Tag Archives: Öykü

“Kör Islık”ın Sesi Ne Kadar Uzağa Gider? *

kör ıslık

Kör Islık, ismini farklı dergilerden tanıdığımız, üç yıla yakın zamandır da Öykülem dergisinin yürütücülüğünü yapan Eyüp Tosun’un Tefrika Yayınları tarafından piyasaya sürülen ilk öykü kitabı. Dil cambazlıklarından, yapmacık kurgulardan, gelişigüzel cümlelerden uzak; iyi düşünülmüş, üzerinde çalışılmış, öykünün dar alanda kullanılabilecek ne kadar imkânı varsa bunlardan pek çoğunu ustalıkla kullanmayı başaran bir ilk kitap aslında Kör Islık. Eyüp Tosun’un uzun yıllardır öykü üzerine düşündüğünü ve çalıştığını belli eder nitelikteki öyküleri, tanıdık olduğumuz küçük dünyaların kapılarını açıyor bize.

Kör Islık 9 + 11 öyküden oluşuyor. On bir öykü, Tosun’un, “Kısa’lar” ana başlığıyla kitabın en sonunda yer verdiği kısa öykülerinin sayısı, ancak ben kısalıklarına rağmen hepsi ayrı bir hikâye taşıdığı için toplam öykü sayısının yirmi olduğunu söylemekte bir sakınca görmüyorum. Bu öyküler büyük ölçüde birbirinden bağımsız şekilde kurgulanmış olsa da Tosun’un kurduğu anlatı atmosferi içerisinde hepsi bir şekilde birbirine yaslı duruyor. Yazarın dil ile kurduğu naif ve doğal ilişki, öykülerin tamamında kendini hissettiriyor. Buna bir de anlatı atmosferinin bütünselliği eklenince, Eyüp Tosun’un öykü dünyasının genel havasını solumak daha kolay oluyor. Aşk, umut, keder, sevinç, hüzün, hayal kırıklığı… Kör Islık’ta insanın mayasına dair pek çok ortak duyguya rastlamak mümkün. Tabii bu büyük ortaklık okurun da öykülere daha kolay temas etmesine yardımcı oluyor dersek yanılmış olmayız sanıyorum. Bu anlamda, öykülerin içine girmek, onlarla hemhal olmak bir hayli kolay. Metruk Şifa ile bir apartmanın dairelerinde dolaşacak, belki siz de “İnsan doğduğu evden uzaklaştıkça mutsuzlaşıyor,” diyeceksiniz yazar gibi. Münir Bey’in kesmeyen bıçağı; Selim Oymaz’ın hüzünlü bakışları olacaksınız. Nihayetinde biraz içiniz burularak, yer yer tebessüm ederek, o öykü karakterlerinden biri olacak, bir köşede bekleyeceksiniz. Kör Islık’taki insana dokunan öyküler, bir çırpıda sizi içine çekecek mutlaka.

Edebi eser derken kastettiğimiz şey,” diyor Terry Eagleton Edebiyat Nasıl Okunur? başlıklı metninde, “kısmen, ne söylediği nasıl söylediğine dayanarak alınması gereken eserdir.” Bu cümle, öykü yazarları için daha çileli bir yolculuğun da ifadesi olabilir. Öyle ki öyküde kullanmanız gereken alan daha sınırlı, buna nazaran anlatınız ortalama bir romandan daha derin olabilir. Dil ile kurulması gereken denge burada daha net fark ediliyor. Söylenen kadar, söyleme şekli de ayrıca anlam kazanıyor. Bunun Kör Islık’taki en güzel örneği, Eyüp Tosun’un kitabın sonuna sakladığı ve “Kısa’lar” ana başlığıyla topladığı bazıları kısa, hatta bazıları tek cümlelik olan öyküleri. Belki de kitapta, anlatının sınırlarının en çok zorlandığı öyküler bunlar. Örneğin Kapı Zili adlı öyküsü, “Birinin gelecek olma ihtimali onu tüm işlerinden alıkoyuyordu.” şeklinde. Tek cümlelik bu küçürek öykü, zihnimizde öyle bir yankılanıyor ki yazarın anlatısı devasa boyutlara varıyor ve böylece yazının gücünü, etkileme alanını ve sınırsızlığını çok derinden hissediyor okur. Kitapta bu duyguya sık sık kapılmanız olası.

Kör Islık’ta anlatılan öyküler mutlaka yabancısı olmadığımız hikâyeler. Belki bizim, belki yakın bir dostumuzun, belki yan komşumuzun başından geçen sıradan öyküler. Öyküleri çizginin bir basamak üzerine taşıyan da yine yukarıda belirtildiği gibi Tosun’un anlatı dili ve o dil ile oluşturduğu anlatı dünyasının zenginliği. Yarım kalmış aşklar, hayata kırgın adamlar, her şeye rağmen umudunu kaybetmemeye çalışan insanlar ve bazen de hayatın o karmaşık gürültüsü içinde kör bir ıslığı uzayın sonsuz boşluğuna savururken kendini kaybedenler… Köşeyi dönünce karşılaşabileceğimiz bir hikâyenin tanığı yapıyor bizi Eyüp Tosun, dili yormadan, zihni zorlamadan. Kör Islık belki de bu yüzden bir çırpıda okunabilecek, etkisi uzun sürecek ve damakta mutlaka yoğun bir tat bırakacak öyküler toplamı. Bundan sonrası kendi hikâyesini görmek isteyen okurlara kalmış. Çünkü ne olursa olsun bir metnin en önemli parçası okurdur. Yani Eagleton’ın söylediği gibi: “Okur yoksa edebiyat da yoktur.”

____________________________________________________________
* Arka Kapak, 31. Sayı, Nisan 2018.

 

Reklamlar

Ardını Bilmediğin Kapıları Aç! *

Deneysel öykünün genç ve başarılı isimlerinden Orçun Ünal, ilk öykü kitabı Dekadans ve Ölüm’den (Raskol’un Baltası Yayınları, 2014) dört yıl sonra, Everest Yayınları etiketiyle piyasaya sürülen yeni öykü kitabı Bu Ben Değilim ile okurlarını tekrar selamladı. Ünal’ın ismini farklı edebiyat dergilerinde görmeye alışkınız. Yeniliğe açık, kendini kolay kolay tekrar etmeyen, postmodern edebiyatın pek çok imkânını ustalıkla kullanan ve farklı biçimler denemekten korkmayan yazar, Bu Ben Değilim’de de büyük ölçüde bu çizgisini sürdürüyor. Orçun Ünal’ı kendi kuşağı içerisinde farklı bir noktada konumlandıran da bu farklılığı olsa gerek. Sadece içerik olarak değil, biçim olarak da öyküye ciddi mesai ayırdığı, öykü üzerine düşündüğü fark edilen Ünal, yeni öykü kitabı ile de sözünü ettiğim şahsına münhasır yerini korumaya devam edecek gibi görünüyor.

