Tag Archives: Öykü

Kent İnsanının Yeni Haritası: Tekme Tokatlı Şehir Rehberi

 

Tekme Tokatlı Şehir Rehberi

Kent İnsanının Yeni Haritası: Tekme Tokatlı Şehir Rehberi *

Mevsim Yenice’yi 2015’te aldığı altKitap öykü ödülünden ve iki yıl üst üste farklı dosyalarla katıldığı ve ikisinde de dikkate değer görüldüğü Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nden tanıyor olabilirsiniz. Ödülleri bir kenara bırakırsak –ki benim için bir şey ifade etmiyorlar- özellikle son zamanlarda farklı dergilerde sık sık öyküleri yayımlanan bir isim Mevsim Yenice. Bu anlamda bakarsak öyküde oldukça üretken ve kendini yenilemeye çalışan bir isim olduğunu söyleyebiliriz onun. Bu üretkenliği nihayet edebiyat dergilerinin sınırlarını aşarak kitaplaştı. İlk öykü kitabı “Tekme Tokatlı Şehir Rehberi” yakın zamanda Everest Yayınları’ndan çıktı.

Tekme Tokatlı Şehir Rehberi toplamda on bir öyküden oluşuyor. Bir ilk kitap için ideal sayılabilecek bir sayı. İlk kitaplar her zaman bir riski de beraberinde taşır maalesef. Hele de ismi çok fazla bilinmeyen bir yazarsa kitabı çıkan, okurun öykülere temkinli yaklaşması ve daha ikinci öyküden kitabı bir kenara bırakması zaman zaman muhtemel olabiliyor. Mevsim’in avantajı, isminin sık sık öykü dergilerinde görünmesi. Ama ne yazık ki edebiyat dergilerine sınırlı sayıda ilgi duyan bir okur kitlesi var Türkiye’de ve belki pek çok başka genç öykücü gibi Mevsim’in de gözden kaçmış olması muhtemel. Her neyse… Bu mesele belki bir başka yazının konusu olabilir. Mevsim’in kitabına dönersek, belki en sonda söylenmesi gerekeni en başta söyleyeceğim, mutlaka zaman ayırılması ve şans verilmesi gereken bir kitap Tekme Tokatlı Şehir Rehberi. Hatta bir adım ileriye gidip, bir ilk kitap için gayet başarılı ve iddialı olduğunu söyleyebilirim.

Mevsim’in öykülerini genel çerçevede tanımlamak gerekseydi herhalde onlara ‘kentli öyküler’ derdim. Kentli öyküler çünkü gerek öykülerin yapısal bütünlüğü gerekse karakterlerin kurgusal dünyası son derece modern bir çizgide. ‘Kalabalıklar içerisinde yalnız bireylerin hikayeleri’ gibi klişe bir tanıma kaçmak istemem ama yine de Mevsim’in öykülerinde sık sık bu modern birey tipine denk gelmek mümkün. İşte, bu modern dünyanın içerisindeki bireylerin birbirleriyle ilişkilerinin büyük ölçüde kent dili ile kurulduğu bir atmosferi var öykülerin. Bu ilişkiler kimi zaman dede-torun, kimi zaman karı-koca, kimi zaman baba-oğul, kimi zamansa arkadaş ilişkileri oluyor. Dikkatimi çeken ana noktalardan birisi, öykülerin temel kurgusunda iki ana karakter olduğu ve hikayelerin büyük ölçüde bu iki ana karakter üzerinden şekillendiği yönünde. Hikayelerde başka karakterler de yok değil tabi ki ancak öykülerin genel çerçevede lokomotifini oluşturan bu ikili ilişkiler oluyor. Zaman zaman tekrara kaçıyormuş gibi görünse de öykülerdeki karakterlerin değişkenliği hem kurguya hem de dile yansıyor ve metin, tekrara kaçıyormuş yanılgısından hemen kurtarıyor okuru.

Mevsim’in öykülerinin bir başka dikkat çekici noktası da diyalog. Uzun bir süredir Türkçe öyküde diyalog probleminin olup olmadığı bazı eleştirmenlerce konuşulmuştur. Öyküde illa da diyalog olmalı mı meselesi bu problemin ana vurgusu olarak bir köşede kalsın. Mevsim’in öykülerinde ise diyaloglara sık sık denk geliyoruz. Bu da okuru düz bir anlatının içinde hapsolmaktan kurtarıyor muhakkak. Diyalogların kuruluş biçimi ise son derece akıcı. Okuru yormayan, zihni tırmalamayan ve karakterlerin ruh hallerine çoğu zaman son derece uygun bir üslupla verilen bu diyaloglar öykülerin çıtasını bir tık yukarıya taşıyor bana kalırsa. Üslubun temel öğesi ise tabi ki sadece diyaloglar değil. Tadında ve aşırıya kaçmayan betimlemeler öyküleri zenginleştiriyor. Öykü gibi dar alanda kısa paslaşmayı zorunlu kılan bir türde betimlemenin dozunu tutturmak pek de kolay değildir diye düşünüyorum. Mevsim’in öyküleri ise büyük ölçüde bu dozu tutturuyor. Belki zaman zaman betimlemelerin zayıf kaldığı, anlatımın az da olsa sekteye uğradığı noktalar olduğu düşünülebilir ancak bu durum metnin genel bütünlüğüne zarar vermiyor ve akıcı üslubun da etkisiyle bir çırpıda öykünün son cümlesinde buluyor okur kendisini.

Baştan beri akıcı olduğunu vurguladığım Tekme Tokatlı Şehir Rehberi’nin üslubuna yalın bir dil de eşlik ediyor. Belki de bu yalın dil sayesinde diyaloglar daha sağlam, karakterler daha dik ve kurgu daha net duruyor. Gereksiz ayrıntılarla boğulmayan öyküler sadece kendi meselesine odaklanıyor. Başta da söylediğim gibi bu mesele büyük ölçüde modern insanının hikayesi. Olabildiğince yalın bir dille kurulan bu hikayelerin en güzel yanlarından biri ise yine aşırıya kaçmayan, okuru yormayan bir humora sahip olması. Belki son derece kişisel bir yorum olacak ama eklemem gerek; özellikle son birkaç yılda genç öykücülerin bazılarında, belki birtakım çevrelerde, ortaya çıkan vıcık vıcık bir mizah anlayışı var. Öyküde komiklik yapmak, sırf komik olsun diye gereksiz dil oyunlarına başvurmak başka bir şeydir; anlattığın hikayenin kendi içerisinde komik olması ise başka bir şey. Örneğin Mevsim’in Açık Arttırma adlı öyküsü, “Rahmetli dedem kendini Freud sanırdı.” cümlesi ile başlıyor ve kendini Freud sanan bu adamla torunu arasında geçen trajikomik hikaye anlatılıyor. Bu öykü aslında büyük bir komikliğin üzerine kurulmuş değil ama yazar zaman zaman dede ile torun arasında geçen hikayeyi öyle trajik anlatıyor ki okurun bu acıklı duruma gülümsemesi içten bile olmuyor. Öykünün bir yerinde dedesi için “İnsan bunamamak için, elden ayaktan düşmemek için kendini tutar mı? Dedem tuttu. Gözlerimle gördüm.” diyen Ahmetcan’ın bu cümlesi, bahsettiğim ‘dozunda mizah’ın rengini gösteren örneklerden sadece biri belki de.

Uzatmayalım. Gözden kaçırma ihtimalimin olduğu pek çok nokta ile birlikte Mevsim Yenice’nin Tekme Tokatlı Şehir Rehberi adlı ilk öykü kitabı, üzerinde epeyce çalışılmış bir ilk kitap izlenimi veriyor. Umuyorum ki hak ettiği değeri görür. Gerek özellikle üzerinde durduğum diyalog zenginliği, gerek dozu iyi ayarlanmış betimlemeler ve humor ile birleşen akıcı anlatımı, Mevsim’in öykülerini ortalama öykü çizgisinin üzerine taşıyor bana kalırsa ve çok da yabancısı olmadığımız modern kent insanının yaşamından başka başka ve şahsına münhasır kesitler sunuyor okura. Gerisi ilk kitaplardan korkmayan cesur okurlara kalmış…

____________________________
* Bu yazı, 13 Nisan 2017 tarihli Star Gazetesi’nin kitap eki olan Star Kitap‘ta yayımlanmıştır. Yazının gazetede (bir hayli kısaltılarak) yayımlanan hali aşağıdaki gibidir.

