geçmiş ve bununla da kalmayıp kasabayı da harekete geçirmiştir. Aslında işaret edilen, bir kişinin, yeri geldiğinde koca bir toplumu uyandırabileceğidir. Nezaket, bunu başarır. Ancak içinde bir yerlerde hala gitmesi gereken yolu bilememenin, o yolu bulamamış olmanın da bir hüznü saklıdır belli ki. Ama Kutlu Nezaket’i o şekilde koyup da kalemi bırakmaz elinden. Tıpkı Sır’daki şeyhin, bütün dünyalıklardan yüz çevirip sarığını ve cübbesini çıkarıp atması gibi Nezaket de hikâyenin sonunda tek minareli camiden gelen ezan sesiyle irkilir ve kendine gelir. İçi anlatılmaz bir duygu ile dolar. Bütün olanı biteni, sokaklarda yatanı, içmişleri, ödül törenini, sahneyi ve dahi kendini bir kenarda bırakarak ezan sesine doğru yürür. Kutlu’nun anlatımıyla yürüdüğü yol, özüne giden yoldur aslında.

_______________________________________________
*Ayraç Dergisi’nin Ağustos 2013′deki 46. sayısında yayımlanmıştır.

ayraç 46

 


ANADOLU YAKASI’NDA YENİ BİR MEDİNE MÜDAFAASI MÜMKÜN MÜ? (Ayraç 35. Sayı)

ANADOLU YAKASI’NDA YENİ BİR MEDİNE MÜDAFAASI MÜMKÜN MÜ?*

Her yıl bir kitap yazma geleneğini bu yıl da sürdüren Mustafa Kutlu’nun bu yılki Ramazan hediyesi “Anadolu Yakası” oldu. Kitabın kapağında da belirtildiği üzere Kutlu bu yıl farklı bir tarzla çıktı okurun karşısına: Nehir söyleşi. Bu ifadeyi görenlerin aklına ilk olarak gelen soru, röportaj vermekten hoşlanmayan ve bunu yapmayan Kutlu’nun kendisiyle yapılmış bir söyleşiyi mi okuruna sunduğu idi. Ancak kitabı okumaya başlar başlamaz bu sorunun cevabını alıyoruz. Mustafa Kutlu, nehir söyleşiyi sadece bir tarz olarak kullanıyor ve bir gazeteci ile sinemadan dönme bir televizyoncu arasında geçen sohbeti, her zamanki gibi “anlatarak” sunuyor okura. Böyle bir tespit yapmak haddime midir bilmiyorum ama naçizane bir fikir olarak sunacağım şey, hikâyenin sanki tam olarak bir nehir söyleşi tarzında olmadığı. Yer yer farklı noktalara temas etmesi, araya giren başka karakterler ve olay örgüleri tam olarak nehir söyleşi değil de sanki nehir söyleşi ile uzun hikâye arasında bir yere yerleştiriyor gibi Anadolu Yakası’nı. Bunu olumsuz bir eleştiri olarak değil tam tersine kitabın değerini artıran bir yön olarak vurguladığımı da belirtmem gerek.

Konuşanlar her ne kadar bir gazeteci (Erol) ve bir televizyoncu (Muzo Gönül) olsa da ortadaki fikirlerin ve eleştirilerin Mustafa Kutlu’nun birebir düşünceleri olduğunu söylemek herhalde büyük bir tespit olmayacaktır. Televizyondan sinemaya, sanata, felsefeye, siyasete; modernizmden kapitalizme, teknolojiye kadar pek çok konu hakkında bir tez sunuyor ortaya Kutlu. Bunu yaparken de izlediği yolu, daha doğrusu çıkış noktasını değiştirmiyor aslında. Anadolu ve Anadoluculuk fikrinden uzaklaşmadan, taşrayı anlatan, taşranın merkezden farklarını gösterirken taşrayı çoğu zaman yücelten Kutlu’nun kalemi, yer yer de sivrilerek merkezin bağrına ve orada yaşananlara saplanıyor. Hikâyemiz aslında bir tutarsızlık ya da çelişki hikâyesidir desek de herhalde yanlış bir vurgu yapmış olmayız bu noktada. Çünkü kitabın başından sonuna kadar idealleri, hayalleri, fikirleri ile yapıp ettikleri arasında kalan Muzo Gönül’ü görüyoruz. İşte Kutlu’nun eleştiri noktası tam da burasıdır zannımca: Ne düşünüyoruz ve/ama ne yapıyoruz?

Gerçek Bir Hikâye

Hikâyeye hâkim olabilmek açısından çok derine inmeden Muzo Gönül’ü tanımakta fayda var diye düşünüyorum. Muzo Gönül (ismi bir yanlışlık yapılarak ‘Muzo’ diye kayıtlara geçer) taşradan okumak için merkeze gelen, sinemaya meraklı bir gençtir. İstanbul’a geldikten sonra bir yolunu bulup kendini sinema sektörünün içinde bulur, ilerleyen zamanlarda tahsilini bırakır ve sinemaya yönelir. Sonrasında sinemadan bir şekilde -paranın asıl kapısı olan- televizyona sektörüne geçer. İşleri yaver gider. Bir kanal satın alır, adını değiştirir, ekibini yeniler ve çalışmalara başlar. Zaten hikâyenin büyük bir çoğunluğunu bu “televizyon” meselesi oluşturur. Televizyonu merkeze alarak ahlaki değerlerden siyasi kurumlara, sanata ve eğlenceye değinmekten geri durmaz Kutlu. Bu anlamda televizyon her ne kadar bir çıkış merkezi olsa da odak noktası değildir bence. Daha doğrusu hikâyede tek bir odak noktası yoktur. Satır aralarında tek tek vurgulanır bütün bunlar.

Kutlu, aslında televizyon üzerinden bir kapitalizm ve modernizm eleştirisi yapmaktadır. Televizyonun bir “aptal kutusu” olduğu gerçeğini okurun yüzüne vurmaktan geri durmayan yazar, onun etrafında toplanmış insanın bir çeşit esaret içine düştüğünü de söyler. “Sonunda şunu anladım ki bu alet kapitalizmin kendi hükmünü yürütmesi için icat ettiği aletlerden biri. Bir iletişim aleti gibi gözüküyor. Evet bu doğru ama yüzde on. Yüzde doksan bir eğlence aleti. Bir yazarın ifadesi ile “öldüren eğlence.”” (s.121) diyen Muzo Gönül her ne kadar “televizyona karşıyım” dese de “belki iyi bir şey yaparım” umudu ile de televizyonu bırak(a)maz. Ancak buradaki tek sebep “iyi bir şey yapma umudu” mudur yoksa kaz gelecek yerden tavuğu esirgememek midir, bunun tespiti okura kalmış biraz da. Televizyonu, “Tek bir tarifi var: Şov.” diye tanımlayan Muzo Gönül, eleştirdiği sektöre zaman zaman eleştirdiği şekillerde katkıda bulunmaktan da geri durmaz ne yazık ki.

“Fast food” kültürünün bir parçası olarak gördüğü televizyonun (hatta otomobil ve bilgisayarı da aynı kategoriye koyar Mustafa Kutlu) insanları yöneten bir alet olduğunu, eylemlerimizin ve bilgimizin ona bağlı olması ile temellendiren Muzo Gönül’e göre “Hız ile hazza dayanan hayat tarzını bunlar idare ediyor ve bizi “tüketim toplumu”nun bir neferi haline getiriyor.” (s.122) teknolojideki gelişmeler. Elimizde televizyonun kumandasını tutuyor olsak da aslında televizyonun bizi kumanda ettiği gerçeğini de bir kez daha anlamış oluyoruz böylece okurlar olarak. “Haberlerin bile hızla geçtiği” ülkede “artık ciddi bir meseleye kafa yoracak halde” olmamamız, teknolojinin getirdikleriyle değil de alıp götürdükleriyle de ilgili. “Dünyada ne için varım?” sorusunun cevabını televizyon karşısında arayan insanlar, aslında “iki kapılı han”daki zamanını da hunharca harcadığının farkına varmaz galiba.

Muzo Gönül ile Erol arasında geçen konuşmaların bir tanesinde Muzo Gönül bir vesile ile Erol’un yanından ayrılınca ona “konuyla ilgili” bir yazı verir ve okumasını söyler. Kitap içinde kimin olduğunun söylenmediği yazı Yeni Şafak gazetesi yazarlarından Gökhan Özcan‘a ait. 17 Ekim 2011 tarihli yazı “Hayat yiyen kısa metrajlı canavar!” başlığıyla, teknolojinin, yazarın deyimiyle kitle iletişim araçlarının önümüze koyduğu hayatı eleştiriyor. Herkesin olduğu ama aslında kimsenin olmadığı bu hayatta insanların “kalabalıklar içinde yalnız” olduğu vurgusu, aynı hayatta, aynı dünyada aslında “biz”im olmamamızla ilişkilendiriliyor. Her şey var bu hayatta ancak ne yok, diye soran Özcan’ın bu soruya olan cevabı şöyleydi: “Biz yokuz. Yani ben yokum, siz yoksunuz, biz yokuz. Her gün, her saat, her dakika ve hatta her an iletişim araçlarından üzerimize boca edilen bütün bu ‘enformasyon’a muhatap olan ‘kitle’nin bu filmde kendi olarak bir rolü, karakter olarak bir hayatiyeti yok.” Kendimiz olmak bir yana, artık var olup olmama sorununu bile bize hissettiren 21. yüzyılın modern dünyası, tüketim toplumu örneğinin bütün gereçlerini önümüze koyarak, kendimizden uzaklaşmamıza biraz daha “yardım ediyor” gibi. Kapitalizmin keskin çarkları arasında ezilmeye adeta mahkûm edilmiş “küçük insan” ne yazık ki bu mahkûmiyetinin ve içinde bulunduğu kan emici düzenin farkında bile değil. Çünkü devir hız devri… O kadar hızlı ki, düşünmeye bile zamanımız olmuyor çoğu zaman. Yani Kutlu’nun vurguladığı gibi, “Kapitalizmin dayattığı tüketim ekonomisinin esiri olduk.” (s.129) bile…

 