1, 1+1, 1-1, 0 ve½ şeklinde beş farklı ana bölüme ayrılmış olan Bu Ben Değilim toplamda 15 öyküden oluşuyor. İlk öykü kitabı Dekadans ve Ölüm’e oranla Bu Ben Değilim’de biçimi bir nebze daha geri plana attığı söylenebilir Orçun Ünal’ın. Bu anlamda klasik anlatı biçimine yakınlaşmış gibi görünse de yenilikçi ve çizgi dışı duruşunu kaybettiği kesinlikle söylenemez. Tıpkı ilk kitabında olduğu gibi yeni kitabında da sınırları zorlayarak zihnin derinliklerinde, karanlık köşelerinde, keyifli ancak bir o kadar da zor bir yolculuğa çıkarıyor okuru. Yaşama ve ölüme dair ne varsa, Orçun Ünal’ın öykülerinde bunlardan izler bulmak mümkün. Öyküler bir çırpıda okunup bitirilebilecek metinler olsa bile zihindeki etkisi çok daha uzun sürüyor. Bu anlamda okunması kolay ancak hazmedilmesi zor öyküler. Belli ki Orçun Ünal da bunun farkında. Kutsal Olmayan Üçleme adlı öyküsünde geçen cümleler, belki de bu farkındalığın bir dışavurumu: “Ansızın fark ediyor ki herkesin anlayabileceği bir dilde yazılmamış metni,” diyor Orçun Ünal ve soruyor: “Hem öyle bir dil var mı dünyada? İnsanlar dillerle ayrılmış birbirlerinden. Diller duvarlardan daha aşılmaz, kapılardan daha kapalı, parmaklıklardan daha güçlü. O zaman nasıl ulaşacak metni herkese?”Bu açıdan bakılırsa, Orçun Ünal’ın öykülerinin, “Edebi eserlerde dil, gerçekliğin yahut deneyimin basit bir aracı değil, esasıdır,” diyen Terry Eagleton’ı hatırlatıyor olması da tesadüf değil muhakkak. Bu Ben Değilim’de okurun çıkacağı zorlu yolculuk için öngörülebilir bir rota yok. Ünal, boşlukları seviyor ve okuru yönlendirmekten ziyade onlara geçebilecekleri kapıları gösteriyor. Bu kapıların ardında ne olduğu, biraz da okurun metinle kurduğu ilişkiye; metni alımlama ve yorumlama biçimine bağlı diye düşünüyorum. Çünkü –yine Eagleton’dan bir alıntıyla ifade edecek olursak-, “Okur, daima yazarın kafasında kurduğunu düşündüğü şeye boyun eğmek zorunda değildir.” Bu anlamda Orçun Ünal’ın da okurları serbest bıraktığı, -varsa öyle bir şey- kendi gerçekliğine inandırmaktan ziyade, farklı gerçekliklerin mümkün olduğunu gösterdiği söylenebilir.

Orçun Ünal, bir tür olarak “öykü” üzerine olduğu kadar, bizatihi yazı ve dilin kendisine dair de düşünmeyi seven bir yazar. (Dil üzerine çalışan bir akademisyen olduğunu da belki hatırlamak gerekli.) Öykülerinde de yazının ve dilin imkânlarını felsefi bir düşünce temelinde kurgulaması, bunun en açık göstergesi gibi duruyor. Bunun dışında Bu Ben Değilim’de de ilk öykü kitabında olduğu gibi ölüm, intihar, hafıza, benlik gibi temaları gündeminden düşürmüyor. Hayal ile gerçek arasında kurduğu sağlam köprüde, çoğu zaman okuru yalnız bırakıp kendi yolunu bulmasını bekliyor. Kitabın son öyküsü olan Duvar: Bir Yürüyüş’te de söylediği gibi: “Evi sırtında olanın yalnızlığı bakidir.” İlk kitabında kendi öykü evrenini incelikle kurmaya çalışan Orçun Ünal, yeni kitabı Bu Ben Değilim’de de bu evrenin duvarlarını sağlamlaştırıyor. Biçim ile içeriği son derece ustalıkla harmanlayan yazar, ele aldığı temalar bakımından da bundan uzun yıllar sonra da hatırlanacak, hiç eskimeyecek metinlere imzasını atıyor. Yalnız yürümekten, ardını bilmediği kapıları açmaktan korkmayan okurlar, Orçun Ünal’ın öykü evreninde kaybolmayı mutlaka göze alacaktır.

____________________________
* Star Kitap, 10 Mayıs 2018.

 


2017 Öykü Soruşturması: Öykünün Neresindeyiz? *

Mevsim Yenice ​• Tunç Kurt ​• Caner Almaz ​• Oğuzhan Yeşiltuna • Gamze Arslan

 Mustafa Orman • Güray Süngü • Orçun Ünal


2014 yılında bir hayli öykü kitabı çıkmıştı piyasaya. O tarihten bu yana dalgalı bir şekilde seyretse de dolaşıma pek çok yeni öykü kitabının girdiği aşikâr. 2017, bu yönüyle 2014’e benziyor diye düşünüyorum. Bazılarının ilk olduğu pek çok yeni öykü kitabı okurla buluştu. Öyküye karşı olan bu ilgi mutlaka sevindirici. Ancak bu kadar çok kitabın piyasaya çıkmasının yayıncılık sektörünün geçmişe nazaran bir hayli büyümüş olmasıyla da ilgisi vardır diye düşünüyorum. “İyi” ile “kötü” ayrımını nasıl yapacağımıza dair elimizde ne yazık ki bir rehber yok. Ucu keskin iyiler ve kötüler var mı gerçekten, bundan da emin değilim. Ama şahsi fikrim, her şeye rağmen öykünün de bir matematiği olduğu yönünde. Öyle ki bazen bir virgülün, fazladan tek bir kelimenin öyküdeki (aslında bütün edebi türlerde bu böyle) akışı bozduğunu söylemek yanlış bir çıkarım olmayacaktır. “İyi/kötü öykü nedir” sorusunun yerine belki de sormamız gereken “Öyküde ne arıyoruz,” sorusudur.

Büyük ölçüde kişisel merakımla yola çıktığım, acaba başka öykücüler bu konuda ne düşünüyor diye sorguladığım bu düşünceler ışığında, “öznel” değerlendirmelerle cevaplanacağını düşündüğüm iki soru geldi aklıma. (Bu arada soruların Öykülem dergisinden Eyüp Tosun’la bir sohbet esnasında ortaya çıktığını da vurgulamam gerek.) Bir şekilde iletişim kurduğum pek çok arkadaşın soruşturmaya katılma konusunda yardımcı olmasına da ayrıca sevindim. Sorulara içtenlikle cevap veren bütün öykücülere ayrı ayrı teşekkür etmek isterim buradan. Bu arada, kadın öykücü sayısının azlığını, katılan iki isim dışında ulaştığım başka iki ismin soruşturmaya katılmayacağını belirtmelerinden kaynaklandığını da ayrıca ifade etmem gerek. Bu küçük soruşturmanın öykü dünyasında taşları yerinden oynatacağını falan düşünmüyorum tabi. Ama yine de öyküye dair küçük de olsa bir kanal açıp zerre katkı sağlarsa; meseleye daha fazla kafa yorulmasına sebep olursa ne mutlu bana.


  1. 2017’de çıkan öykü kitaplarından beğendiğiniz ve beğenmediğiniz bir kitabı, nedeniyle birlikte söyler misiniz?
  2. 2014’ten sonra 2017 de pek çok yeni (ve bazıları ilk) öykü kitabının çıktığı yıl oldu. Bu kadar çok kitabın çıkmasının öyküye olumlu olumsuz etkileri nelerdir sizce? 

2) soruşturma mevsim yenice

Fizik eğitimi aldı. 2015 ve 2016’da Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde dikkate değer bulundu. Öyküleri çeşitli dergilerde yayımlandı. İlk öykü kitabı Tekme Tokatlı Şehir Rehberi Everest Yayınları’ndan çıktı.

 

Mevsim Yenice

  1. 2017,  okur olarak kendimi şanslı hissettiğim yıllardan biri. Okuduğum hemen hemen tüm kitaplar keyif verdi diyebilirim. O nedenle beni hayal kırıklığına uğratan bir kitap olmadı. Engin Türkgeldi’nin Can Yayınları etiketiyle yayımlanan Orada Bir Yerde isimli öykü kitabı beni en çok heyecanlandıran, etkileyen kitap oldu. Kitabın en ilgi çekici yanlarından biri, Türkgeldi’nin hiç bir ayrıntıyı es geçmeden, incelikle kurduğu atmosfer. Savaşlar, saat kuleleri, büyük salgınlar, kitabeler ve bu coğrafyaya hizmet eden karakterler. Her öykünün kendine has dünyasında gezerken, bir sonraki öyküde bir diğerinden iz bulmak zekice kurgulanmış bir bütünün parçası elbette. Yabancısı olduğum toprakları arşınlarken, tanımadığım dünyalara buyur edildiğimi hissettim. Hem de bu öyle bir buyur etmek ki, kitap bittiğinde ben de artık Orada Bir Yerde, onlardan biri oldum. Değişik bir okuma deneyimiydi benim için.

  1. Ben öyküye verilen önemin artmasında kötü bir yan göremiyorum. Görmek de istemiyorum. Çıkan işlerin nitelikli olup olmadığı tartışma konusu şimdilerde. Konu üretimse beğenenlerin olacağı gibi olmayacağı da aşikar. Herkes kendi beğenisine göre “iyi kitap” skalası belirliyor bir okur olarak. E o halde yine en güzel sonu zaman yazacak. Bu çeşitliliğin devam edip etmeyeceğine okur zamanla karar verecek, bu hep böyle olmadı mı?

