Tag Archives: Orhan Pamuk

Beyaz Kale’nin Ardındaki Gerçekler: Anlatılan Tarihe Yeniden Bakmak

beyaz kale

Beyaz Kale’nin Ardındaki Gerçekler: Anlatılan Tarihe Yeniden Bakmak *

Yeni tarihselcilik, tarihi, edebi metinler üzerinden postmodern bir bakış açısıyla inceleyen kuramdır. Yeni Tarihselciliğe göre tarih, gerçeklerin aktarılması değil, metinsel bir anlatıdır. Geçmiş, çeşitli somut belgelere dayandırılırsa bile gerçek olmayabilir. Tarih olgusu, tarihi aktaran kişi ve/ya kişilerden bağımsız olarak düşünülemez. Bu yüzden de tarihin gerçekliği aslında metnin gerçekliği ile birlikte işler ve ilerler. Serpil Oppermann’a göre, “[…] geçmişte gerçekte neler olup bittiğini ancak elimizde bulunan tarihsel metinlere bakarak bilebiliriz. Geçmişin hakikatini kesin olarak bilmemiz ve bunun nesnel olarak yansıtılması mümkün değildir” (Oppermann: 7). Bu çerçevede bakarsak “tarih” yorumlanabilir bir metinler bütününden oluşur. Tarih, tarihçinin bakış açısından soyutlanamaz ve hiçbir zaman tam olarak nesnel bir zemine yerleşmez. Örneğin Osmanlı tarihinin dağılma dönemini inceleyen bir Türk öğrenci ile aynı dönemi inceleyen bir batılı öğrenci, aynı tarihe karşı farklı metinleri okuyabilir ve o metinlerden yola çıkarak farklı yorumlamalarda bulunabilir. Hiçbir tarihi aktarım, yaşandığı dönemden de bağımsız değildir. Tarihi metinlerin hangi dönemlerde kaleme alındığı da tarihin aktarımı için önemlidir. Bu yüzden de tarihin, salt bir gerçekler bütünü olup olmadığı tartışma konusudur. Postmodern tarih anlayışı, bu anlamda, tarihin gerçeği tam olarak yansıtamayacağını düşünür. Çünkü tarih, dil ile birebir etkileşim içerisinde doğar ve o şekilde gelişerek çağlar boyu ilerler. Yazınsal dil, tarihi metinler içerisinde kaçınılmaz olarak önemli bir yer kaplar. Bu da tarihin metinsel bir anlatı olduğunu gösterir. Serpil Oppermann, tarih ve dil arasındaki ilişkiye dair olarak şunları söyler:

“[…] hakikat, doğru, gerçek, dış dünya, vs. gibi kavramlar, dilin işlevinden soyutlanamaz. Bunları anlamak ve yorumlamak için geri plana itilmiş ikincil kavramlara bakmak ve marjinal olarak kalanla, merkezci olmuş terim ve kavramları dil göstergelerinin içinde yorumlamak gerekmektedir. […] anlam, geçmiş ve bugün arasında gidip gelir ve ne sabitlenebilir ne de merkezileştirilebilir. Bu açıdan geçmişin saydam bir biçimde dilsel olarak günümüze nakli olanaksızdır” (Oppermann: 8)

Postmodern edebiyatta da tarih anlatımı, Yeni Tarihselcilik kuramı odağında gelişir. Postmodern kurama göre edebiyat da tarih de birer anlatıdır. Postmodern edebiyat, tarihsel malzemeyi ele alırken onu yeniden yorumlar ve yazar. “Aslında hem tarih yazımı hem de roman bize geçmişi anlatan bir öykü sunmaktadır” (Oppermann: 22). Postmodernizmle birlikte değişen edebiyat anlayışı, tarihi anlatıyı yapıbozumuna uğratır ve geleneksel tarih anlatısının dışında, bambaşka bir anlatı kurar. Postmodern tarihi romanlar, tarihin izini taşıyan metinleri arka plana yerleştirerek, yeni bir öykü ortaya çıkarır. Burada önemli olan geleneksel tarih anlatısındaki süreç değildir. Postmodern kuram ile birlikte tarihteki devletler, büyük isimler, mekânlar anlamını kaybeder ve romancı (ya da öykücü) bu tarihi figürleri değiştirerek yeniden yorumlar. Postmodern tarihi anlatıda merkeze getirilen, yapısı değiştirilmiş önemli tarihi figürler olabileceği gibi tamamen kurmaca yeni figürler de olabilir. Tamamen kurmaca figürlerin merkeze alındığı tarihi romanlarda, gerçek tarihi figürler arka planda, öyküyü besleyen başka unsurlar olarak da yerini alabilir. Yani “Yeni Tarihselci kuramda, tarihi olaylar ve kişilikler birer varsayıma dönüşmekte ve romanını kurgusal düzlemine taşımaktadır” (Yalçın-Çelik: 32).

Yeni Tarihselcilik kuramında “tarih”, gerçekçiliğin yeniden kurgulanması esasına dayanır. Kuramın temelinde kuşkucu bir bakış açısı yatar. Yeni Tarihselci anlayışla yazılmış romanların gerçekçiliği sorgulamaya açıktır ve o romanlarda tam olarak bir netlik yoktur. Her şey bozulmuş, değiştirilmiş ve/ya yenilenmiş olabilir. Romandaki olaylar mantıklı bir çerçevede gelişmeyebilir. Kendi kurgusu içerisinde, belki saçma denilebilecek bir olgusuyla ilerler. Bu tip romanlarda tarih, daha küçük tarihlere bölünür ve o şekilde anlatılır. Postmodernizm, geleneksel romancılığı da tarih anlatısını da yıkar ve ikisini birleştirerek ortaya bambaşka bir biçim/tür çıkarır.

Başka Bir Tarih: Beyaz Kale

Beyaz Kale, Orhan Pamuk’un 1985 yılında tamamladığı, postmodern Türk edebiyatının en önemli örneklerinden birisidir. Pamuk, postmodern romanların önemli anlatım biçimlerinden olan üstkurmaca, parodi, pastiş, metinlerarasılık gibi özellikleri kullanarak Beyaz Kale’yi kurgular. Bunlar dışında, “reelin saçma yorumlarla kurgulanması şeklinde izah edilebilecek “yeni tarihselcilik” de eserde başarıyla uygulanmıştır” (Koçakoğlu: 193). Beyaz Kale’de tarih, arka plandaki bir motif olarak kullanılır. Kurgu ile geleneksel tarih anlatısı arasında bir köprü kurulmuş olsa da, anlatılan hikâye birebir tarihi gerçeklerle uyuşmaz. Öyle ki bu tip yazılan romanlarda zaten okur da anlatılan tarihin gerçekliğini sorgulamaz. Hangisinin gerçek hangisinin kurgu olduğunun tam olarak bilinememesi, Yeni Tarihselci anlayışla yazılmış olan romanların önemli özelliklerindendir.

Beyaz Kale, toplamda, giriş bölümü[1], onu takip eden on bir bölüm ve kitabın en sonunda Orhan Pamuk’un Beyaz Kale üzerine kaleme aldığı sonsöz bölümünden oluşur. Beyaz Kale’de tarihin bir motif olarak kullanıldığı henüz giriş bölümünden fark edilir. Orhan Pamuk, İtalyan bir kölenin el yazmalarını bulduğunu ve onları aktardığını söylediği Faruk Darvınoğlu[2] adlı karakterinin girişte söylediği sözlerle, tarih hakkındaki fikirlerini aktarır. Yeni tarihselci anlayışın temelinde yatan “tarihe kuşku ile bakma” olgusu, Beyaz Kale’nin de merkezinde yer alır. Yukarıda vurgulandığı gibi tarihin de aslında bir öykü olduğu ve aktaran kişiden (tarih yazıcısından) bağımsız düşünülemeyeceği için, tarihe şüphe ile yaklaşmak gerekliliği Beyaz Kale’de de daha en başta okura aktarılır. İtalyan kölenin elyazması metinlerine ulaşan ve onları gün yüzüne çıkaran Faruk Darvınoğlu’nun tarihe yaklaşımı, kendi ağzından şu şekilde aktarılır:

“İlk zamanlarda kitabı yeniden, yeniden okumaktan başka, ne yapacağımı bilmiyordum pek. Tarihe olan kuşkum hala sürdüğü için, elyazmasının bilimsel, kültürel, antropolojik, ya da “tarihsel” değerinden çok, anlattığı hikâyenin kendisiyle ilgilenmek istedim” (Pamuk: 7).[3]

orhan pamuk

Faruk Darvınoğlu’nun tarihe karşı takındığı bu kuşkucu yaklaşım okurun da metne çeşitli sorular sormasına yol açar. Acaba Faruk Darvınoğlu’nun bulduğu elyazmaları gerçek midir yoksa sahte mi? Bunu okur da bilmez ancak Darvınoğlu’nun aktardığı gibi okur da “hikâyenin kendisiyle” ilgilenmeye başlar.

