Tag Archives: Ölüm

Nisyan.

NisyanBaşlıktaki “Nisyan” kelimesinin sonuna özellikle nokta koydum. Çünkü Murat Gülsoy’un Nisyan’da anlatmaya çalıştığı şey aşağı yukarı bu. Aslında net bir şey de yok romanda. Belki bir roman bile değil. Romansa da çok farklı bir roman. Kitabın son sayfasını okuyup da kapağını kapattığımda içimden şu geçti, fotoğraf kareleri… Sanki farklı zamanlarda çekilmiş, farklı kişilerle oluşturulmuş değişik fotoğrafların yer aldığı bir fotoğraf albümüne bakıyordum. İşte roman tam olarak bu tadı bırakıyor ağızda.

Hayatım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti cümlesinin hepimiz en az bir kere kullanmışızdır herhalde. Ölüme yaklaşmak, ölümden dönmek, ölmeye ramak kalmak deyimleriyle yan yana kullandığımız bu söylem, çoğu zaman rasyonel bir gerçekliğe oturmaz aslında. Nisyan’da da ölümden dönmüş bir adam anlatmıyor bunları bu yüzden. Ölmek üzere olan bir adamın ağzından dinliyoruz, okuyoruz yazılanları. Ölümün gerçekliği hızlı bir şekilde üzerimize gelirken, ondan kaçamıyor oluşumuzun resmi bir bakıma da Nisyan.

Zaman dolup da nokta konduğunda, bizim için öykü sona erer artık. Bizim öykümüz, artık bizim olmaktan çıkar ve başkalarının öykülerinde bir alt metin olarak yer almaya başlar belki. “Ölümü ölümsüzleştirmek” mümkün mü peki? Nisyan üzerine yazılanlardan ve Gülsoy’un söylediklerinden alıntıladığım bu ifade, roman boyunca yakamızı bırakmıyor. Yazmak, bir bakıma ölüme karşı durmak ve ölümü ölümsüzleştirmek anlamına da gelebiliyor. Ölümün güçlü kollarındaki bu zayıf adam da ölüme an be an yaklaşırken bir nefes ve bir nefes daha alarak ölüme karşı durmayı deniyor. Belki de yapamayacağını bile bile. İşte bu bölük pörçük ve anlaşılması zor kısa paragraflar da bu yüzden birer fotoğraf karesi gibi geliyor bana. Hepimizin görebileceği fotoğraf kareleri. Bir kısa film değil, birbiriyle zaman zaman ilgisiz ama özünde fazlasıyla iç içe geçmiş fotoğraf kareleri… Çünkü merkezinde “ben”in olduğu her an, ayrık gibi dursa da temel olarak birbiriyle ilişkilidir.

Nisyan, klasik bir Murat Gülsoy romanı değil. Hatta açıkçası şunu söylemem gerekirse, kitabı kimin yazdığını bilmeseydim, Murat Gülsoy’un yazdığını bile tahmin edemeyebilirdim. Diğer roman ve öykülerine göre çok daha sert ve anlaşılması zor bir roman Nisyan. Kolayı sevmeyen Murat Gülsoy okurlarının mutlaka ilgisini çekecek ve beğenisini toplayacaktır Nisyan. Hala okumamış olanlar varsa şiddetle tavsiye edilir. Bu arada şunu da söyleyeyim, Gülsoy bu romanı, kitap haline getirmeden önce parça parça kişisel blog sayfasında yayınladı. Ben blog sayfasından zaman zaman takip ettim ancak oradan okuyup tamamlamadım. Ne de olsa kitaba dokunmak, sayfa çevirmek başka şey…

murat gülsoy

Reklamlar

Sen Muhalif Değilsin, Sadece Benden Daha Faşistsin!

 

iDead manşetini Steve Jobs için atan Radikal, (yanılmıyorsam) arka sayfalardan birinde de  Jobs’un o meşhur sözünü tekrarlamıştı: “Hayattaki en büyük icat, ölümdür!” Gerçekten de Jobs’un da malum konuşmasında bahsettiği üzere ölüm, bizim için yani insanlar için tek ve en büyük ortak nokta belki de. Jobs, yaptıklarıyla, teknoloji dünyasında çok büyük bir isim bırakarak ayrıldı aramızdan. Şüphesiz yıllar sonra onun yaptıklarını geride bırakacak onlarca yeni buluş, teknoloji tasarımı ve benzeri olaylar gerçekleşecektir ancak Jobs’un ismi kolay kolay silinip gitmeyecektir bu dünyadan. Ölüm, aslında sadece kişilerin bedenlerinin taşınması anlamına geliyor bu manada. Tek ortak noktamız olan ölüm, farklı kıtalarda, farklı ülkelerde, farklı kentlerde olsak da bizim en geniş paydamız. Bunu ne kadar anladığımız ise belirsiz…