 

Tunç Kurt

2) soruşturma tunç kurt

Çeşitli dergilerde öyküleri yayınladı. Herkesin İçinde Hiç Olmak, Annemin Kuşları, Bay Prada Nasıl Öldürüldü kitaplarını yazdı.

 

  1. 2017’de basılmış herhangi bir öykü kitabını okumadım. 2016’da çıkan öykü kitaplarının neredeyse hemen hepsini okudum ve elle tutulur 3-5 öykü kitabı dışında başka kitapla karşılaşmadım. Okuduğum öykülerin çoğu, içselleşmemiş meselelerin melodrama dönüşmüş anlatıları, hatta santimantal metinlerdi. Yine birçoğu nostaljinin ağına düşmüş, giriş-gelişme-sonuç öyküleriydi. Okumalarım bu şekilde ilerlemesi beni rahatsız ettiği için öykü okumalarını bıraktım. Bu benim için zaman kaybı olduğu gibi, beni köreltiyordu aynı zamanda. Bu yüzden 2017 okumalarımı çocuk edebiyatı ve romana ayırmaya karar verdim. İsim vermeye gerek yok diye düşünüyorum, iki kitap arasına 2 yıl gibi kısa bir süre koyan her öykücüyü beğenmediğim kitaplar listesine dâhil edebiliriz. Acelecilik hissi belli oluyor. Öykünün raf ömrü kısa olabilir lakin olgunlaşması oldukça zaman isteyen bir tür. Öyküde damak tadı iyi olanlar zaten bunu bilir.

  1. Benim gibi ilk kitap heyecanını 2010’da yaşayanlar az çok tahmin edecektir. Günümüzde basılan pek çok öykü kitabı 2010’da şansını deneseydi bu kitaplar basılmazdı. O zamanlar bu kadar öykü basan yayınevi olmadığı gibi, öykü lafını duyan yayıncı kitabınızı basmamak için bin dereden su getirirdi. Ne oldu da bu kadar öykü kitabı basıldı anlamak güç. Arz ve talep ilişkisi dâhilinde olduğunu sanmıyorum. Ortada büyük bir matematik hatası var. Yani ben öykünün yükselişte olduğuna inanmıyorum. Hatta 2010’lara dönüş kaçınılmaz olacak diye düşünüyorum. Bu öykü enflasyonu beraberinde krizi de getirecektir. Getirmeli de. Belki de bu sayede öykü küllerinden var olacak.

 

2) soruşturma caner almaz

Çeşitli dergilerde öykü ve yazılarıyla yer aldı. Kırgın Anlatıcı adlı ilk öykü kitabı Alakarga Yayınları etiketiyle çıktı. Ne Okuyorum adlı sivil edebiyat platformunun emekçilerinden biri.

Caner Almaz

 

  1. Engin Barış Kalkan’ın İletişim Yayınları etiketiyle çıkan Maveraünnehir Nereye Dökülür? isimli öykü kitabı, 2017 yılında okuduğum en başarılı öykü kitabıydı, diyebilirim. Kalkan’ın kitabı bir ilk kitap; ilk kitabında birçok açıdan olgunluğa erişmiş bir yazarın öykülerini okumuş olmak beni etkiledi. Dil ve üslubun oturmasının yanında, olay ve mekân seçimleri, karakter tahlilleriyle, her açıdan doyurucu bir kitap. Beğenmemekten ziyade, kendi öykü anlayışım açısından kendime yakın göremediğim bir dil ve kitap içerisinde farklı postmodern unsurlar uç noktalarda kullanıldığı için Erhan Memiş’in Geceleyin Gökyüzü (Koç Üniversitesi Yayınları) isimli öykü kitabını buraya yazabilirim.

  1. Çokça öykü üretilen bir dönemde olduğumuz aşikâr. Bu üretimin birkaç senedir yaygınlaşan dergi ve fanzin yayımcılığının sonucu olduğunu düşünüyorum. Birkaç yıl öncesine kadar bağımsız dergileri ve fanzinleri sayabilirken, artık takip etmekte zorlanıyorsunuz. Hatta takibi bırakıyorsunuz. Genç cenahın bu tarz girişimlerde bulunması takdir edilesi. Lakin şahsi düşüncem şöyle bir handikap söz konusu: Dergilerde öyküleri, şiirleri çıkan genç arkadaşlarımız iyi yazdıklarını, nitelikli ürettiklerini düşünmeye başlıyorlar. Ve çalışmıyorlar; iyi yazmanın yolu ciddi çalışma ve okumadan geçer. Buralarda yetiştiğini, gelişimini tamamladığını düşünen arkadaşlarımız dosyalarını yayımlatmanın derdine düşüyorlar. Yayınevlerinin işi gerçekten çok zor. O kadar dosya içerisinden doğru dosyayı bulabilmek gerçekten meşakkat. İyi öyküyü bulup okuyabilmek, içinde bulunduğumuz dönemde iyice zorlaştı… Özellikle bu yıl çok fazla ilk öykü kitabının çıkması, bu birikmişliğin bir ürünü gibi görünüyor. Lakin bu sene yayımlanan çoğu ilk kitabı okumuş bir okur olarak, iyi sesler, farklı kalemler çıkacağını önümüzdeki senelerde daha iyi göreceğimizi söyleyebilirim.

 

2) soruşturma oğuzhan yeşiltuna

Edremit doğumlu. Çeşitli dergilerde öyküleri yayımlandı. İlk kitabı Ev Yapımı Hüzünler Notabene Yayınları tarafından 2017’de çıktı. Halen Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenimini sürdürüyor. İkinci kitabının çalışmalarına devam ediyor.

Oğuzhan Yeşiltuna

 

  1. Birer okur olarak okuduğumuz kitapların çoğunun iyi olduğuna inandırabiliyoruz kendimizi. Herhangi bir kitabı okumayı seçerek aynı zamanda onu okuma süremiz boyunca pek çok kitaptan vazgeçmiş de oluyoruz. Bu yüzden okurun herhangi bir kitabı beğenmediğini belirtmesi sık görülmeyen ve hayli zor bir durum fikrimce. Zor olandan başlamam gerekirse, her kitabın her okurda farklı etkileşimler doğurabileceği ve bu yüzden de nesnel kötünün olmadığı çekincesini koyarak, Anıl Mert Özsoy’un Korku Yokuş Aşağıydı’sını beğenmediğimi söyleyebilirim. Özsoy’un okurken yazımı aceleye gelmiş izlenimi uyandıran cümleleri ve çokça kullanılmış öykü konularını malzeme edinse de yeni bir şey söylemiyor oluşu beni bunu belirtmeye itiyor. Kendisi ve okurları hoş görsün. Yıl içerisinde çıkan öykü kitaplarından beni en çok etkileyen ise Abdullah Ataşçı’nın Kimse Bilmesin adını taşıyan toplu öyküleri oldu. Tavsiye üzerine arayıp da bulamadığım eski kitaplarıyla birlikte yayımlanmamış öykülerinden de oluşan bu toplamı çıkar çıkmaz alıp okumuştum. Yolun henüz başında olan biri olarak bana bir coğrafyanın, dili anlamsız zorlamalara sürüklemeden ve yaşanmışlıkları romantize etmeden de anlatılabileceğini göstermesi benim için çok değerliydi.

  1. Sayısal artıştan bir kaygı duymuyorum açıkçası. Bugün basılan bin kitaptan yarına kalacak birkaç eser çıkacak elbette. Bırakalım yazan yazsın. Tanıdıkları varsa rahatça, yoksa biraz uğraşarak bastırsın. Bu noktada her kitabın kendi yolunu çizdiğine inanıyorum. Yazarken hangi noktalama işaretlerini kullanmamamız, öyküde olabildiğince sıradan olayları anlatmamız gerektiği gibi tek tipleşmeye yol açan görüşler öyküye zarar veriyor esas. Neyse ki iyi edebiyat bunların hemen ardında, yıkarak varılan bir yerde bulunuyor. Raymond Carver taklidi öykülerde ya da yazmanın bilmem kaç kuralında değil.

