Tag Archives: Roman

Savaşın Anlamsızlığı ve Bireyin Var Olma Çabası: Kızıl Kahkaha *

leonid andreyev

19. yüzyıl Rus yazarlarından Leonid Andreyev (1871-1919) tarafından kaleme alınan Kızıl Kahkaha, yakın zamanda Everest Yayınları etiketiyle okur ile buluştu. Daha çok bir “oyun yazarı” olarak tanınan Andreyev, hikâyeleri ile de hem klasik Rus edebiyatında hem de dünya edebiyatında şahsına münhasır bir yer kaplıyor.

Leonid Andreyev’in eserlerinde genel olarak hâkim olan huzursuz hava ve karamsar bakışı Kızıl Kahkaha’da da görmek mümkün. Bunun sebebini de belli ölçülerde yazarın yaşamında ve dönemin toplumsal yaşantısında aramalıyız diye düşünmüyorum. Yoksulluk içinde büyüyen ve bu yoksulluktan ötürü üniversiteyi bırakmak zorunda kalan Leonid Andreyev, sonrasında intihara bile kalkışmıştır. Özellikle imparatorluktan çarlık dönemine geçişin yaşandığı 1905 Devrimi ile Çarlık Rusya’sının yıkıldığı 1917 Devrimi arasında etkili olan Andreyev, zorlu sosyal ve siyasal koşulları tüm şiddetiyle yaşamış yazardı. Bütün bunların ışığında, yazarın kısa ömründe pek çok olumsuz tablo ile karşılaştığını söylemek yanlış olmayacaktır. İşte eserlerine sinen huzursuzluğun da temelini bu manzara oluşturmakta.

Kızıl Kahkaha, yazarın, 1904-1905 yıllarında geçen Japonya-Rus Savaşının etkisiyle kaleme aldığı bir roman. Rusların ciddi bir yenilgiye uğradığı ve Uzakdoğu’daki yayılmacı politikasından vazgeçtiği bu savaş, dünyanın henüz topyekûn bir savaş görmediği dönemin izlerini taşır. Andreyev belki büyük ölçüde yenilginin de etkisiyle, Kızıl Kahkaha’yı kaleme alır ve eser boyunca savaşın toplumsal ve bireysel olarak yıkıcılığı üzerinde durur.

“…delilik ve korku.” diye başlıyor hikâye ve metin boyunca bu iki duygu arasında gidip gelen asker(ler)in düşünceleri anlatılıyor. Savaşın sadece savaş sahasında kalmadığı, en ücra evlerin, en görünmez sosyal ilişkilerin bile içine kadar sızdığı gerçeği metin boyunca farklı şekillerde dile getiriliyor. Delilik ile korku arasına sıkışmış askerlerin bazıları çoktan akli melekelerini yitirmiş; kimisi ise bedenini savaş meydanında bırakmış. Savaşın bir kazananı olabilir mi peki? Gerçekten mümkün mü? Bunun da apaçık bir cevabını veriyor bize yazar:  “Tek bir yerde toplanan ve kendi eylemlerine haklılık kazandırmaya çalışan milyonlarca insan birbirlerini öldürüyor ve hepsi eşit ölçüde acı çekiyor, hepsi eşit ölçüde mutsuz oluyor; nedir bu peki, sonuçta bu delilik değil de nedir?” Savaşın getirdiği; eşit derecede yıkım, mutsuzluk ve acıdan başka bir şey değil. Sadece hikâyenin başkahramanından duyduklarımız bile yeterli aslında bunu anlamaya. Herkesin o büyük yıkımın bir parçası olduğuna ikna olmak da zor olmuyor.

Tıpkı yazar gibi romanın karakterleri de yaşananın ilk savaş olmadığını ve son da olmayacağını biliyor. Tarihin tekerrürden ibaret olduğu ve insanın, tarih sahnesinde sınırlı bir zaman zarfı içerisinde var olan bir figür olduğu tüm sertliğiyle okurun yüzüne çarpıyor. Öyle ki ölüm sadece öleni ilgilendiriyor. Kişinin gelip geçiciliğine nazaran hayatın devam ettiğini gösteren şu pasaj belki de kitabın özetini sunuyor:

Zarfa uzun bir süre baktım ve düşündüm: Onu elinde tutmuştu, bir yerden satın alıp parasını ödemişti, emir eri de kantine gidiyor, pulu yapıştırıp zarfı kapatıyordu ve mektubu kutuya belki de kendi atıyordu. Sonra da posta denilen karmaşık makinenin çarkı harekete geçiyor ve mektup ormanlardan, tarlalardan ve kasabalardan elden ele geçerek yol alıyor, hedefine doğru durmadan ve ısrarla ilerliyordu. Mektubu yazan o sabah botlarını son kez giyiyordu ve mektup yoluna devam ediyordu. Adam öldürülüyor, mektupsa ilerleyişini sürdürüyor. Adam bir çukurun içine atılıyor, üzeri tepeleme ceset ve toprak yığını ile doluyor; mektupsa gri damgalı zarfın içinde yaşayan bir hayalet gibi ormanları, tarlaları ve kasabaları aşıyor.”

Bütün bunların yanında yazarın muazzam üslubu ve metnin akıcılığı da adeta bir anlatı şöleni oluyor okur için. 19. yüzyıl Rus edebiyatının Tolstoy’la, Dostoyevski’yle sınırlı olmadığının en güzel örneklerinden birini sunuyor bize Leonid Andreyev. Savaş ve savaşın getirdikleri üzerinden, huzursuzluk, yıkım, acı, ölüm gibi olguları ustalıkla işleyen yazar, okurun zihnini de “delilik ile korku” arasında sürüklüyor. Yükte hafif, pahada ağır bu kitabın hem yazıldığı dönemin toplumsal ve siyasi koşullarını görmek hem de bireyin bu koşullar altında varoluş mücadelesine tanık olmak için okunması gerektiğini düşünüyorum. Leonid Andreyev’e de klasik edebiyat tarihinde hak ettiği değer mutlaka verilmeli.