Faruk Darvınoğlu, bulduğu elyazmalarındaki gerçek olmayan tarihi de fark eder. Elyazmalarında aktarılan tarihsel olaylar ile gerçek tarihsel olaylar birbirini tutmaz. Ancak burada sorulması gereken önemli soru ise şudur: Gerçek nedir? Tam olarak bilinebilir ve aktarılabilir mi? Darvınoğlu’nun kuşkucu yaklaşımından da anlaşılacağı üzere, bu mümkün değildir. Tarih nasıl yazılır sorunsalı üzerinde düşünmekten de geri durmayan Darvınoğlu, yine de geleneksel tarih anlatısının çizgisinden de kopamaz:

“Dönemin temel kaynaklarına başvurunca hikâyede anlatılan kimi olayların pek de gerçeği yansıtmadığını hemen gördüm: Sözgelimi, Köprülü’nün beş yıllık başvezirliği sırasında İstanbul’da büyük bir yangın çıkmıştı, ama kayda değer bir hastalık, hele kitaptaki gibi, geniş bir veba salgınının hiçbir kanıtı yoktu. Dönemin bazı vezirlerinin adı yanlış yazılmıştı, bazıları birbirleriyle karıştırılmış, bazıları da değiştirilmişti! Müneccimbaşıların adları ise saray kayıtlarında gösterileni tutmuyordu, ama bu noktanın kitapta özel bir yeri olduğunu düşündüğüm için üzerinde durmadım. Öte yandan kitaptaki olayları tarihsel “bilgilerimiz” genellikle doğruluyordu” (s.8).

Faruk Darvınoğlu’nun, romanın önsözünde aktardığı bu cümlelerinden anlaşılan, iki farklı tarihin olabileceğidir. Bunlar da baştan beri söylediğimiz gibi, birinci olarak “yaşanan tarih” yani aslında bilemeyeceğimiz ama gerçekte olan olaylar, ikinci olaraksa “aktarılan tarih” yani gerçekte olan olayların kayıtlara geçmiş ancak kayıtlara geçenin öznel tutumundan soyutlanamayacak tarihtir. Darvınoğlu’nun “kitaptaki olayları tarihsel “bilgilerimiz” doğruluyordu” derken “bilgilerimiz” kelimesini tırnak içine alması yazarın takındığı tavrın da bir yansımasıdır. Tarihe yönelik bilgilerimizin doğruluğu, o dönemi okuduğumuz kaynaklarda yazıldığı kadardır. Yeni tarihselci yaklaşımın, doğru ve hakikat üzerine sorduğu soruların çıkış noktasını da bu oluşturur.

Beyaz Kale, tarihi gerçeklik anlayışının kırıldığı ve/ya kaybolduğu bir romandır. Romanın lokomotif hikâyesi, padişahın avlanmaya duyduğu özel ilgiden de anlaşılabileceği gibi IV. Mehmet devrinde geçer.  O dönemin genel olayları, İtalyan kölenin elyazmalarında kısmen anlatılır. “[…] Polonya seferi, İkinci Viyana kuşatması, o yıllarda İstanbul’da müneccimbaşı Hüseyin Efendinin cesedinin bulunması, Haliç’teki havai fişek gösterileri gerçektir” (Koçakoğlu: 194). Ancak bazı anlatılanlar, o dönemle örtüşmez. Romanın kurgusu içinde bazı dönemler birbirinin içine girer ve karışır. İstanbul’da yaşanmış olan veba salgınının, aynı dönemde gerçekleşmemiş olması ancak elyazmalarında bu olayların birbirine karışması, tarihi anlatının gerçekliğini sekteye uğratır. Bütün bu sebepler, Beyaz Kale’nin “tarih” ile olan hesaplaşmasının en net görüldüğü yerin kitabın “Giriş” başlığı taşıyan ilk kısmı olduğunu gösterir.

Beyaz Kale’de, geleneksel tarih anlatısını kıran önemli olaylardan birisi yazarın, dönemin padişahına olan yaklaşımıdır. Dönemin padişahı olan IV. Mehmet[4] çocuk yaşta tahta çıkmış olması sebebiyle devlet siyasetinde, padişahlığının ilk döneminde etkin rol oynamamıştır. Orhan Pamuk, belli ki bu durumun farkındadır ve karakterlerinin ağzından dönemin padişahına karşı “çocuk padişah” ifadesini kullanır. Padişaha karşı Hoca karakterinin gösterdiği yaklaşım, geleneksel tarih anlayışına uymaz. Geleneksel tarih anlatısında padişahlar çoğu zaman, cevval, güçlü, zeki ve cesur olarak nitelendirilirler ancak Beyaz Kale’de bahsi geçen padişah için İtalyan kölenin ağzından çıkan, “[…] Padişah çok ilgilendi. Aklımda kalan kurbağalı masalları eğlenerek dinledi, sıra kurbağa öpen prensese gelince öğürerek yüzünü ekşitti, ama Hoca’nın sözünü ettiği aptal delikanlıya benzemiyordu hiç; […]” (s.100) sözleri, Hoca’nın padişahı nasıl gördüğünü gösterir. Bunun gibi pek çok başka örnek de padişahın insani diyebileceğimiz zayıf yönlerini aktarır bize. Romandaki padişah, kolayca başkalarının tesirinde kalabilen, zaman zaman etrafında olan biten olayların farkına varamayan saf bir tip olarak çizilir. Padişahlık süresinin ve romanın tamamı için geçerli değildir bu ancak yazar, padişahın bu tür zayıf yönlerini de göstermekten geri durmaz. O kadar ki zaman zaman padişah halk ağzıyla konuşan, basit cümleler kuran birisi olarak görünür. “Düşmanlarımızı perişan edecek o inanılmaz silahı yap da görelim,” (s.98) diyen padişah için, İtalyan kölenin, “[…] belki üzerine varan annesine ve paşalara, çevresinde topladığı o ukalaların bir işe yaradıklarını göstermek istiyordu, […], belki de yıkıntıdan çok, birkaç askeri başarıdan sonra, korktuğu gibi, yerine kardeşini geçirmek isteyenlerin onu tahttan indireceklerini düşünerek telaşlanmıştı” (s.98) şeklinde düşünceler üretmesi, padişahın geleneksel tarih anlatılarındaki güçlü ve zeki görüntüsünü zedeler. Bu durum bazen o kadar ileriye gider ki padişah aptal bir karaktermiş gibi bile yansıtılır. Veba salgını sürecinde yaşanan olaylara yönelik olarak İtalyan kölenin padişahın tutumunu aktardığı şu cümleler, padişaha karşı olan tavrı da gösterir:

“İşler yolunda gitmiş. Uydurduğumuz hikaye Padişah’ın içine işlemiş. Vebanın , tıpkı şeytan gibi, insan kılığına bürünüp onu kandırmak isteyeceğine Padişah’ın aklı yatmış; her yabancının saraya sokulmamasına karar vermiş; giriş çıkışlar sıkı bir denetim altına alınmış” (s.80)

Yeni Tarihselcilik kuramının önemli özelliklerinden birisi de tarihin görünmeyen yanını ele almasıdır. Bu görünmeyen yan, tarihe yön veren önemli kahramanların ve onların yaşadığı büyük savaş ve mücadelelerin dışında kalan tarihtir, yani sıradan insanlar ve yaşadıkları olaylardır. Beyaz Kale’de bahsi geçen kahramanların arasında her ne kadar padişah ve saray erkânının isimleri geçse de, lokomotif hikâye İtalyan kölenin ve sonrasında tanıştı(rıldı)ğı Hoca’nın hikâyesidir. Bu iki isim de paşalarla ve padişahla ilişkisi olan kişilerdir ancak bu üst düzey bürokratik ilişki ağının dışında bir de kendi yaşadıkları kişisel hayatları vardır ki esas hikâye de bunun üzerine kuruludur. Beyaz Kale’de, padişah ve saray çevresi, romanın arka planında sadece bir motif olarak bulunur. Doğu ile batı arasındaki münasebeti, “Hegelci köle-efendi diyalektiği” (Koçakoğlu: 190) üzerinden okumamızı sağlayan Beyaz Kale, özünde bu alegorik ve çok yönlü kurguyu barındırır.