Gamze Arslan

2) soruşturma gamze arslan

1986 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü ve Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü Dramatik Yazarlık Anasanat Dalı’nı bitirdi. 2016 yılında Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde öykü dalında ödüle değer görülen Çerçialan isimli dosyası Varlık Yayınları tarafından basıldı. İstanbul’da yaşıyor. Senaryo yazarlığı ve dramaturgluk yapmakta.

 

  1. Zamanın ve mekânın belirsiz kılınıp karakterlerin adsızlaştırıldığı ve dilin oldukça yalın, aforizmalara boğulmadan, ne anlatmak istediğinden emin bir şekilde kullanıldığı Engin Türkgeldi’nin Orada Bir Yerde’si 2017’nin en beğendiğim öykü kitaplarından biri oldu. Anlatıcıların sesleri o kadar kuvvetliydi ki, biz de okur olarak “Orada Bir Yerde” dolaştık gibi hissettim. 2017 senesi içerisinde çıkan ve okuduğum öykü kitapları arasında kesin sınırlarla “beğenmediğim” bir kitap olduğunu söyleyemem. Belli noktalardan bir okuyucu olarak eksikliklerini hissettiğim ya da bağ kuramadığım kitaplar oldu diyebilirim sadece.

  1. Öncelikle üretimin çokluğunu farklı noktalardan okuyabiliriz diye düşünüyorum. Öykünün serüveni açısından baktığımızda bize heyecan verici gelen bu durum, tüketim hızının yükseldiği bu çağ için göz korkutucu ve endişe verici bir hal almaya başlıyor. Son dönemde “hızlı tüketilen dergi”lerle birlikte öyküde dil, duyuş, dünya, karakter ve biçim kavrayışları silikleşmeye başladı sanki. Bu da ister istemez okuyucunun hep daha fazlasını istemesini ve içerilerde bir yerlerde tortuların kalmasını beklemeden bir yenisine geçmesini beraberinde getirdi. Yine de üretimin fazla olmasını öykü için umut verici buluyorum. Bu durumun ne istediğini bilen okuyucu için eleştirel bir bakış sağladığını ve geliştirilecek seçici tavrın öykü dünyasına yansıyacağını düşünüyorum.

2) soruşturma mustafa orman

Çeşitli dergilerde öyküleri yayımlandı. İzafi edebiyat dergisinin yayın yönetmenliğini yaptı. İlk öykü kitabı Derdin İncinmesi Everest Yayınları’ndan çıktı.

Mustafa Orman

 

  1. Kültürel alan da siyasete benzer bir yapıyla ilerliyor. Orta sınıf tahakkümündeki üstten bakışın karar merci olduğu bir ortamdan bahsediyorum. Ama son sözü dipten gelenler söyleyecektir, deyip asıl konuya geçebilirim: Benim bir şeyler söylemem bir şeyleri değiştirmeyecek bunu da çoktan biliyorum. Bir kavramı, bir olayı reddetme mekanizması yok hiçbir metinde. Buna yazarın yaşamı da dâhil. Her şey kişisel mubahlar meclisinde ağırlanıyor. Eleştirilerde ya herkes çok mükemmel ya da çok berbat. Bu da kişisel sevme biçimini önümüze seriyor. “Ben sizi değil, metninizi sevmiyorum,” cümlesinin ötesinde daha başka şeyler dönüyor. Bu yüzden iyi metin kötü metin noktasını geçtim, bir metin var mı o da belli değil. Birçok öykü kitabı okudum. Bu da benim fikrim: Aynı konuların tekrarı beni eski kuşak yazarlarına kitaplarına götürdü. Çünkü onlar o konuları yazmıştı. Bu yüzden kitaplardan bir iki öykü ya da birkaç pasajın dışında öyle beni kendine çeken bir öykü kitabı olmadı.

  1. Öyküye elbette önemli yönden etkileri oldu. Ama rüzgâr getirdiği bazı şeyleri götürür de. Bir kuşak olamama sorun vardır. Yazılarda geçen “kuşak” kelimesi sadece doğum tarihlerinden ibarettir. Öyküde dile yönelik eğilimlerde örnekler çoğaldı. Kimi metinde hem dille hem de hikâyeyle sorunu varken, kimi metinlerde de hiçbir şeyle sorunu olmayan, bir hevesin ötesine geçmeyen konular yer aldı. Öte yandan çok sesli bir öykü dünyası oluştu. Bu ne kadar iyi tam olarak emin değilim. Sanırım bir diğer kötü yanı da öykü yazarının öykü okuyucusundan daha çok olması. Belki de sadece birbirimizi okuyoruz.

 

Güray Süngü

2) soruşturma güray süngü

Çeşitli dergilerde uzun yıllardır öyküleri yayımlanmakta. Düş Kesiği romanı ile 2010’da Oğuz Atay Roman Ödülü’nü; Kış Bahçesi adlı romanıyla da 2011’de TYB Roman Ödülü’nü aldı. Hiçbir Şey Anlatmayan Hikâyelerin İkincisi (2012) ve Deli Gömleği (2010) ile Necip Fazıl Hikâye Ödülü’ne layık görüldü.

 

  1. Beğendiklerimi elbette söyleyebilirim. Yıldız Ramazanoğlu, Adem’in Cevap Vermesi; Abdullah Harmancı, Melek Kayıtları; Mukadder Gemici, Nuh’un Kızı. Ama beğenmediklerimi söyleyemem. Ortaya nitelikli bir eleştiri koymadan bu şekilde beğenmedim demek anlamlı değil.

  1. Bu soruya odaklanmak istiyorum bu arada. Çok sayıda öykü kitabı yayınlandı evet. Bundan şikâyet edenler var. Niteliğin düştüğünü söyleyenler var. Bana göre bunlar da pek anlamlı yaklaşımlar değil. Bunca öykü kitabı yayınlanmasının öykü üzerinde olumsuz bir etkisi olmaz. Öykü sanatı açısından bakarsak, nitelik elbette aslolandır ama seviyeyi üst sınır belirler. Alt sınır değil. Beş tane çok iyi kitap çıkar, yüz tane vasat altı kitap öykü çıtasını düşürmeye yetmez. Romanda da böyledir, şiirde de böyledir. O üç beş kitap geleceğe kalır. Öykü sanatı değil de sektörel olarak bakarsak meseleye, çok kitap yayınlanması pazarı genişletir, rakipler üstelik kötü öyküden bile daha kötü sayılabilecek kitaplar. Çok dergi kötüdür, çok kitap yayınlanması kötüdür, herkes yazar oldu, herkes şair oldu gibi yazıklanmaları ben tuhaf buluyorum. Büyük esere inanıyorum. Sanatın bir deha işi olduğuna inanıyorum. Öte yandan bu şikâyetler kimseye bir yarar sağlamaz.

 

Orçun Ünal

2) soruşturma orçun ünal

Uygulamalı tiyatro, Türkoloji ve Karşılaştırmalı Dil Bilimi okudu. 2012’de Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde dikkate değer bulundu. 2014 yılında altkitap öykü ödülünü aldı. Aynı yıl Raskol’un Baltası Yayınları’ndan Dekadans ve Ölüm adlı ilk öykü kitabı çıktı. Çeşitli dergilerde öyküler yazmaya devam ediyor.

 

  1. Bu soru bana güncel edebiyatı biraz geriden takip ettiğimi fark ettirdi. 2017’de yayımlanan öykü kitaplarından ziyade geçen senelerden kalanlara odaklanıyormuşum demek ki. Son yıllarda Türkiye’de çok fazla öykü kitabı çıktığı için her şeyi sıcağı sıcağına takip etmek zor. Okuma vaktimiz kısıtlı, değerli. Yeni çıkan her kitabı okumak istesek de mümkün değil. Bir yıl gibi kısa bir süre içinde bile kimlerin süzgecin üstünde kaldığı hemen belli oluyor. O yüzden biraz bekleyip titiz seçimler yapmakta fayda var. Yakın zamanda okuduğum güncel bir öykü kitabı var gerçi: Engin Türkgeldi’nin Orada Bir Yerde’si. Sadece bir ilk kitap olarak değil, genel anlamda beğendiğim bir eser oldu. Beğenmediğim kitaplarsa seneye kalsın.