Tekme Tokatlı Star 1Tekme Tokatlı Star 2

 

Reklamlar

2016’dan Aklımda Kalan Şeyler

Geçen yılın son günü olan 31 Aralık 2015’te de buna benzer bir liste yapmış ve 2015 yılından aklımda kalan birkaç şeyi not almıştım buralara. Geçen yılın listesine ulaşmak isterseniz tam olarak ŞURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz. Bu yıl da benzer bir liste yapayım, hem 2016’nın tüm memlekete sirayet eden o karanlık ruhundan ziyade aklımda kalan güzel şeyleri paylaşayım, hem de kendimce bir “geleneksel liste” modu oluşturayım dedim. Bu arada bunlar yine benim 2016 içerisinde karşılaştığım şeyler. Tamamının yayın yılı 2016 olmayabilir. Onu söylemiş olayım bir daha. Her neyse… Bakalım bu yıl neler kalmış aklımda. Bu satırları yazarken gerçekten aklımda neler kaldığını hatırlamıyorum desem…

1-Öykü:
2016’da sanki bir önceki yıla göre daha az öykü yazıldı, daha az öykü kitabı çıktı gibime geldi. Ne kadar doğru bilemiyorum tabi ki. Belki de ben eskisi kadar iyi takip edemiyorum. Bu yıl da yine epeyce öykü okudum aslında. Bazıları ne yazık ki henüz kitabını çıkaramamış öykücülerin öyküleri. Gerçekten dergilerde iyi öyküler var, takip etmeye çalışın derim. Benim öykü dünyasından aklımda kalan dört öykü kitabı (yerli) şöyle oldu: Banu Özyürek – “Bir Günü Bitirme Sanatı” (Raskol’un Baltası), Ferhat Özkan – “Yoksunlar” (YKY), Güray Süngü – “Vicdan Sızlar” (İz), Mustafa Orman – “Derdin İncinmesin” (Everest).

desktop2

Dört öykücünün de temel ortak noktası, farklı farklı da olsa bir meseleleri olması.

Hepsinden tek tek bahsedip laf kalabalığı yapmak ve yazıyı sonsuza uzayan bir köprü gibi uzatmak istemiyorum ama hepsinin bence ortak bir yanı var bu kitapların. Her şeyden önce benim çok önemsediğim bir şey: Öykülerin, anlattıkları hikayenin bir meselesi var. Hepsi kendine bir dert edinmiş. Bunlar farklı farklı dertler olmasına rağmen, dili kullanma biçimlerinin özgünlüğü, bir bakıma kendi öykü geleneklerini kurduklarının da göstergesi. Aşırıya kaçmayan, çok ince bir mizah da bu öykü kitaplarının önemli ortak noktalarından biri. Okurun gözüne sokmadıkları konularla, gereksiz laf kalabalığı ve betimlemelerle bir yığıntı oluşturmamalarıyla ve komik olmaya çalışmayan hallerine rağmen zaman zaman tebessüm ettirebilmeleriyle bu dört öykü kitabı sanırım en çok aklımda kalan kitaplar oldu. Bu arada artık beğenmediğim öykü kitaplarını yarıda bırakıyorum. Zamanım yok. Bu yıl epeyce öykü kitabı yarıda bıraktım sanırım. Onları buraya yazmıyorum tabi.

Bu arada Ferhat Özkan ile yaptığım ve Öykülem’de çıkan bir röportaja ŞURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz. Mustafa Orman’la yaptığım ve K24’te yayınlanan bir başka röportaja da yine ŞURADAN ulaşmanız mümkün.

2-Roman:
Evet, gerçekten artık çok fazla roman okumuyorum sanırım. Bu yıl, daha önce okumadığım iki usta isim ile tanıştım ve tadı damağımda kalan iki roman okudum. Biri, Luigi Pirandello -“Biri, Hiçbiri Binlercesi” (Alfa) ve diğeri Péter Esterházy –  “Basit Bir Hikaye Virgül Yüz Sayfa” (Everest).

2016-romanlar

İyi metinler, popüler edebiyat ürünleri arasında kaybolup gidiyor. Bu iki roman da o kaybolma ihtimali olan kitaplardan. Kaybolmadan okuyun..

Pirandello bir klasik. Ben çok geç okudum ve bu kadar geç kalışıma üzüldüm açıkçası. Son derece akıcı dili ve adeta insana kendi varlığını yine kendisi üzerinden bir okuma sunma denemesi ile Biri, Hiçbiri, Binlercesi beni son derece etkileyen bir roman oldu. Romandan altını çizdiğim birkaç satırı twitterda paylaşmıştım. ŞURAYA TIKLAYARAK birkaç pasaj okumanız mümkün olacak romandan. Esterházy, yakın zamanda (Temmuz 2016) ölen bir yazar. Uzun zamandır yine Everest’ten çıkan bir başka kitabını elimde tutuyorum ama okumaya fırsatım olmadı. Bu roman her şeyden önce teknik olarak çok başarılı. Kurguya getirdiği bakış açısı, romanın çıtasını yükseltmeye yetmiş aslında. Maddeler halinde yazılan roman, sağır bir aktarıcı tarafından etrafında olan bitenin bize gösterilmesiyle ilerliyor. Maddeyi ve metafiziği de zaman zaman sorgulatan roman, gerek anlatım biçimi gerekse anlattığı şey itibariyle zaman ayırmaya değer.

3-Biyografi:
Geçen yıl koymadığım bir başlığa bu yıl yer vermek istedim. Çünkü çok sağlam iki ismin otobiyografisini okudum. Bunlardan birisi zaten önceki yıllarda okumaya başladığım ve 2016 yazında beşlemenin son kitabının da piyasaya çıkmasıyla tamamladığım Thomas Bernhard’ın otobiyografi serisi. Serinin son kitabı “Çocuk” (Sel). Bir diğer kitap ise G. Papini’den “Bitik Adam” (MonoKL).

otobiypgrafi-2016_

Thomas Bernhard’ın otobiyografi serisi toplamda beş kitaptan oluşuyor. Yeni baskıları Sel Yayınları tarafından çıktı. Bitik Adam, MonoKL Edebiyat’ın bastığı en iyi kitaplardan biri.

Bernhard’ın çocukluğundan başlayıp hayatını anlattığı ve sonrasında yine başladığı yere döndüğü yaşam hikayesi, onun diğer metinlerine ışık tutması bakımından da önemli bana kalırsa. Bernhard’ın huysuzluğu, huzursuzluğu, öfkesi, kırgınlığı ve hayata karşı hissettiği her şey bu satırlar arasında var.  Papini, öyküleri ile önemli takipçiler edinmiş kült bir yazar. Hatta İtalyan edebiyatının en önemli isimlerinden biri bile sayılabilir. Onun hayatı, Bernhard’a göre zaman zaman daha dışa açık, çeşitli siyasi hareketlerin peşinden koşma şeklinde devam etmiş. Ama nihayetinde yaşlılık zamanlarında döndüğü yer, kendini sorgulaması ve acaba bunca yaşadığım boşuna mıydı gibi bir fikir etrafında kafasındaki onlarca soruyu kağıda dökmesi olmuş. Bernhard’ın bendeki yeri ayrı. Ama Papini’nin hayat hikayesi de kesinlikle ufuk açacak ayrıntılar taşıyor.

4- Film:
Bu yıl epeyce film izledim sanırım. Çoğu harika filmlerdi. Twitter üzerinden zaman zaman izlediğim filmleri hem kendime not olsun hem de belki birileri izler beğenir diye paylaşıyorum. Konularını falan yazıp tadını kaçırmayayım, belki burayı da görüp izleyenler olur. Afişlerini şöylece bırakıp geçeceğim o yüzden 2016’da izlediğim üç filmin. Üçü de başka başka güzellikte filmlerdi.

“American Pastoral”, P. Roth’un aynı adlı eserinden perdeye aktarılmış. Son derece çarpıcı bir film. Mikro düzeyde bir aile çatışması anlatılırken, büyük resimde Amerika tarihinden önemli bir kesit sunuluyor. “Chant D’Hiver” bu yıl izlediğim en sıra dışı filmlerden biriydi. Teknik olarak epeyce beğendiğim bu filmin tanıtım metninde şiirsel bir sosyopolitik taşlama olduğu yazılı. Bu tanımı sonuna kadar hak ediyor sanırım. “Rams”, İzlanda’nın soğuğu ekranda akıp giderken içinizi ısıtacak bir film. Afişte gördüğünüz üzere bu filmin en önemli karakterlerini koyunlar oluşturuyor. Bir yandan da bir abi-kardeş çatışması var. İskandinav sinemasını sevenler için ilaç gibi bir film desem yeridir.

