Tag Archives: Radikal Kitap

Okur Metinle Baş Başa (Radikal Kitap 683. Sayı)

kuşla kediye ağıt

Sınırları Aşmak: Kuşla Kediye Ağıt * [1]

2013 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’ne Zeval adlı şiir kitabıyla layık görülen Fırat Caner, çok geçmeden yeni kurmaca anlatısı olan “Kuşla Kediye Ağıt” ile tekrardan okurunun karşısına çıktı. İthaki Yayınları etiketiyle piyasaya sürülen kitap, 2013’te Zeval ile eş zamanlı olarak okurunu selamlayan bir önceki anlatı kitabı Hayıflanma gibi yine yazının sınırlarının ve olanaklarının bir hayli zorlandığı bir eser olarak karşımızda. Fırat Caner, sadece dilin olanaklarını oldukça geniş tutmakla kalmayıp, kurguda da deneysel edebiyatın örnekleri olarak görebileceğimiz bir çeşitliliğe gidiyor son kitabında. Bütün bu girişimler de sonuç olarak okura, keyifli ve bir o kadar da çok yönlü bir okuma seyri sunuyor.

Kuşla Kediye Ağıt, bir yazarın “yazar” olma çabasıyla çıktığı yolu anlatıyor temel olarak. En azından başlangıç bu şekilde ancak hikâyede pek çok farklı karakter ve o karakterlerin birbirleriyle ilişkisi temelinde kurulmuş pek çok farklı küçük hikâye var. Tabi ki her anlatının bir başlangıcı ve bir sonu vardır ancak biliriz ki (özellikle postmodernizm sürecinde) romanlar ya da öyküler, kitapların son sayfalarında bitmez. Kitap kapandıktan sonra da o hikâye, okurun zihninde devam eder. Bu anlamda Kuşla Kediye Ağıt’ın da aslında bir başı ve bir sonu yok. Sanki hayatın bir noktasından bir kesit sunar gibi, bir fotoğraf karesine bakar gibi bakıyorsunuz esere. Bu yüzden de kitabın herhangi bir sayfasından herhangi bir kısmı rastgele okuyacak bir okur için de yazılan şeyler anlamsız bir metin gibi durmayacaktır. Türler arasında serbestçe gezinen Caner, okuru sıkmadan farklı bir yolculuk sunuyor anlatının sayfaları arasında.

Kuşla Kediye Ağıt, yazar olma amacında olan Mehmet’in hikâyesi. Bir yayınevine giden Mehmet, elinde tuttuğu yayımlanmaya hazır dosyasını yayınevi editörüne götürüyor ve yazdıklarının çıkış noktasının ölmüş kardeşinin günlüğü olduğunu söyleyerek dosyayı editöre anlatıyor. Kardeşinin günlüğünden parçalar olduğu söylenen kısımlar kitabın başına koyularak kitap piyasaya sürülüyor. (Gerçekten de Kuşla Kediye Ağıt, önsöz ve sunuşun ardından bu şekilde başlıyor.) Ancak bir süre sonra Mehmet’in aslında bir kardeşinin olmadığı anlaşılıyor ve zaten kitap da satmıyor. Bu aşamadan sonra ise anlatının –bana kalırsa- en dikkat çekici yönü ortaya çıkıyor. Sözde yazarımız Mehmet için bir PR çalışması yapılıyor ve Mehmet kısa sürede dünya çapında bir yazar oluyor. Meseleye buradan bakınca günümüz kültür endüstrisinin geldiği nokta, kitabın anlamının değiş(tiril)mesi ve bu çerçevedeki kapitalist ilişkiler dikkat çekici bir şekilde göze çarpıyor. Kültür endüstrisinde, “yazar” olmanın getirileri ve nitelikli edebiyatın aslında ne olduğu tartışmaları da böylece yeniden sorgulanmaya açılıyor. Kitabın zihin açıcı bir boyutunun da bu olduğu kanaatindeyim.