İtalyan kölenin yakalanıp esir alınmasından sonraki ilk gözlemleri, yine tarihin geleneksel anlatısının ötesine geçer. Osmanlı tarihçileri, Osmanlıyı ele alırken, devletin kendi tebaasına ve bununla birlikte fethettiği topraklardaki gayrimüslim insanlara karşı olan hoşgörülü tavrından bahsederler. Ayrıca Osmanlının fethettiği bölgelerdeki insanların dini inançlarına hiçbir şekilde karışmadığı ve insanların istedikleri gibi inançlarını yaşamalarında özgür oldukları vurgulanır. Ancak İtalyan kölenin anlattıkları, bu tarihi anlatıyı iki şekilde yıkar. Bunlardan ilki, Osmanlının esirlere karşı tutumudur. Köle, bunu şu şekilde dile getirir:

“Bizleri padişaha çıkarmak için zincire vurdular, askerlerimizi gülünç göstermek için zırhlarını ters giydirdiler, kaptanların ve subayların boyunlarına demir çemberler taktılar, gemimizden aldıkları borularımızı trampetlerimizi alayla ve keyifle çalarak eğlene eğlene bizi saraya götürdüler” (s.14).

Burada, kölenin anlattığı Osmanlı tavrı, tarihi anlatıların hiçbirinde yer alamayacak kadar sert ve hoşgörüsüzdür. Tarihin aktarılmasındaki ikiliğin görülebileceği bu örnek, “işgal-fetih” arasındaki bakış açısı farkıyla benzeşmektedir ve tarihi olay, olayı yaşayanların ve aktaranların gözünden bağımsız aktarılamamaktadır. Şu durumda, kölenin aktardığı bu duruma gerçekdışı demek ne kadar mümkün değilse, tarihin birebir aktarımıdır demek de o derece imkânsızdır. Her tarih yazıcısı, tarihi kendi süzgecinden geçirerek yorumladığı için, tarih hiçbir zaman nesnel bir zemine oturamaz. Postmodern tarih kuramının temelinde de bu anlayış yatar.

İkinci kırılma ise Osmanlının din üzerine takındığı tavra yöneliktir. Geleneksel tarihi anlatılarda, yukarıda da aktarıldığı gibi, Osmanlı, kendi tebaası altındaki insanların dini inançlarına, ekonomik ve sosyokültürel olarak Müslüman ve gayrimüslimler için farklı uygulamalara gitmiş olsa da karışmamıştır. Ancak romanda, İtalyan kölenin dini inancına karşı olan bir baskı söz konusudur. Köle ile muhatap olan Paşa, sürekli olarak köleyi din değiştirmesi konusunda ikna etmeye çalışır. Bu durum zaman zaman ikna boyutunu aşarak baskı ve tehdide varır:

“Din değiştirmeyeceğimi söyleyince, Paşa bana öfkelendi. Hücreme döndüm” (s.25).

“Paşa düşüncemi sordu, burada beni güzel bir kızla kendi eliyle evlendirirmiş! Bir cesarete kapılarak dinimi değiştirmeyeceğimi söyleyince, Paşa şaşırdı biraz, sonra, aptal olduğumu söyledi. Dinimi değiştirdim diye yüzüne bakamayacağım kimse yokmuş ki çevremde. Sonra, biraz İslamiyet hakkında konuştu. Susunca hücreme geri yolladı beni” (s.25).

“İkisi, bir duvar dibinde durup ellerimi bağladılar, pek de büyük olmayan bir balta vardı ellerinde: Müslüman olmazsam, Paşa boynumun hemen vurulmasını emretmiş. Kalakaldım” (s.26)

Alıntılarda da görüldüğü üzere köle, Paşa tarafından bir şekilde dön değiştirilmeye zorlanır. Ancak bunu kabul etmez. En azından kabul edip etmemekte tereddüt eder. Özgürlüğü elinden alınmış olan köle için din değiştirmek, eski günlere açılan bir kapı da olabilecektir. Osmanlı tarihinde, gayrimüslimlere karşı uygulanan hoşgörü politikası anlayışı, kölenin bu cümleleri ile kırılır. Burada da tarihin bir başka yönü, görünmeyen yüzü ortaya çıkar.

 

Sonuç

Yeni Tarihselcilik, postmodernizmin ve postmodern tarih kuramının uzantısı olarak edebi metinleri, özellikle de postmodern romanları tarihsel açıdan inceleyen bir kuramdır. Edebiyat tarihinde, birebir “tarih” anlatısı olan pek çok roman vardır. Bu romanlardan bazıları tarihi olduğu gibi aktarırken bazıları ise tarihin görünmeyen yönlerine temas eder. Öte yandan tarihin de edebi metinler gibi kurgusal bir öykü olduğu kuramı, bu alanda çalışma yapan pek çok otorite tarafından kabul görmüştür. Yeni Tarihselcilik, romanların bu bakış açısıyla incelenmesine olanak tanımaktadır.

Çalışmamızın merkezinde yer alan Orhan Pamuk’un Beyaz Kale romanı da bu bakış açısıyla kaleme alınan, tarihe kuşku ile yaklaşan, gerçek ve doğru olanın ne olduğu soruları üzerinde yoğunlaşan bir eserdir. Orhan Pamuk, Beyaz Kale’de geleneksel tarih anlatısını yerinden oynatmış ve yeniden yorumlayarak farklı bir anlatı sunmuştur. Tarihin ne olduğundan çok ne olmadığı üzerine de okuru düşündüren Beyaz Kale, Türk edebiyatında, kendi alanındaki ilk örneklerden birisidir. Yeni Tarihselcilik odağında incelemeye çalıştığımız Beyaz Kale, kendinden sonraki pek çok esere de bu anlamda öncülük etmiş, özgün bir metin olarak edebiyattaki önemini bugün de korumaktadır.

Kaynakça:

Orhan Pamuk, Beyaz Kale, YKY, İstanbul, Eylül 2013

  1. Dilek Yalçın-Çelik, Yeni Tarihselcilik Kuramı ve Türk Edebiyatında Postmodern Tarih Romanları, Akçağ Yayınları, Ankara, 2005

Serpil Oppermann, Postmodern Tarih Kuramı, Phoenix Yayınları, Ankara, 2006

Bedia Koçakoğlu, Postmodernin Geleneğe Bakan Yüzünde Bir Anlatı: Beyaz Kale, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, s.185–202, S. 29, Konya, 2011

____________________________
* Mavi Yeşil Dergisi, Sayı: 92, Mart-Nisan 2015

[1] Roman, giriş bölümünden de önce “İyi insan, iyi kardeş Nilgün Darvınoğlu (1961–1980) için” şeklinde bir ithaf cümlesi ile başlar. Dikkatli okuyucu bunun da kurguya dâhil olduğunu fark edecektir.

[2] Orhan Pamuk, Faruk Darvınoğlu ismi ile pozitivist felsefeye ve Darwin’e bir gönderme yapar. “Darvın”, Darwin’in Türkçeleşmiş hali olarak okunabilir.

[3] Çalışmanın devamında romandan yapılacak olan alıntılarda, sadece sayfa numarası belirtilecektir.

[4] IV. Mehmet, Osmanlı İmparatorluğu’nun 19. padişahıdır. Av merakı sebebiyle, tarihte “Avcı Mehmet” olarak da anılır.

_________________________
Metnin PDF haline BURAYA TIKLAYARAK ulaşabilirsiniz.

MY 92

Reklamlar

Mavi Yeşil’in 92. Sayısı Çıktı..!

MY 92

Siz bu satırları okurken biz çok uza…
Pardon, bu o değil. Baştan alıyorum.

Mavi Yeşil, 92. sayısını çıkardı. Bence öyle çığlık çığlığa olmasa da bir tebrik, bir küçük alkış hak ediyor bu. 16. yılın ikinci sayısı. Mavi Yeşil’le birlikte doğan gençler, şimdi üniversite sınavlarına hazırlanıyor. Çevrenizde bu yaşlarda birileri vardır muhakkak. Bence bakın. Ne kadar büyüdüğünü görün derginin.

Bu sayıda dergi epeyce dolu… Toplamda 26 yazar, şair ve öykücümüzün ismi kapağı süslüyor. Bunun dışında ayrıca iki de şiir çevirmenimiz var. Aile bu sayıda epeyce geniş yani. Şiirlerle başlayacağım. Dergimizin şiirlerini artık yeni şiir editörümüz Özkan Satılmış seçiyor. Kendisinin de bu sayıda bir şiiri var. Dergiye gelen şiirlerden özenle seçmeye çalıştı. Ahmet Günbaş’ın şiiriyle açılan 92. sayının diğer şairleri ise şöyle: Hüseyin Peker, Melih Elhan, Özkan Satılmış, Engin Hamamcı, Hülya Deniz Ünal, Ömer Eski, Altay Taşkın, Deniz Yavuz, Aslıhan Tüylüoğlu ve Can Kılınç. Bir de Azita Ghahreman’ın iki şiiri var ki bunlar çeviri şiirler. Bu şiirleri Türkçe’ye Ayşe Hazal Özçelik ve Syamak Taghizadeh çevirdiler. Çevirinin ne kadar zor bir iş olduğunu bilenler bilir. Çevirmenlerimize ayrıca teşekkür etmek gerek.