_____________________________________________________

* Bu metnin daraltılmış bir hali, Kitap Defteri Dergisi’nin 4. sayısında (Nisan 2019) yayınlanmıştır.

Reklamlar

Bir Arayışın Hikâyesi: Tristessa

tristessa

Jack Kerouac… Büyük bir kesim tarafından, belki kendisinin pek de istemediği şekilde, “beat kuşağı ve karşı kültürün en önemli temsilcilerinden biri” olarak görülen Kerouac’ın hayatı aslında bu tanıma uyacak cinsten anekdotlar içeriyor. Ailevi meselelere yaşadığı dönem ve ortamın şartları da eklenince, ruhunun sınırlarını aşmaya çalışan bu özgür adam genç yaştaki ölümüne dek sürecek arayışından hiç vazgeçmiyor. Aştığı yollar, tanıdığı insanlar, yaşadığı olaylarla 47 yıllık ömrüne, bu zaman zarfına sığabileceklerden daha fazlasını yüklediği kesin.

Bu arayışların bir neticesi olarak 1955-56 yıllarında bulunduğu Meksika’da yaşadıklarının bir haritası olarak görülebilecek Tristessa, Siren Yayınları tarafından 2018 Temmuz’unda ilk kez Türkçe edebiyat okuru ile buluştu. Metni konuşmaya başlamadan önce, Tristessa’yı son derece akıcı bir üslupla çeviren kitabın çevirmeni Begüm Gür Erdost’a ayrıca teşekkür etmek gerek. Tabi ki kitaba katkı sunan ve son şeklini veren editörleri de unutmamalı.

Kitap, “Yayıncının Notu” başlıklı kısa bir yazı ile açılıyor. Bu yazı, Tristessa’nın nasıl ortaya çıktığına dair küçük bir başlangıç ipucu sunuyor okura. “Yeni ufukların, yeni deneyimlerin açlığını çeken” Kerouac, otostopla başladığı yolculuğunda kendini Meksika’da buluyor. “Amerika’da tanımadığı cinsten bir özgürlüğün tadını çıkaracak” olan yazar, hiç de tekin olmayan Meksika gecelerinde alkol ve uyuşturucunun da etkisiyle gerçekten de daha önce deneyimlemediği bir tecrübenin ortasında buluyor kendini: “Mexico City’deyim işte,” diyor, “darmadağın saçlarım ve deliliğimle birlikte, yağmur trafiğinde; Cine Mexico’nun önünden geçmekte olan taksinin içinde şişeyi kafama dikip dikip içiyorum.” İşte Tristessa da bu zaman zarfında yaşadıklarını anlattığı, otobiyografik öğelerle dolu bir metin.

Kitaba da ismini veren Tristessa, Kerouac’ın Meksika’da tanışıp âşık olduğu bir kadın. Tutkulu bir aşkın pençesine düşen Kerouac’ın sürekli kendini sorgulamasına, kalmakla gitmek arasında kalışına, “Onu seviyorum ama gitmek istiyorum” serzenişlerine sık sık tanık oluyoruz satırlar ilerledikçe. Arka kapakta “en duygusal metinlerinden biri” olarak nitelenen Tristessa’da Kerouac aşkı ve ölümü sorguluyor. Son satıra kadar devam eden bu sorgulayış, yazarın ruhunun derinliklerinde sürekli yankılanıyor: “Ayağımıza geçirdiğimiz ölümlülük botlarımızın içinde tir tir titriyoruz hepimiz, ölmek için doğmuşuz, şu karşımdaki duvara ve hatta Amerika’daki tüm duvarlara yazmak istiyorum bunu işte: ÖLMEK İÇİN DOĞMUŞUZ (…)” diyen yazar, Tanrı ile arasında da mutlak bir ilişki kurmaktan geri durmuyor. “Tanrı gözün gördüğü her şeyi önceden planlamıştır. Ölümümüz de dâhil olmak üzere.” şeklindeki cümleleri, maddi dünyayla manevi olan arasında kurduğu ilişkiyi de gösteriyor okura.

Tristessa bu anlamda sadece bir kadını merkeze alan, maddi aşkın peşinden gidilen bir metin olmanın çok ötesinde. Aşk ile ölüm aynı zihnin derinliklerinde anlamını arıyor. Kerouac yürümekten, sormaktan ve düşünmekten hiçbir zaman vazgeçmiyor. Bu yüzden nerede olduğu, kimlerle olduğu da bir süre sonra anlamını kaybediyor belki de. Bulunduğu yer, çevresindeki insanlar sadece bir dekor işlevi görüyor. Onu bu sorgulamaya iten büyük bir fotoğrafın arka planı…

Şiirsel üslubu; bazen bir fotoğraf karesine bakıyormuş, bazen bir film sahnesini seyrediyormuş hissi uyandıran anlatımıyla Tristessa, “Kerouac’ın aşka ve ölüme, yaratılışa ve yok oluşa dair şarkısı; zincirlerinden kurtulmuş bir Amerikalının yabancı topraklarda gerçeği, özü arayışı.” Önemli olanın nerede ve kimlerle olduğumuz olmadığını hatırlatan Kerouac belki de bu yüzden, “Hayat söylencemdeki insanlara dair uzun ve hüzünlü hikâyeler yazacağım – Buraya kadarki kısım benim bu filmdeki rolümdü, şimdi sizinkini dinleyelim” diye nokta koymadan bitiriyor hikâyesini. Her münferit hikâye, büyük anlatının bir parçası ne de olsa. Şimdi belki de sıra, hikâyemizi anlatmak için çoktan bize gelmiştir bile. Kim bilir…