Kitabın bir başka özelliği de kendi oluşum sürecini anlatması aslında. Mehmet’in bir yandan başından geçenler aktarılırken bir yandan da kitaba ismini veren bir kuş ile bir kedinin aşkları anlatılıyor. Kitabın bu kısımlarında, dilinin rengini de değiştiriyor Caner ve aşkın anlatıldığı satırlarda daha şiirsel ve nispeten lirik bir dil kullanmayı tercih ediyor. Üsluptaki bu değişme aslında konuya da paralel olarak farklılaşıyor. Aşkın yasak olduğu bir dünyada aşk için devrim yapabilecek kadar ileri gidebilmeyi anlatan hikâyeyi, belki biraz da modern aşk anlayışı üzerinden okumalıyız.

Metinde hem birbirine bağlı hem de birbirinden farklı olarak ilerleyen hikâyeleri okurken, bu hikâyelerden hangisinin lokomotif unsur taşıdığını anlamak da zorlaşıyor. Öyle ki herhangi bir anlatı diğerlerinin taşıyıcısı olarak okunabilecek durumda. Burada da belki de okurun bakış açısı ve yönelimi ön plana çıkıyor. Yazar, eserini yazıp bitirdikten sonra pası okura atıyor ve o dakikadan sonra da kitap, yazarın olmaktan çok okurun kitabı olmaya başlıyor. Bu yüzden de her okura göre farklı bir okuma seyri çıkıyor ortaya. Caner’in yapmak istediği biraz da bu belli ki. Okuru, metinle baş başa bırakmak.

Üstkurmacanın sınırlarını bir hayli genişleten Kuşla Kediye Ağıt, kültür endüstrisi, aşk, devrim, yazarlık senaryosu gibi başlıklardan yola çıkarak farklı bağlamlarda okunabilecek bir anlatı. Roman, öykü, şiir, deneme, tiyatro gibi farklı türlerin bir araya gelebileceğini gösteren Fırat Caner, yazının olanaklarının ne kadar genişletilebileceğini de gösteriyor bize. Kuşla Kediye Ağıt’ı okurken bazen oksijenin nefes almak için yeterli bir öğe olmadığını da hissedecektir okur. Kitabın son sayfasını okuyup bitirdiğinde ise aslında hikâyenin bitmediği, tam tersine yeniden ve yeniden başlayabileceğini görecek. Kuşla Kediye Ağıt kafamızdaki sorulara cevaplar vermek bir yana dursun, onlara yeni sorular ekleyen bir metin. Soru sormaktan korkmayan okurun sevebileceği cinsten.

okur metinle baş başa

* Radikal Kitap’ın 18 Nisan 2014 Cuma günkü 683. sayısında  yayımlanmıştır.

[1] Metni ilk bu başlık altında ve aşağıdaki şekilde yazdım. Radikal Kitap editörleri ilgili kısımları değiştirme gereği duymuş. Ben yine de kendi yazdığım şeklini buraya koyuyorum. Gazetede yayımlanan hali de yazının altındaki görseldedir.

 

Reklamlar

ŞİİRİN YENİ DURAĞI (Radikal Kitap 659. Sayı)


Zeval

ŞİİRİN YENİ DURAĞI *

Her yıl dönüşümlü olarak farklı bir türe verilen Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’ne bu yıl şiir dalında Fırat Caner’in Zeval isimli kitabı layık görüldü. Mühendislik eğitiminin ardından edebiyat alanında eğitim hayatına devam eden Caner, hala Türk Dili ve Edebiyatı alanında akademisyen olarak çalışıyor. Çalışma hayatını bir kenara bırakırsak, edebiyatla akademi dışında da (belki de akademide olduğundan daha fazla) ilgileniyor Caner. İşte “Zeval” de bu ilginin bir meyvesi…

Bu yılın haziran ayında piyasaya çıkan Zeval, üç bölümden oluşuyor. Aslına bakılırsa bu üç bölüm de biçimsel özellikler bakımından birbirinden çok farklı birer görüntü çiziyor. Üç bölüm de ayrı birer şiir kitabı gibi. Ancak bu, şiirler arasında bir kopukluk olduğunu göstermiyor. Aksine, Caner kullandığı muhteva ve dağarcık bakımından şiirlerini aynı çatı altında okumamıza da yardımcı oluyor. Her şiirin, her bölümün ayrı bir dünyası var ve o dünyalar esasında, bir bütünün parçası gibi.