IMG-20150308-WA0007[1]

92.sayının açılış yazısı ise Alper Gürkan’a ait. Kendisi “Yusuf Atılgan’ın Roman Kişilerinde Erillik Müdafaası” başlıklı yazısıyla, Atılgan’ın romanlarındaki karakterlerini erkeklik olgusu ile inceledi. Keyifle okuduğum ve bilgilendiğim bir yazı oldu benim de.

Bir başka yazı Ayşegül Ergül’ün “Hakan Günday’ın Daha Romanında Bir Kahraman Olarak Kötülük” başlıklı yazısı. Ayşegül, romandan ve özellikle romanın önemli karakteri Gaza üzerinden yola çıkarak kötülük kavramını ve Hakan Günday’ın bunu kullanış biçimini ele aldı. Özellikle Hakan Günday okurları için güzel bir yazı.

IMG-20150308-WA0005[1]

Sonraki yazı bana ait ve “Yeni Tarihselcilik Kuramı ve Beyaz Kale” başlığını taşıyor. Tarih nedir ve tarihi nasıl okumalıyız? Resmi tarih yazımı bize hangi tarihi anlatıyor? İdeolojiden bağımsız objektif bir tarih yazılabilir mi? Bunun gibi soruları Orhan Pamuk’un Beyaz Kale romanından yola çıkarak cevaplamaya çalıştım. Bence iyi bir yazı gibi. Ne bileyim ya, fena değil gibi geldi. Bilmem ki…

Bu üç yazı, benim kanaatimce biraz lokomotif yazılar oldu bu sayı için. Ama bitti mi? Tabi ki hayır. Yıldırım Türk, genel yayın yönetmenimiz Hasan Öztürk’ün son kitabı Kurmaca ve Gerçeklik üzerine uzun olmayan bir inceleme kaleme aldı. Gülnihal Kutluk ise Adalet Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak romanından yola çıkarak romanın baş karakteri Aysel’i inceledi. Samet Karaçul, Hayko Bağdat’ın konuşulan kitabı Salyangoz üzerine yazdı. Kitabı merak etmeme yetti açıkçası bu yazı. Ertuğrul Aydın, Cemal Süreya’nın “Beni Öp Sonra Doğur Beni” adlı şiiri üzerine psikanalitik bir çözümleme yaptı.

IMG-20150308-WA0006[1]

Gökhan Özcan, “Özü Aldatmak: Cache” başlıklı yazısıyla bu sayının sinema boşluğunu doldurdu. Özellikle Haneke hayranlarının merakla okuyacağı bir yazı bu. Benim gibi Haneke sinemasından korkanlar için güzel bir rehber. İsmail Delihasan, “Hepimizden Biraz” başlıklı deneme yazısıyla bu sayıya katkıda bulundu. Yusuf Bal ise “Bana Bir Şiir Okur musun?” başlıklı yazısıyla deneysel şiiri tartışmaya açtı. Bu sayısının son yazısı çok önemli bir isme, Ahmet Say’a ait: “Birinci Dünya Savaşı ve Müzik”. Ahmet Say, son derece samimi bu yazısında savaşla müzik arasında önemli bir bağ kuruyor.

Bu sayıda üç tane öykücümüz var. Ama bir de yeminim var. Bu sayı artacak. 93.sayıda beş öykücü görürseniz şaşırmayın. İlk öykü eski dostum Ekrem Sakar’a ait. Ekrem ilk kez yer aldı bu dergide, “Olmayan Yüzler” başlıklı öyküsüyle. Son olmayacak. Geceye İnat Üşümemek isimli öyküsüyle Müge Bayraktar; Bu İşte Bir Yanlışlık Var isimli öyküsüyle de Kemal çavuş bu sayıdaki öykü köşemize renk kattılar.

IMG-20150308-WA0008[1]

Tabi bir de bu derginin biçimi var ki ben bunu çok önemsiyorum. Derginin kapağını braz değiştirdik. Bu sayıyla birlikte son üç sayımızı hazırlayan dostum Yalçın Ece’ye, bir zaman önce kapağa bir hareket katalım, değiştirelim demiştim ama pek yanaşmamıştı. Bir gece bir şey oldu. Kapağı değişiyoruz dedik. Kapaktaki görselin ismi “An ki, Sessiz Harpler Atlası”. Görsel, dergiyi komple dizen, tasarlayan, bu anlamda yükünü çeken Yalçın’a ait. Ben kapağa baktıkça beğeniyorum. Umuyorum ki okurlar da beğenir. Yenilik iyidir. 93.sayımızda da farklı bir görselle selamlayacak bizi Yalçın. Nasıl bir şey çıkacak ben de bilmiyorum.

Bitiriyorum. Yahu gerçekten buraya kadar okudun mu? Helal sana arkadaşım. Sabırlı insanmışsın. Bir dergi tanıtımını bile sabırla okuduğuna göre, sen kesinlikle iyi bir okursun. Güzel gözlerinden öperim. Son olarak dergimiz sizinledir dostlar. Bakın, okuyun, eleştirin, yazı gönderin. Bekleriz. Bu arada yazı, şiir ve öyküler için adresimiz: bilgi@maviyesildergisi.com. Bekleriz. Sizi seviyoruz. Çünkü okurlar olmasaydı, dergiler olmazdı. 93.sayıda görüşürüz. Hadi bakalım. Bitti. Dağılın..

Not: Fotoğraflarda tasarımcımız, dostum Yalçın ve şiirin kelebeği Özlem (Özbek) var. Fotoğraflar Aydın sokaklarından. Reklamın iyisi kötüsü olmaz. Eee Mavi Yeşil de Aydın’a yakışmış doğrusu. Sağ olsun Yalçın ve Özlem..


Mavi Yeşil’in 86. Sayısı Çıktı..!

mavi yeşil 86

 

Mavi Yeşil dergisi 86. sayısıyla okur karşısına çıkıyor. Bu sayımız, ülkenin siyasal ortamının bir hayli gergin ve bir o kadar da canlı olduğu günlerde yayımlandı. Bu günlerde yaşananlara bakıldığında görünen o ki bu hengâmede sanata ve edebiyata yine yer yok. 86.sayımızın okurlarıyla buluştuğu günlerde, 30 Mart yerel seçimleri öncesinin hareketli günlerindeyiz; ortalık toz duman. Adaylar netleşti, siyasal partiler, söz yerindeyse kılıçlarını kuşandı. Meydanlar ısınmaya başlamışken vaatler havada uçuşuyor. Dudak uçuklatan vaatleri yanında, başkanı olacakları beldeyi kültür şehri yapacağına dair sözleri olan adayların samimiyeti seçim sonrasında görülecek elbette. Adorno’nun söylediğine göre Hitler döneminin imparatorluk kültür komisyonu sözcüsü, “ne zaman kültürsözcüğünü duysam elim tabancama gider” demiş; bu ürkekliğin ilkel çağlarda kaldığını düşünmekten başka ne yapabiliriz ki bugün. Sanata ve edebiyata dair umutlarımızı koruyoruz. Mavi Yeşil dergisinin 86. sayısı, Malina romanıyla ilgili bir yazıyla açılıyor. Hasan Öztürk, bizde Otuzuncu Yaş adlı öykü kitabıyla da bilinen Alman kadın yazar IngeborgBachmann’ın, çokça yazıyı hak eden Malina romanına dört ayrı pencereden baktı.Nesrin Aydın Satar, üç ayrı romanın kişileriyle yola çıkarak yeni soruların izini sürdü. Ömer Kalafatcı, bir romanından hareketle Orhan Pamuk için yeni bir değerlendirme yaparken Esra Polat, sanatın bir başka alanına yöneldi. Can Şen, yeni bir kitabı yazdı; Muhammet Çoruhlu ise yazıyı sorguladı. Büşra Dilara Karaca, Fatma Yeşil, Göksel Dinler, Meryem Coşkunca, Kaan Turhan, Erkan Karakiraz, Cemal Karsavran, Yusuf Bal, Emre Eşkin ve Altay Taşkın, bu sayımızın şairleri. Şener Şükrü Yiğitler ve Nurettin Özer, öyküleriyle 86. sayıda.