Jobs’un ölümü değildi sadece bu haftayı meşgul eden. Bir ölüm daha vardı. Başbakanın annesinin ölümü… Çoğumuz Allah rahmet etsin deyip geçmişizdir. Tanımadığımız onlarca başka kişi için söylediğimiz gibi. Ama bir başka güruh daha vardı ki her yerde olduğu gibi yine fırladılar bir yerlerden ve saçma sapan sözleriyle etrafta fırtınalar(?!?) estirdiler. Kimler? İnternet üzerinden, özellikle twitter ve facebook üzerinden, mikro siyasetin sınırlarını zorlayan, bir halt yapamadıkları için dillerine vurmuş olan mübarekler tabi ki…

Aslında ben bu bloga kesinlikle siyasi içerikli bir şey yazmayacağıma dair söz vermiştim kendime. O yüzden bu yazılanları da siyasi bir mesaj olarak okumazsanız sevineceğim. Siyasetin “s”si bile söz konusu değil zaten burada. Söz konusu olan şey, başta da söylediğim gibi, bizim tek ortak paydamız olan ölüm.   Televizyonlar, Başbakanın annesinin cenazesini canlı yayında verirken özellikle bir noktaya “zoom” yaptı kameralar: Başbakanın gözyaşlarına. Orada gördüğüm, naçizane olarak benim gördüğüm, Başbakanın gözyaşları değildi. Oğul Recep’in gözyaşlarıydı. Hani çok yakınınızdaki birisi sizden ayrılıp da gider ya, bir daha göremeyeceğinizi bilirsiniz ya onu; nasıl burulur içiniz, ağlarsınız, yutkunursunuz, kusarsınız, söversiniz… İşte onun gözyaşları idi. Ben orada Başbakanı görmedim. Bir evlat gördüm. Etrafındaki kameraları görmeyen, Başbakanlığını bir kenara bırakmış ve belki de çoktan unutmuş bir adam olan evlat Recep’i gördüm. “Van Minüt RTE”den eser yoktu orada. Meydanlarda, seçim propagandası yaparken atıp kesen adamdan eser yoktu. Oğluna gemi mi almış, devleti mi yemiş, villa mı yaptırmış kendisine… Belli ki her şeyi unutmuş o evlat Recep Tayyip. Anası ölmüş. Anasını alacak, götürecek, gömecek, üzerine eline verdikleri bir kürekle toprak atacak ve sonra evine dönecek hava karardığında. Önceki gece hastanede olan anasının artık bir ağaç dibinde, toprak altında olduğunu hatırlayıp ağlayacak bir daha. Başbakanlığı çok uzak kalacak. AKP çok uzak kalacak ona. Suriye’ye saydığı laflar, İsrail meselesi, Avrupa Birliği… Unutturacak kendisini evlat Recep Tayyip’in zihninde. Dahası var mı?

Ama bizim mikro siyaseti seven canım halkımız boş durmadı tabi. Dediğim gibi facebook üzerinden, twitter üzerinden bu cenazeyi kutlamaya başlamışlardı bile çoktan. “Tayyip’in anasına söylemek isterdim, oğlunu da al git!” şeklinde bir cümleyi (nerede okuduğumu hatırlamıyorum) gördüğümde tüylerim diken diken oldu. Bu kadar mı kötü bir durumdayız? Bu kadar mı faşizan duygularla bezendi zihinler? Bir “anne”nin ölümünü havaifişeklerle kutlayacak dereceye ne ara geldik?

Ben AKP’ye bugüne kadar hiçbir genel seçimde oy vermiş birisi değilim. Başbakanın beğendiğim noktaları da var, çok zayıf bulduğum ve desteklemediğim noktaları da… Ama mesele bu değil ki… Bir X kişisi, bu cenazenin bir gövde gösterisine dönüştürüldüğünü “twit”lemişti. O anda, o adam onu görüyor mudur acaba? Sevmeyebilirsiniz, desteklemeyebilirsiniz, nefret dahi edebilirsiniz… Önemli olan bu kısım değil, önemli olan, sanki anneleri yokmuş gibi davranan işe yaramaz bir güruhun, falanca kişinin annesinin ölümünden faşizanca zevk duyması. Ah benim canım halkım, umarım Aziz Nesin bu “salaklık” mevzusunda haklı değildir. Yoksa binlerce salakla aynı kara parçasında yaşadığım için kendimi şanssız hissetmeye bir adım daha yaklaşmış olacağım.

Ha bu arada, sizin hiç anneniz öldü mü?