Tag Archives: O

Eve Giden Yol

 

Şimdi burada bunu yazıyor olsam da önce orada onu yapmıyordum
Duma duma dum!
Nedense şöyle oldu,
[Nasıl?]
Öyle değil de şöyle –
Neden şöyle dedin de öyle demedin dedin ya hani
Bunu düşündün yani,
Çünkü sen insansın ve ben de öyleyim ve biliriz ve tanırız birbirimizi
Birbir izini biliriz ve çıplak ayakla basmıştık toprağa
Sen daha çocuktun
Sen hala çocuksun
Ve sen ne güzel basarsın toprağa ve sen
Ve sen ne güzel bakarsın toprağa ve sen
Ve sen ne güzel
Sin Şın Sat Dat Tı Zı
Ve ne güzel bir alfabenin harfleridir
Bilirsin
Öyleyse gül,
Sen ne güzel gülersin
Virgül,

Bugün gecenin bir vakti,
Günün gecesinin bir vakti
Dağınık zihnim ve ben,
The Shins dinlerken
Toprağa basa basa yürümedik,
[Çünkü bunu en güzel senin ayakların yapar]
Ama dönerken eve, başka bir şey yaptık ikimiz
Zihnim ve ben:
Her zaman yürüdüğüm kaldırımdan değil de
Her zaman yürüdüğüm kaldırım olmayan kaldırımdan döndük
Sanki değişikti yol
Ve o yol: evin yolu değil gibiydi.
Apartmanlarının bahçesinde oturan insanlar gördüm
Oysa her zaman yürüdüğüm kaldırımdan yürüsem dikkat etmeyecektim onlara
Oysa her şey ne kadar da…
Neyse…
Bir kedi durdu önümde, sarı sokak lambasının altında
Sarı sokak lambasının altında sarı idi rengi
Uzaklaştıkça siyah idi rengi
Uzaklaştıkça nasıl gördü beni?
Sahi kedi; sarı mı, siyah mı yoksa…
Varsa yoksa aynı şey.
Bazen insan alışır.
Bazen insan sadece alışır.
Bazen sırf alıştığımız için bir yoldan döneriz
Bazen sırf alıştığımız için her zamanki kaldırım olmayan kaldırımdan dönmeyiz
Bazen sırf okunsun diye yazarız
Bazen sırf okunmasın diye yakarız
Bazen iki yakayı bir araya getiremeyiz
Bazen Anadolu yakası Kız Kulesi olur
Bazen Avrupa, Galata Kulesi
Bazen Venedikliler’in konumuzla ilgisi yoktur
Bazen Cenevizliler’in konumumuzla
Bazen Lidyalılar okkalı bir küfrü gerçekten hak eder
Bazen Ay takvimini bulmaya çalışan bütün diğer uygarlıklar
Ama şimdi…
Ne?

Bugün, her zamanki gibi bir gündü.
Sokaktaki kediyi uykusundan uyandırmadım.
Yere düşen yapraklardan herhangi birine bilmeden bastım.
Dilenci kıza para vermedim.
50 Kuruşa su aldım sokak satıcısı küçük çocuktan.
Otobüsün orta kapısından değil de yine arka kapısından indim.
Dönüş yolunda parlak bir iki yıldıza baktım.
Çok parlak olan bir tanesi için bu yazıyı yazmaya karar verdim.
Daha yazı bitmeden, bunun bir yazı olmadığını fark ettim.
Eve giden yolun fotoğraftaki yol gibi bir yol olmadığını bildim.
Yeni bir şey kurdum, sonra bozdum.
Yeni bir şey kurdu beni, sonra…
Zaman, bir azman
Ve geçerken sormuyor kimseye
Hissettim.

Tanrım, bu sefer sonbaharı gerçekten özledim…

Reklamlar

Erken Gelen Bir Güzün Ağdalı Hüznü

Tarihi yazılmamış, belki geç kalınmış, belki de alındıktan sonra üzerinden zaman geçince ne zaman alındığı unutulup tarih atılmamış bir kitap. Yükte hafif, pahada ağır. İlk sayfasını çevirmekle başlar bir kitabın yolculuğu ve o kitabı okuyan gözler eşlik eder kitabın yolculuğuna. Okundukça, aynı sıradaki koltukların, biri koridor tarafını diğeri cam kenarını paylaşmış iki yolcu misali devam eder kitap ile okuyucunun yolculuğu. İşte böyle… İşte böyle…