İlk bölüm, kitapla aynı adı taşıyan, Zeval… İlk bölümde “kutsal”a karşı bir söylem var. Şaman fikrini merkeze alan bu bölümde medeniyet, din, inanç sistemi, yaşam ve ölüme dair olan düşünceler dikkat çekiyor. Şiiri kullanarak adeta bir inanç sistemi eleştirisi ya da dinler tarihi okuması sunuyor okurun önüne Fırat Caner. Zaman zaman ağır bir sorgulamaya dönüşen ilk bölüm şiirlerinde kaleminin ucunu da bir hayli sivriltiyor bana kalırsa şair. Dinlere dair olan söylem ile eylem arasındaki kopukluğu da bu şekilde gösteriyor bize. Örneğin melancholia adlı şiirindeki “uzun kitaplar yazılıyor / çok sonra ölümünden / ve onun adıyla başlayan / öçler alınıyor”  dizeleri, bu inanç sistemleri üzerine olan sorgulamanın sadece bir köşe başını gösteriyor bize. Olanı eleştirirken, olması gerekene de işaret ediyor sık sık satır aralarında Caner.

Taş Denizi adlı ikinci kısımdaki şiirler, ilk kısımla belli noktalarda benzerlik gösterse de biçimsel olarak daha farklı ve okuması da daha zor bir zeminde duruyor. Her ne kadar ilk bölümdeki şiirler kadar olmasa da, bu bölümdeki şiirlerde de çeşitli dini göndermeler mevcut. İmge, şiirlerinde önemli bir yer kaplıyor Caner’in. Küçük bir noktadan çıkmış gibi duran şiirler, geniş bir dünyaya açılarak çabuk tüketilmesi zor metinler sunuyor ve böylece de okurun zihnini kurcalıyor.  Taş Denizi başlıklı kısımda daha yalın gibi görünen şiirlerin altında bana kalırsa önceki bölüme nazaran daha yoğun bir anlatım var.

Kitabın üçüncü ve son kısmını ise Islıklar adlı bölüm oluşturuyor. Bu bölüm, ilk iki bölüme göre daha farklı bir muhteva içeriyor. Zeval ve Taş Denizi’ndeki duruş, dünyevi bir boyuta doğru evriliyor. Soyut olandan somut olana doğru bir değişim gösteriyor Caner’in şiir dünyası. İnanca yönelik sorgulayıcı tavır geride kalıyor artık ve dünyaya dair, kendini bulmuş bir figür çıkıyor sanki karşımıza. Ancak imgesel anlatımı devam ediyor şairin. Zaten kitap boyunca bu imgeyi genel olarak kaleminden düşürmediğini de görüyoruz Caner’in. Bu duruş, Islıklar’da da devam ediyor ve son şiir olan şiir yazmayı unuttum ile kitaba son nokta koyuluyor. Son şiir, şiir diye sunulan her satırı yeniden sorgulamamıza, okumamıza da işaret ediyor. Kendi yaptığı dünyayı kendisi yıkan Caner, bu son şiirini belki de bu yüzden, “Artık özgürüm.” şeklinde son derece sade ama bir o kadar da derin bir ifadeyle noktalıyor. Şiir, bütün bu sorgulamanın ardından özgürlüğe açılan bir kapı oluyor.