___________________________________________________________
* Arka Kapak, 35. Sayı, Ağustos 2018.


Öyle(sine) Güzel Bir Yer*

öyle güzel bir yer ki

Murat Gülsoy yeni romanı Öyle Güzel Bir Yer ki ile yakın zamanda okurlarını yeniden selamladı. Romanın ismi, içeriğiyle oldukça uyumlu. Hepimizin bazen saklanmak istediği, sıcaklığını hep içimizde hissettiğimiz ama artık sadece bir “an” olarak varlığını sürdüren hatıralar vardır. İşte Gülsoy’un bahsettiği yer yaklaşık olarak buraya işaret ediyor bence. Belleğimizin bir yerinde bütün canlılığıyla duran o yerle, yani hatıralarımızla gündelik hayatımızın işleyişi arasında kurduğu bağda rehberlik ediyor okura Gülsoy.

Bir grup eski lise arkadaşı, içlerinden biri olan antikacı (aslında o kendisine “eskici” demeyi tercih ediyor) Kerem’in dükkânında bir araya geliyor. Bu bir araya geliş aynı zamanda eski hatıraların, hayal kırıklıklarının, terk edilmişliklerin, hüzün ve acıların ortaya dökülüşüne de zemin hazırlıyor. Yıllar sonra bir araya gelmiş, artık hayatları farklı biçimlerde ilerleyen arkadaş grubunun zaman zaman ortaklaşan belleklerinin arkeolojik kazısı yapılıyor adeta. Dikkatli okuyucu, Gülsoy’un farklı eserlerinde de bu tip kurgular ürettiğinin farkına varmıştır muhakkak. Çünkü Gülsoy’un metinlerinde zihin, zihin oyunları, zihnin derinliklerinde kalan an(ı)lar hatırı sayılır bir yer kaplar. Bu bakımdan –negatif anlamda söylemiyorum- okuru şaşırtmadığını bile dile getirebiliriz Gülsoy’un.

Aslında temel olarak romanın başlangıcı ve ilerleyişini sağlayan ana karakterimiz Kerem ve onun geçmiş ile bugün arasında sıkışmış hayatı. Zamanla Kerem’in hayatının bir tık ötesine taşan roman, diğer karakterlerin hayatlarına dair de ipuçları sunuyor. Ancak temel anlamda romanın lokomotifi Kerem dersek yanlış bir çıkarımda bulunmuş olmayız sanıyorum. Kerem’in ilişkileri, onun kendi zihninde bir gezintiye çıkarıyor ve bu gezinti çoğu zaman büyük bir yıkımın parçası oluyor. Hiçbir yere, hiç kimseye ait olamıyor Kerem ve bu aidiyetsizlik, roman boyunca Kerem’in yakasını hiç bırakmıyor. Öyle ki Kerem de bu durumun farkında: “…kimse kimseye ait olamaz. Kimse sonsuza dek bir başkasını sevemez. Hiçbir şey sonsuza dek sürmez.”

Gülsoy’un metni bölümlere ayırarak yazma biçimi ilk etapta okuru zorlayacak gibi görünse de çok geçmeden okur metnin büyüsüne kapılacak ve bu parçalı üslubu büyük bir resmin fırça darbeleri olarak görecektir mutlaka. Öyle ki Gülsoy’un, “dükkânda, motelde, parkta, hastanede ve yıkımda” başlıkları altında kaleme aldığı romanda, başlıklar ayrı ayrı ve birbirini takip ederek okunduğunda farklı münferit hikayelere bile dönüşüyor diyebiliriz. Özellikle “yıkımda” bölümünde bahsi geçen Şekercizade Apartmanı’nın yıkılma hikâyesi, aslında metinde farklı sebeplerden de olsa sürekli psikolojik birer yıkım içerisinde olan karakterlerin somutlamış bir resmini sunuyor adeta. Yıkılan sadece apartman değil. Tıpkı Kerem gibi okur da bunu biliyor. Yıkılan o apartmanın belleği, orada yaşananlar, hatıralar… Bu yüzden, “yaşamak bir noktadan sonra ölümü beklemek aslında,” diyen Kerem’e bir ölçüde hak veriyoruz bizler de. Gerçekten de “mesele, hayatın bitmiş olması.”

Murat Gülsoy, Öyle Güzel Bir Yer ki ile yine okurlarını bir belleğin karanlıkta kalmış, açığa çıkmayı bekleyen koridorlarında dolaştırıyor. Tek tek hatıralar, anlar; Kerem’le birlikte, onun zamanına, bulunduğu mekâna dair de ipuçları sunuyor bizlere. Dükkânda başlayan hikâyemiz, yıkıma uğramış birçok karakter ve anıları göçük altında kalmış bir apartmanla son buluyor. Kaçacak, saklanacak bir yer kalmıyor artık. Ne romanın karakterleri ne de biz, okurlar için. Bu yüzden Şekercizade Apartmanı’nın yıkıntısından kalanlar bize de çarpıyor. Kerem, gibi iç geçiriyoruz keşke diyerek, “bazı anları tekrar tekrar yaşasak, farklı açılardan görseydik…”