5-Tiyatro Oyunu:
jokonun_dogum_gunuTam da 2016 doğru düzgün oyun izleyemeden geçti gitti dediğim bir anda, Aralık ayının son günlerinde Joko’nun Doğum Günü imdada yetişti. Sadece 2016 yılı için değil, kendi kişisel tiyatro seyir tarihim içinde de izlediğim en iyi oyunlardan birisi. Oyunda ne mi var? Sınıf çatışması var. Seçkinler-halk çatışması var. Yabancılaşma var. Bütün cast harika ama ben Joko rolündeki Tolga İskit’e özellikle bayıldım. Yolcu Tiyatro harika bir iş çıkarmış doğrusu. Bu oyun muhtemelen önümüzdeki zamanlarda da oynamaya devam edecektir. Algınızı allak bullak eden, oyuncuların üst düzey performans sergilediği bu oyunu bir şekilde izlemenizi mutlaka tavsiye ediyorum. Sabit bir yerleri olmadığı için geziyorlar. Ben Oyun Atölyesi’nde (Kadıköy) izledim. Başka yerlerde de denk gelmeniz mümkün. Joko’yu mutlaka tanıyın. Tabi hala tanıyacak bir Joko kalmışsa…

6-Müzik:
Yeni albümler dinlemeyi, yeni gruplar keşfetmeyi çok seviyorum. Gençliğimden beri öyle aman aman metalci bir çocuk olmadım. Kafam almadı galiba, niye bilmem. Ama Metallica’yı bir başka sevdim. Dinledim. Yıllar önce (2008 miydi?) Türkiye konserlerinde çok eğlenmiştik. Millet, bitti artık bu adamlar, dedikçe Metallica harika albümler yapmaya devam ediyor. Aslında bu yılın müzik kategorisine herhangi başka bir albüm de koyabilirdim ama Metallica geldi mertlik bozuldu! Onlar varken, gönlüm başka albüm paylaşmaya elvermez. 2016’nın albümü benim için Metallica’dan “Hardwired… to Self-Desturct” oldu. Harika bir albümle yine karşımızdalar. Albümden en sevdiğim parçalar, şimdilik, Atlas Rise ve Now That We’re Dead. Bence yaşayan en iyi, en baba grup Metallica. Çok uzun süre dinleyince kafam şişse de seviyorum onları. Sert bir şeyler sevenler mutlaka dinlesin derim.
hardwired-to-self-desturct

________________________________________________

2016 maalesef epeyce yordu bizi memleket olarak. Üzüldük, ağladık, çoğu zaman başka şeylerle ilgilenemeyecek kadar yoğun geçti gündem. Zamana inanan birisi değilim ama belki 2017 daha iyi gelir, ne bileyim. Umut işte.

Bu arada ben bu sene epeyce güzel maçlar izledim. İçerde Manchester United ve Galatasaray’ı yendiğimiz maçlar harikaydı. Baskette de yine iyiyiz. Onun dışında beni azıcık tanıyanlar biliyor zaten super hero takıntımı. Bu yıl Flash, Arrow ve Legends of Tomorrow dizilerine epeyce mesai harcadım. Bak, geçen seneye kıyasla kahveye gidip okey, batak masalarında pek dirsek çürütemedim. Mutsuzum. Bu yıl telafi ederim ama. Bu arada tezi hala bitiremedim ama artık uzatmalar geldi çattı, o yüzden inşallah bu yıl bitecek.

Her neyse. 2016 listemde olan birtakım şeyleri yazmadan geçmeyeyim dedim. Umarım birilerinin ilgisini çeker. Sizin de, ya abi şunu izledin mi, şunu okudun mu, dediğiniz şeyler olursa yoruma yazabilir, maille ulaşabilirsiniz. Paylaşarak çoğaltalım.

2017 mutlu, sağlıklı, huzurlu geçsin. Her şeyden önemlisi çocuklar gülsün. Dünya çocuklar gülecek kadar güzel bir yer olursa, hepimiz güleriz zaten ne de olsa.


Yarası içinde öyküler: “Derdin İncinmesin”

derdin-incinmesin-

Mustafa Orman’ın ilk öykü kitabı Derdin İncinmesin, Everest Yayınları tarafından piyasaya sürüldü. Derdin İncinmesin, yazarın ilk kitabı… Yalnız bunun bir ilk kitap olduğunu bilmeyen okurların, öyküler aracılığıyla bu bilgiye varmaları epeyce zor olabilir. Çünkü kitaptaki öyküler, bir ilk kitap için pek de ‘acemi işi’ gibi durmuyor. Belli ki üzerinde düşünülmüş, kafa yorulmuş, ince elenip sık dokunulmuş öyküler bunlar.

“Kitabı eline alıp hiçbir zaman okuyamayacak olan anneme…” ithafıyla açılan kitap aslında daha en baştan derdini de belli ediyor gibi. Bu ülkede kimler, neden bu satırları okuyamıyor sorusunun cevabını aşağı yukarı hepimiz tahmin edebiliyoruzdur. Tıpkı Mustafa Orman’ın kitabı gibi, bu yazıyı da okuyamayacağını biliyoruz hatta o kimselerin. Yani aslında daha ilk sayfadaki ithaftan bile kitaptaki öykülerin derdini anlıyoruz biraz.

Derdin İncinmesin’de Mustafa Orman’ın en önemli meselelerinden biri devlet-halk ilişkisi. Devlet, çoğu zaman, bir otorite figürü olarak karşımıza çıkıyor öykülerde. Tokat atmayı seven, somurtkan, öfke dolu, dediğim dedik bir otorite bu. Tıpkı ataerkil toplumların “aile reisi” olan babalar gibi. Öyle ki Günlüğe Düşmüş Cenin öyküsünün ilk cümlesi bile bu ilişkiyi gösteriyor bize: “Baba dediğin nedir ki, ayaklı devlet…” Bu otorite ile hesaplaşmaya çalışan bireyin toplumdaki yerini, sadece bir “insan” olarak gerçekleştirmeye çalıştığı var oluş serüvenini ve ayakta kalmaya çabalamasını görüyoruz öykülerde. Sadece vasat bir bireycilik değil Mustafa Orman’ın yaptığı. Onun bireyi, yeri geliyor bir halkı temsil ediyor; yeri geliyor toplumun kendisi oluveriyor. Bu yüzden modern dünyanın kent hayatı içerisine sıkışmış bireylerini görmüyoruz öykülerde çoklukla. Kadrajı biraz daha sağa ve aşağıya çeviriyor Mustafa Orman ve görmezden gelinen ne varsa göstermeye çalışıyor okura.

Belli ki toplumda acı çekmiş, derdi olan, çilesi sırtında gezen birilerini anlatıyor Mustafa Orman bize. Devletin ellerinin hiç eksik olmadığı coğrafyaların öykülerinde, belki de bilerek o coğrafyaların ismini hiç zikretmiyor. Derdini, meselesini okurun gözüne sokmuyor. Bilge Karasu’nun Gece’sindeki kapalılık kadar olmasa da okuru yormadan alacakaranlık bir çizgide seriyor anlatacaklarını gözler önüne. Yani, aslında öykülerin meselesinin ne olduğu bilinse de yer yer kapalı bir anlatım kurarak aktarıyor söyleyeceklerini. Diş öyküsündeki mizahi dili sayesinde, devlet ile halk arasında kurduğu o garip köprünün gülümsenebilecek bir yönünü de gösteriyor okura Mustafa Orman. Bu yüzden öykülerdeki yarayı içinizde hissedebiliyor, yeri gelince bütün dertlere rağmen tebessüm edebiliyorsunuz öyküleri okurken. Bunun en önemli sebeplerinden biri de Mustafa Orman’ın o derdi gerçekten içinde taşıyor olması olabilir diye düşünüyorum.

Sosyokültürel aidiyet, özellikle toplumcu edebiyat yapan yazarlar için önemli bir dayanak noktası. Bir coğrafyaya, bir geleneğe, bir kültüre ait olmak; ona dair herhangi bir şey anlatırken de o anlatımın dokusunu daha sahici yapıyor bana kalırsa. Bu yüzden Mustafa Orman da hiçbir şeyi tesadüfen yazmıyor. Güvercini Bileğinden Öp öyküsünde geçen “Nerede duruyorsa, oraya benziyor insan.” cümlesi, mekân ile insanoğlu arasındaki bağı gösteren en net ve sert cümlelerden biri. Sanki bir yandan da Edip Cansever’e selam duruyor Mustafa Orman; Mendilimde Kan Sesleri’nde İnsan yaşadığı yere benzer / O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer” diyen Edip Cansever’e… Herkes gibi, onun da kendini ait hissettiği bu kültürel ve coğrafi arka plan, öykülerine de yansıyor ve böylece öyküler daha vurucu bir şekle bürünüyor, okura daha yakından temas ediyor. Bir dert ki içinde büyüyor insanın, bir yara ki kapanması mümkün olmuyor.

Kurduğu kendi has dil, yapaylıktan uzak anlatımı; başta da söylediğim gibi, üzerinde çalışılmış, kafa yorulmuş, aceleye getirilmemiş öyküler olması Derdin İncinmesin’deki öyküleri ve Mustafa Orman’ın öykücülüğünü özgün kılan etmenler. Birileri öldürülüyor, birileri yok sayılıyor, birileri itilip kakılıyor öykülerde. Alıp götürülenler ve geri gelmeyenler oluyor bir sayfada; başka bir sayfada her daim ölümü beklediği için cenaze matemine hiç ara vermeyen birisi… Öyküler zaman zaman altından kalkılamayacak bir hüzne dönüşüyor. Yumruk gibi oturuyor okurun boğazına. Son sayfada ise sanki bütün kitap boyunca sürdürdüğü ağır havayı dağıtmaya çalışırcasına güldürüyor bu sefer okuru. Hasılıkelam bir ilk kitap olması bağlamında, konumunun hakkını fazlasıyla veren öyküler var Derdin İncinmesin’de. Arka kapakta da belirtildiği gibi: “Umudu dürten, umutsuzluğu yatıştıran hikâyeler.”

_________________________________________
* Bu yazı 27 Mayıs 2016 tarihinde edebiyathaber.com sitesinde yayınlanmıştır. Eebiyat Haber üzerinden yazıyı görmek için BURAYI tıklayınız.