86.Sayının İçindekiler

Malina Romanında Dört Söylem / Hasan Öztürk… 2
HollyTerror / Esra Polat… 8
Son Bahar / Büşra Dilara Karaca… 11
Anayurt Oteli’nde Tutunamayanlar / Nesrin Aydın Satar… 12
Geçen / Fatma Yeşil… 14
Beyaz Kale ve Orhan Pamuk / Ömer Kalafatcı… 15
Yazmak… Ama Niçin / Muhammet Çoruhlu… 18
Edip Cansever ve Yeni Bir Kitap / Can Şen… 20
Hiçinci Ayet / Göksel Dinler… 21
Bir Irmağ’a Rüya / Meryem Coşkunca… 22
Saatler, Akıntıda İstenç Yükü / Kaan Turhan… 23
Gitar / Federico Garcia Lorca… 24
Mutlak Ki Bir Taş Olmalı / Erkan Karakiraz… 25
Ben Sırlarda Gizli / Cemal Karsavran… 25
Altını Ben Çizdim / Şener Şükrü Yiğitler… 26
Eğik Düzlem / Yusuf Bal… 30
İlliç Kayıp / Nurettin Özer… 31
Trabzon / Emre Eşkin… 32
Dönüyorsa Dünya / Altay Taşkın… 32

* Editör: Sezgin TAŞ


BİREYSELLİĞİN VİTRİNİ: MASUMİYET MÜZESİ (Ayraç 44. Sayı)

GIRIS KATI SIGARA IZMARITLERI

BİREYSELLİĞİN VİTRİNİ: MASUMİYET MÜZESİ *

Müze sayısı bakımından oldukça fakir bir ülke olduğumuz gerçeğini 7 Mayıs 2013 tarihli Radikal gazetesindeki AVM sayısı müze sayısını geçince! başlıklı yazısında vurgulayan Cüneyt Özdemir, alış veriş merkezi sayısının müze sayısını geçmesinden duyduğu kaygıyı dile getirmişti. Pek çok Avrupa ülkesine oranla müze sayımızın sınırlı olması, bu anlamda sanata bakışımızı da özetliyor aslında. Kendi ülkemizdeki müzelerin ziyaretçilerinin bu ülkenin insanlarından çok yurtdışından gelen turistler olması, müze hassasiyetimizin ne yazık ki yeterli seviyede olmadığının da göstergesi. Önemli arkeolojik kazılarda çıkarılan tarihi kalıntıları, yine Özdemir’in tabiriyle, “çanak-çömlek” deyip bir kenara bırakmak ya da Arkeoloji Müzesi gibi önemli bir müzeye yeterince değer vermemek gibi belli problemler, kültürün ve turizmin bakanlığının aynı olmasıyla da ilgili olabilir pekâlâ. Bu noktada mevcut hükümete saldırıp felaket tellallığı yapmak yerine, bundan öncekileri de eleştirmenin gerekli olduğu kanısındayım. Ancak geçmişe saplanıp kalmamak ve bugünü de kaybetmemek için çalışmak da gereklidir. AVM sayısı gerçekten de müze sayısını geçtiyse, belki de oturup bu noktada biraz daha fazla düşünmemiz lazım. Müze sayısının artması gerekliliği, toplumda belli bir müze bilinci oluşturulması gerekliliğiyle birlikte ele alınmalı ayrıca. “Taşa toprağa bakmak için” Arkeoloji Müzesine gidilmeyeceğine dair olan bilinç yerleşirse, AVM’lerden kafamızı dışarıya çıkarıp “kültürel” (bir yönüyle turizm adına kullanılsa da esas olarak müzecilik bir kültür faaliyetidir şüphesiz) miraslarımıza yönelebilirsek, belki de bir süre sonra bu kadar AVM olmasından kendimiz şikâyet edip, daha fazla müze açılması için imza kampanyalar başlatabiliriz, kim bilir…

Kısıtlı bir çerçevede olsa da müzeciliğe dair olan girişimler de tabi ki devam ediyor ülkemizde. Bunlardan en sıra dışı olanı da şüphesiz ki 2012’nin baharında açılan Masumiyet Müzesi. Müze, pek çok yönüyle sıra dışı bir müzecilik anlayışı sergiliyor. Orhan Pamuk’un müzelere olan özel ilgisi, bugün İstanbul’un, aslında çok da göz önünde olmayan, arka sokaklarından birinde böyle bir müze ile tanışmamıza vesile oldu. Kırık dökük eski bir binadan, yoğun çalışmalar sonucu ve çokça emek verilerek farklı anlayışta olan bir müze ortaya çıktı böylece.

Masumiyet Müzesi (İletişim Yay., 2008) bir “roman” olarak müzenin açılışından yıllar önce okurla buluştu. Romanın erkenden piyasaya çıkması, müzenin roman üzerine inşa edildiğini düşündürebilir okurlara ancak Pamuk, baştan beri müzeyi ve romanı birlikte düşündüğünü vurgular. Romanı yazmaya başlamadan yıllar önce müzeye (bir yönüyle de romana) malzeme toplamaya başlayan Pamuk, bütün bunları bir araya getirerek “Yeşilçamvari bir aşk hikayesi” gibi görünen Masumiyet Müzesi’yle aslında dönemin İstanbul’una hatta daha geniş bakarsak Türkiye’sine dair önemli ipuçları sunar bizlere. “1990’ların ortasında Benim Adım Kırmızı’yı yazarken bile, bugün müzede sergilediğim ve Keskin ailesinin kullandığı eşyaları, mesela Temiz-İş marka böcek-sivrisinek ilaç pompasını, İstanbul’un eskici dükkanlarından toplamaya başlamıştım bile.” (Şeylerin Masumiyeti: 17) diyen Pamuk, bizim 2012’de tanıştığımız bu müzeye ait olan fikrin ne kadar eski olduğunu da göstermiş oluyor aslında bize.   İstanbul’daki sosyete hayatından toplumsal yaşamın belli dinamiklerine, otomobillerden vitrinleri süsleyen biblolara, içki sofralarından geniş aile toplantılarına kadar pek çok sosyal kavrama dair bilgiler sunan Masumiyet Müzesi, bu anlamıyla sadece bir roman olmanın da fazlasıyla dışına çıkıyor zaten. Kemal ile Füsun’un aşk hikayesinden yola çıkan Pamuk, Kemal’i dinlediği ve söylediklerini not aldığı evi de bu yüzden daha sonraları Kemal’in, Füsun’un ve onların ailelerinin eşyalarıyla, gazete kupürleriyle, fotoğraflarla doldurarak Kemal ve Füsun’un aşk hikayesini bizlerle buluşturup, onlar üzerinden anlattığı İstanbul hayatını da gözler önüne serer. Pamuk en başta bir müze kataloğu şeklinde yazmayı düşündüğü Masumiyet Müzesi’ni de daha sonraları romana dönüştürür. Bu açıdan bakarsak müzenin tarihinin romanın tarihinden daha eski olduğunu bile görebiliriz.

 

masumiyet-muzesi

“…tıpkı müze olmasa da romanın kendi başına ayakta durup anlaşılabilmesi gibi; müze de roman olmadan kendi başına bakılıp hissedilebilecek bir yer. Müze, romanın bir resimlemesi olmadığı gibi roman da müzenin bir açıklaması değildir.” (Şeylerin Masumiyeti: 18) diyen Pamuk, aslında romanın başka bir mantıkla, müzenin başka bir mantıkla, müze kataloğu olarak hazırladığı “Şeylerin Masumiyeti”nin de başka bir mantıkla ortaya çıktığını vurgular bu sözleriyle. Müzenin tasarımını büyük ölçüde tek başına gerçekleştirir Orhan Pamuk. Kitabın her bir bölümüne ait kutular oluşturur ve bu kutulara kitapta bahsi geçen eşyalardan yerleştirir. Kimi kutularda fotoğraflar vardır kimi kutularda ise bölümde anlatılan sosyal olgunun alıntılandığı gazete kupürleri. Bu kutuların toplamı bize büyük bir hikâye anlattığı gibi, tek tek bakıldıklarında da ayrı ayrı anların hikâyelerini anlatmaktadır. Orhan Pamuk’un yaptığı aslında zamanı uzama dönüştürmektir. Geçmişe gitmenin –henüz- mümkün olmadığı dünyamızda, geçmişi günümüze getirir Pamuk.

Müzenin konusu romanın konusu ile aynıdır aslında. Müzeyi gezerken yaptığımız, Pamuk’ un “Ben bir kitap yazdım ve bu bir aşk hikâyesini anlatıyor.” (Masumiyet Müzesi Sempozyumu) diye tanımladığı romanına farklı bir çerçeveden bakmaktır. Ancak kendisinin de belirttiği gibi, romanı okumadan müzeye gelen onlarca ziyaretçi için de bir şeyler anlatır müze. Çünkü eşyalar, aynı zamanda yaşanmışlıklardır. Pamuk, topladığı eşyalardan bazılarını müzede sergilemediğini söyler. Çünkü sergilenmeyen eşyalar romanda da yer bulamamışlardır kendilerine. Roman ile müzenin ortak özelliklerinden biri de budur.