____________________________________________________________
* Arka Kapak, 27. Sayı, Aralık 2017.


2016’dan Aklımda Kalan Şeyler

Geçen yılın son günü olan 31 Aralık 2015’te de buna benzer bir liste yapmış ve 2015 yılından aklımda kalan birkaç şeyi not almıştım buralara. Geçen yılın listesine ulaşmak isterseniz tam olarak ŞURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz. Bu yıl da benzer bir liste yapayım, hem 2016’nın tüm memlekete sirayet eden o karanlık ruhundan ziyade aklımda kalan güzel şeyleri paylaşayım, hem de kendimce bir “geleneksel liste” modu oluşturayım dedim. Bu arada bunlar yine benim 2016 içerisinde karşılaştığım şeyler. Tamamının yayın yılı 2016 olmayabilir. Onu söylemiş olayım bir daha. Her neyse… Bakalım bu yıl neler kalmış aklımda. Bu satırları yazarken gerçekten aklımda neler kaldığını hatırlamıyorum desem…

1-Öykü:
2016’da sanki bir önceki yıla göre daha az öykü yazıldı, daha az öykü kitabı çıktı gibime geldi. Ne kadar doğru bilemiyorum tabi ki. Belki de ben eskisi kadar iyi takip edemiyorum. Bu yıl da yine epeyce öykü okudum aslında. Bazıları ne yazık ki henüz kitabını çıkaramamış öykücülerin öyküleri. Gerçekten dergilerde iyi öyküler var, takip etmeye çalışın derim. Benim öykü dünyasından aklımda kalan dört öykü kitabı (yerli) şöyle oldu: Banu Özyürek – “Bir Günü Bitirme Sanatı” (Raskol’un Baltası), Ferhat Özkan – “Yoksunlar” (YKY), Güray Süngü – “Vicdan Sızlar” (İz), Mustafa Orman – “Derdin İncinmesin” (Everest).

desktop2

Dört öykücünün de temel ortak noktası, farklı farklı da olsa bir meseleleri olması.

Hepsinden tek tek bahsedip laf kalabalığı yapmak ve yazıyı sonsuza uzayan bir köprü gibi uzatmak istemiyorum ama hepsinin bence ortak bir yanı var bu kitapların. Her şeyden önce benim çok önemsediğim bir şey: Öykülerin, anlattıkları hikayenin bir meselesi var. Hepsi kendine bir dert edinmiş. Bunlar farklı farklı dertler olmasına rağmen, dili kullanma biçimlerinin özgünlüğü, bir bakıma kendi öykü geleneklerini kurduklarının da göstergesi. Aşırıya kaçmayan, çok ince bir mizah da bu öykü kitaplarının önemli ortak noktalarından biri. Okurun gözüne sokmadıkları konularla, gereksiz laf kalabalığı ve betimlemelerle bir yığıntı oluşturmamalarıyla ve komik olmaya çalışmayan hallerine rağmen zaman zaman tebessüm ettirebilmeleriyle bu dört öykü kitabı sanırım en çok aklımda kalan kitaplar oldu. Bu arada artık beğenmediğim öykü kitaplarını yarıda bırakıyorum. Zamanım yok. Bu yıl epeyce öykü kitabı yarıda bıraktım sanırım. Onları buraya yazmıyorum tabi.

Bu arada Ferhat Özkan ile yaptığım ve Öykülem’de çıkan bir röportaja ŞURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz. Mustafa Orman’la yaptığım ve K24’te yayınlanan bir başka röportaja da yine ŞURADAN ulaşmanız mümkün.

2-Roman:
Evet, gerçekten artık çok fazla roman okumuyorum sanırım. Bu yıl, daha önce okumadığım iki usta isim ile tanıştım ve tadı damağımda kalan iki roman okudum. Biri, Luigi Pirandello -“Biri, Hiçbiri Binlercesi” (Alfa) ve diğeri Péter Esterházy –  “Basit Bir Hikaye Virgül Yüz Sayfa” (Everest).

2016-romanlar

İyi metinler, popüler edebiyat ürünleri arasında kaybolup gidiyor. Bu iki roman da o kaybolma ihtimali olan kitaplardan. Kaybolmadan okuyun..

Pirandello bir klasik. Ben çok geç okudum ve bu kadar geç kalışıma üzüldüm açıkçası. Son derece akıcı dili ve adeta insana kendi varlığını yine kendisi üzerinden bir okuma sunma denemesi ile Biri, Hiçbiri, Binlercesi beni son derece etkileyen bir roman oldu. Romandan altını çizdiğim birkaç satırı twitterda paylaşmıştım. ŞURAYA TIKLAYARAK birkaç pasaj okumanız mümkün olacak romandan. Esterházy, yakın zamanda (Temmuz 2016) ölen bir yazar. Uzun zamandır yine Everest’ten çıkan bir başka kitabını elimde tutuyorum ama okumaya fırsatım olmadı. Bu roman her şeyden önce teknik olarak çok başarılı. Kurguya getirdiği bakış açısı, romanın çıtasını yükseltmeye yetmiş aslında. Maddeler halinde yazılan roman, sağır bir aktarıcı tarafından etrafında olan bitenin bize gösterilmesiyle ilerliyor. Maddeyi ve metafiziği de zaman zaman sorgulatan roman, gerek anlatım biçimi gerekse anlattığı şey itibariyle zaman ayırmaya değer.

3-Biyografi:
Geçen yıl koymadığım bir başlığa bu yıl yer vermek istedim. Çünkü çok sağlam iki ismin otobiyografisini okudum. Bunlardan birisi zaten önceki yıllarda okumaya başladığım ve 2016 yazında beşlemenin son kitabının da piyasaya çıkmasıyla tamamladığım Thomas Bernhard’ın otobiyografi serisi. Serinin son kitabı “Çocuk” (Sel). Bir diğer kitap ise G. Papini’den “Bitik Adam” (MonoKL).

otobiypgrafi-2016_

Thomas Bernhard’ın otobiyografi serisi toplamda beş kitaptan oluşuyor. Yeni baskıları Sel Yayınları tarafından çıktı. Bitik Adam, MonoKL Edebiyat’ın bastığı en iyi kitaplardan biri.