 

  1. Kanımca, az ya da çok kitap yayımlanmasının pek önemi yok. Her halükarda, edebî kalite değişmiyor. On kitaptan da yüz kitaptan da geriye yalnızca üç beş kitap kalıyor. Ne var ki çok kitabın bir medya -özellikle sosyal medya- kirliliği yarattığı açık. Çok sayıda yayın, suyu bulandırıp iyi olana kısa sürede ulaşmamıza engel oluyor. Yine de çok üretim az üretimden iyidir düşüncesindeyim. Hiç kimse, yazmadan daha iyi olamaz. Hepimiz ancak yazdıkça daha iyi yazacağız.

 


*Mavi Yeşil Dergisinin Ocak-Şubat 2018, 109.sayısında yayımlanmıştır.


“Orada Bir Yerde” Ne Var? *

 

Orada Bir Yerde, Engin Türkgeldi’nin ilk matbu öykü kitabı. Kendisini çeşitli öykü dergilerinden tanıyanlar mutlaka olacaktır. Aynı zamanda elektronik ortamda yayın yapan mevsimlik altZine edebiyat dergisinin yayın kurulunda yer alıyor. Türkgeldi’nin ilk öykü kitabı olan “Gölgeler Ordusu” 2003’te yine elektronik ortamda yayın yapan ve altZine’e bağlı altKitap’tan çıktı. Yakın zamanda çıkan ilk matbu öykü kitabı “Orada Bir Yerde” ile de öykü dünyasındaki varlığının tesadüf eseri olmadığını gösterdi bana göre.

 

Türkgeldi’nin hacimce ince ama buna ters orantılı bir şekilde yoğun ve etkili öyküleri, okuma sırasında olduğu kadar okuma bittikten sonra da bir hayli düşündürüyor okuru. Anlatımı her ne kadar son derece akıcı olsa da bu akıcılığın içinde muhteva olarak zihinsel efor gerektiren öyküler kaleme aldığı da bir gerçek. Öyküleri birkaç anahtar kelimeyle tanımlamak gerekseydi ilk olarak –tıpkı arka kapağında da vurgulandığı üzere- “fantastik, muğlak, alegorik, distopik” derdim. Peygamberler, krallar, köleler, efendiler, cüceler, cellatlar ve daha niceleriyle adeta bir orta dünya atmosferi sunuyor Engin Türkgeldi. Ancak bu anlatı hiç de zorlama değil, tam tersine doğal akışında ilerleyen, bu ilerleyişle birlikte gittikçe zenginleşen bir atmosfer yaratıyor yazar. Öyle ki Türkgeldi’nin öyküleri tıpkı kitabın ismi gibi “orada bir yerde” geçiyor. Bu “oradalık” ister istemez metinlere bir muğlaklık ve aynı zamanda da bir alegori katıyor. Bu alegoriyle tamamlanan fantastik anlatım biçimi zaman zaman okura distopik bir lezzet de sunuyor. Yani öykülerin nerede, hangi zamanda, kimler arasında geçtiği belirgin değil çoğu zaman. Bunun, yazarın özel bir tavrının ürünü olduğunu görmek de zor değil. Öyküler içerisindeki yolculuk devam ederken; burası neresi, bunlar kim gibi sorular okurun aklına bile gelmiyor. Bunun yerine anlatının bütüncül olarak bizatihi kendisine odaklanan okur, “Orada Bir Yerde”nin muğlak atmosferinde kayboluyor. Böylece Türkgeldi sadece kendi öykü dünyasını okura sunmakla kalmıyor, bununla beraber boşlukları okurun dolduracağı ve hayal gücünün sınırlarının zorlanacağı bir anlatı bütünü ortaya çıkarıyor. Bu yüzden Türkgeldi’nin öykülerini kelimelerle yapılan bir resme benzetirsek sanırım abartılı bir ifade kullanmış olmayız.

 

Öykülerin genel atmosferi fantastik bir anlatıyla kurulu, zaman zaman distopik bir kurguya varan yapıda demiştik. Bu kurgusal düzen içerisinde yazar dili ustalıkla kullanarak okurun kopmasının zor olduğu bir anlatı geliştiriyor. Anlatı içerisindeki dünyanın, kendine has düzeni ve bir ilerleyiş biçimi var. Ancak bu düzen içerisinde başlangıç veya sonun bir önemi yok gibi görünüyor. Öyle ki yazarın, okurun hayal gücünü ortaya çıkarmak ve okuru da metne dahil edebilmek adına böyle bir yaklaşım seçtiği de düşünülebilir. Örneğin, Kutsal adlı öyküsünün son paragraflarındaki cümleler, yazarın bu tavrının belirgin örneklerinden biri: “Çok sıcaktı. Terden bir hale veya bir taç vardı sanki başımın etrafında. Gökyüzüne kaçamak bir bakış attım. Güneşin daha önce nerede olduğunu hatırlayamadım. Yükseliyor muydu, yoksa batıyor muydu? Müneccimbaşı bana yaklaştı. Beklenen an gelmişti. Kılıcını havaya kaldırdı. Bir hükümdarı kutsayacak veya bir kurbanın boynunu vuracak gibi.” Bu alıntıdan da anlaşılacağı gibi Türkgeldi’de belirgin bir son yok. Bundan ziyade sona dair soru işaretleri ve ucu açık ifadeler var. Bununla birlikte zamanın ve mekanın neresi olduğuna dair muğlak ifadeleri de anlatıyı zenginleştiren ve okurun metne karşı soru sormasına yardımcı olan ayrıntılar. Metnin belki de en önemli özelliği bu muğlaklık üzerine kurduğu fantastik anlatı.

 

Türkgeldi, belki de gecikmiş, ilk matbu kitabıyla öykü dünyamız içerisindeki kendine has konumunu sağlamlaştırdı bana kalırsa. Pek çok açıdan çizgi dışı olan öyküleriyle bundan yıllar sonra da güncelliğini koruyacak ve okunmaya devam edecek gibi. Zaman gösterecek…


__________________________


* Arka Kapak, 24. Sayı, Eylül 2017.


Borges Uykudan Uyanırsa*

“Yani buraya gelecek herkes oyun izlemeye gelecek ve siz o kadar insanı oyuna getirmek zorunda kalacaksınız. Kandırmalısınız onları. O kadar müthiş kandırmalısınız ki söyleyeceğiniz bütün yalanlara kanıp ortada bir yalan yokmuş zannetsinler. Ki kandırabildiğiniz kadar işiniz gerçek olacaktır bunun farkındasınızdır biliyorum.” diyor Remzi Şimşek “Borges mi Ben mi” adlı öykü kitabının “Oyun” isimli öyküsünde. Bu uzun alıntıyı yapma sebebim, kitabı oluşturan öykülerin bütünüyle bir paralellik içermesi, belki de kitabın mini bir özeti olması. Yalan mı gerçek mi? Oyun mu sahi mi? Bu sorular, metnin tamamında okurların kafasını kurcalayan sorular olarak sık sık kendisini hissettiriyor. Bu kafa karışıklığı öyle bir hal alıyor ki, bana kalıyorsa öykülerin yazarı da, karakterleri de bu kafa karışıklığından nasibini alıyor ve nihayetinde tıpkı soru işaretiyle sonlanmayan kitap ismi gibi yine soru işareti barındırmayan sorular kalıyor okurların zihninde.

 

Bu anlamda, Remzi Şimşek’in öykülerini tanımlayan en önemli kelimelerden birisi “oyun” olsa gerek. Yazar, öykülerinde düş ile gerçek arasında bir köprü kuruyor. Bazen bizatihi yazarın kendisi zaman zaman “ben buradayım” diyor; bazense karakterler kim olduklarını, ne olduklarını ve bütün bunların bir kurgu olup olmadıklarını sorguluyorlar. Remzi Şimşek her şeyi bir kenara bırakıp zaman zaman bizlere bu yazılanların sadece birer oyun, birer kurgu olduğunu hatırlatıyor. Bu anlamda büyülü gerçekçiliğe göz kırpan öyküler, Remzi Şimşek’in Borges’le arasında kurduğu bağı da gösteriyor.