Bütün bu içeriğe dair olan söylenenlerin dışında Masumiyet Müzesi’nin duruşuna da dikkat etmek gerek. Her şeyden önce –Pamuk’un da belirttiği gibi- büyük kaygılarla çıkılan bu yolda, müzeyi kimse ziyaret etmeyebilir, müzeyi anlamayabilir ve hala sordukları gibi Pamuk’a sorabilirlerdi de, “Neden böyle bir şey yaptınız?” diye. Pamuk ise bu soruya açık ve net bir cevap verir: “Bilmiyorum ve bilmek de istemiyorum.” Müzecilik adına tabiri caizse ‘deneysel’ bir çalışma yapar aslında Pamuk. Bir hikâyenin müzesini yapmak, müzecilikte bir devrimidir belki de. “Müze” kavramının TDK sözlüğündeki tanımına bakarsak bunu daha net görebiliriz:  “Müze: (Fr. Musée) Sanat ve bilim eserlerinin veya sanat ve bilime yarayan nesnelerin saklandığı, halka gösterilmek için sergilendiği yer veya yapı.” Masumiyet Müzesi de temel olarak sanatsal bir girişimle ortaya çıkar aslında ama tanımda belirtilen “sanat” değildir bu. Tam anlamıyla bireyin ön planda olduğu, kişisel yaşantılardan yola çıkılarak yapılmış bir müzedir ortada olan. Pamuk’un bu yaklaşımı, bizi “her insan bir müzedir” fikrine götürebilir.

Masumiyet Müzesi, her ne kadar bir hikâyeden yola çıkılarak oluşturulmuş bir müze olsa da temel bir gerçekliğe oturuyor. Bu deneysel çalışma, Orhan Pamuk’un her romanında denediği yenilikçi ruhun da göstergesi. Yine Şeylerin Masumiyeti’nde şu şekilde dile getiriyor bu yenilik arayışını Pamuk: “Daha önceden neden kimse böyle bir şey hayal etmemiş, bir roman ile bir müzeyi tek bir hikâye ile birleştirmeyi düşünmemişti? Müzemin mantığı yalnızca gelecekte yazılacak yeni romanlara değil, yazılıp yayımlanmış eski romanlara da uygulanabilirdi. Birisi bir Anna Karenina müzesi yapsa ve romanda anlatılan eşyaları, elbiseleri, resimleri ve manzaraları bir yol bulup sergilese, oraya koşa koşa giderdim!” (Şeylerin Masumiyeti: 52) Bu sözlerinden de anladığımız üzere Pamuk, meseleye sadece müze ya da roman çalışması olarak değil, aynı zamanda bir yenilik hareketi, yapılmamış olanı yapma girişimi olarak bakmıştır. Klasik müze anlayışının dar kalıplarına sığmayan Masumiyet Müzesi, belki de bu yüzden, Batı Avrupa’nın en yüksek binası olan Londra’daki Shard, Belfast’taki Metropolitan Sanat Merkezi, Cleveland’daki Çağdat Sanat Müzesi ve New York’taki Dört Özgürlükler Parkı ile birlikte, Londra’daki Tasarım Müzesi tarafından her yıl düzenlenen “Yılın en iyi tasarımları”na aday gösterildi. Pamuk’un önceki romanlarının kurgusuna kıyasla daha “zayıf” bir kurgusu olduğu için yer yer eleştirilen Masumiyet Müzesi romanı da farklı bir misyona sahip olduğunu gösterdi böylece.

Baştan beri üzerinde durduğumuz bir kavram var: Birey. Masumiyet Müzesi’ni özel kılan kavram bu. Pamuk, Avrupa’nın büyük milli müzelerini anlatırken, onların, milletin hikâyesini ön plana çıkararak bireyin hikâyesini geri plana ittiğini söyler. Ancak tek tek bireylerin hikâyesi, insanlığın durumunu ortaya koymak için daha uygundur. Masumiyet Müzesi için bir manifesto hazırlayan Pamuk, bu duruma şöyle değiniyor: “Bir topluluğun, cemaatin, takımın, milletin, devletin, halkın, bir kuruluşun, şirketin, bir cinsin tarihini anlatmaya çalışan müzelerden bıktık, yorulduk. Tek tek bireylerin, sıradan hikâyelerinin bütün büyük toplulukların tarihinden daha zengin, daha insani ve çok daha mutluluk verici olacağını hepimiz biliyoruz.” (Şeylerin Masumiyeti: 55) Birey üzerine yapılacak bir müze çalışmasının, herhangi bir topluluk (topluluktan kasıt, yukarıdaki alıntıda Pamuk’un bahsettikleridir) üzerine yapılacak çalışmadan çok daha zor olduğunu da ekler Pamuk. Postmodern dünyanın, bireyi merkeze alan duruşu ile ilişkilidir bu durum. Geleneksel kalıpların, bireyi geri plana atan ve topluluk olma bilincinin daha ön planda tutan anlayışı 21.yüzyılda terk edilmiştir artık. Müzecilik, bu fikrin uygulanmasının en zor olduğu alanlardan birisi olabilir ancak günümüzdeki roman, şiir, resim, heykel, müzik gibi pek çok farklı sanat alanında bireyin ön planda olduğu kompozisyonları görmemiz mümkün. Masumiyet Müzesi, özellikle günümüz görsel sanatlar arasında gözlemleyebileceğimiz disiplinler arası etkileşimin somutlandığı bir çalışma olarak şehir kültürü ile birlikte müzecilik tarihinde de bir ilk olarak yerini almıştır. Devamının geleceğini düşünmek de hayalperestlik olmaz sanırım. Birey var oldukça, birey üzerine yapılacak çalışmalar da devam edecektir. Her insan bir müze, bir roman, bir şiirdir aslında. Pamuk’un sözleriyle ifade edersek, “müzelerin geleceği evlerimizin içindedir”.

Ayraç 44

________________________________
 Ayraç Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi’nin Haziran 2013′deki 44. sayısında yayımlanmıştır.


Mavi Yeşil’in 81. Sayısı Çıktı..!

MY81

81. sayımızı da çıkardık. Yani bu, 2013’ün de ilk yarısı sona erdi demek. “Hayat, biz geleceğe dair planlar yaparken başımızdan geçenlerdir.” diyen John Lennon çok haklı. Biz geleceğe dair planlar yapmaya devam ediyoruz Mavi Yeşil olarak. Bir kısmını başarabiliyoruz bir kısmı ise sonraya kalıyor. Daha güzel bir gelecek umudunu, daha iyi bir dünya hayalini  hiç bırakmıyoruz. Ne yazık ki bütün bunlar olurken, ülkemizde ve dünyada onlarca kötü olay meydana geliyor. Terörün ve şiddetin kapısını çaldığı yerler değişiyor belki ama şekli değişmiyor. Biz yine de daha iyi bir dünyanın var olduğuna inanıyoruz. Dünyayı bir şey kurtaracaksa, o da sanattır herhalde. Mavi Yeşil de o sanatın, edebiyatın bir ucundan tutabiliyorsa, tutabilmişse bugüne kadar, ne mutlu bize. Umarız ki sanatın girmediği delik kalmaz ve gerçekten de umduğumuz gibi daha iyi bir dünya dediğimiz yer çok da uzakta değildir.

81. sayımızda yine güzel bir içerik hazırlamaya çalıştık. Bu sayının açılış yazısı editörümüz Sezgin Taş‘tan: Şiir Diye Bir Şey Yoktur. Bu yazı şiir ve şair üzerine yeniden düşünmenizi sağlayacak. Orhan Pamuk‘un Yeni Hayat adlı romanından yola çıkan Sinan Şanlıtürk, Yeni Hayatta Kimlik Bunalımı adlı yazısıyla hem romana hem de günümüzdeki birey anlayışına değiniyor. Nurullah Ulutaş edebiyatın hukuk ve suçla ilişkisi kuruyor Suçun Edebiyatı veya Edebiyatın Suçu adlı yazısında. Kıymetli hocam Fırat Caner, Itamar Even-Zohar ve Çoklusistem adlı yazısında edebiyat bilimleri için önemli bir kavram olan ‘Çoklusistem Terorisi’ni anlatıyor. Esra Polat, Necip Fazıl şiirine ve şairin ölüm anlayışına değiniyor. Yavuz Demirci, Burak Tokcan, Pınar Doğu, Altay Taşkın, Necip Fazıl Akkoç şiirleriyle bu sayımıza katkıda bulundular. Bazı isimleri zaten tanıyorsunuz. Elif Balcı Kaştaş, Sadık Dal ve dergimizin en genç kalemlerinden Sevda, öyküleriyle 81. sayımızda aramızda oldular.

Bu sayının benim için en güzel tarafı da Murat Gülsoy ile yaptığım röportaj oldu. Murat Gülsoy (blogumda da sık sık yazılarına yer verdiğim ve ismini zikrettiğim üzere) çok değer verdiğim ve önemsediğim bir yazar. Edebiyat geleneğinden gelmemiş olmasına rağmen üst düzey bir edebiyat bilgisine sahip olan Gülsoy’un sohbetini de zevkle okuyacaksınız. Bana kalırsa bir elinize renkli kaleminizi alın bu röportajı okurken. Çünkü pek çok yerin altını çizecek ve faydalanacaksınız. Edebiyattan sanatın farklı disiplinlerine, bilimden teknolojinin sosyal hayatımıza etkilerine, siyasete, yaratıcı yazarlığa kadar çok fazla konuda konuştum kendisiyle. Umarım beğenirsiniz.