Cafê Esperanza! Bilsem ki neredesin…

Kitap tarihsiz… Tarihini o atmadı. Tarihini atmamıştı. Oysaki hep yapardı bunu. Atardı tarihi. Yazardı ismi. O atmayınca tarihi, ben de atmadım. Belki de tarihsiz kalacak nadir kitaplarımdan birisi olacak. Hem tarih nedir ki? İnsanların, işlerini daha kolay yapabilmek için uydurdukları bir sistemsizlik. Öyle ya, hiçbir takim birbirine uymuyor. Sistem tutsaydı, aynı olmaz mıydı her yerde? Maya takvimi, bu kadar kolay ilan edebilir miydi kıyameti? Şimdi, bütün bunlar, bu “zaman” savsatası, tarihler, saatler bu kadar belirsizken; bir kitaba tarihin atılmamasını sorun edebilir miydim? Buna hakkım var mıydı? Haksız mıydım? Neredeydim sahi? Neydim?

Ben de, yazılmış olan gibi, “erken gelen bir güzün ağdalı hüznü”nü yaşıyorum belki. Öyle demişti ya Ali… Ali… Sahi nerede Ali? Yazdıkları kadar var mıydı? Erken miydi? Biz mi geç kalmıştık? Hüzün, erken mi uğramıştı kapısına?

Okurken kırmızı bir kalem aldım elime. Çizdim altını kitabın orasının burasının. Kalemimin rengi kırmızı… İyi ki kırmızı imiş. O benden önce çizmiş. Fark ettim. Kurşun kalemle çizmiş. Sonra onun beğendiği –yani altını çizdiği yeri- beğendim ben de. Aynı renk kalemle çizsek olmayacakmış. Kırmızı kalemimle, onun çizdiği yeri yeniden çizdim. Yakılmış ve bitmiş bir kibrit çöpünün kısa ve hazin hikayesini birkaç cümleye sığdıran yazara takıldı aklım yine. Sonra da ona… Aynı yeri beğenmişiz. Kibriti… Belki de bitmişliği, bitebilecekliği, yitebilecekliği; zamanın kısalığını, uzunsuzluğunu, uyumsuzluğunu… “Eskiden yanabilecek bir kibrit çöpüydü, oysa şimdi yanmış bir kibrit çöpü artık.” derken, kibritin kısa hayatından ne kadar uzun bir hayatımız olduğunu mu vurguluyordu yazar? Yoksa Darwin’in efsanevi kaplumbağası kadar yaşayamayacağımızı mı? Çizdim altını bütün satırların ve diğer sayfaya geçtiğimde, biraz daha ‘biz’ olmuştuk.

“Bütün kişi ve kiplerde çekilen geçişsiz bir fiil özlem” dediğini duyar gibi oldum yeniden. Benden önce okuduğu bu kitabın altını çizdiği bu satırlarda, sanki sesi kulağımda yankılanıyordu. Eski Yeşilçam filmlerdeki mektup sahneleri gibi… Ediz Hun’un okuduğu o malum mektupların birindeki fondan gelen Filiz Akın sesi gibi idi yaşadığım o an: “Cafê Esperanza sonsuz sayıdaki bu duruş noktalarından biri mi yalnızca? Kuruduk mu? Katıldık mı? Taşıllaştık mı? Öldüğünün farkında olmayan ölüler miyiz?”  Ve başka satırlar… Bizi biz yapan satırlar… Ali’nin satırları…

Kafasına saksı düşen o adamın bok yoluna gitmiş olduğu gerçeğini değiştirmese de, saksının oraya düşmesinin de bir sebebi olduğu gerçeği gibi… Gerçekler çatışması diye bir şey var mıdır dünyada? Hangi dünyada vardır? Bir dünya var mıdır? Daha iyi bir dünya var mıdır? Kuruduk mu? Katıldık mı? Taşıllaştık mı? Filiz… Filiz… Filiz… Şimdi bir mektup okuyacak bana… Bir söz edecek belki başka bir kitaptan. Ben bir başka renkte bir başka kalem alacağım elime. Bu sefer kitabı baştan sona çizeceğim. Bir başka kitabı baştan sona çizeceğim. Çizdikçe ben olacağım. Çizdikçe o olacağım. Çizdikçe olacağız. Öldüğünün farkında olmayan ölüler olsak da, çizdikçe var olacağız. Nerede olacağız bilmem, ama Cafê Esperanza’da olmayacağız. Şimdi olmayacak. Kibritin kısa ömrü gibi, bir daha şimdiki “şimdi” olmayacak… Belki de bir daha erken gelen bir güzün ağdalı hüznü bile olmayacak…