Düşler onur kırıcı; gerçekler şahsi…

şahsi düşler ve

Yakın zamanda İletişim Yayınları tarafından basılan yeni bir öykü kitabı çekmişti dikkatimi: Batıkan Köse‘nin Şahsi Düşler ve Onur Kırıcı Gerçekler adlı kitabı. Açıkçası kendisinin ismini maalesef daha önce duymamıştım. Benim cehaletim olsun bu. Kitabın ilk sayfasındaki biyografi kısmında, yazarın 1995 doğumlu olduğunu görünce hem sevindim hem de biraz tedirgin oldum. Çünkü İletişim gibi bir yayınevinin bu kadar genç bir arkadaşın kitabını basması için öykülerin ya gerçekten çok iyi olması gerekiyordu ya da içeriden bir bağlantı… Tabi benim “kötü niyetli” oluşuma da bağlayabilirsiniz bunu ama ister istemez böyle bir algı oluşuyor maalesef. Bir de yine biyografide “öyküleri Kitap-lık dergisinde yayımlandı” diye bir ifade vardı. Kitap-lık ara ara baktığım bir dergi ama sürekli ve düzenli takip etmem. Belki de benim kaçırdığım sayılarında öyküleri vardır, bilemiyorum. Ama başka herhangi bir edebiyat dergisinin isminin geçmemesi biraz garip geldi bana açıkçası.

Hemen girişte öyküleri beğenmediğimi dile getireyim ben. Sonrasında “neden” sorusunu dilim döndüğünce cevaplamaya çalışayım.

“Abi bana iki öykü sar.”
“Az bekle çıkar.” Elleri yana yana tezgaha öyküleri bıraktı, üstü başı mürekkepti. Elimi uzattım, “Dokunma,” dedi. Yazıcıdan yeni çıkmışlar.
“Durum mu olsun olay mı yeğenim?” dedi.
“Olay olsun,” dedim, bu ara pek durumum yok.

Yukarıdaki cümleler kitaptaki ilk öykü olan “Öykü Dükkanı” adlı öykünün ilk cümleleri. Burada öykü ile ekmek arasında bir bağlantı kurarak yazmış öyküyü Batıkan Köse. Bu bağlantı öykünün sonuna dek devam ediyor. Öykünün kendisini bir öykü malzemesi yapmak elbette ilk bakışta güzel ve ilginç bir fikir gibi görünüyor. Ama bunu nasıl yaptığın da önemli. Yukarıdaki alıntıladığım kısım son derece klişe. Öykünün tekerleği yazarın sadece bu öyküsünde değil neredeyse kitaptaki bütün öykülerde kullandığı söz oyunları. Söz oyunu yapmak, yeni bir teknik değil bilindiği üzere. Ama yazar bunu o kadar tekrarlamış ve zaman zaman o kadar yapay kullanmış ki, okur bir süre sonra mevzuyu kaçıracak hale geliyor. “Durum mu olsun? Olay olsun, durumum yok.” gibi son derece basit bir şekilde kurulan söz oyunları, öykünün nefesinin bir yerden sonra kesilmesine sebep oluyor. Dediğim gibi, yazar bunu bir iki öyküsünde de yapmıyor. Neredeyse bütün öykülerini bu şekilde kurmuş.

Aslında perşembenin geleceği çarşambadan bellidir derler. Önce kitabın ismi, sonrasında da “içindekiler” kısmına göz atmakla karşımıza çıkan öykü isimleri, öykülerin nasıl kurulduğuna dair de bir fikir veriyor tabi: Misafirli Çocuklu Zeytinli Rüyanın Psikanalizi, Yaratıcı İntiharlar Departmanı, Bir Öykü Nasıl Yazılır?, Babamın Postmodern Otobiyografik Romanı, Tanrının Yırtmacı, Çavdar Tarlasında Çavlan… Listeyi uzatmak mümkün. Sadece öyküler değil öykü isimlerini seçerken de söz oyunu yapmaktan kaçınmamış Batıkan Köse.

Bazı öykülerini sadece diyalog ile kurmuş yazar. Diyalog ile öykü kurmak, yani betimleme, tanımlama vs. gibi tekniklere başvurmadan yazmak bana kalırsa hem zor hem de oldukça riskli bir tercih. Burada aklıma çok sevdiğim Murat Gülsoy‘un “Karanlıkta” adlı öyküsü geldi. (Hangi kitabındaydı unuttum.) Diyalog ile kurulmuş olmasına rağmen karakterler, çevre, karakterlerin arka planında yaşadıkları, düşündükleri vs. gibi pek çok konuyu tamamlıyordu Gülsoy. Burada Batıkan Köse ile Murat Gülsoy’u kıyaslıyor değilim, sakın yanlış anlaşılmasın. Zaten teknik olarak da çok uzaklar birbirlerine, üslup olarak da. Sadece diyalog deyince aklıma gelen bir örnek olduğu için ismini zikrettim. Her neyse… Batıkan Köse’nin diyalogla kurduğu öyküleri ise son derece yavan, derinliksiz, herhangi bir meselesi olmayan, sadece yazılmış olmak için yazılan öyküler. Mesela “Ekinsiz Topraklarda” adlı öyküsünün son kısmı ve bitişi:

“Şimdi üzgün müsün?”
“Bilmem. Üzülmeli miyim?”
“Kendini üzülmek zorundaymış gibi hissediyor musun?”
“Evet.”
“O zaman üzülme.”
“Olur.”
“Sence…”
“Hayır.”
“Peki…”
“Sanmam.”
“O halde…”
“Umarım.”
“Sonuç olarak…”
“Sanırım bir şeyler yapmak zorundayız.”
“Kesinlikle.”
“Ne yapmak istersin?”
“Hadi mısır ekelim.”

Tamam kardeşim sen bu kısmı alıntıladın ama belki baş kısmı ile bir bağlantı vardır, şeklinde düşünenler olabilir tabi. Hak veriyorum. Ama ben o bağlantıyı kuramadım. Hatta ne anlattığına dair en ufak bir fikrim yok. İki kişi konuşuyor. Ne konuştukları da belli değil. Bir mısır ekme davası var ortada ama ana fikir bu da değil. Dediğim gibi son derece basit, bir meselesi olmayan, ne dediği anlaşılmayan diyaloglar kurmuş Batıkan Köse. Varsa bir mesele de ben anlamadıysam affola. Ama birisi anlamış olsun lütfen…

Yazarın kullandığı bir yöntem de üst-kurmaca. “Bir Öykü Nasıl Yazılır?” adlı öyküsü bir öykünün yazılış sürecini anlatıyor. Yine diyalog ile başlayan öykü, kendi yazılışını da eleştiriyor. Aslında bu kısmı sevdim: “Yine diyalogla başlamışsın. Sıkıyorsun okuyucuyu. Okuyucu bunları istemiyor.” diyen karakter (yazar) belki de kendisini eleştiriyor. Umarım öyledir. Okur ne istiyor bilmiyorum ben ama diyalogla başlayan öykülerin okuru sıktığını düşünmüyorum. Yeter ki metinler iyi kurulsun. Batıkan Köse’nin öykülerindeki temel problem yapaylık. Bakın, gerçeklik demiyorum. Gerçeklik dediğimiz farklı bir mesele. Kurduğunuz fantastik bir öykü olabilir, rüyalarla iç içe geçen (ki rüya, çok sık kullanılan güzel bir kaçış yöntemidir) dünyaları anlatıyor olabilirsiniz. Metnin gerçekliğini sorgulamak ayrı bir şeydir. Ama benim bahsettiğim öykülerdeki yavanlık. Öykü karakterlerini bir otobüse doldurmak güzel bir fikir, ama sonunda o otobüsün nereye gittiğini de düşünmemiz gerek. Bir öykünün nasıl yazıldığını soran öykü maalesef bize öykünün nasıl yazılmayacağını göstermiş oluyor böylece.

“Hık” isimli öykü, basit diyalog ve benzetmelerle kurulu bir başka öyküsü kitabın: “Sevgilimin gözünden düştüm. Hem de hiç uğramadığım mahalleye […]” şeklinde başlayan öykü “düşmek” fiilinin deyimde geçen mecaz anlamını (gözden düşmek) dönüştürerek gerçek anlamda (bir yerden aşağıya inmek gibi) kullanılmasıyla oluşturulan bir öykü. Öykünün başından sonuna kadar bu durum devam ediyor. Sürekli “düşmek”ten bahsediliyor ama gözden düşmek sanki gerçekten ayağın takılıp düşülmesi gibi gerçek bir düşme biçimiymişçesine…

“Sen nereden düştün?” dedim.
İçimde bir yerlerden tanıyordum onu.
Bir şey demedi.
Sanıyorum ki o da böbreğimden düşmüştü.

Kaş yapayım derken göz çıkarılmış adeta. Öyküyü, sürekli olarak “düşmek” fiilinin git-geli üzerine kurunca, bir yerden sonra okurun dikkati dağılıyor ve zaten bir şey anlatmayan öyküyü zihinsel olarak terk etmesi çok daha kolay oluyor.