Son olarak Facebook üzerinden yakın zamanda gelen bir eleştiriyi de paylaşmak isterim. Bir okurumuz gönderdiği şiirlerin yayımlanmamasından ve kendisine geri dönüş yapılmamasından dolayı sitem etti. Belki haklıdır ancak devamında Mavi Yeşil’in de diğer başka dergiler gibi kendi yazar kadrosunu kurduğunu söyleyerek açıkçası biraz üzdü bizi. Mavi Yeşil’in kendi yazar kadrosunu kurmak gibi bir amacı hiçbir zaman olmamıştır, olamaz da. Genel yayın yönetmenimiz Hasan Öztürk bile, sayfa yetersizliği sebebiyle kendi yazılarını askıya almak durumunda kalıyor gün geliyor da. Tabi ki dergimizde sürekli yazan, bize özellikle eleştiri-inceleme sahasında destek olan yazarlarımız var ancak kimse bu derginin sahibi ya da kadrolusu değildir. Hasan hocamın dediği gibi, “Mavi Yeşil kralsız bir imparatorluktur.” Bizimle birlikte yürümek isteyen herkese kapımız açıktır. Ancak bu demek değil ki her gelen yazı, şiir, öykü yayımlanacak. Özellikle editörümüz Sezgin Taş, gelen öykü ve şiirleri titizlikle inceliyor. Değerlendirmeye alıyor. Gönderilen her ürün okunuyor. Emin olunuz. Ancak tabi ki herkese tek tek geri dönüş yapmak mümkün değil. Bunu büyük dergi dediğimiz dergiler bile çok fazla yapamıyor. “Zaman” hepimiz için önemli ve bir o kadar da yetersiz ne yazık ki. Aynı şekilde düşünen okurlarımız varsa diye böyle biraçıklama yapmayı da uygun gördüm. Umarım bu tip fikirler oluşmaz kimsenin zihninde. Mavi Yeşil’e destek olan herkese teşekkürler…

Mavi Yeşil 81. sayı:
Şiir Diye Bir Şey Yoktur / Sezgin Taş
Yarım Kalmış Bir Dünya / Yavuz Demirci
Yeni Hayat’ta Kimlik Bunalımı / Sinan Şanlıtürk
Suçun Edebiyatı veya Edebiyatın Suçu / Nurullah Ulutaş
Fetvasız Su / Pınar Doğu
Murat Gülsoy ile Söyleşi / İlker Aslan
Itamar Even-Zohar ve Çoklusistem Teorisi / Fırat Caner
Necip Fazıl Şiirlerinde Ölüm / Esra Polat
Yarım / Burak Tokcan
Bölünme / Elif Balcı Kaştaş
Karayemiş Yaprağı / Sadık Dal
Unutulmuş Eldivenler / Sevda
Sepet / Altay Taşkın
İçlik / Necip Fazıl Akkoç


Mavi Yeşil’in 77. Sayısı Çıktı..!

 

Bu yılın sondan bir önceki sayısı olan 77. sayımızı da çıkardık. Şükür… İnşallah Kasım’da çıkacak olan 78. sayı ile birlikte 2012 yılına da nokta koymuş olacak Mavi Yeşil. Görsel olarak değiştiği 2012’nin ilk sayısının çıktığı Ocak ayını dün gibi hatırlıyorum. Hatta ilk çıktığı 2000 yılını da… Nereden nereye gelmişiz ve aslında nasıl da geçmiş zaman. Yanımızda olan ve olmaya devam eden onlarca okur ve yazarımıza teşekkür etmem gerek benim de bir Mavi Yeşil okuru olarak. Mavi Yeşil, dergicilik dünyasında bir “umut” olmaya devam ediyor…

Öteden beri söyledik. Söyledim ve söylemeye de devam ediyorum. Bu konudaki inatçı tavrım devam edecek. Mavi Yeşil kimsenin dergisi değildir. Mavi Yeşil’i yaşatan onu okuyanlar ve bu dergide yazanlardır. Hayatın merkezinde durduğu gibi edebiyatın, sanatın ve dergiciliğin de merkezinde duran Mavi Yeşil’in bu duruşunu bozmaya niyeti yok. Herkes böylece bilsin bunu. “Şucuların, bucuların dergisi” diye anılmayacak Mavi Yeşil. Bu anlamda biliyoruz ki talihsiz de bir noktadayız ve çeşitli yerlerde ismi anılan dergiler arasında hep “…ve ismini hatırlayamadığımız diğer dergiler” arasında kalacaktır belki de ama dik başlı duruşundan da taviz vermeyecektir.

İşte bunun en bariz örneği oldu belki de 77.sayımız. 77.sayı yine dopdolu ancak dolu olmasının yanında bir de dikkat edilmesi gereken bir yazı yelpazesi var. Türkiye’de çıkan kaç dergide Orhan Pamuk ve Sezai Karakoç’un isminin geçtiği yazılar aynı anda var olabilir düşünmemiz lazım. İşte Mavi Yeşil’in ulaştığı çıta burada… İsimler, ideolojiler, siyaset, dirsek temasları değil; sadece ve sadece yazının niteliği ölçüt olarak belirleniyor. Eleştirmek, çamur atmak olmadı hiçbir zaman. Ya da övgü, yalakalık sınırına ulaşmadı ve ulaşmayacak. Dergimizi bilenler zaten biliyor, bilmeyenler de görsün ve bilsin isteriz. Hak vereceklerdir…

Bu sayı gerçekten de zengin dedik. Esra Polat, Adalet Ağaoğlu‘nun Ölmeye Yatmak adlı romanı üzerindeki kimlikleri yeni kurulmuş Cumhuriyet ideolojisinin getirdikleriyle, doğu-batı ekseninde inceledi. Özellikle benim de ilgi alanıma giren bir konu olduğundan yazıyı dikkatle inceledim. Kitabı okumamıştım, en kısa zamanda okuyacağım. Tavsiye ederim. Ardından editörümüz Sezgin Taş‘ın romanın ne olduğuna ve Orhan Pamuk‘un bu roman anlayışında nerede durduğuna dair olan yazısı var. Sezgin Taş uzun süredir böylesi bir inceleme ile yoktu. Bundan sonra daha sık yazması için baskı yapmamız gerekebilir bu güzel yazıyı okuyunca. Sonrasında benim bir eleştiri yazım var. Tam da edebiyattaki ve dergicilikteki kutuplaşmalar üzerine yazmaya çalıştığım bir yazı. Yazıyı ilerleyen günlerde blogda da paylaşacağım. Sıkıntım büyük ve bitecek gibi de değil. Keşke böyle sorunlar olmasa da ben de böyle bir yazı yazmasam. Ama var… Hakan Bilge de bu sayıda gişede bir başarı yakalamış olan Nefes: Vatan Sağ Olsun filmini masaya yatırdı. Hakan Bilge’nin yazısını çok beğendim. Mükemmel bir yazı ve eleştirdiği her noktaya da katıldığımı belirtmem gerek. Kendisine de söyledim bunu. Sezai Karakoç üzerine olan yazısı ise Ayşegül Özalp yazdı. Onun Balkon adlı şiirini inceledi. Hoş bir metin. Gülnihal Keleş‘in yazısı eski edebiyat üzerine. Eski edebiyat kim içindi? Okuyup göreceksiniz. Akademisyen Servet Şengül ise Niall Lucy‘nin Postmodern Edebiyat Kuramı – Giriş adlı eserini örnek kısımlar aktararak inceliyor. Postmodern edebiyat üzerine okuma yapanların görmesi gereken bir yazı. Elif Balcı Kaştaş, Türk edebiyatındaki kadın yazarları eskiden günümüze doğru inceliyor. Yazıyı okuyunca, edebiyat dünyasında da kadınların da erkekler kadar etkili olabileceğini bir kez daha anlıyoruz. Bu sayıda iki öykü var. Birisi Sadık Dal’a ait. Nostaljik ve lirik bir öykü… Diğer öykü ise Sevda’nın… “Bitmesi gereken hiçbir sonu bitiremiyorum” diyen Sevda’nın öyküsünde bir başka yazarın izleri de var… Bu sayının şair yelpazesi de geniş. Erkan Karakiraz, Berdar Doğan, İsmail Kemal Durhan, A. G. Yörükoğlu, Aydın Meriç, Ömer Eski, Altay Taşkın ve Sebahattin Demirci bu sayıda ismi geçen şairler. İçerik olarak da üslup ve teknik olarak da farklı şiirler var bu sayıda. Şiir sevenlerin görmesi gerek…