Bernhard’ın çocukluğundan başlayıp hayatını anlattığı ve sonrasında yine başladığı yere döndüğü yaşam hikayesi, onun diğer metinlerine ışık tutması bakımından da önemli bana kalırsa. Bernhard’ın huysuzluğu, huzursuzluğu, öfkesi, kırgınlığı ve hayata karşı hissettiği her şey bu satırlar arasında var.  Papini, öyküleri ile önemli takipçiler edinmiş kült bir yazar. Hatta İtalyan edebiyatının en önemli isimlerinden biri bile sayılabilir. Onun hayatı, Bernhard’a göre zaman zaman daha dışa açık, çeşitli siyasi hareketlerin peşinden koşma şeklinde devam etmiş. Ama nihayetinde yaşlılık zamanlarında döndüğü yer, kendini sorgulaması ve acaba bunca yaşadığım boşuna mıydı gibi bir fikir etrafında kafasındaki onlarca soruyu kağıda dökmesi olmuş. Bernhard’ın bendeki yeri ayrı. Ama Papini’nin hayat hikayesi de kesinlikle ufuk açacak ayrıntılar taşıyor.

4- Film:
Bu yıl epeyce film izledim sanırım. Çoğu harika filmlerdi. Twitter üzerinden zaman zaman izlediğim filmleri hem kendime not olsun hem de belki birileri izler beğenir diye paylaşıyorum. Konularını falan yazıp tadını kaçırmayayım, belki burayı da görüp izleyenler olur. Afişlerini şöylece bırakıp geçeceğim o yüzden 2016’da izlediğim üç filmin. Üçü de başka başka güzellikte filmlerdi.

“American Pastoral”, P. Roth’un aynı adlı eserinden perdeye aktarılmış. Son derece çarpıcı bir film. Mikro düzeyde bir aile çatışması anlatılırken, büyük resimde Amerika tarihinden önemli bir kesit sunuluyor. “Chant D’Hiver” bu yıl izlediğim en sıra dışı filmlerden biriydi. Teknik olarak epeyce beğendiğim bu filmin tanıtım metninde şiirsel bir sosyopolitik taşlama olduğu yazılı. Bu tanımı sonuna kadar hak ediyor sanırım. “Rams”, İzlanda’nın soğuğu ekranda akıp giderken içinizi ısıtacak bir film. Afişte gördüğünüz üzere bu filmin en önemli karakterlerini koyunlar oluşturuyor. Bir yandan da bir abi-kardeş çatışması var. İskandinav sinemasını sevenler için ilaç gibi bir film desem yeridir.

5-Tiyatro Oyunu:
jokonun_dogum_gunuTam da 2016 doğru düzgün oyun izleyemeden geçti gitti dediğim bir anda, Aralık ayının son günlerinde Joko’nun Doğum Günü imdada yetişti. Sadece 2016 yılı için değil, kendi kişisel tiyatro seyir tarihim içinde de izlediğim en iyi oyunlardan birisi. Oyunda ne mi var? Sınıf çatışması var. Seçkinler-halk çatışması var. Yabancılaşma var. Bütün cast harika ama ben Joko rolündeki Tolga İskit’e özellikle bayıldım. Yolcu Tiyatro harika bir iş çıkarmış doğrusu. Bu oyun muhtemelen önümüzdeki zamanlarda da oynamaya devam edecektir. Algınızı allak bullak eden, oyuncuların üst düzey performans sergilediği bu oyunu bir şekilde izlemenizi mutlaka tavsiye ediyorum. Sabit bir yerleri olmadığı için geziyorlar. Ben Oyun Atölyesi’nde (Kadıköy) izledim. Başka yerlerde de denk gelmeniz mümkün. Joko’yu mutlaka tanıyın. Tabi hala tanıyacak bir Joko kalmışsa…

6-Müzik:
Yeni albümler dinlemeyi, yeni gruplar keşfetmeyi çok seviyorum. Gençliğimden beri öyle aman aman metalci bir çocuk olmadım. Kafam almadı galiba, niye bilmem. Ama Metallica’yı bir başka sevdim. Dinledim. Yıllar önce (2008 miydi?) Türkiye konserlerinde çok eğlenmiştik. Millet, bitti artık bu adamlar, dedikçe Metallica harika albümler yapmaya devam ediyor. Aslında bu yılın müzik kategorisine herhangi başka bir albüm de koyabilirdim ama Metallica geldi mertlik bozuldu! Onlar varken, gönlüm başka albüm paylaşmaya elvermez. 2016’nın albümü benim için Metallica’dan “Hardwired… to Self-Desturct” oldu. Harika bir albümle yine karşımızdalar. Albümden en sevdiğim parçalar, şimdilik, Atlas Rise ve Now That We’re Dead. Bence yaşayan en iyi, en baba grup Metallica. Çok uzun süre dinleyince kafam şişse de seviyorum onları. Sert bir şeyler sevenler mutlaka dinlesin derim.
hardwired-to-self-desturct

________________________________________________

2016 maalesef epeyce yordu bizi memleket olarak. Üzüldük, ağladık, çoğu zaman başka şeylerle ilgilenemeyecek kadar yoğun geçti gündem. Zamana inanan birisi değilim ama belki 2017 daha iyi gelir, ne bileyim. Umut işte.