Kitapta kötülerin iyisi diyebileceğim tek öykü “Meddahbaşı Mehmet Rıza’nın Manav Torunu” isimli öykü. Bu öykünün de giriş kısmı son derece amatörce tasarlanmış: “Ülkenin en tanınmış komedyenlerinden biriyken nasıl eniştemle manav işine girdiğimi soran gazetecilere anlattığım öyküyü bir de size anlatırsam sanırım bir zararı olmaz.” şeklinde başlayan öykü, son derece zayıf bir başlama vuruşu yapıyor. Oysaki öykünün kurgusu kitabın bütününün aksine hiç de fena değil. Tam olarak isminde söylediği şeyi anlatan öykünün bu giriş cümlesini hiç kurmamış olsa ya da farklı bir şekilde öyküye yedirmiş olsa yazar, daha iyi bir metin çıkarabilirdi ortaya. İçerisindeki basit ve öykünün genelini zedeleyici (“Günde kaç imza veriyorsunuz?” / “Yüz kadar.” / “Hemen elliye düşürün.” / “Neden?” / “Bünyeniz buna alışık değil.” gibi) diyaloglara rağmen, kitabın en iyi öyküsü bu öykü diye düşünüyorum. En azından bir meselesi olan, gerçekten bir hikaye üzerine inşa edilen bir öykü.

“Olimpos’tan Beşiktaş’a” adlı öyküsündeki “[…] / Bende şans olsa. / Yok mu? / Yok.” şeklinde kurulan basit ve yapay mizah denemeleri neredeyse kitabın tamamına hakim. Zaman zaman tadında espriler yakalamış olsa da kitabın geneli itibariyle zayıf ve dediğim gibi yapay bir mizah anlayışıyla kurmuş öykülerini. Belki de bu yapaylığın asıl sebebi, neredeyse bütün öykülerinde aynı ya da benzer şeyleri denemiş olmasıdır. Tekrarlar can sıkıcı bir hale gelip bir süre sonra aynı öyküleri okuyormuş hissiyatı uyandırıyor insanda. Zaten bana kalırsa Batıkan Köse’nin en büyük eksiği çok fazla diyalog kurmaya çalışması ama diyaloglarının doğal olmaması. Bir şekilde okur o diyalogların, tabi genelinde de öykülerin çok zorlama ve yapay olduğunu düşünebilecektir. Bu da “ne anlatıyor sahi?” sorusunu sorduruyor insana haliyle.

Postmodern edebiyat yazarlara pek çok imkan sundu. Ama bana kalırsa bir noktadan sonra öyküye (genel olarak bakarsak belki yazıya hatta sanata da) zarar vermeye de başladı. Nasılsa postmodernizm diye bir şey var, aklına ne geliyorsa yaz, zihniyeti neyin gerçekten öykü olup olmadığını da sorgulatamaz oldu bize. Eldeki çimento, demir, kum gibi malzemeleri kullanarak bina yapmak mümkün. Ama bunun için iyi bir mühendis olmak lazım. Neyi nerede ne kadar kullanacağını bilmek lazım. Ben ne yazık ki Şahsi Düşler ve Onur Kırıcı Gerçekler’in içinde yer alan öyküleri beğenmedim. Mutlaka bu öykülerin de bir alıcısı, bir okuru olacaktır. Ama bende bir karşılık bulamadı bu öyküler. Belki de çok önemli bir şeyi göz ardı ediyorumdur. Bilmem. Varsa böyle düşünen, öykülerin ne kadar iyi öyküler olduğunu düşünen, seve seve dinlemeye/okumaya hazırım. Her şeye rağmen çok genç bir arkadaşın İletişim’den öykü kitabı çıkması güzel. Belki Batıkan Köse de on yıl sonra bu yazdıklarını beğenmeyecek. Belli mi olur? Ömrümüz vefa ederse, bekleyip göreceğiz. Bakalım…


2015’ten Aklımda Kalan Şeyler

Madem 2015 bitiyor, ben de biraz kendi merceğime takılan kitaplardan, filmlerden, oyunlardan falan bahsedeyim istedim. Yalnız uyarıyı baştan yapayım, bu aşağıda yazacağım isimlerin tamamı “2015’te çıkmış” şeyler değil. Ama benim bir vesile ile 2015’te karşılaştığım şeyler. Bu yüzden Radikal okurlarının(?) 2015’in son aylarında piyasaya çıkan Ahmet Ümit’in son kitabını “yılın kitabı” seçmesi gibi bir şeyle karşılaşmayacaksınız. Baştan diyeyim.

1- Öykü:
Bu yıl içerisinde okuduğum ve gerçekten çok beğendiğim iki öykücünün izi epeyce kaldı aklımda. Bunlardan birisi Dekadans ve Ölüm adlı kitabıyla Orçun Ünal; diğeri ise Sarı Kahkaha isimli kitabıyla Murat Özyaşar.

9bc02749-525b-4a77-875c-6f65edbc5b27

Dekadans ve Ölüm Raskol’un Baltası’ndan; Sarı Kahkaha Doğan Kitap’tan çıktı…

Orçun’un öykülerinde ilk olarak dikkat çeken öykülerin biçimsel yapısı. Orçun deneysel öykünün sınırlarını bir hayli zorlayan ama bir yandan da kendi anlatı geleneğini kuran bir yazar. Zaman zaman çizginin bir hayli ötesine geçen Orçun’un öykülerindeki deneysel tavır, okuru rahatsız etmeyecek cinsten. Postmodernizm yazıya epeyce geniş imkanlar sundu. Ama bazı yazarlar bu imkanları kullanıp deneysel öyküye girişirken, anlattıkları konudan uzaklaşıyor ve sonunda “bu adamın meselesi ne?” sorusunu sormak kalıyor okura. Dekadans ve Ölüm böyle değil. Hem biçimsel olarak “yeni” hem de derin meselesi olan öyküler.

Murat Özyaşar ise dili muhteşem kullanan, öykülerini gereksiz ayrıntılarla boğmayan ama bir yandan da herhangi bir karakterle ya da mekanla ilgili okur ne bilmeliyse hepsini aktaran bir isim. Onun öyküleri sanki çok yakından tanıdığınız, çevrenizde mutlaka gördüğünüz insanların hikayelerinden oluşuyor. Bu yüzden okuru sıkmadan ilerliyor. Bazı öyküleri balyozu en başta indirirken bazıları ise sona saklıyor ama mutlaka bir vurucu etki bırakıyor.

Son olarak bir ismi daha zikredeyim ki yakın zamanda okuyup beğendiğim öykücülerden birisi oldu o da: Gamze Güller. Geçenlerde “İçimdeki Kalabalık” adlı kitabını okudum. Zaman zaman klişe konulara kaçsa da anlattığı meselenin duygusunu iyi veren bir yazar izlenimi uyandırdı bende kendisi. Özellikle kent hayatında karşılaştığımız durumları, insan ilişkileri üzerinden güzel aktaran yazarın dili de son derece akıcı.

2- Roman:
Artık öykü kadar okumuyorum romanı. Eskiden daha fazla mesai harcar, romana ciddi zaman ayırırdım. Ama artık o kadar çok kitap çıkıyor ki hepsine yetişmenin imkanı yok. Bu yıl okuyup da beğendiğim romanlardan da ikisini mutlaka söylemem gerek. Bunlardan biri David Markson’un Wittgenstein’ın Metresi adlı romanı diğeri ise C. M. Dominguez’in Kağıt Ev’i. İki kitap da Jaguar etiketiyle piyasaya çıktı. Jaguar çok iyi işler yapıyor, söylemeden geçmek olmaz.

jaguar

Wittgenstein’ın Metresi, yayımlanıncaya kadar 50’nin üzerinde yayınevinden ret cevabı almış. 

 

Wittgenstein’ın Metresi son derece kafası karışık bir roman. Romanın tek karakteri olan Kate, baştan sona kendi kendine konuşuyor. Ama bu konuşmanın içine pek çok edebiyatçı, sanatçı malzeme oluyor. Tabiri caizse onların dedikodusu yapılıyor. Zaman zaman “ne anlatıyordu bu roman” diye kendinize sorabilirsiniz. Ama mutlaka o akıcılıkta kendinizi kaybedeceksiniz.

Bir diğer roman Kağıt Ev, kapağındaki lirik fotoğrafın aksine (fotoğrafın bambaşka bir öyküsü var, merak edenler google üzerinden bir arama yapsın derim) öyle bir hikayesi yok. Kitapların hayatımızda kapladığı alan ve aslında bize çıkardıkları problemler üzerinden güncelliğini hiçbir zaman kaybetmeyen bir anlatı kuruyor yazar. Bir gün okuduğunuz kitap hayatınızı değiştirebilir mottosunu, Emily Dickinson’ın şiirlerini okurken bir arabanın altında kalıp ölen karakter üzerinden anlatmaya başlıyor yazar. Kitaplar hayatınızı değiştirmekle kalmaz, elinizden bile alabilir belki de.