Zeval, hacmine oranla oldukça yoğun ve okunması zor bir kitap genel olarak. Bir çırpıda bitirilemeyecek, bitirilse bile tekrar tekrar dönülüp bakılması gereken, haz verici ancak hazmı zor bir metinler bütünü… Belli bir okuma birikimi gerektiriyor bu yüzden de. “… [şairin] şiirinin şimdisi sadece şiirle ilişkisinin seyrine değil, aynı zamanda okuru ile ilişkisinin olgunlaşmasına bağlıdır. Zeval, bu yönüyle benim kendi serüvenimi ifşa edişimdir, kısa bibliyografyamdır, Eco’nun bakış açsısını devşirerek söyleyecek olursam okura gelecek için verdiğim anahtardır.” diyen Caner, kendi şiirinin şifrelerini görmemiz açısından da önemli ipuçları sunuyor bize. Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nün bu yılki sahibi Zeval, ilk sayfasından itibaren okuru alıp büyük bir yolculuğa çıkarıyor ve en sonunda da okurun ruhunu özgür bırakarak bu yolculuğa son veriyor. Üslubu, muhtevası ve biçimsel özellikleri ile Zeval, Türk şiirinin önemli örneklerinden birisi olduğunu şimdiden gösteriyor bize.

 

Radikal Kitap 659

* Radikal Kitap’ın 1 Kasım 2013 Cuma günkü 659. sayısında  yayımlanmıştır.
http://kitap.radikal.com.tr/Makale/siirin-yeni-duragi-385953

 


BİR DEVAM FİLMİ: İKİYE KADAR SAYAMAMAK (Radikal Kitap 654. Sayı)

İkiye Kadar Sayamamak

 

BİR DEVAM FİLMİ: İKİYE KADAR SAYAMAMAK *

Öykünün ne olduğuna dair olan tartışmalar geçmişte olduğu gibi günümüzde de devam ediyor. Modernizm, sanatın her alanında olduğu gibi öyküye de yeni olanaklar sunmuştu. Postmodernizm de modernizmin getirdiği bu yenilikleri daha ötelere taşıdı ve hem yazara hem de okurlara yeni dünyaların kapılarını açtı. Artık günümüz öyküsü, klasik kalıplardan çoktan uzaklaştı, hem muhteva olarak hem de üslup olarak yepyeni bir şekle dönüştü ve dönüşmeye de devam ediyor. Bizim öykücülüğümüz de özellikle 50 kuşağının yenilikçi tavrında ilerlemeye devam ediyor. Bilindiği üzere 50 kuşağı, öykümüzü bir yerden alıp bambaşka bir yere taşımıştı. Günümüz genç öykücüleri de –gençten kastım artık 80’den sonra doğanlardır, belki biraz daha öncesini de “gençlere” dâhil edebiliriz ki içerik olarak yakındırlar birbirlerine- 50 kuşağının birikimini değerlendiriyor. Her ne kadar öykümüz zaman zaman bir suskunluk ya da durgunluk dönemine girmiş / giriyor olsa da birbiri ardına çıkan öykü kitapları ve verilen öykü ödülleri, öykümüzün zenginliğini görmemiz açısından da önemli.

Gökhan Yılmaz da genç kuşağın önemli öykücülerinden birisi. Üslup olarak kurmacanın sınırlarını fazlaca zorlayan Yılmaz, ilk kitabı Biraz Kuşlar, Azıcık Allah’tan sonra ikinci öykü kitabı İkiye Kadar Sayamamak’la da okuru şaşırtmaya devam ediyor. İlk kitabının üstünden henüz bir yıl geçmiş olmasına rağmen ikinci kitabıyla okuru selamlayan yazar, bu alandaki üreticiliğiyle de dikkat çekiyor bana kalırsa. İlk kitabı üzerine yazdığım yazıda Gökhan Yılmaz’ın öykülerini bir devre (modern, postmodern) yerleştirmeye yanaşmıyorum demiştim. Bu kitabı için de aynı ifadeyi kullanmakta bir sakınca görmüyorum. Çünkü yeni kitabındaki öykülerde de her şeyden biraz var.