Bizim Taşra, Bizim Anadolu

Peki, taşradan geriye ne kaldı? Muzo Gönül, taşrasını bırakıp İstanbul’a gelerek televizyon sektöründe kendini bulmasına, televizyonu ve medyayı sık sık eleştirmesine rağmen yine de işini bırakıp köyüne dönmüyor ya da dönemiyor. Ama ne zaman köyünden bahsetse (ki Erzurum’dur bahsi geçen) gözleri dola dola anlatıyor memleketini, anasını, babasını, sevdiğini ve oraya dair olan her şeyi… Muzo Gönül de aslında bozulmuşluğun farkında. Taşra ile İstanbul’u bir tutmuyor. Kutlu, Muzo Gönül’ün ağzından, taşrayı yüceltmeye devam ediyor. Mustafa Kutlu okurları buna yabancı değil aslında. Kutlu’nun çizgisi evveliyatından bu yana taşrayı yüceltici bir yön izlemiştir. Anadolu Yakası da (ki kitabın ismi bile ‘Anadolu’dur) aynı çizgide fikirler sunar okura. Bu, yabancısı olmadığımız bir hal…

Ancak işin arka planında pek de güzel şeyler olmaz aslıda. Bir kere gazeteci Erol’un televizyona gelme ve orayı haber yapma sebebi bir ‘taciz’ olayıdır. Erol ile Muzo Gönül’ün söyleşisi, kendini ekrana atmaya çalışan insanların oraya uğramasıyla zaman zaman kesintiye uğrar. Popüler kültürün büyük bir meyvesi olan televizyonda sahne almak isteyenler sözde projeleriyle Muzo Gönül’ün ‘kafasını şişirmekten’ geri durmazlar. Öyle ki Muzo Gönül de halkın istediğini bilir ve kanalda sohbet sunan ‘hocaefendi’nin bile şov yaptığını anlatır. Muhafazakâr (dindar ya da İslamcı da diyebilir miyiz bilmiyorum) bir insan olan Muzo Gönül, Allah kelamını dilinden düşürmemeye çalışsa da ahlaki olarak sorgulanabilecek eylemlerde de bulunur. Örneğin -tabiri caizse- kanalı adam eden Janset Hanım’ın (isminin Janset olması belli ki bilinçli bir tercih, daha Avrupai daha batılı bir isim gibi geliyor kulağa çünkü) televizyon binasında sevgilisi ile yakınlaşmasını gören ve onlara müdahale eden bir başka çalışanını “Janset Hanım’ı ve sevgilisini rahat bırakmaları” konusuna uyarır. Normalde, inancı gereği böyle bir şey yapmayacağını düşünebileceğimiz Muzo Gönül, “televizyonun bekası için” bu duruma hoşgörü ile yaklaşır. Oysa Muzo’nun Anadolu’sundaki insan figürü böyle değildir. Muzo’nun gördüğü böyle değildir çünkü… Erol’a, karısı ile olan ilişkisini anlatırken bile utanan Muzo Gönül’ü, “Anadolu insanı böyle. İlk aşkını, bir kızla ilk karşılaşmasını anlatırken, bu yaşta bile kızarıyor. Edep denilen bu olsa gerektir. Yüzü kızarmak.” (s.43) şeklinde tarif eden Kutlu, günümüz ilişkilerine de sert bir eleştiri göndermiyor değildir. Bu anlamda bakarsak merkez ile taşranın karşıtlığını modern ile İslam’ın etkileşiminden doğan bozulmanın eleştirisi olarak da okuyabiliriz Kutlu’da.

Bu eleştiri odağının merkezinde yer alan Muzo Gönül ilk bakışta taşradan merkeze gelip başarı basamaklarını tek tek çıkan, çalışıp didinerek bir yerlere gelen bir “halk kahramanı” olarak yorumlanabilse de özünde bir bozulmanın da göstergesidir. Önceki satırlarda da söylediğimiz gibi eylemleri ve söylemleri arasındaki tutarsızlık, Muzo Gönül hakkında iyimser olduğu kadar karamsar fikirlere kapılmamıza da neden oluyor.

Özellikle Özal dönemiyle Türkiye’de de iyiden iyiye kendini hissettirmeye başlayan ve bir devlet politikası haline gelen neoliberalizm ile birlikte devletin ekonomik hayattaki ayrıntılı müdahalelerinin ortadan kalkması, ekonomik hayatta yeni bir hareketlilik oluşmasına sebep olmuştu. İşte Muzo Gönül’ü de bu anlamda -Özal’ın da o dönemlerde desteklediği- 80 sonrası ekonominin “yükselen değerlerinden biri” olarak görebiliriz diye düşünüyorum. Bu dönemde belli idealler ile yola çıkan insanlardan işleri yaver gidenler, dönemin “Anadolu Kaplanları” arasında isimlendirilmiş olsa da yola çıkış amaçlarını ne kadar gerçekleştirebilmişlerdir bilinmez. Bazıları hayallerini, bazıları ideallerini terk etmiş olsa da zengin olmayı başarabilmişlerdir ancak ekonominin canlılığı içerisinde Muzo Gönül gibiler kimliklerini bir ölçüde kaybetmiş, en iyi ihtimalle fikirlerinden taviz vermeye başlamışlardır. Kutlu’nun bu anlamdaki eleştirilerini naçizane olarak ben de yerinde buluyorum. Özal’ın önemli atılımlar yapmasına rağmen musluğu biraz fazla açtığını söyleyen Kutlu, ilerleyen süreçte hızını alamayanların da ayaklarını yorganlarına göre uzatmadıklarını vurgular. “Ne yapalım işte, ekmek parası” fikrine kapılan Muzo Gönül de, geçmiş satırlarda söylediğimiz gibi kendinden taviz vermiş ancak işinden taviz vermemeye çalışmıştır.

Bu noktada televizyon her ne kadar sembolik olsa da oldukça yerinde bir odak noktasıdır. Reyting uğruna feda edilen ahlak değerleri modernizmin zararlı hatta tehlikeli boyutunu yüzümüze çapsa da Kutlu’nun reçetesi hazırdır. Bu “ehven-i şer” içerisinde her ne kadar televizyon ile kültür meselesinin halledilemeyeceğini düşünse de Kutlu, Anadolucu bakışını burada da hissettirir ve televizyonun da yerli malı ile doldurularak bu işin biraz olsun çözülebileceğini savunur. Çözüm Anadolu’dadır. Çözüm kendimize dönmekte, kendimiz gibi olmaktadır. Bu bakış açısı ile Kutlu, bizdeki “redd-i miras”ı da sert bir dille eleştirir. Gazete bile okumayan bir milletin bu tutumundaki sebebi de Muzo Gönül ağzından sunar bize yine Kutlu: “Sebep çoktur. Ama temeli şu: Biz redd-i miras ettik. Dünyada hiçbir ülkede yoktur bu. Ve bu sebepten dolayıdır ki hep taklitte kaldık. Batı’dan fikir, sanat ithal ettik. “Kendisi olmak” önemli.” (s.126) Bu sözlerden de anlayacağımız üzere mesele, kendini tanımak meselesidir. Kendini bilen insan, taklide kaçmaz ve yaşadığını da özünün gerektirdiği şekilde yaşamaya çalışır. Teknolojiyi kendi etik değerleri ile donatan bir millet zararda olmayacaktır. “Bizi bir arada tutan milliyetçilik değil İslam’dır.” (s.129)diyen Kutlu son sözü de söylemiş olur aslında.

Medine Müdafaası

Muzo Gönül, bütün eleştirilere rağmen, taşranın saflığını ve sıcaklığını hala yitirmemiş, kendisinden birtakım tavizler vermiş olsa da İstanbul’a ve kapitalizme benliğini tamamen kaptırmamış bir figür. İyimser bir bakış açısıyla, Muzo Gönül hala “kurtarılmış bölge”de diyebiliriz. Ahlaki değerleri yaşatmadaki pratik aksaklıklara rağmen teorideki tutumu, memleketini özlemesi ve her daim anması, televizyon işini belki daha iyi şeyler çıkartabilirim diye bırakmaması onun içindeki saf taşralı modelin yok olmadığının da göstergesi. Zaten aslına bakarsak Muzo Gönül, bir şekilde de merkezden taşraya duyulan bir özlemin de vücut bulmuş hali gibi. Türkiye’nin de yakın bir dönemine tanıklık eden Muzo Gönül’ün hikâyesi aslında sadece onun yaşadıklarını değil, hepimizin hayatından kesitleri de barındırır içinde. 80 sonrası dönemdeki ülkenin geçirdiği dönüşümü, geleneğin yerini modernin almasını, kapitalizmin önüne aldığı her şeyi yıkıp geçmesini anlatan Kutlu, son cümlelerinde Muzo Gönül’ün yapmak istediği ama şimdiye kadar yapamadığı bir şeyi de bize aktararak neden hala umudunun olduğunu da gösterir bir bakıma. Muzo Gönül’ün çekmek istediği filmin adının “Medine Müdafaası” olması, sıradan bir tercihin de ötesinde belli ki.

Anadolu Yakası üzerine söylenecek daha farklı şeyler de vardır muhakkak. Kutlu’yu anlatmaya kalem de kelam da yetmez… Türk hikâyeciliğinin yapı taşlarından olan Kutlu, kendine has bir şekilde hikâyeler anlatmaya devam ediyor nihayetinde. “Uzun Hikâye” türünün öncüsü olan Kutlu yeni “deneysel” çalışması olan Anadolu Yakası’nda da her zamanki fikriyatına yeni bir elbise giydiriyor. Modernizmi ve kapitalizmi sert bir şekilde eleştiren Kutlu’yu anlamak, zannediyorum ki biraz da (ve biraz daha) Anadolu’ya, taşraya dönmekle mümkün. Taşı toprağı altın olan İstanbul’un dışına çıkıp Anadolu halkını ve coğrafyasını anlamak, onu yakından görmekle modernizmin de eleştirisi yapılmış olacaktır zaten. Her şeye rağmen Kutlu gibi umut etmeye devam etmeliyiz. İleride yazılabilecek olan Medine müdafaalarının olacağını, olabileceğini fark etmeliyiz. Belki Kutlu da aynı fikirdedir ve sıradaki kitabının ismini şimdiden belirlemiştir, kim bilir… Neden 2013’ün Ramazan hediyesi Muzo Gönül’ün niyetlendiği “Medine Müdafaası” olmasın?

 

* Ayraç Dergisi’nin Eylül 2012’deki 35. sayısında yayımlanmıştır.


TAHİR SAMİ BEY VE BİZ (Mavi Yeşil 60. Sayı)

TAHİR SAMİ BEY VE BİZ *

Mustafa Kutlu’nun son eseri Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı (Dergâh Yayınları, Ağustos 2009) eylül olmadan raflardaki yerini aldı. Kutlu, her sene bir kitap yazma geleneğini bu sene de sürdürdü ve okurlarını şaşırtmadı. Her zamanki çizgisinde, sade bir üslupla ele alınmış, “sokaktaki hayat”ı anlatıyor yine Kutlu. Tahir Sami Bey de o sokakların herhangi birinin bir köşesinden geçen, bir yerlerinde konaklayan, başka bir yerinde yemek yiyen, kendi halinde bir adam. Okuyan herkesin, kendinden bir parça bulabileceği bir adam. Peki, neler var Tahir Sami Bey’in özel hayatında?