3- Düşünce / Felsefe:

ölümü düşünmek

“Ne kadar mütevazi/aciz olursa olsun bir varlığın yaşayıp sonra nedensizce ölmesinin bir anlamı yok.” (s.27)

“İşim” gereği özellikle sosyoloji alanında tabi ki çok fazla kitapla haşır neşir oluyorum. Ama hepsini bir kenara bırakırsak bu yıl okuduğum bir kitap benim aklımı epeyce kurcaladı. MonoKL Yayınları tarafından piyasaya sürülen Vladimir Jankelevitch’in Ölümü Düşünmek adlı çalışması. Kitap, ölüm üzerine epeyce kafa yoran diyaloglardan oluşan bir metin. Röportaj tarzında yer alan konuşmalarda ölümün bizatihi kendisinden yola çıkarak, onun aslında var oluşun bir parçası olduğu ve hayat içerisinde nasıl konumlandırılması gerektiği ele alınıyor. Onun yanında ötenazi gibi güncel bir meselenin bir insan hakkı olup olmadığı da sorgulanıyor. “Bizi yaşatacak olan ölüm mü olacaktır?” sorusu gibi son derece sert soruların tartışıldığı gibi okura bir cevap sunmaktan ziyade “ölüm” üzerine bir düşünme pratiği aktarmaktan yana bana kalırsa. Kitapta anlatılan aslında ölümün değil yaşamın felsefesi yani. İşte temel sorun da burada: Ölüm, yaşamın neresinde duruyor?

4-Film:

Virgin_Mountain

Bakir Dev, Dagur Kari’nin ilk filmi Albinoi Noi’den bu yana çektiği en iyi film olarak değerlendiriliyor.

 

34. İstanbul Film Festivali’nin programında görüp merakla beklediğim bir filmdi Bakir Dev. Aslında filmin orijinal adı “Fusi”. Karakterle aynı adı taşıyor yani. İngilizce’ye Virgin Mountain olarak çevrilen film bize gelene kadar Bakir Dev oluyor. Halbuki orijinal isim kullanılsa herkes için daha hayırlı olurmuş. Her neyse… Filmde beni çeken en önemli unsur tabi ki yönetmen koltuğundaki isim olan Dagur Kari. Kendisini 2003’te çektiği Noi Albinoi filmi ile tanıdım. Noi, çevirip çevirip izlediğim; o soğuk İskandinavya’nın kara mizahını sonuna kadar yansıtan bir filmdi. Arada başka filmleri olsa da bana kalırsa Fusi ile Dagur Kari, Noi’deki çizgiyi yeniden yakalamış. Topluma karışmakta zorlanan, asosyallik ile antisosyallik arasında gidip gelen kahramanımız Noi’nin hikayesi, İzlanda’nın soğuk iklimini birebir yansıtıyor adeta. Karşısına çıkan kadınla yaşamaya çalıştığı ilişki, ailevi durumu, komşusu olan küçük kızla kurduğu diyalog; ayrı ayrı incelenmesi gereken bambaşka ilişki çeşitleri. Gündelik hayatın sıkıcılığını ve 40 yaşındaki bir adamın o hayat içerisindeki var olma çabasını görmek istiyorsanız ve İskandinav sineması ilginizi çekiyorsa Fusi tam size göre olabilir.

5- Tiyatro Oyunu:
onikiofkeliadam_vinilReginald Rose’un yazdığı On İki Öfkeli Adam’ı ilk kez sinemada izledim. İtiraf edeyim ki 2007’de İstanbul Film Festivali’nde izlediğim bu filmin orijinalinin 1960’da yönetmenliğini Sidney Lumet’in yaptığı “12 Angry Men” olduğunu bilmiyordum. Rus versiyonunda filmin adı Twelve olarak geçiyor ve yönetmen koltuğunda da Nikita Mikhalkov oturuyordu. Son derece etkileyici ve güzel bir filmdi. Sahnede nasıl olacağını bilmediğim bu oyuna ise büyük bir merakla gittim ve beklediğimi aldım diyebilirim. İstanbul Şehir Tiyatroları tarafından sahnelenen oyunun oyuncularının tamamı erkeklerden oluşuyor. Kadrodaki isimleri tek tek saymayacağım ama genel olarak son derece başarılı bir performans sergilediklerini söylemem gerek. 12 kişiden oluşan jüri, bir suçlunun cezasının onanması için bir karar verecekler. Ama içlerinden biri, ortaya bir kuşku tohumu atıyor: Ya suçlu sandıkları kişi masumsa? Bu fikir etrafında gelişen hikaye büyüdükçe büyüyor. Tartışmalar uzuyor. Kolay gibi görünen bir karar zorlaşırken, bütün bunları seyirci koltuğundan izleyen bizler, adalet kavramına olan inancımızı bir kere daha sorguluyoruz. İstanbul’da ikamet edip de, bu kurguyu bir de sahnede görmek isteyen olursa mutlaka görsün derim.

6- Müzik:
editors-in-dream-album

İngiltere’nin 2002 yılında bizlere armağan ettiği Editors ile ilk karşılaşmam (yılını hatırlamıyorum) seneler önce Rock and Coke etkinliği ile İstanbul’a geldikleri zamandı. Dinler dinlemez hayran oldum ve o günden beri de sürekli takip ettim. Son albümlerini 2015’in Ekim ayında piyasaya süren grup, her albümünde yeni bir şey denemekten geri durmadığını bir kere daha gösterdi bana. Elektronik tınıların yer yer biraz daha baskın olduğu bu yeni albüm, benim için belki de müzik alanında 2015’in en iyi birkaç şeyinden biriydi. 2012’de şöyle bir tweet atmışım:

editors tweet

Bu tweet’in üstüne bir de -yıllar sonra da olsa- cila niyetine İstanbul’da konser vermezler mi..! Sahnede canlı canlı dinlemek istediğim bu güzel adamları yakından görme fırsatına da eriştim böylece. Yeni albümlerinin dışında eski albümlerinden de çok sevdiğim parçalarını seslendirdiler. 2015’i, Editors aklıma geldikçe güzel hatırlayacağım.
__________________________________________
Aman efendim kitapla yattık konserle kalktık, sanattan edebiyatta başımızı kaldırmıyoruz gibi bir izlenim oluşturmayayım sakın. 2015 yılında da bol miktarda futbol maçı izledim ve kahvede batak, king, 101 gibi çeşitli oyunlar oynayarak ahir ömrümün nadide zamanlarını heba ettim. Ama geçmişe bakınca, birkaç iyi şeyi hatırlayalım istedim. Umarım 2016 hepimiz için, insanlık için çok da güzel geçer. Barış, huzur, mutluluk ve hepsinden önemlisi sağlıkla…


Hangi Ailenin Çay Bahçesi?

aile çay bahçesi

Geçtiğimiz aylarda bir film izledim: Kusursuzlar. 2013 Altın Portakal Film Festivali’nde en iyi film, en iyi yönetmen ödüllerini falan almış bir film. Yönetmen koltuğunda Ramim Matin var. Filmde Yasemin ve Lale isimlerindeki iki kız kardeşin hayatlarından bir kesit çıkıyor karşımıza. Farklı karakterde olan bu kardeşlerin hayata bakışları, yaşayış şekilleri, oturuşları, kalkışları; neredeyse her şeyleri farklı. Çeşme’de, ölmüş olan anneannelerinin yazlıklarında tatile giden kardeşlerin sakladıkları sır, filmin sonlarında açığa çıkıyor ve seyirciyle buluşuyor. “Olayımız budur abiler” mesajını veren film -bana göre- başarılı bir yapım. Ödülleri önemseyen bir insan değilim, hep söylerim, ancak filmin aldığı ödülleri de hak ettiği söylenebilir. Filme uzun uzadıya değinmeyeceğim. Ancak filmle ilgili olarak, şurayı tıklayarak ulaşacağınız yazıya bakmanızı tavsiye ederim. İlerleyen satırlarda kısmen filme dönüş yapacağım.

Bu girizgahtan sonra geleyim asıl konuma: Yekta Kopan’ın çeşitli kitap eklerinde, gazetelerde ve benzeri yerlerde boy boy afişi ve tanıtım yazılarıyla okura sunulan son kitabı olan Aile Çay Bahçesi. Öncelikle şunu belirteyim, Yekta Kopan’ın neredeyse bütün kitaplarını okumuş bir insanım. Belki bu anlamda kendimi sadık bir Yekta Kopan okuru bile sayabilirim. Bu vesiyle ilk vurgulamam gereken nokta, kendisinin romancıdan ziyade iyi bir öykücü olduğudur. En azından benim bakış açım bu yönde. Ki Aile Çay Bahçesi de bu yargımı destekler nitelikte bir roman olmuş.