Bu arada ben bu sene epeyce güzel maçlar izledim. İçerde Manchester United ve Galatasaray’ı yendiğimiz maçlar harikaydı. Baskette de yine iyiyiz. Onun dışında beni azıcık tanıyanlar biliyor zaten super hero takıntımı. Bu yıl Flash, Arrow ve Legends of Tomorrow dizilerine epeyce mesai harcadım. Bak, geçen seneye kıyasla kahveye gidip okey, batak masalarında pek dirsek çürütemedim. Mutsuzum. Bu yıl telafi ederim ama. Bu arada tezi hala bitiremedim ama artık uzatmalar geldi çattı, o yüzden inşallah bu yıl bitecek.

Her neyse. 2016 listemde olan birtakım şeyleri yazmadan geçmeyeyim dedim. Umarım birilerinin ilgisini çeker. Sizin de, ya abi şunu izledin mi, şunu okudun mu, dediğiniz şeyler olursa yoruma yazabilir, maille ulaşabilirsiniz. Paylaşarak çoğaltalım.

2017 mutlu, sağlıklı, huzurlu geçsin. Her şeyden önemlisi çocuklar gülsün. Dünya çocuklar gülecek kadar güzel bir yer olursa, hepimiz güleriz zaten ne de olsa.


Alıntı Defterim: Clarice Lispector –Yıldızın Saati

clarice_lispector

 

Bu dünyada ne varsa bir evetle başladı. Bir molekül bir başka moleküle evet dedi, böylece yaşam doğdu.

*

Sonsuzluk her şeyin tam bu anki durumudur.

*

İnsanın her şeyi bilmesi gerekmez; bilmemek onun yaşamının önemli bir parçası oldu.

*

[…]
-Neden öldü?
-Hiçbir şeyden. Gücü tükendi.

*

Bir kişinin yüzü en önemli şeydir çünkü onun ne düşündüğünü ele verir.

*

[…]
-Öldüğüm zaman kendimi çok özleyeceğim.
-Saçma, öldüğün zaman ölü olursun, işte o kadar.

*

Düşünmenin meyve vermesi gerekmez. Düşünme kendi başına bir amaç olabilir.

*

En gerçek şeyin varlığını bile kimse kanıtlayamaz ama önemli olan inanmaktır.

*

Gerçek, açıklanamaz bir iç bağlantıdır hep. Gerçek bilinemez.

*

Yaşamak lükstür.

*

Tanrı bir gün yeryüzüne inse büyük bir sessizlik olurdu. Sessizlik varsa, artık düşünce düşünülemez.

*

Yıldızın Saati


2015’ten Aklımda Kalan Şeyler

Madem 2015 bitiyor, ben de biraz kendi merceğime takılan kitaplardan, filmlerden, oyunlardan falan bahsedeyim istedim. Yalnız uyarıyı baştan yapayım, bu aşağıda yazacağım isimlerin tamamı “2015’te çıkmış” şeyler değil. Ama benim bir vesile ile 2015’te karşılaştığım şeyler. Bu yüzden Radikal okurlarının(?) 2015’in son aylarında piyasaya çıkan Ahmet Ümit’in son kitabını “yılın kitabı” seçmesi gibi bir şeyle karşılaşmayacaksınız. Baştan diyeyim.

1- Öykü:
Bu yıl içerisinde okuduğum ve gerçekten çok beğendiğim iki öykücünün izi epeyce kaldı aklımda. Bunlardan birisi Dekadans ve Ölüm adlı kitabıyla Orçun Ünal; diğeri ise Sarı Kahkaha isimli kitabıyla Murat Özyaşar.

9bc02749-525b-4a77-875c-6f65edbc5b27

Dekadans ve Ölüm Raskol’un Baltası’ndan; Sarı Kahkaha Doğan Kitap’tan çıktı…

Orçun’un öykülerinde ilk olarak dikkat çeken öykülerin biçimsel yapısı. Orçun deneysel öykünün sınırlarını bir hayli zorlayan ama bir yandan da kendi anlatı geleneğini kuran bir yazar. Zaman zaman çizginin bir hayli ötesine geçen Orçun’un öykülerindeki deneysel tavır, okuru rahatsız etmeyecek cinsten. Postmodernizm yazıya epeyce geniş imkanlar sundu. Ama bazı yazarlar bu imkanları kullanıp deneysel öyküye girişirken, anlattıkları konudan uzaklaşıyor ve sonunda “bu adamın meselesi ne?” sorusunu sormak kalıyor okura. Dekadans ve Ölüm böyle değil. Hem biçimsel olarak “yeni” hem de derin meselesi olan öyküler.

Murat Özyaşar ise dili muhteşem kullanan, öykülerini gereksiz ayrıntılarla boğmayan ama bir yandan da herhangi bir karakterle ya da mekanla ilgili okur ne bilmeliyse hepsini aktaran bir isim. Onun öyküleri sanki çok yakından tanıdığınız, çevrenizde mutlaka gördüğünüz insanların hikayelerinden oluşuyor. Bu yüzden okuru sıkmadan ilerliyor. Bazı öyküleri balyozu en başta indirirken bazıları ise sona saklıyor ama mutlaka bir vurucu etki bırakıyor.

Son olarak bir ismi daha zikredeyim ki yakın zamanda okuyup beğendiğim öykücülerden birisi oldu o da: Gamze Güller. Geçenlerde “İçimdeki Kalabalık” adlı kitabını okudum. Zaman zaman klişe konulara kaçsa da anlattığı meselenin duygusunu iyi veren bir yazar izlenimi uyandırdı bende kendisi. Özellikle kent hayatında karşılaştığımız durumları, insan ilişkileri üzerinden güzel aktaran yazarın dili de son derece akıcı.