Evvela şunu söyleyelim ki sıra dışı hiçbir şey yok. Hepimizin bir ucundan yaşamış olduğu ya da yaşayabileceği olaylardan bahsediliyor. Az önce de dediğimiz gibi belki de bu yüzden herkes bir parça bulabilir kendinden. Ama Tahir Sami Bey’e gelmeden önce, Mustafa Kutlu’ya değinmek lazım ki bu eserin kahramanlarından birisi de o. Kendi ağzından çıkan cümlelerle başlıyor eser ve öyle de devam ediyor. Kim olduğunu akılda soru işareti uyandırmasın diye daha başlarda Tahir Sami Bey ile girdiği bir diyalog esnasında da söylüyor kendini tanıtırken: “Ben Mustafa.”

Devletin Unuttuğu Devlet Daireleri

Tahir Sami Bey ile nasıl tanıştığına değinmek gerek bu noktada ki Tahir Sami Bey’in özel hayatına giriş yapabilelim. Mustafa isimli bir gazeteci yazar olduğunu anlatıyor evvela okuyucuya. Eski binaları gezip inceleyerek gazeteye yazdığını biliyoruz. İşte Tahir Sami Bey’in çalıştığı daire ile de bu şekilde tanışıyor yazar. İlk olarak dairenin müstahdemi ile karşılaşıyor: Şeref Efendi. Ardından Şeref Efendi’nin ağzından dairenin çalışanlarını tanıyoruz. Beş kişilik bir daire… Yazar bunu şaşkınlıkla karşılayarak okuyucuya da daire hakkında bir şeyler anlatmaya çalışıyor evvela. Şeref Efendi ile yazar arasında geçen şu diyalog olayı bir şekilde açıklar bize belki de:

“— Kaç personel var.

 — Beş.

 — Yok ya! Pek azmış.

 — Kendimi saymadım. Beyefendi bu daireye kimse uğramaz, işte ayda yılda biri gelir, bir kayıt sorar, artık ne kaydı ise. Arşiv memurumuz Tahir Sami Bey vardır, o bilir, işi halleder.

 — Yani burada bütün yıl oturup duruyorsunuz.” (s. 16)

Dairedeki çalışan sayısı kadar dairenin işlevi de şaşırtıcı. Bürokrasinin unuttuğu, kıyıda köşede kalmış bir arşiv dairesi. Kimin ne iş yaptığı bile belli değil. Maaşlarını alan çalışanlar da bu durumdan rahatsız değil. Gelen giden yok. Öyle ki müstahdem Şeref Efendi çeşitli gıda malzemeleri paketleyip satarak ek iş bile çeviriyor devlet dairesinde. Yalnız yazar bunu öyle güzel anlatıyor ki okuyucuyu bu durum rahatsız dahi etmiyor. İlerleyen sayfalarda da devam ediyor bu anlatım. Ortada bir “işyeri” var ama iş yok.  Yazar biraz da günümüz bürokrasisine taş atıyor burada belli ki. Öyle ya devletimizin onlarca farklı dairesinin onlarca farklı yerindeki çalışanları tabiri caizse sabahtan akşama kadar yatarak maaşlarını alıyorlar. Kimse de merak etmiyor bu adamlar ne iş yapar diye… Hem merak edilse ne yazar! O da yine aynı bürokrasinin bir yerlerine takılıp sonuç alınamadan kapanacak. İşte eserde bahsi geçen devlet dairesi de devlet dairesinden ziyade sohbet mekânı halini almış bir yer. Bulmaca çözenden el işi yapana, daireye arada sırada uğrayandan neredeyse hiç uğramayan müdüre kadar bütün çalışanlar anlatılıyor. Ve yazarımız bir süre sonra belki de dairenin tek ilgili çalışanı olan Tahir Sami Bey ile tanışıyor.

Tahir Sami Bey ile birkaç hoş beş ve hemşeri muhabbetinden sonra yazar, ona kendisinin hikâyesini yazmak istediğini söylüyor.  Tahir Sami Bey bunu biraz garip karşılıyor ilk başlarda, nasıl olur benim neyimi yazacaksınız gibilerinden laflar ediyorsa da yazarımızın ısrarcı tavrına karşı koyamıyor ve Tahir Sami Bey’in özel hayatı da böylece başlamış oluyor.

Tahir Sami Bey’in Geçmişi ve Kaybolan Bir Meslek: Ciltçilik

Dip dedesi Süleyman Ağa’dan başlanıyor anlatılmaya ve Tahir Sami Bey ile birlikte dört kuşağı okumuş oluyoruz yazarın ağzından. Süleyman Ağa ile birlikte ailenin Eğinli olduğunu da öğreniyoruz ve Eğin ile ilgili coğrafi, kültürel, ekonomik ve sosyal pek çok bilgiye satırları arasında yer veriyor yazar. Süleyman Ağa’nın kömürcü olduğunu da bu satırlar takibince öğreniyoruz. Tahir ise Süleyman Ağa’nın oğlu. Kendisi gibi kömürcü olamayacağını anladığı oğlunu Süleymaniye’deki ciltçi Nişan Usta’nın yanına götürüyor ve ailenin ciltçilik serüveni de bu şekilde başlamış oluyor. Kısa sürede işi kıvıran Tahir iyi bir ciltçi olup çıkıyor. Bir süre sonra Nişan Usta Tahir’in, civarın terzisi olan Terzi Sami’nin kızı Feride ile evlenmesine vesile oluyor işi de tamamen Tahir’e devredip duygusal bir ayrılıkla o yöreden ayrılıyor. Tahir’in annesi ile babası kısa süre sonra vefat ediyor ardından da oğlu Ziya dünyaya geliyor ve ilerleyen yaşlarında Ziya da babasının izinden giderek ciltçiliğe merak sarıyor. Tahir yaşlanıyor ve artık iş göremez hale geliyor keza Ziya’nın anası Feride de aynı şekilde. Ziya’nın da hayırlı bir kısmet bulup evlenmesi gerektiği kanısına varılıyor. Durumları kötü olmayan ve sadece anası Hasibe kadın ile yaşayan Saliha ile evlendiriliyor Ziya. Uyumlu ve sakin bir mizaca sahip olan bu kızı ilk başlarda hiç tanımasa da seviyor zamanla Ziya. İleriki yıllarda Tahir Bey vefat ediyor ve Ziya ile Saliha çiftinin Nebahat ile Nurhayat adında iki kızları oluyor. Kızların ardından bir de erkek evlat veriyor Allah onlara. Çocuğun adı hakkında bir tatsızlık yaşansa da bir süre sonra Ziya’nın babasının ismi olan Tahir ile Feride’nin babasının ismi olan Sami isimleri birleştirilip nüfusa yazdırılıyor.

Biraz da yazarın ağzından devam edelim bundan sonra: “Geçen zaman içinde harf inkılâbı yapılmış, dünyadaki yeniliklerin, teknolojik buluşların bir kısmı az da olsa Türkiye’ye ulaşmış, elektrikle çalışan cihazlar artmış, bu arada matbaacılık gelişmiş, buna bağlı olarak ciltçilik de yepyeni bir yola girmişti. Basılan kitapların neredeyse tamamı artık karton kapakla piyasaya veriliyordu. Eski usul ciltçilik bir “el sanatı” seviyesine düşmüştü. Ya bu modern makinelerden alıp yeni bir cilthane kuracaktınız, ya da köşenize çekilip kitap meraklılarının getireceği birkaç klasik cilt siparişiyle geçinecektiniz.” (s. 58)

Gelişen ve değişen dünyanın getirdikleri ve eskiden beri bu toprakların önemli bir iş alanı olan ciltçiliğin nasıl ortadan kalkmaya yüz tuttuğu bu şekilde anlatılıyor. Yazar burada ciltçiliği örnek göstererek belki de geçmişe biraz da özlemle bakmamıza sebep oluyor. Öyle ya ciltçilik gibi pek çok meslek kaybolup gitmiş zaman içerisinde. Osmanlı’dan bu yana onlarca insan ekmek vermiş olan iş kolları teknoloji ile birlikte yok olmuşlar. Aynı şeyi günümüz için de düşünebiliriz aslında. Çok değil bundan belki de yirmi yıl önce insanlar f klavyeli Türk işi daktilolarda yazarken zamanla bilgisayar teknolojisinin gelişmesiyle daktilolar da ortadan kalkmaya yüz tuttu. Ve “kalem” denilen aracı zaten çoktan unutmuş olan bizler, daktiloyu bile özlemle anmaya başladık işte. Parmaklarımız tuşlarla öyle uyum sağladı ki kalem tutmayı unuttuk, iki satır yazamaz olduk ve güzel yazı defterlerimiz ilkokulların tozlu sıralarında kaldı artık, hepsini unuttuk.

 

Tahir Sami’nin Küçük Dünyası

Tahir Sami içine kapanık, arkadaşları ile çok fazla münasebete girmeyen, oyun dahi oynamayan, kendi halinde bir çocukluk geçiriyor. Evinden de çok fazla dışarıya salınmıyor zaten. Bu sebeple de tam anlamıyla bir sosyal çevre oluşturamıyor kendine. Arkadaşlarının, çocukların arasında değil de yaşlıların arasında büyüyen bir çocuk olup çıkıyor Sami zamanla. Biraz büyüyünce babası Ziya Usta ona ciltçilik hakkında bilgiler veriyor ve çekirdekten yetiştirmeye çalışıyor. Sami de babasının anlattıklarını dinliyor ve kavrıyordu. Ufak tefek yapılacakları biliyordu artık ve eli yettiğince babasına yardım da ediyordu ancak gene de Sami’yi bir türlü sarmamıştı bu cilt işi. Sami babasının dükkânında vaktini genelde okuyarak geçiriyordu. Genel kültürü epeyce gelişiyor ancak okuldaki durumu o kadar iyi seviyeye gelemiyordu. Bilhassa fen derslerinde çok zorlanıyor ve kötüye gidiyordu ki bunun sonucunda da orta ikiyi ancak iki senede bitirebilmişti.