Romanı bir oturuşta okuyabilirsiniz sanırım siz de benim gibi. Yaklaşık 140 sayfa ve anlatım olarak da çok akıcı. Ancak roman, benim için  bir hayal kırıklığı oldu. Aslında hayal kırıklığı demek ne derece doğru bilmiyorum, çok da büyük bir beklentiye girmemiştim ama önceki eserleriyle kıyaslayınca, Kopan’ın bu romanının çok zayıf olduğunu söylemem gerek. Kabaca konusuna değineyim, ilerleyen satırlarda bir iki noktayı açmaya çalışacağım sonra.

yekta kopan

Roman, Müzeyyen isminde bir kadının özelde ailesiyle ve genel çerçevede de hayatla olan sorunları üzerine kurulu. Baba-kız, kız kardeş, anne-kız ilişkilerinin çevrelediği roman, temel olarak Müzeyyen etrafında dönüyor. Bir de Müzeyyen’in tabiri caizse ergen sancıları çekmesine sebep olan kız kardeşi, Çiğdem var. Müzeyyen, Çiğdem’den ve babasından nefret eden bir tip. Romandan anladığım kadarıyla bu olumsuz duygu ve düşüncelerin baş müsebbibi Müzeyyen’den birkaç yıl sonra dünyaya gelen kardeşi olan Çiğdem. Peki ama neden? Belli değil. Yekta Kopan bir “erkek” olarak, bir “kadın” karakter oluşturmuş, bana kalırsa belli ölçülerde başarılı da olmuş. Toplumsal cinsiyet kuramlarına girecek değilim, çok bir malumatım da yok zaten ancak karşı cinsten oluşan karakter yaratmanın zorluğu konusunda aşağı yukarı her yazar hemfikirdir belli ölçülerde. Bu anlamda Kopan’ın bu çabasını takdir etmek lazım. Ancak ne yazık ki aynı takdir hakkımı romanın bütünü için kullanamayacağım. Bir kere olay örgüsü çok zayıf ve aksak.

Müzeyyen, belli ölçülerde “rahatsız” bir tip. Ancak hayata karşı olan bütün bu olumsuz bakışını kardeşinin doğumunda aramak ne kadar akıllıca bilmiyorum. Çünkü en baskın olan öge, Çiğdem’in doğumundan sonra Müzeyyen’de olan ruh değişimi. Öte yandan babasına karşı da sevgisiz ve nefret dolu. Sebep olarak da babasının, annesini bırakıp başka kadınlarla (orospularla mı demeliyim?) birlikte olmaya gitmesi. Öte yandan annesini erken yaşta kaybetmesi de kendisi üzerinde psikolojik sorunlar oluşturmuş gibi. Ama sebep ne olursa olsun, romanı okumasaydım da birisi böyle bir karakteri anlatsaydı bana, herhalde onun yaşını başını almış bir kadın değil de; lise yıllarında, ergen sancıları çeken bir genç kız olduğunu düşünürdüm. Bu anlamda Müzeyyen karakteri bana içi doldurulmuş, sağlam bir karakter gibi gelmedi. Bir insanı sevmeseniz bile, o kişiye bunu söylemek çoğu zaman zordur. Müzeyyen’in hiç de öyle bir kaygısı yok. “Senden nefret ediyorum, sen kakasın, sen öl..” tarzı yaklaşımları var insanlara karşı ve bu genel olarak herkese karşı böyle. Öyle ki bir salyangozu bile o nefretle ezebiliyor. Hiçbir tavrının arkasında net bir sebep de bulamıyoruz. Çiğdem de öyle, baba da öyle… Karakterler yeterince tanıtılmamış ya da tanımlanamamış. Müzeyyen, kafamda boş bir klasör olarak kaldı. Çoğu hareketine anlam veremedim. Kardeş kıskançlığını, kardeş sahibi olan her abi/abla yaşamıştır bir şekilde. Ancak Müzeyyen’deki bu kalıplaşmış tutumun sürekliliğinin sebepleri yeterince doldurulamamış bana kalırsa.

kusursuzlar

Bağlamdan çok kopmak istemiyorum ama burada Kusursuzlar filmine bir dönüş yapmam gerek. Kitabı okurken aklıma ister istemez bu film geldi. İkisinde de fazlasıyla benzer noktalar var. Romanda da filmde de temel olarak iki kız kardeşin aralarında sevgi(sizlik), çekişme, çatışma, kıskançlık gibi belli başlı duygular hakim. Kitaptaki aile çay bahçesi/restoran ile filmdeki Çeşme’deki yazlık da benzerlik gösteriyor. Toplumdan kaçma, kadına uygulanan şiddet de benzer temalardan. Özellikle kadına şiddet klişesi (bu konuda hassas olan arkadaşlardan özür dilerim, konu klişe değil ama işleniş şekli zaman zaman klişeye kaçabiliyor diye bu şekilde dile getirdim) çok baskın. Filmdeki Lale ile kitaptaki Çiğdem, benzer sebeplerden ötürü şiddete uğramış karakterler. Lale’yi (filmin sonunda öğreniyoruz) ablası, kendisine saldıran erkekten kurtarıyor o kişiyi öldürerek. Kitapta ise bir dertleşme sahnesinde Çiğdem içini Müzeyyen’e dökünce Müzeyyen de kardeşine sarılıyor. İki eserde de ortaya çıkan bu durum, kardeşler arasında ne kadar çatışma olursa olsun nihayetinde içlerinde besledikleri sevgiyi de gösteriyor. Gerçi filmdeki kardeşlerin durumu kitaptakiler kadar sert değil ancak yine de arada bir mesafe olduğu aşikar.

Romana döneyim. Romanda benim gözüme çarpan iki farklı tatta bölüm var. Postmodern gelenekte sık sık rastlayabileceğimiz türden olan Kırmızı Salyangoz ve Gergedan Öpüşmesi bölümlerinde Kopan, gerçeküstü bir boyuta taşıyor romanı ve semboller aracılığıyla Müzeyyen’in ruhsal durumunu yeni bir şekilde anlatıyor bize. Ancak bu bölümler genel durumun ne kadar yansıması bilemiyorum. Yine de, özellikle Kırmızı Salyangoz kısmı benim hoşuma gitti. En azından romanı durağanlıktan kurtaran bölümler olmuş bunlar.

Romanın aslında tam olarak bir roman olmadığının bir göstergesi de baştan beri söylediğim karakter tahlillerinin yetersizliği. Özlem diye bir karakterden bahsediliyor, Müzeyyen’in en yakın arkadaşı, ancak kim olduğunu belli ki Müzeyyen de tam olarak bilmiyor. Romanda geçen diğer başka isimler de aynı yavanlıkta. Bunun bilerek yapılmış bir tercih olduğu da düşünülebilir. Bir kısmını okurun doldurmasını istemiş olabilir yazar, ancak romanda o kadar boşluk var ki hangisini dolduracağımızı da şaşırıyoruz zaman zaman.

Çok bölük pörçük bir yazı oldu bu. Farkındayım. Roman ve film üzerine ayrı ayrı çok daha uzun şeyler de söylenebilir ancak uzun yazılar ne yazık ki okunmuyor, bunu biliyorum. Hele de sanal ortamda, bloglardaki uzun yazılar… Bu yüzden kısa keseceğim. Özetleyeyim: Romanda kısmen beğendiğim noktalar olsa da, romanı genel olarak başarısız buldum. Ben Yekta Kopan’ı bir öykücü olarak okudum ilk olarak ve öyle de sevdim. Bence bundan sonra da öykü yazmaya devam etsin çünkü gerçekten çok güzel öyküleri var. Öte yandan sadece Yekta Kopan’da da değil, pek çok başka öykücüde bu “roman yazma” sevdası var. Yapmasınlar. Roman, popüler bir tür ve daha fazla okunuyor, farkındayım. Ama umarım bu tip öykücüler, bu kaygıyla yola çıkıp yazmıyorlardır romanlarını. Yekta Kopan bu yazıyı okur mu bilmem ama umarım okursa bana kızmaz. Okuyup da beğenmediğim pek çok roman, öykü vs. için yazmıyorum ben. Yazmaya değer görmüyorum çünkü. Yekta Kopan’ın son romanı hakkında yazmışsam, bilinsin ki ona gerçekten kıymet verdiğimdendir.


BİR DEVAM FİLMİ: İKİYE KADAR SAYAMAMAK (Radikal Kitap 654. Sayı)

İkiye Kadar Sayamamak

 

BİR DEVAM FİLMİ: İKİYE KADAR SAYAMAMAK *

Öykünün ne olduğuna dair olan tartışmalar geçmişte olduğu gibi günümüzde de devam ediyor. Modernizm, sanatın her alanında olduğu gibi öyküye de yeni olanaklar sunmuştu. Postmodernizm de modernizmin getirdiği bu yenilikleri daha ötelere taşıdı ve hem yazara hem de okurlara yeni dünyaların kapılarını açtı. Artık günümüz öyküsü, klasik kalıplardan çoktan uzaklaştı, hem muhteva olarak hem de üslup olarak yepyeni bir şekle dönüştü ve dönüşmeye de devam ediyor. Bizim öykücülüğümüz de özellikle 50 kuşağının yenilikçi tavrında ilerlemeye devam ediyor. Bilindiği üzere 50 kuşağı, öykümüzü bir yerden alıp bambaşka bir yere taşımıştı. Günümüz genç öykücüleri de –gençten kastım artık 80’den sonra doğanlardır, belki biraz daha öncesini de “gençlere” dâhil edebiliriz ki içerik olarak yakındırlar birbirlerine- 50 kuşağının birikimini değerlendiriyor. Her ne kadar öykümüz zaman zaman bir suskunluk ya da durgunluk dönemine girmiş / giriyor olsa da birbiri ardına çıkan öykü kitapları ve verilen öykü ödülleri, öykümüzün zenginliğini görmemiz açısından da önemli.