Hasılıkelam Mavi Yeşil bir sayıyı daha geride bırakmanın ve yeni sayının hazırlıklarına girişmenin heyecanını yaşıyor şu sıralar. Her yeni sayının yeni bir “umut” olduğunu unutmuyoruz ve umut etmeye devam ediyoruz. Dileriz ki okurlarımız ve yazarlarımız da bizlerden umudunu kesmez…

İşte Mavi Yeşil’in 77. sayısının içeriği:
Esra Polat / Ölmeye Yatmak Romanında Kimlikler… 2
Sezgin Taş / Roman Sanatı ve Orhan Pamuk… 6
İlker Aslan / Edebiyat Hangimizin Malı? … 10
Berdar Doğan / Yine Bahar… 13
Hakan Bilge / Propaganda Filminin Stil Araçları… 14
Erkan Karakiraz / Gönül Açılması… 17
Ayşegül Özalp / Sezai Karakoç’un Balkon Şiiri Üzerine… 18
Gülnihal Keleş / Divan Edebiyatı Yüksek Zümre mi İster? … 20
İsmail Kemal Durhan / Çekimli Zamanlar… 22
A. G. Yörükoğlu / Güzel… 22
Aydın Meriç / Geveze Sevdalar… 23
Sebahattin Demirci / İstiare… 23
Servet Şengül / Postmodern Edebiyat Kuramı… 24
Sevda / Üç Kişilik Dünya… 26
Altay Taşkın / Gece Düşüyor… 27
Elif Balcı Kaştaş / Türk Edebiyatında Kadın Yazarlar… 28
Ömer Eski / Aşkın Ayak İzleri… 30
Sadık Dal / Aramızda Kırk Gün… 31


Masumiyet Müzesi

Orhan Pamuk’un belki de en iyi kitabı olmayan ancak en çok konuşulan kitabı olan Masumiyet Müzesi, sadece bir kitaptan ibaret değil. Başlı başına bir müze de aynı zamanda. Ama müzeye gelmeden önce biraz kitaptan bahsetmek yerinde olacak…

Masumiyet Müzesi, pek çok sıkıcı ayrıntıyla dolu -çoğu eleştirmen tarafından kabul edildiği gibi- klasik bir Orhan Pamuk romanı. Kitabı okumaya başladığım ilk andan son sayfalarını çevirdiğim dakikaya kadar,’ acaba Ediz Hun nereden fırlayacak, Filiz Akın mı yoksa Hülya Koçyiğit midir bu filmin esas kızı’ diye düşündüğüm bir Yeşilçam klasiği havası aldım Masumiyet Müzesi’nden. Gelin görün ki roman gerçekten de fazlasıyla “zengin oğlan-fakir kız” kokuyor. Her ne kadar dönemin şartlarına göre zengin kesim ile fakir kesimin farkını, toplumsal baskının insanlar üzerindeki etkisini, bekaret konusunun Türk toplumundaki kadın ve erkeklerdeki karşılığını da anlatıyor olsa da temelinde ön plana çıkan bir aşk hikayesi. Kemal ile Füsun’un aşkı…

Konusu kabaca şu şekilde (çok ayrıntıya kaçmadan yazacağım, zaten görüldüğü üzere “ayrıntı” Orhan Pamuk’un göbek adı gibi bir şey) : Kemal Basmacı zengin bir ailenin çocuğu, Nişantaşı’ndan. Sibel adlı kendisine göre daha mantıklı bir kadın ile birlikte ve evlenmeyi planlıyor. Bu arada Sibel ile de tabi ki sosyal ve ekonomik durumları birbiriyle benzer. Ancak Kemal, uzaktan da bir akrabaları olan Füsun’u tanır. Ona aşık olur. Zamanla Füsun ile olan münasebeti ilerler, (cinsel anlamda)  birlikte olurlar. Ki bu kısma kitapta sık sık vurgu yapılıyor, belki bu anlamda Kemal ile birlikte olmayan Sibel doğuyu, belki muhafazakarlığı ve geleneği temsil ederken; Kemal ile birlikte olan Füsun ise batıyı ve moderni temsil ediyor. Füsun ile olan ilişkisi uğruna Sibel’den ayrılmış olsa da dileğine ulaşamıyor Kemal çünkü o zaman zarfında Füsun da Feridun isimli bir adamla evleniyor. Ancak Kemal işin ucunu bırakmıyor (lafı uzatmayalım) ilerleyen sayfalarda Füsun ile Feridun boşanıyor, Kemal tekrar Füsun ile birlikte olmaya başlıyor ancak Füsun’un otomobili kullandıkları bir gezi sırasında, aşırı hız ile birlikte kaza yapan otomobilden Füsun’un cansız bedeni ve belki de Kemal’in de ruhu kalıyor geriye… Kazada ölen Füsun’un ardından tedavi görüp iyileşen Kemal de bu yaşadıklarını (kitabın sonunda net olarak ortaya çıkan) Orhan Pamuk’a anlatıyor ve kitap, aynı zamanda da müze tamamlanmış oluyor.

Kısaca(?) anlattığım üzere, roman konusunda da görüldüğü gibi bir Yeşilçam filmi kıvamında. Bu anlamda kurgu olarak basit bir şekilde ilerliyor. Çok fazla dolambaçlı sahneler yok. Zaman, mekan ve kişiler birlikte ilerlerken okur da okurken yorulmuyor. Bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi bilmiyorum açıkçası… Bununla birlikte romanda -az önce de söylediğim gibi- pek çok kalınlaştırılmış ayrıntı var. İşte beni zaman zaman yoran bu oldu. Örneğin Füsun’un ehliyet alma hikayesinin anlatıldığı bir kısım var, okudukça bitmiyor. Sonuç şu; rüşvet vermemesine rağmen, çok uğraşıp alıyor ehliyeti Füsun… Bunun gibi pek çok şey… Ama Orhan Pamuk’un başka romanlarını da okumuş olan birisi olarak bu durumu yadırgamadım. Aksi olsa şaşırırdım. Orhan Pamuk ayrıntıyı seviyor vesselam. Romanın neredeyse 600 sayfa olmasını da buna bağlayabiliriz belki. Ama bu noktada Tolstoy’un, “Sanatta hiçbir detayı atlamamak gerekir çünkü bazen sarkan bir düğme, bir bireyin yaşamının bir yönünü anlatabilir. Mutlaka bu düğmeyi betimlemek gerekir. Ama bu düğmenin, kişinin iç dünyasına göre ve dikkatin daha önemli şeylerden, önemsiz, tali şeylere kaymasına yol açmayacak şekilde tasvir edilmesi gerekir.” sözleri geliyor aklıma. Pamuk, roman boyunca kullandığı detaylarda tali yönlere kayıyor mu kaymıyor mu, bunu biraz da okuyucunun kendisi belirler sanıyorum ki…

Masumiyet Müzesi, sadece bir roman değil, aynı zamanda bir müzedir de demiştim. Tam da romanda bahsedildiği üzere Çukurcuma’da yer alan bir müze. Birkaç katlı ve katlara romanın bölümleri ışığında çeşitli eşyalar, objeler yerleştirilmiş. Örneğin Füsun’un sigara izmaritlerinden bahsedilen bölüm aynı numara ile verilmiş ve gerçekten de binlerce sigara izmariti ile müzegezere (bu tabiri Pamuk kullanıyor) sunulmuş. Ancak müze fazlasıyla öznel… Yani bir yazarın kendi iç dünyasından gelen duyguları ile yazdığı romanı doğrultusunda açılan, belki de bazıları için hiçbir şey ifade etmeyecek olan bir müze. Müze deyince akla Topkapı Sarayı Müzesi, Arkeoloji Müzesi gibi müzeler geldiği için, bu müze diğerlerinden farklı bir yerde duruyor. Yine de romanı okuyanlar için görülmesi gereken, daha ziyade “tamamlayıcı” nitelikte olabilecek bir müze. Bu sebeple yazının sonuna (Pamuk’un da kitabın sonuna eklediği gibi) bir kroki ekliyorum ben de. Belki İstanbul’da, müzeden haberi olmayan ama fark edince görmek isteyenler olur…

Son sözler olarak şunu söyleyeyim ki romanı okuduğum zamanı boşa geçmiş bir zaman olarak görmedim ve neredeyse 600 sayfa olan kitap zayi olmuş bir zaman değildi benim için. Ancak yine de fazlasıyla tatmin oldum diyemem. Romanı okumamış olanlar 600 sayfadan korkmasınlar. Bunu da belirtmem gerek. Kitap, çabuk okunan bir kitap her şeye rağmen. Bakalım Orhan Pamuk “Yeni Hayat Müzesi”, “Kara Kitap Müzesi” de açacak mı? Kim bilir… Ne de olsa giriş 10 lira…