Biraz Kuşlar, Azıcık Allah’ı “biricik egosuna, hiçtenlikle” ithaf eden Yılmaz, İkiye Kadar Sayamamak’ın ithafında da aynı çizgisini sürdürüyor ve kitabın henüz başına “biricik ikirciklerime… üçtenlikle…” diyerek belki de üzerinde çalıştığı üçüncü kitabına gönderme yapıyor. İkiye Kadar Sayamamak’ın ilk öyküsü “azı,cık,”ta da ilk kitabına göndermeler var. “Azıcık diyorum. Azıcık Allah.” diye başladığı öyküsünde son derece bireysel bir yaklaşımla çevrenin, toplumun, insanların inanç değerlerini de sorguluyor Yılmaz. Kitaptaki başka öykülerde de aynı tavrı sergiliyor zaman zaman. Neye inanıyoruz, neden inanıyoruz ya da neden inandığımız gibi yaşamıyoruz sorularını sık sık okura sordurtan Yılmaz, her öykünün ardından biraz da düşündürüyor okuru. Onun diliyle: biraz öyk, azıcık düşünmek…

Kendisinin, dillendirmekten pek hoşlanmadığı özelliğini de vurgulamam gerek. Umarım bunun için bana kızmaz çok fazla ama kitabın arkasında da belirtildiği üzere dilin sınırlarını bir hayli zorluyor Yılmaz. “Oyun hamuru” gibi kullandığı dilin kurallarını bir tarafa bırakıyor. Sadece yazım şekli olarak değil noktalama işaretleri kullanımında da belli kalıplara bağlı kalmıyor. Kesme işareti kullanılması gereken yerde, bu gerekliliğe takılmadan bir virgül yerleştiriyor. Sınırları kaldırıyor ve bu sebeple de öyküleri bambaşka bir şekil alıyor. Kendisinin tabiriyle bazen “öyk” oluyor yazdıkları öyküden ziyade. Bir anda çıkmış ve o şekilde akıp giden öyküleri belki de bu yüzden biraz “öyk”e benziyor. Örneğin “altyası-haltyazı” başlıklı öyküsü bir hayli zorlayıcı. Bütününe bakınca sanki bir kenarı yırtılmış bir fotoğraf, tamamı görünmeyen bir şekil gibi. Bir parçasını kendisinin verdiği kavramların içini biraz da okurun doldurmasını bekliyor Yılmaz. Böyle bakınca da kolaycı okura göre olmayan öyküler çıkıyor ortaya.

Başlıkta “bir devam filmi” ifadesini kullanmamın en önemli sebebi ilk kitaptaki öykülerle benzeşen muhteva… Öykülerin belkemiğini ilişkiler oluşturuyor. Anne-baba, komşu, karı-koca, sevgili ya da öğretmen-öğrenci ilişkileri Biraz Kuşlar, Azıcık Allah’ta olduğu gibi İkiye Kadar Sayamamak’ta da Yılmaz’ın muhtevaya dâhil ettiği konular. Özellikle ebeveynlerle kurulan ilişkiler çok baskın. Babasıyla yüzleşen evlat bu kitapta da sık sık kahramanı oluyor çeşitli öykülerin. Bazen anne ve baba üzerinden bazen de kendi başına kalmış yalnız bir birey olarak aslında varlığı, var olamayışı ve ölümü sorguluyor Yılmaz. “İnsan kendini en çok ölürken hisseder.” diyen Yılmaz, varoluş üzerine “Neden?” sorusunu da sık sık sorduruyor okura yukarıda da belirttiğim üzere.

Öykülerin genel olarak kasvetli bir havası var bana kalırsa. Çoğu öykü, okurken olduğu gibi okuduktan sonra da huzursuz etmeye devam ediyor okuru. Rahatsızlık veriyor. Bacaklarınızı uzatıp çayınızdan bir yudum daha alacakken, okuduğunuz bir cümleyle kendinize çekidüzen vermek zorunda kalabiliyorsunuz. Okuru mutlu edip sahte dünyalar sunmuyor. Aksine, “gerçek olan budur” diyerek okurun gözünü biraz daha açmasına sebep oluyor. Ve gerçeğin acı olduğu varsayımı fazlasıyla yapışıyor okurun yakasına.