2- Roman:
Artık öykü kadar okumuyorum romanı. Eskiden daha fazla mesai harcar, romana ciddi zaman ayırırdım. Ama artık o kadar çok kitap çıkıyor ki hepsine yetişmenin imkanı yok. Bu yıl okuyup da beğendiğim romanlardan da ikisini mutlaka söylemem gerek. Bunlardan biri David Markson’un Wittgenstein’ın Metresi adlı romanı diğeri ise C. M. Dominguez’in Kağıt Ev’i. İki kitap da Jaguar etiketiyle piyasaya çıktı. Jaguar çok iyi işler yapıyor, söylemeden geçmek olmaz.

jaguar

Wittgenstein’ın Metresi, yayımlanıncaya kadar 50’nin üzerinde yayınevinden ret cevabı almış. 

 

Wittgenstein’ın Metresi son derece kafası karışık bir roman. Romanın tek karakteri olan Kate, baştan sona kendi kendine konuşuyor. Ama bu konuşmanın içine pek çok edebiyatçı, sanatçı malzeme oluyor. Tabiri caizse onların dedikodusu yapılıyor. Zaman zaman “ne anlatıyordu bu roman” diye kendinize sorabilirsiniz. Ama mutlaka o akıcılıkta kendinizi kaybedeceksiniz.

Bir diğer roman Kağıt Ev, kapağındaki lirik fotoğrafın aksine (fotoğrafın bambaşka bir öyküsü var, merak edenler google üzerinden bir arama yapsın derim) öyle bir hikayesi yok. Kitapların hayatımızda kapladığı alan ve aslında bize çıkardıkları problemler üzerinden güncelliğini hiçbir zaman kaybetmeyen bir anlatı kuruyor yazar. Bir gün okuduğunuz kitap hayatınızı değiştirebilir mottosunu, Emily Dickinson’ın şiirlerini okurken bir arabanın altında kalıp ölen karakter üzerinden anlatmaya başlıyor yazar. Kitaplar hayatınızı değiştirmekle kalmaz, elinizden bile alabilir belki de.

3- Düşünce / Felsefe:

ölümü düşünmek

“Ne kadar mütevazi/aciz olursa olsun bir varlığın yaşayıp sonra nedensizce ölmesinin bir anlamı yok.” (s.27)

“İşim” gereği özellikle sosyoloji alanında tabi ki çok fazla kitapla haşır neşir oluyorum. Ama hepsini bir kenara bırakırsak bu yıl okuduğum bir kitap benim aklımı epeyce kurcaladı. MonoKL Yayınları tarafından piyasaya sürülen Vladimir Jankelevitch’in Ölümü Düşünmek adlı çalışması. Kitap, ölüm üzerine epeyce kafa yoran diyaloglardan oluşan bir metin. Röportaj tarzında yer alan konuşmalarda ölümün bizatihi kendisinden yola çıkarak, onun aslında var oluşun bir parçası olduğu ve hayat içerisinde nasıl konumlandırılması gerektiği ele alınıyor. Onun yanında ötenazi gibi güncel bir meselenin bir insan hakkı olup olmadığı da sorgulanıyor. “Bizi yaşatacak olan ölüm mü olacaktır?” sorusu gibi son derece sert soruların tartışıldığı gibi okura bir cevap sunmaktan ziyade “ölüm” üzerine bir düşünme pratiği aktarmaktan yana bana kalırsa. Kitapta anlatılan aslında ölümün değil yaşamın felsefesi yani. İşte temel sorun da burada: Ölüm, yaşamın neresinde duruyor?

4-Film:

Virgin_Mountain

Bakir Dev, Dagur Kari’nin ilk filmi Albinoi Noi’den bu yana çektiği en iyi film olarak değerlendiriliyor.

 

34. İstanbul Film Festivali’nin programında görüp merakla beklediğim bir filmdi Bakir Dev. Aslında filmin orijinal adı “Fusi”. Karakterle aynı adı taşıyor yani. İngilizce’ye Virgin Mountain olarak çevrilen film bize gelene kadar Bakir Dev oluyor. Halbuki orijinal isim kullanılsa herkes için daha hayırlı olurmuş. Her neyse… Filmde beni çeken en önemli unsur tabi ki yönetmen koltuğundaki isim olan Dagur Kari. Kendisini 2003’te çektiği Noi Albinoi filmi ile tanıdım. Noi, çevirip çevirip izlediğim; o soğuk İskandinavya’nın kara mizahını sonuna kadar yansıtan bir filmdi. Arada başka filmleri olsa da bana kalırsa Fusi ile Dagur Kari, Noi’deki çizgiyi yeniden yakalamış. Topluma karışmakta zorlanan, asosyallik ile antisosyallik arasında gidip gelen kahramanımız Noi’nin hikayesi, İzlanda’nın soğuk iklimini birebir yansıtıyor adeta. Karşısına çıkan kadınla yaşamaya çalıştığı ilişki, ailevi durumu, komşusu olan küçük kızla kurduğu diyalog; ayrı ayrı incelenmesi gereken bambaşka ilişki çeşitleri. Gündelik hayatın sıkıcılığını ve 40 yaşındaki bir adamın o hayat içerisindeki var olma çabasını görmek istiyorsanız ve İskandinav sineması ilginizi çekiyorsa Fusi tam size göre olabilir.