Sonraki sayfalarda ise Sami’nin orta son sınıfta iken sınıfındaki güzel kızlardan birisi olan Meral ile olan münasebetini anlatıyor yazar bize. Sami’nin ona yazdığı mektuptan bahsediyor. Ancak burada yazar parantez içi bir ifadeyle “(Burada Tahir Sami Bey’den bir not aldım. Söz verdiğim için notu -tekzip de diyebiliriz- aynen naklediyorum)” diyerek Tahir Sami Bey’in “Aziz okuyucular,” diye başlayan kısa bir metnine yer veriyor. (s. 70)

Mustafa Kutlu’nun eserlerindeki bu “okur ile konuşma” burada da kendini gösteriyor. Hem de birebir kendi kimliği ile dile getiriyor bu sefer. Aslında Mustafa Kutlu okurları için şaşılacak yabancı bir durum değil bu. “Sayın okuyucu, sevgili okur” diye başlayarak hikâyenin arasına girip de okurla sohbet ettiğini biliyoruz onun. İşte bu eserde de Tahir Sami Bey’i anlatırken, yine ondan aldığı notlarla hikâyeye giriyor ve Tahir Sami Bey’in kendi hikâyesindeki eksikleri, fazlalıkları, yanlışları düzelttiği notları sunuyor okura. Ancak ilerleyen sayfalarda Tahir Sami Bey’in bir başka notunu aktardıktan sonra, artık Tahir Sami Bey’in hikâyeye müdahale etmesinin doğru olmadığını düşünüp onun notlarına yer vermeyeceğini de söylüyor yine. Hikâye içinde hikâye… Ve kısacası tam bir Mustafa Kutlu klasiği okuyoruz satır aralarında…

Sami zamanla sahaflar çarşısında oyalanmaya başlar. Kitapları çok sever ve bu kitap okuma sevdası her şeyin önüne geçer onda. Zamanla kitaplarını biriktirmeye ve arşiv yapmaya da başlar. Sahaflar çarşısının en eskilerinden olan İskender Bey’in de yönlendirmesiyle köy kitapları toplamaya ve köye dair koleksiyon yapmaya koyulur. İskender Bey’in sözleri kulağında her zaman hatırlaması gereken izler bırakır: “Çok kitap sahibi olmak marifet değil, kıymetli bir kütüphane kurmak önemlidir. Hadi göreyim seni.” (s. 75)

Bir vakit sonra Sami askerdeyken babası vefat eder. Ardından da asker dönüşünde dükkânın başına geçer. Sabah dükkân aç akşam kapat derken günler geçer ama Sami durumundan memnun değildir. Çünkü ciltçi dükkânına kimse uğramaz olmuştur. Gelenler de Ziya Usta’nın olmadığını görünce iş bırakmıyordu artık. Zaten ciltçiliğe eskiden beri ısınamayan Sami de iyiden iyiye soğumuştu bu işten. Hayattan zevk aldığı zamanlar da sadece sahaflarda geçirdiği zamanlar olmuştu artık. Ciltçilikle uğraşamayacağını anlayanların vesilesi ile dükkândan uzaklaşır ve devlet dairesi ile tanışarak arşiv memurluğuna başlar. Çalışanlar ile tanışır, müdürün gözüne girer. Ancak dairedeki çalışanların işiyle ilgisizliği de dikkatini çekmez değil. Yine de işini yapmaya çalışır. Annesinin ölümü de yeni işine başlamasından kısa bir süre sonraya tekabül eder. Artık iki ablası ile birlikte yalnız başına kalmıştır. Kitaplarının sayısı arttıkça evde kitap koyacak yer kalmamaya başlar ve Nebahat ile de bu konu ile ilgili sık sık tartışma yaşar.

Köy, Köylü ve Zor Bir Zanaat: Dergicilik

Zamanla dairedeki eski gazeteleri incelemeye başlar. Köy ile ilgili çalışmalarına devam ederken bir yandan da kitaplarının sayısı artmaya devam eder. Gazetelerden de köy ve köylü ile ilgili bilgiler toplar ve ilgili kısımları keserek arşivler. Bütün bunlar zamanla Sami’yi bir dergi oluşumunun içine iter. Köy ve köylü ile ilgili bir dergi çalışması yapmaya başlar birkaç arkadaşı ile birlikte. Zamanla kâğıtçı ve matbaacılarla tanışır. Deyim yerindeyse her şey tamamdır artık. Dergiye kendince uygun bir isim bile bulmuştur: “Köyüm”… Ancak bütün bunlar okunduğu kadar kolay gelişmez tabi ki. Mustafa Kutlu burada dergiciliği anlatırken belki de kendisinin de zaman zaman karşılaştığı zorluklara da dolaylı yoldan değinmeye çalışmıştır. “Dergâh” dergisinin hali hazırdaki sorumlusu olarak kuşku yok ki o da bu yolda ve Türkiye’deki güncel dergicilik anlayışında bazı yanlışlar, eksikler, zorluklar görmektedir. Dergi hazırlamak, basmak her şeyden önemlisi satmak artık ciddi bir külfet haline geldi ne yazık ki Türkiye’de. Pek çok dergi kepenklerini indirdi istemeyerek de olsa. Piyasada tutunabilen dergilerse zaten adı olan büyük dergiler. İşte Kutlu da Tahir Sami Bey’in dergi çalışmalarını anlatırken ucundan kıyısından “dergicilik” denilen sanatın zorluklarına değinmiştir.

Tahir Sami Bey de benzer zorlukları göğüsleyerek derginin ilk sayısını çıkarır. Etrafından takdir toplar. Dairede ufak bir kutlama bile yapılır. Arkasından “Besbelli bir devlet işi bu helal olsun Tahir Sami’ye” diyenler çıkar başta müdürü olmak üzere. Bu bakış açısı bile köy ve köylü hakkındaki durumu gözler önüne serer biraz da olsa. Devlet kademesinden çalışanlar bile bu durumun devletin işi olduğunu düşünür. Köy meselesinin toplum tarafından nasıl geri planda tutulduğunu yazar gözler önüne serer burada. Yine de Tahir Sami bu konuda ilerler ve amacına biraz da olsa ulaşır.

Ancak ilerleyen zamanlarda dairenin lağvedilebileceği durumu ortaya çıkar. Tahir Sami Bey dışındaki kimse buna üzülmez. Emekliliği gelmiştir zaten çalışanların ve emekliye ayrılarak daireden kurtulmanın peşindedirler. Tahir Sami Bey ise bu duruma çok üzülür. Evi gibi olmuştur artık daire ve ondan nasıl ayrılacağını bilemez bir türlü. Birkaç gün sonra herkes eşyalarını toplar ve müdür anahtarı Şeref Efendi’ye bırakıp çıkar.  Eş zamanlı olarak Tahir Sami ablalarıyla kaldığı evden bir tartışma sonucu ayrılır. Kitaplarının fazlalığı sorun olmuştur. Kitaplarını da toplayıp daireye yerleşir. Şeref Efendi’nin daireyi kapatacaklarına dair uyarılarına aldırmayarak bürokrasiye bir taş daha atarak dairenin kapatılmasının sanıldığı kadar kısa sürmeyeceğini, zaten unutulmuş, bir köşede kalmış bu dairenin devletin aklında çok fazla yeri olmadığını söyler. Dairede yaşamaya başlar. Ancak kitapları hayli fazlalaştığı için hayalindeki kütüphaneye kavuşması için devletin çeşitli kademelerine mektuplar yazar. Kitaplarının tamamını bağışlayacağını sadece kütüphanenin adının kendi ismi olmasını istediğini dile getirir.  Koleksiyonun ismi “Türk Köyü Kütüphanesi” Kurucusunun ismi de “Tahir Sami Tokaç” olacaktır. Ancak büyük bir hayal kırıklığı yaşar çünkü hiçbir yerden karşılık alamaz.  Yazar bunu acı bir şekilde dile getirir: “Bu memlekette niçin emeğinin değeri, sabrın meyvesi, hasbi çalışmanın semeresi alınmıyor.” (s. 62)

Tahir Sami Bey mektuplarına karşılık geleceği umuduyla, cevap alacağı umuduyla uyuyor bir gün. Bir daha da uyanmıyor. Dairenin soğuk bir köşesinde yaşadığı şekilde, yalnız başına ölüyor. Kitaplarına ne olduğu ise bilinmiyor.

Son Söz

Mustafa Kutlu, Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı ile yine bambaşka bir dünyaya, herkesin kendinden bir parça bulabileceği şekilde sürüklüyor bizleri. Bürokrasinin açmazlarını, geçmişten günümüze köy ve köylünün durumunu, dergiciliğin zorluklarını, Türkiye’deki “öteki” kesimin duyarsızlığını, kaybolan değerlerimizi ve kültürlerimizi, teknolojinin getirdiklerini ve götürdüklerini, aşkı, sevgiyi, yalnızlığı, mutsuzluğu Türkiye’deki orta sınıf bir ailenin nesilden nesle aktarılan hayatı ile birlikte ve o ailenin son bireylerinden biri merkezinde ele alırken aktarıyor bize. İncecik bir kitapta koskoca bir dünyayı anlatıyor ve kitabın ilk sayfasını okumanızdan son sayfasını okuyup da kapağını kapatmanıza kadar geçen sürenin farkına bile varamıyorsunuz. Tahir Sami Bey ve onun gibileri herhangi bir sahaflar çarşısında, herhangi bir köşe başında, bir devlet dairesinde, bir sokağın ucunda ya da eski ve ahşap bir evde görmemizin nasıl da mümkün olduğunu anlıyoruz bir daha. Sokakların Tahir Sami Beyler ile dolu olduğunun farkına varıyoruz ve içimizdeki Tahir Sami Bey’e kulak verip onu anlamaya çalışıyoruz. Kitap bittiğinde fark ediyoruz ki biraz daha büyümüşüz, tıpkı Kutlu’nun diğer kitaplarını okurken hep biraz daha büyüdüğümüz gibi…

Mavi Yeşil Dergisi’nin Kasım-Aralık 2009’daki 60. sayısında yayımlanmıştır.