Yılmaz’ın “öyk” dünyası sıradan bir dünya değil. Sık sık kullandığı devrik cümleleri de sıradan devrik cümleler değil. Bir kere devrilmiş bir cümleye bir tekme daha atıyor ve Türkçede isimlendirilmemiş yeni bir cümle yapısı sunuyor okura. Bu durum, yukarıda da söylediğim gibi, dilin sınırlarını tanımamasıyla ilgili Yılmaz’ın. Biraz Kuşlar, azıcık Allah’a nazaran, yeni öykü kitabındaki öykülerin uzunlukları daha değişken. 24 satırdan (ya da maddeden) oluşan ve kitabın son öyküsü olan “cevaz anahtarı” toplamda sadece bir cümle aslında ve bana kalırsa kitabın en vurucu öykülerinden bir tanesi. Böyle bakarsak, dilin sınırlarını zorlaması bir yana, deneysel de bir çalışma yapıyor Yılmaz. İkiye Kadar Sayamamak kendi öykü geleneğini kendisinin oluşturduğu Yılmaz’ın çıtasını da daha yükseğe taşıdığı bir deneme tahtası gibi aslında. İlk öykü kitabındaki 23 öykünün hikâyesi gibiyse eğer İkiye Kadar Sayamamak, bu kitapta 24 öykü olmasının da yazarın yaşı ile bir ilgisi olabilir diye düşünüyorum. Tıpkı mutluluğun kahvaltıyla olan ilgisi gibi.

Kitabın en uzun ve en dikkat çekici öykülerinden birisi olan “ölyatağı”, çocukluğundaki bir bireyi bugüne taşıyor. Ardından tekrar geçmişe gidiyor. Annesiyle babasıyla karşılaşıyor. Kırıyor, döküyor ve sadece okuru değil kendi kahramanlarını da oradan oraya savuruyor Yılmaz. Şimdiki zamandan geçmişe doğru bakarken, okurun da kendi çocukluğuna gitmesine aracı oluyor Yılmaz bu öyküsüyle. “Aslı” karakteriyle biraz da kendi aslına dönüyor belki de. “Allah’ını seven defansa gelsin” diye haykıran kahramanımızın imdadına koşanın olmaması defanstaki çaresizlikten de kaynaklanıyor şüphesiz. Kurtaracak neyimiz kaldı ki, diyor okur içinden belki de. Bu yüzden de defansa koşmuyor yardıma. Herkesteki yalnızlık gibi ölyatağı’nın kahramanı da kendi yalnızlığına gömülüyor böylece.

İkiye Kadar Sayamamak, öykücülüğümüzün geleceği adına umut vaat ediyor. Her anlamda sınırsızlığa odaklanan metinler, öykünün gözlerini, kulaklarını, burnunu, kollarını, bacaklarını söküyor ve başka yerlere yerleştiriyor. Ardından öykünün böyle de olabileceğini, yapılabileceğini fark ediyoruz. Tıpkı Biraz Kuşlar, Azıcık Allah’ta olduğu gibi. Yanında, herkese bir abaküs hediye edeceği yeni kitabı üzerinde çalışan Gökhan Yılmaz’ın öykülerini bu sefer de büyük bir zevkle ve bir o kadar da büyük bir huzursuzlukla okuyacaksınız. Kitabın son sayfasını bitirip de kapağını kapattığınızda, kafanızda onlarca kavram, soru, şekil, fotoğraf karesi uçuşmaya devam edecek. Ekmek arası reçel gibi bir tat bırakacak ağzınızda İkiye Kadar Sayamamak. Taze ama bir o kadar da eski…