Gökhan Yılmaz da genç kuşağın önemli öykücülerinden birisi. Üslup olarak kurmacanın sınırlarını fazlaca zorlayan Yılmaz, ilk kitabı Biraz Kuşlar, Azıcık Allah’tan sonra ikinci öykü kitabı İkiye Kadar Sayamamak’la da okuru şaşırtmaya devam ediyor. İlk kitabının üstünden henüz bir yıl geçmiş olmasına rağmen ikinci kitabıyla okuru selamlayan yazar, bu alandaki üreticiliğiyle de dikkat çekiyor bana kalırsa. İlk kitabı üzerine yazdığım yazıda Gökhan Yılmaz’ın öykülerini bir devre (modern, postmodern) yerleştirmeye yanaşmıyorum demiştim. Bu kitabı için de aynı ifadeyi kullanmakta bir sakınca görmüyorum. Çünkü yeni kitabındaki öykülerde de her şeyden biraz var.

Biraz Kuşlar, Azıcık Allah’ı “biricik egosuna, hiçtenlikle” ithaf eden Yılmaz, İkiye Kadar Sayamamak’ın ithafında da aynı çizgisini sürdürüyor ve kitabın henüz başına “biricik ikirciklerime… üçtenlikle…” diyerek belki de üzerinde çalıştığı üçüncü kitabına gönderme yapıyor. İkiye Kadar Sayamamak’ın ilk öyküsü “azı,cık,”ta da ilk kitabına göndermeler var. “Azıcık diyorum. Azıcık Allah.” diye başladığı öyküsünde son derece bireysel bir yaklaşımla çevrenin, toplumun, insanların inanç değerlerini de sorguluyor Yılmaz. Kitaptaki başka öykülerde de aynı tavrı sergiliyor zaman zaman. Neye inanıyoruz, neden inanıyoruz ya da neden inandığımız gibi yaşamıyoruz sorularını sık sık okura sordurtan Yılmaz, her öykünün ardından biraz da düşündürüyor okuru. Onun diliyle: biraz öyk, azıcık düşünmek…

Kendisinin, dillendirmekten pek hoşlanmadığı özelliğini de vurgulamam gerek. Umarım bunun için bana kızmaz çok fazla ama kitabın arkasında da belirtildiği üzere dilin sınırlarını bir hayli zorluyor Yılmaz. “Oyun hamuru” gibi kullandığı dilin kurallarını bir tarafa bırakıyor. Sadece yazım şekli olarak değil noktalama işaretleri kullanımında da belli kalıplara bağlı kalmıyor. Kesme işareti kullanılması gereken yerde, bu gerekliliğe takılmadan bir virgül yerleştiriyor. Sınırları kaldırıyor ve bu sebeple de öyküleri bambaşka bir şekil alıyor. Kendisinin tabiriyle bazen “öyk” oluyor yazdıkları öyküden ziyade. Bir anda çıkmış ve o şekilde akıp giden öyküleri belki de bu yüzden biraz “öyk”e benziyor. Örneğin “altyası-haltyazı” başlıklı öyküsü bir hayli zorlayıcı. Bütününe bakınca sanki bir kenarı yırtılmış bir fotoğraf, tamamı görünmeyen bir şekil gibi. Bir parçasını kendisinin verdiği kavramların içini biraz da okurun doldurmasını bekliyor Yılmaz. Böyle bakınca da kolaycı okura göre olmayan öyküler çıkıyor ortaya.

Başlıkta “bir devam filmi” ifadesini kullanmamın en önemli sebebi ilk kitaptaki öykülerle benzeşen muhteva… Öykülerin belkemiğini ilişkiler oluşturuyor. Anne-baba, komşu, karı-koca, sevgili ya da öğretmen-öğrenci ilişkileri Biraz Kuşlar, Azıcık Allah’ta olduğu gibi İkiye Kadar Sayamamak’ta da Yılmaz’ın muhtevaya dâhil ettiği konular. Özellikle ebeveynlerle kurulan ilişkiler çok baskın. Babasıyla yüzleşen evlat bu kitapta da sık sık kahramanı oluyor çeşitli öykülerin. Bazen anne ve baba üzerinden bazen de kendi başına kalmış yalnız bir birey olarak aslında varlığı, var olamayışı ve ölümü sorguluyor Yılmaz. “İnsan kendini en çok ölürken hisseder.” diyen Yılmaz, varoluş üzerine “Neden?” sorusunu da sık sık sorduruyor okura yukarıda da belirttiğim üzere.

Öykülerin genel olarak kasvetli bir havası var bana kalırsa. Çoğu öykü, okurken olduğu gibi okuduktan sonra da huzursuz etmeye devam ediyor okuru. Rahatsızlık veriyor. Bacaklarınızı uzatıp çayınızdan bir yudum daha alacakken, okuduğunuz bir cümleyle kendinize çekidüzen vermek zorunda kalabiliyorsunuz. Okuru mutlu edip sahte dünyalar sunmuyor. Aksine, “gerçek olan budur” diyerek okurun gözünü biraz daha açmasına sebep oluyor. Ve gerçeğin acı olduğu varsayımı fazlasıyla yapışıyor okurun yakasına.

Yılmaz’ın “öyk” dünyası sıradan bir dünya değil. Sık sık kullandığı devrik cümleleri de sıradan devrik cümleler değil. Bir kere devrilmiş bir cümleye bir tekme daha atıyor ve Türkçede isimlendirilmemiş yeni bir cümle yapısı sunuyor okura. Bu durum, yukarıda da söylediğim gibi, dilin sınırlarını tanımamasıyla ilgili Yılmaz’ın. Biraz Kuşlar, azıcık Allah’a nazaran, yeni öykü kitabındaki öykülerin uzunlukları daha değişken. 24 satırdan (ya da maddeden) oluşan ve kitabın son öyküsü olan “cevaz anahtarı” toplamda sadece bir cümle aslında ve bana kalırsa kitabın en vurucu öykülerinden bir tanesi. Böyle bakarsak, dilin sınırlarını zorlaması bir yana, deneysel de bir çalışma yapıyor Yılmaz. İkiye Kadar Sayamamak kendi öykü geleneğini kendisinin oluşturduğu Yılmaz’ın çıtasını da daha yükseğe taşıdığı bir deneme tahtası gibi aslında. İlk öykü kitabındaki 23 öykünün hikâyesi gibiyse eğer İkiye Kadar Sayamamak, bu kitapta 24 öykü olmasının da yazarın yaşı ile bir ilgisi olabilir diye düşünüyorum. Tıpkı mutluluğun kahvaltıyla olan ilgisi gibi.

Kitabın en uzun ve en dikkat çekici öykülerinden birisi olan “ölyatağı”, çocukluğundaki bir bireyi bugüne taşıyor. Ardından tekrar geçmişe gidiyor. Annesiyle babasıyla karşılaşıyor. Kırıyor, döküyor ve sadece okuru değil kendi kahramanlarını da oradan oraya savuruyor Yılmaz. Şimdiki zamandan geçmişe doğru bakarken, okurun da kendi çocukluğuna gitmesine aracı oluyor Yılmaz bu öyküsüyle. “Aslı” karakteriyle biraz da kendi aslına dönüyor belki de. “Allah’ını seven defansa gelsin” diye haykıran kahramanımızın imdadına koşanın olmaması defanstaki çaresizlikten de kaynaklanıyor şüphesiz. Kurtaracak neyimiz kaldı ki, diyor okur içinden belki de. Bu yüzden de defansa koşmuyor yardıma. Herkesteki yalnızlık gibi ölyatağı’nın kahramanı da kendi yalnızlığına gömülüyor böylece.

İkiye Kadar Sayamamak, öykücülüğümüzün geleceği adına umut vaat ediyor. Her anlamda sınırsızlığa odaklanan metinler, öykünün gözlerini, kulaklarını, burnunu, kollarını, bacaklarını söküyor ve başka yerlere yerleştiriyor. Ardından öykünün böyle de olabileceğini, yapılabileceğini fark ediyoruz. Tıpkı Biraz Kuşlar, Azıcık Allah’ta olduğu gibi. Yanında, herkese bir abaküs hediye edeceği yeni kitabı üzerinde çalışan Gökhan Yılmaz’ın öykülerini bu sefer de büyük bir zevkle ve bir o kadar da büyük bir huzursuzlukla okuyacaksınız. Kitabın son sayfasını bitirip de kapağını kapattığınızda, kafanızda onlarca kavram, soru, şekil, fotoğraf karesi uçuşmaya devam edecek. Ekmek arası reçel gibi bir tat bırakacak ağzınızda İkiye Kadar Sayamamak. Taze ama bir o kadar da eski…

* Radikal Kitap’ın 27 Eylül Cuma günkü 654. sayısında  kısaltılarak yayımlanmıştır. Okuduğunuz metin, yazının eksiksiz halidir.

radikal kitap 654