 

Şimşek’in öykülerini özel kılan bir başka nokta da yakaladığı dil. Üslubu son derece yerine oturmuş, akıcı ve iddialı anlatım biçimi, öykülerin yarı yolda kalmamasına ve vurucu bir şekilde finale ulaşmasına yardımcı oluyor. Dilin yazının en önemli parçası, lokomotifi; onu bizzat var eden unsur olduğunu düşünürsek, Remzi Şimşek’in üslubunun okuru kolay yakalayabilecek ancak kolay bırakmayacak bir dil üzerine kurulu olduğunu söylememiz mümkün gibi görünüyor. Özellikle vurucu sonla biten öyküleriyle, okuru o sona bir nefeste taşıdığını vurgulamak gerek. Kısacası Şimşek’in dili son derece oturmuş, bir anlatım biçimi olarak öyküye son derece yakışan ve iddialı bir dil.

 

Bununla birlikle Şimşek’in kurgu dünyası da son derece zengin ve geniş. Her şey yerli yerinde. Laf kalabalıkları, gereksiz diyaloglar ve özlü sözlerle bezeli değil öyküler. Şimşek’in en büyük derdi hikayesini anlatabilmek ki bunu da son derece etkili kurgularıyla hasarsız bir şekilde başarıyor. Öykülerin iskeletindeki sağlamlık, okurun öykülerin çatısına dair kafasında soru işareti kalmamasına da yardımcı oluyor. Iskalamayan, hedefi vuran öyküler yer alıyor kısacası “Borges mi Ben mi”nin içerisinde.

 

Remzi Şimşek, on iki öyküden oluşan bu kitabında, bazı öyküleri birbirinin devamı ya da bir bütünün parçaları olarak kuruyor. Bunu da vurgulamak gerek. Bakış açılarını biraz değiştirerek aynı anlatının içine tekrar tekrar sokuyor okuru. Ama bunu yaparken oldukça temkinli ve hassas davrandığını da söylemek gerek. Öyle ki okur, herhangi bir öyküde “bunu daha önce okumuştum” hissine kapılmıyor. Tam tersine, aynı kurgu denizinde yüzdürse de okuru boğmadan, ona yeni bir derinliği göstererek tamamlıyor öykülerini. Bu anlamda da dikkate değer bir öykü zenginliği ve biçin ustalığı var Şimşek’te.

 

“Borges mi Ben mi” okurun kafasını karıştıran, soru sorduran ama illaki cevapları bulmaya sevk etmeyen öykülerden oluşuyor. Şimşek, okurlara bir kapı aralıyor; bir ışık gösteriyor. Gerisini ise okurun kendisine bırakıyor. Yazarın ilk öykü kitabı olmasına rağmen son derece başarılı metinlerle dolu olduğunu söylemek gerek bu yükte hafif pahada ağır kitabın. Akıcı ama bir o kadar yoğun bir kapıdan girmek isteyen okurlar, Şimşek’e mutlaka şans vermeli.

 

Bunun dışında ufak bir eleştiri ile bitireceğim: Kitapta sık sık kendisini tekrar eden, son derece ciddi noktalama ve imla hataları var. Kitabın bir editörü ve bir de redaktörü olduğu künyesinde yazılı. Ben onların yerinde olsam bu 90 sayfaya bile varmayan incecik kitabı, en azından yazarının emeğini göz önüne alarak yeniden okur ve düzeltirdim. Zira ben kabaca kırkı aşkın hata buldum. Böylesi sağlam kurgulanmış, etkili bir dille kaleme alınmış öyküler, bu hataları hak etmiyor diye düşünüyorum.

 

Kitabı bitirdiğinizde Remzi Şimşek’in sorusunu kendinize tekrar soracak ve belki bir cevap arayacaksınız: Borges mi Ben mi? Cevap: İkiniz birden.


___________________________

* Arka Kapak, 23. Sayı, Ağustos 2017.


Kent İnsanının Yeni Haritası: Tekme Tokatlı Şehir Rehberi

 

Tekme Tokatlı Şehir Rehberi

Kent İnsanının Yeni Haritası: Tekme Tokatlı Şehir Rehberi *

Mevsim Yenice’yi 2015’te aldığı altKitap öykü ödülünden ve iki yıl üst üste farklı dosyalarla katıldığı ve ikisinde de dikkate değer görüldüğü Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nden tanıyor olabilirsiniz. Ödülleri bir kenara bırakırsak –ki benim için bir şey ifade etmiyorlar- özellikle son zamanlarda farklı dergilerde sık sık öyküleri yayımlanan bir isim Mevsim Yenice. Bu anlamda bakarsak öyküde oldukça üretken ve kendini yenilemeye çalışan bir isim olduğunu söyleyebiliriz onun. Bu üretkenliği nihayet edebiyat dergilerinin sınırlarını aşarak kitaplaştı. İlk öykü kitabı “Tekme Tokatlı Şehir Rehberi” yakın zamanda Everest Yayınları’ndan çıktı.

Tekme Tokatlı Şehir Rehberi toplamda on bir öyküden oluşuyor. Bir ilk kitap için ideal sayılabilecek bir sayı. İlk kitaplar her zaman bir riski de beraberinde taşır maalesef. Hele de ismi çok fazla bilinmeyen bir yazarsa kitabı çıkan, okurun öykülere temkinli yaklaşması ve daha ikinci öyküden kitabı bir kenara bırakması zaman zaman muhtemel olabiliyor. Mevsim’in avantajı, isminin sık sık öykü dergilerinde görünmesi. Ama ne yazık ki edebiyat dergilerine sınırlı sayıda ilgi duyan bir okur kitlesi var Türkiye’de ve belki pek çok başka genç öykücü gibi Mevsim’in de gözden kaçmış olması muhtemel. Her neyse… Bu mesele belki bir başka yazının konusu olabilir. Mevsim’in kitabına dönersek, belki en sonda söylenmesi gerekeni en başta söyleyeceğim, mutlaka zaman ayırılması ve şans verilmesi gereken bir kitap Tekme Tokatlı Şehir Rehberi. Hatta bir adım ileriye gidip, bir ilk kitap için gayet başarılı ve iddialı olduğunu söyleyebilirim.

Mevsim’in öykülerini genel çerçevede tanımlamak gerekseydi herhalde onlara ‘kentli öyküler’ derdim. Kentli öyküler çünkü gerek öykülerin yapısal bütünlüğü gerekse karakterlerin kurgusal dünyası son derece modern bir çizgide. ‘Kalabalıklar içerisinde yalnız bireylerin hikayeleri’ gibi klişe bir tanıma kaçmak istemem ama yine de Mevsim’in öykülerinde sık sık bu modern birey tipine denk gelmek mümkün. İşte, bu modern dünyanın içerisindeki bireylerin birbirleriyle ilişkilerinin büyük ölçüde kent dili ile kurulduğu bir atmosferi var öykülerin. Bu ilişkiler kimi zaman dede-torun, kimi zaman karı-koca, kimi zaman baba-oğul, kimi zamansa arkadaş ilişkileri oluyor. Dikkatimi çeken ana noktalardan birisi, öykülerin temel kurgusunda iki ana karakter olduğu ve hikayelerin büyük ölçüde bu iki ana karakter üzerinden şekillendiği yönünde. Hikayelerde başka karakterler de yok değil tabi ki ancak öykülerin genel çerçevede lokomotifini oluşturan bu ikili ilişkiler oluyor. Zaman zaman tekrara kaçıyormuş gibi görünse de öykülerdeki karakterlerin değişkenliği hem kurguya hem de dile yansıyor ve metin, tekrara kaçıyormuş yanılgısından hemen kurtarıyor okuru.