* Radikal Kitap’ın 27 Eylül Cuma günkü 654. sayısında  kısaltılarak yayımlanmıştır. Okuduğunuz metin, yazının eksiksiz halidir.

radikal kitap 654

 


Radikal Kitap 10 yaşına gelmiş bile…

 

Gazetelerin kitap ekleri arasında aksatmadan takip ettiğim tek ek Radikal Kitap. Diğerlerini beğenmediğimden değil, ya zamanını kaçırıyorum ya da almayı unutuyorum. Ama Radikal Kitap’ı uzun zamandır aksatmadan alıyorum. Cuma günü çıkıyor olmasının da etkisi var tabi ki bunda. Cumayı unutmuyorum çünkü. Bugün de (10 Haziran 2011 / Cuma) her zaman yaptığım gibi öğleden sonra, gazetemi alıp geldim eve. Kapakta “10 Yaşındayız” yazmasalardı, herhalde ben de Radikal Kitap’ın 10 yaşına geldiğini fark etmeyecektim. Amma da uzun zaman olmuş, diye geçirmedim içimden desem yalan olur. Nice yaşlar radikal Kitap…

Bu sayının bir başka özelliği daha var. Diğerleri gibi değil. Kitap tanıtılmamış. Kitap ekinde kitap tanıtımı olmaz mı? Olmayabiliyor demek ki… Son on yılın romanını, öyküsünü, çevirilerini vs. tartışmışlar. Bunlarla ilgili yazılar var. Son on yılın romanı Murat Uyurkulak’ın “Tol”u olmuş. Tol’u okuduğumda ben de çok beğenmiştim açıkçası, ama bu tip şeylere kim karar veriyor, bu “son on yılın romanı” gibi üst bir seviyeye kim taşıyor, orası tartışılır ve ne olursa olsun bunların tamamının kişisel beğeniler olduğunu düşünüyorum. Zaman gazetesi böyle bir şey yapsa ve Kitap Zamanı ekinde “son on yılın romanı”nı seçse, Tol’u seçer miydi, merak etmiyor değilim. Ama cevabı da az çok biliyorum. Demem o ki, bu tip seçkiler biraz “izafi” kalıyor. Ha az önce de söylediğim gibi Tol iyi bir roman. Orası ayrı…

Bir de yeni kitaplardan tadımlık kısımlar var. Ahmet Ümit, Murat Uyurkulak, Mine Söğüt, Aslı Tohumcu ve Alper Canıgüz’ün yeni kitaplarından parçalar koymuşlar Radikal Kitap’a. Güzel olmuş. Bence bunu sık sık tekrar etmeliler başka başka yazarlar için de. Bu tip tadımlık parçalar, hem roman hakkında az çok fikir sahibi yapıyor hem de romanın tamamını okumaya sevk ediyor insanı. Bu anlamda, bu eylemi destekliyorum. Bir de Murathan Mungan ile Enis Batur’dan iki şiir koymuşlar. Bunlar da sadece Radikal Kitap okurları için ve “ilk kez” yayımlanan şiirler. Ancak az önce facebook’ta Ahmet Ada’nın notları arasına eklediği küçük bir yazıyı gördüm. Katılmadan edemedim. Ahmet Ada diyor ki, “Enis Batur’un ve Murathan Mungan yayımladığı metinlerin şiir olmadığını belirtmek isterim. Murathan Mungan neden bu kötü metinleri şiir diye yayımlar? Enis Batur alt alta değil, yan yana (yatay) kurgulasa düzyazının açığa çıkacağı metinleri neden şiir olarak görür, anlayamıyorum. Radikal Kitap editörleri neden 2000’li yılların şiirini ele alan bir yazıya yer vermemişlerdir? ” Bu cümlelere katılmamak elde değil. Şiir sanki biraz daha pasif kalmış diğer konu başlıklarına göre. Ama yine de Radikal Kitap’ın hakkını teslim etmek gerek. 10. yıla yakışan farklı bir sayı çıkarmışlar okurlar için. Ee bize de alıp okumak düşer…