MUSTAFA KUTLU’NUN SIR’RINDA “DÜNYALIK” MESELESİ (Mavi Yeşil 72. Sayı)

 

MUSTAFA KUTLU’NUN SIR’RINDA “DÜNYALIK” MESELESİ *

Sır[*], Mustafa Kutlu’nun ilk kez 1990’da yayımladığı, sıradan bir rençberin tarikat şeyhi olması hikâyesini, etrafındaki başka hikâyelerle destekleyerek anlattığı kitabı… Kitap, yaklaşık yirmi yıl önce yazılmış olsa da dikkat çekmek istediği konu açısından, günümüzde daha büyük hassasiyetle incelenmesi gereken bir eser. Çünkü eserde anlatılan sadece bir “efendi olma” hikâyesi değil. Kutlu’nun yazıldığı dönemde de eleştirilen bu kitabı, yabancılaşmanın bir başka boyutu olarak tasavvufun / tekke kültürünün, maddi ve manevi olarak değişmesini irdeliyor. Bu değişme, olumlu bir değişme değil. Tekkede mevcut yapıdaki belli anlayışların modern dünyanın sert dişlilerine kapılması, özellikle kişiler noktasında başlayan değişimin bir süre sonra tekkenin büyük çoğunluğuna yayılması, siyasetin ve medyanın iyiden iyiye tekkenin içine sokulması ile birlikte tekkedekilerin de bu yakınlaşmaya kayıtsız kalmaması ve en sonunda yeni düzene ayak uyduramayan ve sık sık bu düzeni sorgulayan eskinin rençberi yeninin efendisinin bu yapıdan kaçması ile sona eren süreci eleştirel, yer yer sert bir dille ele alıyor Kutlu. Bu açıdan bakıldığında kitap, belki de yazıldığı dönemden sonrasını gören Anadolu topraklarının bir çeşit korku ütopyası olarak bile nitelendirilebilir kendi işlediği konu çerçevesinde.

 

Kitap toplamda sekiz hikâyeden oluşuyor. Bu hikâyeler konu bağlamında birbirinden ayrı olsa da genel anlamda kitabın taşıyıcısı olan lokomotif hikâyeye, Sır’ra bağlı. Her hikâye, genel konunun farklı bir boyutunu irdeleyen başka başka noktalara temas ediyor. Çok kısa bir şekilde hikâyelerde anlatılanlara değinmek bu noktada yerinde olacak diye düşünüyorum. İlk hikâye olan Sır’da, efendi olan çiftçi ele alınırken, tekkenin köyden kente taşınması ve gittikçe bozulması, köy-kent ikilemi içindeki yabancılaşma meselesi anlatılıyor. İkinci hikâye Tarihin Çöp Sepeti… Efendiye bağlı olan bir gazetecinin gözünden, gazeteci bakış açısıyla anlatılmış bir hikâye. Anlatıldığı üzere patronu tarafından (patronu da efendiye bağlıdır) tekkeye, bir kayıt cihazıyla gönderilen gazetecinin vicdanı ile eylemleri arasındaki sıkışıklığına dikkat çekiliyor. “Kutlu, burada genel olarak dünyanın, özelde ise gazetecilik-siyaset gibi kamusal ve kariyerle, para vaadindeki işlerin menfaate dayalı, bu bağlamdaki insani ilişkilerin ise iğreti, sahte olduğuna ulaşmaktadır.” (Ercan Yıldırım, Mustafa Kutlu Hikayeciliği, Ebabil Yayuncılık, 2007: 71-72) Üçüncü hikaye olan Politik Vizyonda bir milletvekilinin gözünden siyaset ile tarikat arasında bağı anlamaya çalışıyoruz. Samimi bir yaklaşım içerisinde olmayan siyasetçilerin, bu tip tekke / dergâh / cemaatlere yaklaşarak oy artırma çabasında olduklarını görürken, tasavvufa da temel amacının çok dışında yaklaşıldığına tanık oluyoruz. Her Ne Var Âlemde adlı dördüncü hikâyede ise bu sefer bir akademisyeni ele alıyor Kutlu. Madde ile mana arasına sıkışmış olan bu kişinin üzerinden asıl var oluş sebebinin dünya nimetlerine kanmamak, daha doğrusu dünyanın bize sunduklarına büyük nimetler gözüyle bakmamak ve gerektiğinde hepsinden vazgeçebilmek olduğunu vurguluyor. Beşinci hikâye Aramakla Bulunmaz… Alkolik ve yoldan çıkmış bir adamın bir vesileyle efendi ile tanışması ve ardından eski kötü alışkanlıklarını bırakması anlatılıyor burada. Bu hikâyenin sonunda kahramanımızın efendi sırrolduktan sonra ne oldu, sorusuna karşılık verdiği cevap ise vurucu bir nokta koyuyor: “Tadı kaçtı. İş sen-ben davasına döküldü sanki.” (s. 67) Mürit ismini taşıyan altıncı hikâyede ise sıradan bir müridin efendisine ulaşmak için gösterdiği çaba anlatılıyor. Efendisinin kendisinden, kendi topraklarının suyunu istediğini rüyasında gören mürit, yollara düşüp efendisine su götürüyor ancak hikâyenin sonunda efendisi ile konuşamayarak bulunduğu yerden ayrılıyor. “İşte “Mürit”le Mustafa Kutlu, sıradan köylü bir müridin bile mürşidine yol gösterebilecek vasıfları haiz olduğunu; içsel aydınlığın, pak bir kalbin, duru bir beynin köydeki silik bir şahsiyette de vukuflu bir biçimde olabileceğini gösterir.” (Yıldırım: 75) Sondan bir önceki hikâye Satılık Huzur… Bu hikâyede de bir başka değişim gözler önüne seriliyor. Yıllar sonra yurda dönen İlhan (Bir başka Kutlu eseri olan Ya Tahammül Ya Sefer’den hatırlıyoruz), sağda solda pek çok şeyin maddi-manevi değiştiğini görerek şaşkınlığa kapılır. “Bunlar benim yıllar önce bırakıp gittiğim ağaçlar, yollar ve şoförler değildi.” (s. 79) diye düşünen İlhan için ağaçlardan, yollardan başka da değişen pek çok şey vardır. Bu maddi ve manevi değişimler karşısında bir türlü işin içinden çıkamayan İlhan en sonunda efendisine gitmekte bulur çareyi. Ancak efendisi de çoktan sırrolmuştur belki de. Kitap,  Cüzgülü isimli hikâye ile nihayete eriyor. İlk hikâyedeki gibi bu hikâyede de efendi çıkıyor karşımıza. Artık şehirdeki tekkeden ayrılmış, kendi yoluna gitmiştir. Bu hikâyede efendi, bir rençberken efendi oluşunu, efendiyken tekkeden ayrılmasını anlatır. Gördüğü çocukların çamurdan değirmen, meyve bahçesi ve şehir kurmaları ile yeni bir feyz alan efendi, geçmişini sorgulayıp yeni bir tekke kurmaya karar verir. Efendi, çocuklar arasında çıktığı gezintide saflığı yeniden bulur. “Bu gezintiden sonra efendi artık hakikatin, varoluşunun bilincine varmış, saf, fıtrata uygun olanı görüp örnek almıştır.” (Yıldırım: 79)

 

Başta da söylediğimiz üzere, zincirleme biçimde ilerleyen bu sekiz hikâye de lokomotif olarak efendiye / şeyhe bağlı. Bütün karakterler, bir noktada onun ismini zikreden, onunla münasebette bulunmuş ya da bulunacak olan kişiler. Bu anlamda “efendi”yi, bir merkez karakter olarak görmenin ötesinde, bugün dahi Türk toplumunda da yaygın olan “cemaatleşme” olgusunun gerçek bir temsilcisi olarak da algılayabiliriz. Aslında temel olarak tekkenin ya da tasavvufun amacı bu değildir ki hikâyenin başkarakteri olan “efendi” de bunun farkındadır. Efendi olduktan sonra, çeşitli değişimlerin içinde kendisini de bir şekilde bulur ve bazı şeyleri artık istemeyerek ve anlam veremeyerek de olsa yapmaya başlar. Yapmaya başlamasından ziyade, kendi etkisi dışında gelişen bu değişim sürecine bir şekilde ayak uydurmak zorunda kalır. Kalabalıklaşan etrafına söz dinletmesi bir yana dursun, kendisinin dahi “çizginin dışına çıkma”sına ortam hazırlanmaktadır. İşte bu yüzden mesele, tasavvufun temel öğretilerinden saparak bir şekilde, toplumsal bir hareket olarak yorumlayabileceğimiz “cemaatleşme”ye ve o yapının içindeki çeşitli siyasal, sosyal, ekonomik olguların işlerliğine varır. En azından kitabın böyle de bir yönü olduğunu söylersek, yanlış bir çıkarımda bulunmamış oluruz diye düşünüyorum.

 

Tekkenin Dünyalığı, Dünyanın Ahretliği

Kitap ile aynı ismi taşıyan ilk hikâye olan Sır, “Gecenin bir vaktinde kapı çalındı, gidip açtım. Karşımda efendim duruyordu. Yüzünün nurundan etrafa aydınlık saçılıyordu.” (s. 7) cümleleri ile başlıyor. Bu sözler hikâyenin başkarakterine, daha sonra şeyhin yerine geçecek olan rençbere ait. Bir gün şeyhi kapısını çalıyor ve artık posta onun oturacağını söylüyor. Efendisinden geleni emir sayan isimsiz kahramanımız da tarikatın yeni efendisi olarak evinin yanına bir tekke kuruyor. Ancak Kutlu, ilerleyen sayfalarda ne olacağının ipuçlarını, efendisinin el verdiği müridine söylediği şu sözlerle anlatıyor belki de bize: “Bize âlem-i manada böyle göründü… Emaneti sana tevdi ettik… Bir emr-i hak vuku bulursa, fitne zuhur ederse zinhar tasa etmeyesin, her daim birlikte bulunduğumuzu gönülden çıkarmayasın, himmet dileyene usulünce himmet edesin.” (s. 10)

 

Gel zaman git zaman tekkede yer sıkıntısı baş gösterir. Tekkeyi genişletme kararı alınır. Gelen giden çoktur. Yazarın tabiriyle “Mercedes denilen arabalarıyla gece demeyip gündüz demeyip sürüp gelen” (s. 13) insanlar bir süre sonra hizmetten rahatsızlıklarını dile getirir hale gelirler. Yerlerin perişanlığından yenilen yemeklere, edilen sohbetlerin lezzetine kadar pek çok konuda artık “eski tadın” olmadığını söylerler. Efendinin el verirken söylediği üzere “fitne zuhur etmiştir” artık. Burada bir kez daha dikkat etmemiz gereken, tasavvufun asıl amacının ne olduğudur şüphesiz. Bir kuru ekmeğe talim edebilecek olan sözde tasavvuf ehli, bunu yapmamakla kalmayıp yemekten, içmekten, oturulacak ve yatacak yerden dahi şikâyet eder hale gelmiştir. Kutlu’nun gösterdiği madalyonun öteki yüzü, tokat gibi şiddetli bir şekilde çarpmaktadır yüzümüze. Anlatımındaki aşırılıktan uzak ifadeleri, Kutlu’nun tasavvufa / tekkeye bakış açısındaki bu olumsuz değerlendirmesini de daha realist bir zemine oturtmaktadır.