Mevsim’in öykülerinin bir başka dikkat çekici noktası da diyalog. Uzun bir süredir Türkçe öyküde diyalog probleminin olup olmadığı bazı eleştirmenlerce konuşulmuştur. Öyküde illa da diyalog olmalı mı meselesi bu problemin ana vurgusu olarak bir köşede kalsın. Mevsim’in öykülerinde ise diyaloglara sık sık denk geliyoruz. Bu da okuru düz bir anlatının içinde hapsolmaktan kurtarıyor muhakkak. Diyalogların kuruluş biçimi ise son derece akıcı. Okuru yormayan, zihni tırmalamayan ve karakterlerin ruh hallerine çoğu zaman son derece uygun bir üslupla verilen bu diyaloglar öykülerin çıtasını bir tık yukarıya taşıyor bana kalırsa. Üslubun temel öğesi ise tabi ki sadece diyaloglar değil. Tadında ve aşırıya kaçmayan betimlemeler öyküleri zenginleştiriyor. Öykü gibi dar alanda kısa paslaşmayı zorunlu kılan bir türde betimlemenin dozunu tutturmak pek de kolay değildir diye düşünüyorum. Mevsim’in öyküleri ise büyük ölçüde bu dozu tutturuyor. Belki zaman zaman betimlemelerin zayıf kaldığı, anlatımın az da olsa sekteye uğradığı noktalar olduğu düşünülebilir ancak bu durum metnin genel bütünlüğüne zarar vermiyor ve akıcı üslubun da etkisiyle bir çırpıda öykünün son cümlesinde buluyor okur kendisini.

Baştan beri akıcı olduğunu vurguladığım Tekme Tokatlı Şehir Rehberi’nin üslubuna yalın bir dil de eşlik ediyor. Belki de bu yalın dil sayesinde diyaloglar daha sağlam, karakterler daha dik ve kurgu daha net duruyor. Gereksiz ayrıntılarla boğulmayan öyküler sadece kendi meselesine odaklanıyor. Başta da söylediğim gibi bu mesele büyük ölçüde modern insanının hikayesi. Olabildiğince yalın bir dille kurulan bu hikayelerin en güzel yanlarından biri ise yine aşırıya kaçmayan, okuru yormayan bir humora sahip olması. Belki son derece kişisel bir yorum olacak ama eklemem gerek; özellikle son birkaç yılda genç öykücülerin bazılarında, belki birtakım çevrelerde, ortaya çıkan vıcık vıcık bir mizah anlayışı var. Öyküde komiklik yapmak, sırf komik olsun diye gereksiz dil oyunlarına başvurmak başka bir şeydir; anlattığın hikayenin kendi içerisinde komik olması ise başka bir şey. Örneğin Mevsim’in Açık Arttırma adlı öyküsü, “Rahmetli dedem kendini Freud sanırdı.” cümlesi ile başlıyor ve kendini Freud sanan bu adamla torunu arasında geçen trajikomik hikaye anlatılıyor. Bu öykü aslında büyük bir komikliğin üzerine kurulmuş değil ama yazar zaman zaman dede ile torun arasında geçen hikayeyi öyle trajik anlatıyor ki okurun bu acıklı duruma gülümsemesi içten bile olmuyor. Öykünün bir yerinde dedesi için “İnsan bunamamak için, elden ayaktan düşmemek için kendini tutar mı? Dedem tuttu. Gözlerimle gördüm.” diyen Ahmetcan’ın bu cümlesi, bahsettiğim ‘dozunda mizah’ın rengini gösteren örneklerden sadece biri belki de.

Uzatmayalım. Gözden kaçırma ihtimalimin olduğu pek çok nokta ile birlikte Mevsim Yenice’nin Tekme Tokatlı Şehir Rehberi adlı ilk öykü kitabı, üzerinde epeyce çalışılmış bir ilk kitap izlenimi veriyor. Umuyorum ki hak ettiği değeri görür. Gerek özellikle üzerinde durduğum diyalog zenginliği, gerek dozu iyi ayarlanmış betimlemeler ve humor ile birleşen akıcı anlatımı, Mevsim’in öykülerini ortalama öykü çizgisinin üzerine taşıyor bana kalırsa ve çok da yabancısı olmadığımız modern kent insanının yaşamından başka başka ve şahsına münhasır kesitler sunuyor okura. Gerisi ilk kitaplardan korkmayan cesur okurlara kalmış…

____________________________
* Bu yazı, 13 Nisan 2017 tarihli Star Gazetesi’nin kitap eki olan Star Kitap‘ta yayımlanmıştır. Yazının gazetede (bir hayli kısaltılarak) yayımlanan hali aşağıdaki gibidir.

Tekme Tokatlı Star 1Tekme Tokatlı Star 2

 


2016’dan Aklımda Kalan Şeyler

Geçen yılın son günü olan 31 Aralık 2015’te de buna benzer bir liste yapmış ve 2015 yılından aklımda kalan birkaç şeyi not almıştım buralara. Geçen yılın listesine ulaşmak isterseniz tam olarak ŞURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz. Bu yıl da benzer bir liste yapayım, hem 2016’nın tüm memlekete sirayet eden o karanlık ruhundan ziyade aklımda kalan güzel şeyleri paylaşayım, hem de kendimce bir “geleneksel liste” modu oluşturayım dedim. Bu arada bunlar yine benim 2016 içerisinde karşılaştığım şeyler. Tamamının yayın yılı 2016 olmayabilir. Onu söylemiş olayım bir daha. Her neyse… Bakalım bu yıl neler kalmış aklımda. Bu satırları yazarken gerçekten aklımda neler kaldığını hatırlamıyorum desem…

1-Öykü:
2016’da sanki bir önceki yıla göre daha az öykü yazıldı, daha az öykü kitabı çıktı gibime geldi. Ne kadar doğru bilemiyorum tabi ki. Belki de ben eskisi kadar iyi takip edemiyorum. Bu yıl da yine epeyce öykü okudum aslında. Bazıları ne yazık ki henüz kitabını çıkaramamış öykücülerin öyküleri. Gerçekten dergilerde iyi öyküler var, takip etmeye çalışın derim. Benim öykü dünyasından aklımda kalan dört öykü kitabı (yerli) şöyle oldu: Banu Özyürek – “Bir Günü Bitirme Sanatı” (Raskol’un Baltası), Ferhat Özkan – “Yoksunlar” (YKY), Güray Süngü – “Vicdan Sızlar” (İz), Mustafa Orman – “Derdin İncinmesin” (Everest).

desktop2

Dört öykücünün de temel ortak noktası, farklı farklı da olsa bir meseleleri olması.

Hepsinden tek tek bahsedip laf kalabalığı yapmak ve yazıyı sonsuza uzayan bir köprü gibi uzatmak istemiyorum ama hepsinin bence ortak bir yanı var bu kitapların. Her şeyden önce benim çok önemsediğim bir şey: Öykülerin, anlattıkları hikayenin bir meselesi var. Hepsi kendine bir dert edinmiş. Bunlar farklı farklı dertler olmasına rağmen, dili kullanma biçimlerinin özgünlüğü, bir bakıma kendi öykü geleneklerini kurduklarının da göstergesi. Aşırıya kaçmayan, çok ince bir mizah da bu öykü kitaplarının önemli ortak noktalarından biri. Okurun gözüne sokmadıkları konularla, gereksiz laf kalabalığı ve betimlemelerle bir yığıntı oluşturmamalarıyla ve komik olmaya çalışmayan hallerine rağmen zaman zaman tebessüm ettirebilmeleriyle bu dört öykü kitabı sanırım en çok aklımda kalan kitaplar oldu. Bu arada artık beğenmediğim öykü kitaplarını yarıda bırakıyorum. Zamanım yok. Bu yıl epeyce öykü kitabı yarıda bıraktım sanırım. Onları buraya yazmıyorum tabi.

Bu arada Ferhat Özkan ile yaptığım ve Öykülem’de çıkan bir röportaja ŞURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz. Mustafa Orman’la yaptığım ve K24’te yayınlanan bir başka röportaja da yine ŞURADAN ulaşmanız mümkün.

2-Roman:
Evet, gerçekten artık çok fazla roman okumuyorum sanırım. Bu yıl, daha önce okumadığım iki usta isim ile tanıştım ve tadı damağımda kalan iki roman okudum. Biri, Luigi Pirandello -“Biri, Hiçbiri Binlercesi” (Alfa) ve diğeri Péter Esterházy –  “Basit Bir Hikaye Virgül Yüz Sayfa” (Everest).

2016-romanlar

İyi metinler, popüler edebiyat ürünleri arasında kaybolup gidiyor. Bu iki roman da o kaybolma ihtimali olan kitaplardan. Kaybolmadan okuyun..