 

En sonunda yukarıda bahsettiğimiz bu ve benzeri sebepler gösterilerek şehre taşınılır ve şehirde yeni bir düzenin içine girilir. Bir kez daha söylememiz gerek, burada Kutlu’nun anlatmaya çalıştığı, dünyalık olmayan amellerin dünyalıklar üzerine kurulmaya çalışılmasının ironisidir. Tasavvufun bozulması, çemberin dışına çıkılması meselesi ile ilgilidir. Bu çember, aslında malın mülkün giremeyeceği, siyasetin-ticaretin karışamayacağı bir çemberdir. Ama fıtratı bozuk, niyeti sağlam olmayanların işin içine girmesiyle, bir küçük barakada dahi kalabilecek olan tasavvuf ehli, sırça köşklere taşınmaya başlar. Yani dünyalıklar bir nevi esir almaya başlar bu insanları. “Sır, tasavvufun nasıl bozulup dejenere, asli fonksiyonlarını yitirip bir menfaat, ticaret odağına dönüştüğünü abartmadan, olanca gerçekliği ve açıklığı ile gözler önüne serer. Kimi insanların tasavvufu bir arınma yerinden çok, ‘kullanma’ yeri olarak gördükleri vurgulanır.” (Necip Tosun, Türk Öykücülüğünde Mustafa Kutlu, Dergâh Yayınları, 2004: 15)

 

Bu “dünyalık” meselesi eserde pek çok yerde karşımıza çıkar. “Yediğimiz bulgur aşı, içtiğimiz ekşi ayran” (s. 12) diyen şeyh, etrafında olan bitene kulak kabartmış ve fitnenin alıp başını gittiğini görmüştür. Posta oturmuş olmasına rağmen rençberlikle de uğraşan şeyhin bu davranışı dahi göze batar. “Hele ki kimseden bir kaşık yağ, bir tutam ot, bir kuruş akçe hediyedir diye kabul etmememiz dillere destan oldu. Tekkemizin adı fukaraya çıktı.” (s. 14) serzenişinde bulunan şeyh, etrafındakilerin dünyalıklara nasıl daldığını da vurgulamış olur aslında bizlere. Köyde artık durulamayacağı, şehre yerleşme zamanının gelmiş olduğu fikrine ihvanı da ortak olur şeyhin. “Bu şehir yerlerine nakil işi kalbime yakın gelmiyor bir türlü.” (s. 16) dese de, inşaatın başlamış olduğunu ve şehre taşınmamın kaçınılmaz olacağını da görür. Ama şeyh, bütün bu kendi isteği dışında gelişen olaylara karşı isteksizdir, yine de bunların bir “imtihan” olduğunu da unutmaz. Ya da öyle olduğuna inanmak ister.

 

Sır’da, ihvanı ile birlikte şehre gidiş de “Mercedes” arabalar ile olur. Kutlu, arabaların markasını da lüksüne paralel olarak özellikle belirterek, “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” çıkarımını yapmasını da kolaylaştırır okurun. Şehirde inşa edilen tekke de bu “dünyalık” meselesinin çok önemli bir görüntüsü olarak gözümüze çarpar. Şeyh, şehirdeki yeni tekkeyi görünce bir hayli şaşırır ve şaşkınlığını şöyle ifade eder: “Yerler silme halı… Ayağın basacak olsan içine gömülecek. Duvarlar kaplama tahta. Abdest mahalleri mermerin en iyisinden. Zikire ayrılan odanın bir ucundan öteki ucu nerdeyse görünmüyor. Görmemişlik zor zenaat.” (s. 17) Abdest alınacak yerlerin bile mermerin en iyisinden yapılması, nasıl bir yozlaşma içine girildiğini gösterir bize aslında. Helalinden akan bir çeşme yetecekken abdest almaya, etraf gösteriş meraklısı tekke ehlinin elinin değmesiyle tasavvufun özüne de görünüşüne de aykırı olan bir şekil alır. “Şehirde tasavvuf bir gönül yolundan çok menfaat odağı olarak fonksiyon görmeye başlar. Özellikle ticaret-siyaset ekseninde, aslından kopmuş birilerinin “kullandığı” bir kuruma dönüşmüştür. Geleneksel anlamda tasavvuf, benlikten, eşyadan, neftsen vazgeçme iken, şehirde “sahip olma”, şan-şöhret kazanma fonksiyonu görmektedir. Daha da acısı artık o siyaset ve ticaret için bir “sıçrama tahtası”dır. Kısaca kent sonunda tasavvuf kurumunu da bozmuştur.” (Tosun: 55) İşte Kutlu bu fikirler üzerine bina ettiği tezini de böylece sunar bizlere. Bu durum, tasavvufun (daha geniş bakarsak ‘islamın’ da diyebiliriz belki) kapitalistleşmesinden ya da belli olguların metalaş(tırıl)masından başka bir şey değildir.

 

Zaman içerisinde, şehir hayatına, daha doğrusu şehirdeki tekke hayatına ister istemez şeyh de ayak uydurur. “Başta ben olmak üzere hane halkımız da elini sıcak sudan soğuk suya vurmaz oldu.”  (s. 19) diyen şeyhin görünüşünde de belli başlı değişiklikler meydana gelir. “… kuş sütü kuru üzüm ile beslendiğimizden iyice şişmanlayıp nefes darlığı çekmeye başladım.” (s. 20) sözlerinden anladığımız üzere, sanki eski, rençber, tarlada geceyi gündüz eden o adam gitmiş yerine bambaşka bir adam gelmiştir.  Maddi rahatlık tekke içindeki herkese olduğu gibi şeyhe de yansımıştır artık. Ancak paralarını, mallarını, mülklerini harcadıkları yerin doğru yer olup olmadığına dahi çoğu zaman dikkat etmez tasavvuf ehli. Çünkü bütün yaptıklarını kendilerince belli bir mantık çerçevesine oturtmuşlardır. “Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık hayra sarf edenler var ya, onların mükâfatları Allah katındadır. Onlara korku yoktur, üzüntü de çekmezler.” (Bakara, 274) ayetinde buyrulduğunun aksine, Kutlu’nun anlatmaya çalıştığı, malların hayra sarf edilmesinden ziyade, israf yoluna verilmesidir. Aslında bu, en başta Kur’an’ın hükmüne bile aykırı bir durumdur ancak tekkedekiler, belli ki mallarını doğrudan değil, kendilerine göre dolaylı(!) yoldan Allah yolunda harcamayı tercih etmişlerdir…

 

Gel zaman git zaman dünyalıklara iyice dalmış olan tekke, siyasete de bulaşır. “… iş sonunda döndü dolaştı siyaset kapısına dayandı.” (s. 21) diyen şeyh çok haklıdır. Tekkenin içinde bir siyaset dalgasıdır döner. Yeni yapılacak seçimlerde falanca partiye oy vermek için sıraya girmişlerdir ve hatta bununla da kalmayıp liste başlarına adını yazdırmaktan dahi çekinmemişlerdir. Siyaset her ne kadar günümüzde de, eski zamanlarda da hayatın her alanında kendini hissettiren bir kurum olsa da, işin doğrusu siyasetin bazı alanlara nüfuz edememesi gerekliliğidir. “Müslümanın sağcısı solcusu olur mu?” (s.20) diyen ve dini hayatın içerisine siyaset girince, çıkar çatışması, maddi-manevi kar elde etme arzusu gibi durumların da işin içerisine gireceğini bilen şeyh, bu durumdan bunaldığını da anlatır bizlere. Ama ihvanı durmaz: “Denildi ki bu partinin başkanı da gelsin, hiç olmazsa efendimizin bir kaşık çorbasını içip, elini öpüversin; her neresinden bakılırsa bakılsın bu işte sayısız faideler vardır; hem tekkemizin itibarı artar, hem ihvanın işleri daha bir yoluna girer.”  (s. 21) diyerek parti başkanını birkaç adamı ile birlikte misafir eden tekke sakinlerinin, “işlerini nasıl yoluna sokacağı” konusunda da kafalarda soru işareti oluşur. Ayrıca tekkenin nasıl bir “itibar”a ihtiyacı olduğuna da akıl erdiremeyiz biz okurlar olarak. Dünya işlerine o kadar karışılmıştır ki artık, ister istemez çevrede de bir itibar oluşması adına çaba gösterilir.  İşte Kutlu’nun ironisi burada da açık bir şekilde kendini gösterir. Olması gerekenle olan arasında kurduğu köprü üzerinden okura mesajını veren Kutlu, “durum böyledir ama aslında böyle olmaması gerekir(di)” der bizlere.

 

Hikâyenin sonunda Kutlu, “ayna” metaforunu kullanarak, hem şeyhin maddiyatının dışında manevi olarak da kendisini görmesini, hem de okurun şeyhin kendisini görmesine tanıklık etmesiyle birlikte, Sır’rın sırrına varmasını sağlar. “Bir boy aynasında kendimi gördüm. Sarıklı, cübbeli, sakallı, heybetli bir adam. Lakin artık güngörmemekten olacak çehresi iyice beyazlaşmış, yanakları pembeleşmiş. Ellerime baktım, tombul tombul olmuş. Aynada bakarken kendime, nasıl bir fütuhat olmuş ki, kalbimin içini de görüverdim.” (s. 22) diyerek kendi sırrına ulaşan şeyh, cübbeyi, sarığı bırakır ve tekkeyi terk eder.  Bu terk ediş, aslında sadece tekkeyi değil, kendini de terk ediştir bir bakıma. Şeyh, cübbesini, sarığını çıkarmakla şeyhliğinden bir şey kaybetmez ancak birer imge olarak cübbenin ve sarığın kullanılması, geride bırakılanın ne olduğunu anlamamız açısından da önemlidir. Aslında geride kalan tekke ya da tasavvuf fikriyatı değil; o fikrin sözde yeni, görünüşte modern ama özünde yozlaşmış olan bu tekke kültürüdür. Bu noktada cübbenin, sarığın atılması aslında bir bakıma dünyaya ait olanın da bırakılması gerekliliğini gösterir bize. Aynada görünen kalp kirliliğini ancak bu şekilde temizleyebileceğimizi de anlamış oluruz bizler okur olarak.

 

Şeyh, tekkeyi terk ettikten sonra, geride kalanı, olanı biteni diğer hikâyelerde biraz biraz öğreniriz biz de. Durum pek parlak değildir aslında. Şeyh de bundan haberdardır. Zaten “Sır” da şeyhin bu durumdan haberdar olduğunu belirttiği cümleleriyle son bulur: “Ardımdan “efendi sırroldu” demişler. (…) Bizim bir tekkeden, birkaç tekke daha doğmuş.” (s. 22)

 

 

Sır’rın Diğer Hikâyelerdeki “Dünyalık” Konusu Üzerine Bazı Dikkatler

Yukarıda anlattığımız noktaların tamamı, kitaba da ismini veren ilk hikâye Sır’ra ait. Ancak tabi ki eser bu kadarla bitmiyor ve bunun dışında yedi tane daha hikâye barındırıyor içerisinde. Bu hikâyeler de yine ilk hikâye gibi tasavvufun bozulmuşluğuna emsal teşkil edecek hikâyeler. Kişileri, mekânı, zamanı farklı olsa da konu aynı. İşte biz de ilerleyen satırlarda, o hikâyelerdeki “dünyalık” konusuna değinmeye çalışacağız biraz da.

 

Bir insanın çıkmazı olarak okuyabileceğimiz Tarihin Çöp Sepeti’nde, aslında ülkedeki belli sorunlara hassasiyetle eğilmek isteyen ve iyinin peşinde olan bir gazetecinin tekke ile olan münasebeti gözümüze çarpıyor. Ancak burada da (gazetecinin kendi isteği dışındaki bir patron yönlendirmesi ile de olsa) samimiyetsiz ve dünyevi bir tutum görüyoruz tekkeye ve şeyhe karşı. Aslında gazeteci içinden, “Efendiye gitmenin yaşadığımız hayatta gerçek bir dönüşümü, bir devrimi başlatmış olması gerekir.” (s. 26-27) şeklinde geçirirken, dışarıdan bakan bir insanın da tekke ile ilgili neler düşünmesi gerektiğini gösterir bize ama gazeteci bu fikir çerçevesinde olsa da aynı çerçevede hareket etmez ya da edemez. Efendiye bağlı olan patronu onu tekkeye bir toplantıya gönderirken, “Üzerinde gizli bir ses alma cihazı olsun. Konuşulanları tespit etmenin sayısız faydaları var.” (s. 27) diye yönlendirir. Gazeteci itiraz bile edemeden ona iş ile duygularını karıştırmaması gerektiği hatırlatılır yine aynı patron tarafından. Kutlu’nun bahsettiği “dönüşüm / devrim” böyle gerçekleş(e)meyecektir şüphesiz ki. Duygusal yönden efendiye bağlı ama işini de yapması gerektiğinin farkında olan gazeteci de bunu bilir. Ama “Nasıl?” sorusuna bir cevap bulamayız. Belki de cevabı olmadığı için Kutlu bilerek bir çözüm getirmemiştir bu duruma ki doğrusunun da bu olduğunu düşünüyorum hikâye kurgusunun gerçekliği açısından. Dünya işi yine baskın çıkmıştır ve bu hikâyede de tasavvufun bozulmuşluğu, tekke dışındaki birisinin gözlerinden gösterilir bize.

 

Politik-Vizyon adlı bir sonraki hikâye, sadece ilk hikâye olan Sır’ra değil aynı zamanda bir önceki hikâye olan Tarihin Çöp Sepeti’ne de bağlı çünkü buradaki mebusun, yer yer, az önce sözüne ettiğimiz ve kendisi hakkında yazı yazan gazeteciyi aradığına tanık oluruz. Aslında bu da bir bakıma tekke-politika-medya ağını görmemiz açısından önemlidir. Ama bu hikayede dikkat etmemiz gereken esas nokta siyasetin, tekkenin içine sızmasının dışında artık tekkenin bir çeşit rant sağlama ve falanca kurum veya kişilerle dirsek teması kurma mekanı haline getirilmesi ya da birileri tarafından öyle görülmesidir. “Siyasetçi oylarını artırmak, medya iktidardan nemalanmak amacıyla bu ilişkileri geliştirirken, tarikatların ve cemaatlerin de faaliyetlerini daha sorunsuz gerçekleştirmek için bu yola girdikleri kaydedilebilir.” (Yıldırım: 73) Efendiyle arası iyi olan mebusun, onun üzerinden birtakım “işler” bitirme peşinde olması, tekkenin de siyaset ile aynı şekilde münasebette bulunması, tasavvufun genel görüşüne de zıt bir durumdur oysa ama yine de hikâyenin sonunda mebus ile efendinin “birlikte” hareket edecek duruma gelmesi, değişen bazı şeylerin düzelmesinin de zor olduğunu gösterir bize tekrardan. Yani az önce Kutlu’nun bahsettiği “dönüşüm / devrim” gerçekleş(e)meyecek bir düş haline gelir.

 

Kitaptaki “dünyalıktan kurtulma” sorununu en iyi veren hikâyelerden birisi de bence Her Ne Var Âlemde’dir. İlk etapta, var oluş sebebini kitaplarına ve çalışmalarına dayandıran bir akademisyenin, efendi ile temasa geçtikten sonra bu var oluş sebebini sorgulamasına tanık oluyoruz. “Benim servetim, kitaplarım… (…) Kitaplarım, yani hayatım.” (s. 47) diyen akademisyene “Önce kitaplarınızı suya atın, sonra buraya gelin.” (s. 44) kıssasını hatırlatan efendi, suya atılacak olanın sadece kitaplar değil aynı zamanda o zamana kadarki dünya görüşü olduğunu da hissettirir bize. Mal, mülk vs… gibi metalar, tasavvufi öğretide, uğruna feda edilebilecek olan şeylerdir. Çıtayı aştıktan sonra, kişi zaten nehrin öte tarafına geçmiş demektir ama Kutlu’nun burada vurguladığı biraz da o çıtayı aşabilme meselesidir. İşte başta bu suya atma meselesinin saçma olduğunu düşünen akademisyen de “Her şey yerli yerinde. Güzel. Lakin ben nerdeyim? Zamanın neresinde? Hangi sarmaşıklar sarıp sarmaladı beni?” (s. 50) diyerek, içinde bulunduğu ruhsal ikilemi daha net olarak gösterir bize. Dünyalıklar arasına sıkışmış olan akademisyen kitaplarının onu taşıdığı noktayı da sorgulamaya başlar. “Kariyerim. Hep beraber gülümseyelim. Kaç para eder. Yazılanlar nereye gidiyor?” (s. 51) şeklindeki sorgulayıcı ifadelerle, akademisyenin, eskiden saçma bulduğu “kitapları suya atma” meselesine de yavaş yavaş, fikren yaklaştığına tanık oluruz. “Kutlu, gerçek varoluş alanının dünyaya intisap etmemek, ona dâhil olmamak ve onun nimet diye sunduğu külfetleri reddetmek, bunun yerine fıtrattaki olumsal yönlerin, yaratılışın hakikate yatkın özelliğinin asıl varoluş olduğunu göstermektedir.” (Yıldırım: 75) Bu fikri zamanla iyice benimseyen akademisyen de gerçekten en sonunda kitaplarından, kariyerinden kurtulur ve tekkenin yolunu tutar.

 

Aramakla Bulunmaz’da ise tabiri caizse daha düz bir anlatım görmekteyiz. Bir aracı vasıtasıyla efendi ile tanışan, eski bir alkolik ve mahpusun geri dönüş hikâyesi niteliğindeki bu anlatıda, Kutlu vermek istediği mesajı dolandırmadan, net bir şekilde aktarır yine bize. Efendi, kendisi ile tanışan adama bir reçete sunmaz ilk etapta. Adam da bu tip durumlara yabancıdır, öyle bir yerde bulunmamıştır. Durum böyle iken arada herhangi bir etkileşim olmadığı düşünülür. Adam içkiye devam edecektir esasen ancak ne zaman içmeye niyetlense efendinin silueti karşısında belirir ve ona sertçe bakar, konuşur. Bunların üstüne de içkiyi toptan bırakır, doğru yolu bulur ve efendini dergâhına gider, elini tutar. Ancak Kutlu, bu noktadan sonra yine bir tezat sunar bize. İçkiden, kötülüklerden elini ayağını çeken bir adam, dünyalık olan her şeyden de uzaklaşmış demektir bir ölçüde. Malı mülkü bir kenara bırakır, uhrevi olana döner. Ama bu hikâyedeki durum farklıdır, efendinin elinden tuttuktan sonra, kahramanımızın işleri açılır. “Tuttuğum altın oluyor diyeyim anla. Para oluk gibi akmaya başladı.” (s. 67) sözleriyle, kazandığını ve kazancına sebep olarak gösterdiği efendisini açıkça söylemekten geri durmayan kahramanımız, bir yandan da, “(Mallarınızı) Allah yolunda harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü hareketinizde dürüst davranın. Çünkü Allah dürüstleri sever.” (Bakara, 195) ayeti ışığında, “… bir elimizle aldıksa, öbür elimizle dağıttık.” (s. 67) diyerek neyi nereye harcadığını da söyler ve bu, efendinin elini tuttuktan sonraki dünyalık işlerinin açılmasını da mantıklı bir sonuca bağlar. Bu anlamda hikâyedeki tezat durum da okuyucuyu rahatsız etmeyecek bir boyuta taşınır.

 