Pirandello bir klasik. Ben çok geç okudum ve bu kadar geç kalışıma üzüldüm açıkçası. Son derece akıcı dili ve adeta insana kendi varlığını yine kendisi üzerinden bir okuma sunma denemesi ile Biri, Hiçbiri, Binlercesi beni son derece etkileyen bir roman oldu. Romandan altını çizdiğim birkaç satırı twitterda paylaşmıştım. ŞURAYA TIKLAYARAK birkaç pasaj okumanız mümkün olacak romandan. Esterházy, yakın zamanda (Temmuz 2016) ölen bir yazar. Uzun zamandır yine Everest’ten çıkan bir başka kitabını elimde tutuyorum ama okumaya fırsatım olmadı. Bu roman her şeyden önce teknik olarak çok başarılı. Kurguya getirdiği bakış açısı, romanın çıtasını yükseltmeye yetmiş aslında. Maddeler halinde yazılan roman, sağır bir aktarıcı tarafından etrafında olan bitenin bize gösterilmesiyle ilerliyor. Maddeyi ve metafiziği de zaman zaman sorgulatan roman, gerek anlatım biçimi gerekse anlattığı şey itibariyle zaman ayırmaya değer.

3-Biyografi:
Geçen yıl koymadığım bir başlığa bu yıl yer vermek istedim. Çünkü çok sağlam iki ismin otobiyografisini okudum. Bunlardan birisi zaten önceki yıllarda okumaya başladığım ve 2016 yazında beşlemenin son kitabının da piyasaya çıkmasıyla tamamladığım Thomas Bernhard’ın otobiyografi serisi. Serinin son kitabı “Çocuk” (Sel). Bir diğer kitap ise G. Papini’den “Bitik Adam” (MonoKL).

otobiypgrafi-2016_

Thomas Bernhard’ın otobiyografi serisi toplamda beş kitaptan oluşuyor. Yeni baskıları Sel Yayınları tarafından çıktı. Bitik Adam, MonoKL Edebiyat’ın bastığı en iyi kitaplardan biri.

Bernhard’ın çocukluğundan başlayıp hayatını anlattığı ve sonrasında yine başladığı yere döndüğü yaşam hikayesi, onun diğer metinlerine ışık tutması bakımından da önemli bana kalırsa. Bernhard’ın huysuzluğu, huzursuzluğu, öfkesi, kırgınlığı ve hayata karşı hissettiği her şey bu satırlar arasında var.  Papini, öyküleri ile önemli takipçiler edinmiş kült bir yazar. Hatta İtalyan edebiyatının en önemli isimlerinden biri bile sayılabilir. Onun hayatı, Bernhard’a göre zaman zaman daha dışa açık, çeşitli siyasi hareketlerin peşinden koşma şeklinde devam etmiş. Ama nihayetinde yaşlılık zamanlarında döndüğü yer, kendini sorgulaması ve acaba bunca yaşadığım boşuna mıydı gibi bir fikir etrafında kafasındaki onlarca soruyu kağıda dökmesi olmuş. Bernhard’ın bendeki yeri ayrı. Ama Papini’nin hayat hikayesi de kesinlikle ufuk açacak ayrıntılar taşıyor.

4- Film:
Bu yıl epeyce film izledim sanırım. Çoğu harika filmlerdi. Twitter üzerinden zaman zaman izlediğim filmleri hem kendime not olsun hem de belki birileri izler beğenir diye paylaşıyorum. Konularını falan yazıp tadını kaçırmayayım, belki burayı da görüp izleyenler olur. Afişlerini şöylece bırakıp geçeceğim o yüzden 2016’da izlediğim üç filmin. Üçü de başka başka güzellikte filmlerdi.

“American Pastoral”, P. Roth’un aynı adlı eserinden perdeye aktarılmış. Son derece çarpıcı bir film. Mikro düzeyde bir aile çatışması anlatılırken, büyük resimde Amerika tarihinden önemli bir kesit sunuluyor. “Chant D’Hiver” bu yıl izlediğim en sıra dışı filmlerden biriydi. Teknik olarak epeyce beğendiğim bu filmin tanıtım metninde şiirsel bir sosyopolitik taşlama olduğu yazılı. Bu tanımı sonuna kadar hak ediyor sanırım. “Rams”, İzlanda’nın soğuğu ekranda akıp giderken içinizi ısıtacak bir film. Afişte gördüğünüz üzere bu filmin en önemli karakterlerini koyunlar oluşturuyor. Bir yandan da bir abi-kardeş çatışması var. İskandinav sinemasını sevenler için ilaç gibi bir film desem yeridir.

5-Tiyatro Oyunu:
jokonun_dogum_gunuTam da 2016 doğru düzgün oyun izleyemeden geçti gitti dediğim bir anda, Aralık ayının son günlerinde Joko’nun Doğum Günü imdada yetişti. Sadece 2016 yılı için değil, kendi kişisel tiyatro seyir tarihim içinde de izlediğim en iyi oyunlardan birisi. Oyunda ne mi var? Sınıf çatışması var. Seçkinler-halk çatışması var. Yabancılaşma var. Bütün cast harika ama ben Joko rolündeki Tolga İskit’e özellikle bayıldım. Yolcu Tiyatro harika bir iş çıkarmış doğrusu. Bu oyun muhtemelen önümüzdeki zamanlarda da oynamaya devam edecektir. Algınızı allak bullak eden, oyuncuların üst düzey performans sergilediği bu oyunu bir şekilde izlemenizi mutlaka tavsiye ediyorum. Sabit bir yerleri olmadığı için geziyorlar. Ben Oyun Atölyesi’nde (Kadıköy) izledim. Başka yerlerde de denk gelmeniz mümkün. Joko’yu mutlaka tanıyın. Tabi hala tanıyacak bir Joko kalmışsa…

6-Müzik:
Yeni albümler dinlemeyi, yeni gruplar keşfetmeyi çok seviyorum. Gençliğimden beri öyle aman aman metalci bir çocuk olmadım. Kafam almadı galiba, niye bilmem. Ama Metallica’yı bir başka sevdim. Dinledim. Yıllar önce (2008 miydi?) Türkiye konserlerinde çok eğlenmiştik. Millet, bitti artık bu adamlar, dedikçe Metallica harika albümler yapmaya devam ediyor. Aslında bu yılın müzik kategorisine herhangi başka bir albüm de koyabilirdim ama Metallica geldi mertlik bozuldu! Onlar varken, gönlüm başka albüm paylaşmaya elvermez. 2016’nın albümü benim için Metallica’dan “Hardwired… to Self-Desturct” oldu. Harika bir albümle yine karşımızdalar. Albümden en sevdiğim parçalar, şimdilik, Atlas Rise ve Now That We’re Dead. Bence yaşayan en iyi, en baba grup Metallica. Çok uzun süre dinleyince kafam şişse de seviyorum onları. Sert bir şeyler sevenler mutlaka dinlesin derim.
hardwired-to-self-desturct

________________________________________________

2016 maalesef epeyce yordu bizi memleket olarak. Üzüldük, ağladık, çoğu zaman başka şeylerle ilgilenemeyecek kadar yoğun geçti gündem. Zamana inanan birisi değilim ama belki 2017 daha iyi gelir, ne bileyim. Umut işte.

Bu arada ben bu sene epeyce güzel maçlar izledim. İçerde Manchester United ve Galatasaray’ı yendiğimiz maçlar harikaydı. Baskette de yine iyiyiz. Onun dışında beni azıcık tanıyanlar biliyor zaten super hero takıntımı. Bu yıl Flash, Arrow ve Legends of Tomorrow dizilerine epeyce mesai harcadım. Bak, geçen seneye kıyasla kahveye gidip okey, batak masalarında pek dirsek çürütemedim. Mutsuzum. Bu yıl telafi ederim ama. Bu arada tezi hala bitiremedim ama artık uzatmalar geldi çattı, o yüzden inşallah bu yıl bitecek.

Her neyse. 2016 listemde olan birtakım şeyleri yazmadan geçmeyeyim dedim. Umarım birilerinin ilgisini çeker. Sizin de, ya abi şunu izledin mi, şunu okudun mu, dediğiniz şeyler olursa yoruma yazabilir, maille ulaşabilirsiniz. Paylaşarak çoğaltalım.

2017 mutlu, sağlıklı, huzurlu geçsin. Her şeyden önemlisi çocuklar gülsün. Dünya çocuklar gülecek kadar güzel bir yer olursa, hepimiz güleriz zaten ne de olsa.