Mürit’teki dünyalık anlayışı ise yine dikkate değer bir zemine oturuyor kanaatimce. Mürit’te, köy yerinde şeyhine bağlı sıradan bir müridin, rüyasında şehirdeki efendisinin ondan su istemesini görmesi ve bu rüya ışığında efendisine su götürmek için yola çıkması anlatılır. Bu noktada Kutlu’nun köy-kent ikilemini bir kez daha okuyucuya net bir şekilde gösterdiğine tanık oluruz. “Sır’da nasıl şehirlilerin gündelik hayatları ahlaki, insani perspektiften uzaksa; dinsel yönelişleri de kendileri gibi varoluştan / fıtrattan / yaratılıştan uzaktır.” (Yıldırım: 75) Köyün suyunu isteyen efendi için, şehrin suyu içilmez derecededir artık. Şehirdeki bütün yozlaşmış kişiler, kurumlar, nesneler gibi, “su” da bozulmuştur ve köydeki suyun yerini tutamaz. Köyün suyu dünyalık olmayanı, özü temsil edebilecekken şehrin suyu yozlaşmışlığı, dünyalığı temsil eder. Ama o suyun tadını ayırt edebilecek olanlar da yine o yozlaşmış düzene ayak uyduramamış olanlardır. Mürit bunu rahatlıkla fark edebilecek özelliklerdedir çünkü o, şehrin pisliğine henüz bulaşmamıştır. İşte bu duygularla da hareket eder ve efendisine su götürmek adına yola çıkar. Yolda çeşitli zorluklarla da karşılaşır ama yolundan dönmez, bunu düşünmez bile. Mürit şehre girince köy yerinde karşılaşılmasının olanağı olmayan manzaralarla karşılaşır. “… müridi birbirine yapışmış koca koca binalar karşıladı. Sel gibi akıp giden arabalar, şehrin üzerine asılmış kara bir duman karşıladı.” (s. 73) “Geçip giderken oracıkta büzülüp kalmış olan bir ağacın yaprağını okşadı. Eli toza bulandı. Yaprak nefes darlığı çekiyormuş gibi inledi.” (s. 73-74) “Derken bir otobüs geldi. Kalabalık o itiş kakış ile otobüse saldırdı. Birbirlerini çiğneyerek otobüse doluştular.” (s. 74) Kutlu’nun şehre yönelik yapmış olduğu bu tasvirler, şehrin nasıl bir atmosferi olduğunu anlamamız açısından önemli… Ancak Kutlu’nun vurguladığı bir başka nokta da bunu fark edenin köy yerinden gelmiş, dünyalık işlerle çok fazla ilgilenmeyen kendi halinde bir mürit olması. Şehir hayatına alışmış, o kargaşanın içinde kendini unutmuş olan insanların, meseleye dışarıdan bakan müridin gözleriyle şehri fark etmesi mümkün değildir. Bütün bu olumsuz tasvirlerle birlikte mürit yine de efendisinin dergâhına varır. Oraya ulaşır ama efendisine ulaşamaz. Efendinin etrafını çevirmiş onlarca yozlaşmış güruh yüzünden efendisini ancak uzaktan görebilir. “Parlak kumaştan elbiseleri ile, diz kırıp oturmayı beceremeyen siyaset adamları, bankacılar, sanayiciler, polisler, askerler, artistler, din adamları; onların altında tüccarlar, memurlar, müdürler, şefler, şef yardımcıları.” (s. 76) vardır efendinin etrafında ve mürit, elindeki suyu efendisine ulaştıramadan, bırakıp ayrılmak durumunda kalır oradan. Sonrasında efendisine dua eder sadece. Çünkü tek yapabileceği budur. Kutlu’nun köy-kent ikilemi içinde verdiği bu dünyalık meselesine yönelik örnekler, meselenin mürit ya da mürşit olmak olmadığını da gösterir bizlere. Bu anlamda Mürit’i bütün bir kitap içerisindeki hikâyelerin arasında, ayrı bir yere oturtmalıyız belki de.

 

Sondan bir önceki hikâyemiz, bir başka Kutlu eseri olan Ya Tahammül Ya Sefer’den de tanıdığımız İlhan karakterinin taşıdığı ve toplumun içinde bulunduğu yozlaşma ve dejenerenin anlatıldığı Satılık Huzur. Kutlu bu hikâyeyi de belli ki yine bilinçli bir tercihle Mürit’in hemen arkasından sunmuş bizlere. Mürit’teki köy-kent ikilemi burada da kente bakış şeklinde, tek taraflı olarak devam ediyor. Mürit’tekinden tek farkı belki de İlhan’ın köyden kente gelmesi değil, yurtdışından ülkeye dönmesidir. Yerli tütünü özlediğini dile getiren İlhan, bindiği bir taksiden inerken şoförün ücreti dolar üzerinden tahsil etmesini de yadırgar gözlerle seyreder. Bir eski tanıdığı ile tesadüfen karşılaşınca, ülkenin düştüğü durumu bir de onun konumu ile açıklar bizlere İlhan, “Parlak kumaştan bir kruvaze takım elbise giyiyor, kırmızı mendil-kırmızı kıravat. Ayak üstü geçen yılların dökümünü yapıyor oracıkta. Ben gidince meğerse memleketi bir cehennem sıcağı kaplayıvermiş. Millet, aman bir gölge olsun da isterse süngü gölgesi olsun diyesiymiş. Kendisi de bu yeni ve çağdaş yapılanma içinde gölgelenecek bir mevki edinmiş tabi.” (s. 80) diyerek. “İlhan’ın gözünden Mustafa Kutlu, 1980’li yılların önemli imkânları barındırdığını, ancak sorumlular başkalarının dümen suyuna girdiği, çiçek uzatan her eli öptüğü için bu olanağın da elden çıktığını aktarır.” (Yıldırım: 78) İnsanın varoluş amacının dışına çıktığını bu hikâyede de bizlere gösteren Kutlu, aynı zamanda şehrin de içinde bulunduğu üzerine asılmış kara bir duman’ı görmemize olanak sağlar. Gerçekten de devir artık değişmiştir ve şehir de, orada yaşayanlar da buna ayak uydurmuştur.  İlhan, bu değişim / dönüşüm karşısında ne yapacağını bilemez halde efendiye ulaşmak isteyecektir. Kutlu bu hikâyeyi burada keser. İlhan’ın efendiye gidip gitmediğini bilemeyiz böylece. Mürit’te de olduğu gibi, samimiyet ile efendiye ulaşmak isteyenlerin belki de, artık ona ulaşamayacağını, ulaşmakta zorlanacağını anlatır Kutlu bizlere bu hikâyenin de sonunda…

 

Son hikâye olan Cüzgülü’nde en başta doğrudan hikâyenin karakteri olarak karşımıza çıkan efendiyi tekrar görürüz. Burada efendinin tekkeyi terk etmesinden sonraki zamanlarına rastlarız. Efendinin içinde bulunduğu durumu, bir şekilde geriye dönüş, öze ve varoluş sebebine ulaşma çabası ve dünyalıklardan kurtulma hali olarak yorumlayabiliriz. Burada, bu öze dönüşü anlatmak için Kutlu, “çocuk” metaforunu kullanır. Bildiğimiz gibi çocuk, bir şekilde saflığın ve temizliğin sembolüdür. Kutlu, burada efendinin kendini yeniden bulmasını sağlarken çocuğu kullanarak, okuyucuya da bu mesajı gönderme çabasındadır. Efendinin ilk hikâyedeki kendini sorgulama sürecine burada da tanık oluruz: “Bu ne tombul ve parlak yüz. Bu hanımeli parmaklar benim mi acaba? Ya bu seksen okkalık vücut!…” (s. 87) diye iç geçiren efendi, etrafındaki “kesret halkası”nın da farkında olduğunu söyler bizlere. Efendideki bu durumu bir şekilde uykudan uyanma olarak da görebiliriz. Çocukların etrafında dolaşırken, birinci çocuğun (topraktan) değirmen, eşek ve adam yapması; ikinci çocuğun bir meyve bahçesi; üçüncü çocuğun ise bir şehir yapması, efendinin varoluşunu yeniden konumlandırması sürecinde bizler için de yol göstericidir. Çocukların yaptıkları ütopik birer dünya tasarımıdır aslında. Kutlu da bu noktada çocukların yaptıkları üzerinden bizlere olması gerekeni gösterir. Efendinin çocuklar arasındaki gezintisi tamamlandığında, bu arınma ve yeniden doğma süreci de tamamlanmış olur aslında. Efendi, artık o eski dünyalıklar içinde kaybolmuş, fıtratına uygun olmayan amellerde bulunan ve uhrevi olanın zaman zaman dışına çıkan efendi değildir. Saflığı, temizliği, özüne uygun olanı bulmuştur. Bu düşüncelerden hareketle, “Bu ıssız dağ başına bu tekkeyi kurup çattım.” (s. 90) diyerek yeniden bir tekke kurduğunu da bildirir bize. İşte efendinin hikâyesi de bu tekkeyi kurması ve dünyalıklardan sıyrılarak kendini bulması, gaflet uykusundan uyanması ile son bulur…

 

Her Kim Ki Olursa Bu Sır’ra Mazhar

Kutlu’nun Sır’da dile getirmeye çalıştıklarını bu şekilde kabaca toparlamış olduğumuzu düşünüyorum. Temel olarak Kutlu’nun, bu eserinde bize aktardığı tasavvuf üzerindeki görüşleri çok olumlu olmasa da, bu bozulmuşluğun giderilebileceğine dair olan inancı da yine aynı satır aralarında bizlere vermesi, okur olarak bizim de bu anlamda karamsar bir fikirden biraz olsun sıyrılmamıza yardımcı oluyor. Gerek efendinin sürekli sorgulayıcı bir tavırda olması, gerekse diğer hikâyelerde karşımıza çıkan karakterlerin (Mürit ya da İlhan gibi) etrafında olana bitene ayak uyduramaması ve durumdan şikâyetçi olması, tasavvufun / tekkenin her ne kadar bozulmuş olsa da temelinin sağlam olduğuna dair olan inancı pekiştiriyor. Zaten son hikâyede, efendinin özüne dönüşü ve dünyalıklardan sıyrılması gerçeği, tabiri caizse eserin “mutlu son” ile bitmesine zemin hazırlıyor ve okur olarak bizler de baştan beri çizilen o olumsuz havadan kurtuluyoruz böylece.

 

Sır’da anlatılanları anlamak için yazıldığı döneme gitmeye de gerek olmadığı kanaatindeyim. ‘İnsan’ın işin içine girdiği her yerde olduğu gibi tasavvufta da gerçekleşen bozulma, tasavvufun temel amacının ve öğretilerinin dışında bir şekilde kutuplaşma-cemaat çizgisi oluşturma şeklini alır. Bu durum, günümüz toplumsal yapısı dikkatle incelendiğinde de görülebilir. “Din” günümüzde de pek çok çevre tarafından kullanılan ve birtakım çıkarları sağlamak için aracı haline getirilen bir meta şekline gelmiştir. Ticari ve siyasi kaygılar da bunun en temel zeminine yerleşmiştir. Oysaki din, ya da daha özelde bakarsak tasavvuf, dünya işlerinden arınma, uhrevi âlem için çalışma ve bir şekilde arınma, fıtrata dönme, gafletten uyanma aracı olarak kullanılmalıdır. Kur’an’ın ayetleri de peygamberin sünneti de buna işaret eder ancak fark ettiğimiz üzere her dönemin kendi elbisesini giydirdiği “Ebu Cehiller” vardır ve var olmaya da devam edecektir. İşte belki de Kutlu’nun anlattığı Sır da burada gizlidir: Bütün çıkarcı ve rantçı yozlaşmış zihniyetlere rağmen, öze dönebilmek ve fıtrata uygun olanı yapabilmek… Bu fikirler ışığında Sır, tekrar tekrar okunmalı ve dikkatle incelenmelidir. Kutlu’nun çizdiği panoramanın gerçekliği üzerinde de ayrıca düşünülmelidir. Belki de bu şekilde Kutlu’nun vermeye çalıştığı Sır’ra mazhar olunur, kim bilir…

(Temmuz- Ağustos, 2011)


[*] Mustafa Kutlu, Sır, Dergâh Yayınları, 2004 (Devam eden satırlardaki alıntılar için kitabın bu baskısını kullanacağım.)

 

Mavi Yeşil Dergisi’nin Kasım-Aralık 2011′deki 72. sayısında yayımlanmıştır.