5- Tiyatro Oyunu:
onikiofkeliadam_vinilReginald Rose’un yazdığı On İki Öfkeli Adam’ı ilk kez sinemada izledim. İtiraf edeyim ki 2007’de İstanbul Film Festivali’nde izlediğim bu filmin orijinalinin 1960’da yönetmenliğini Sidney Lumet’in yaptığı “12 Angry Men” olduğunu bilmiyordum. Rus versiyonunda filmin adı Twelve olarak geçiyor ve yönetmen koltuğunda da Nikita Mikhalkov oturuyordu. Son derece etkileyici ve güzel bir filmdi. Sahnede nasıl olacağını bilmediğim bu oyuna ise büyük bir merakla gittim ve beklediğimi aldım diyebilirim. İstanbul Şehir Tiyatroları tarafından sahnelenen oyunun oyuncularının tamamı erkeklerden oluşuyor. Kadrodaki isimleri tek tek saymayacağım ama genel olarak son derece başarılı bir performans sergilediklerini söylemem gerek. 12 kişiden oluşan jüri, bir suçlunun cezasının onanması için bir karar verecekler. Ama içlerinden biri, ortaya bir kuşku tohumu atıyor: Ya suçlu sandıkları kişi masumsa? Bu fikir etrafında gelişen hikaye büyüdükçe büyüyor. Tartışmalar uzuyor. Kolay gibi görünen bir karar zorlaşırken, bütün bunları seyirci koltuğundan izleyen bizler, adalet kavramına olan inancımızı bir kere daha sorguluyoruz. İstanbul’da ikamet edip de, bu kurguyu bir de sahnede görmek isteyen olursa mutlaka görsün derim.

6- Müzik:
editors-in-dream-album

İngiltere’nin 2002 yılında bizlere armağan ettiği Editors ile ilk karşılaşmam (yılını hatırlamıyorum) seneler önce Rock and Coke etkinliği ile İstanbul’a geldikleri zamandı. Dinler dinlemez hayran oldum ve o günden beri de sürekli takip ettim. Son albümlerini 2015’in Ekim ayında piyasaya süren grup, her albümünde yeni bir şey denemekten geri durmadığını bir kere daha gösterdi bana. Elektronik tınıların yer yer biraz daha baskın olduğu bu yeni albüm, benim için belki de müzik alanında 2015’in en iyi birkaç şeyinden biriydi. 2012’de şöyle bir tweet atmışım:

editors tweet

Bu tweet’in üstüne bir de -yıllar sonra da olsa- cila niyetine İstanbul’da konser vermezler mi..! Sahnede canlı canlı dinlemek istediğim bu güzel adamları yakından görme fırsatına da eriştim böylece. Yeni albümlerinin dışında eski albümlerinden de çok sevdiğim parçalarını seslendirdiler. 2015’i, Editors aklıma geldikçe güzel hatırlayacağım.
__________________________________________
Aman efendim kitapla yattık konserle kalktık, sanattan edebiyatta başımızı kaldırmıyoruz gibi bir izlenim oluşturmayayım sakın. 2015 yılında da bol miktarda futbol maçı izledim ve kahvede batak, king, 101 gibi çeşitli oyunlar oynayarak ahir ömrümün nadide zamanlarını heba ettim. Ama geçmişe bakınca, birkaç iyi şeyi hatırlayalım istedim. Umarım 2016 hepimiz için, insanlık için çok da güzel geçer. Barış, huzur, mutluluk ve hepsinden önemlisi sağlıkla…


EDEBİYAT ve TARİH İLİŞKİSİ: EDEBİ METİNLERİ YENİ TARİHSELCİLİK ODAĞINDA OKUMAK

tarih ve uygarlık sayı 6 kapak

EDEBİYAT ve TARİH İLİŞKİSİ:
EDEBİ METİNLERİ YENİ TARİHSELCİLİK ODAĞINDA OKUMAK *

 

Giriş

Edebiyat, tarih ve siyaset ile etkileşim halinde olan; içeriğinde tarihi ve siyasi unsurlar barındıran ürünler ortaya koyan bir sanattır. Bu çalışmanın içeriğinde yer alacak olan edebi bir tür olan romanın, tarih ve siyaset ile olan münasebeti, çoğu zaman romanın estetik değerini arka plana iter. Roman, bir sanatsal unsur olarak değil, bir siyasi ve tarihi argüman olarak konumlanır. Romanın bu işleyişi, milletlerin tarih anlatısının oluşumuna ciddi derecede katkıda bulunur. Öyle ki tarih kitaplarının ve resmi tarih anlatısının yapamadığını, roman daha kolay bir şekilde yapar ve milletlere tarih şuurunu aşılar. Bu tarih şuuru tek bir kanaldan ilerlemez. Örneğin tarihi bir fon olarak kullanan romancı, kendi ideolojisi bağlamında, İslamcı, Osmanlıcı, Türkçü ya da Cumhuriyetçi kimliği ön plana çıkarabilir. Merkeze alınan fikir ne olursa olsun, roman bir ideoloji taşıyıcısı görevi yapar. Romanın bu işlevi, onu diğer edebi türlerden farklı bir yere yerleştirir. Roman, şiir ya da hikâye gibi türlere göre daha çabuk ulaşılabilen, okunabilen ve tüketilebilen bir edebi türdür. Romanın bu özelliği, onun, tarih anlatısının sonraki kuşaklara aktarımı için örtük bir propaganda aracı olarak görev yapmasına yardımcı olur. Öte yandan postmodern bir kuram olan Yeni Tarihselcilik kuramı, tarihi bir içerik unsuru olarak kullanan romanlara farklı bir yaklaşım geliştirir. Yeni Tarihselcilik kuramı, tarihi romanlarda anlatılan tarih olgusunu yıkarak yerine görünmeyen/ötelenen bir tarih anlatısı kurar. Bu çalışmanın devamında tarihin öznel değerlendirmelerden yola çıkılarak nasıl aktarıldığı, postmodernizm ile birlikte anlamının değişmesi ve kurgusal bir gerçeklikle var olması üzerinde durulacaktır.

* Tarih ve Uygarlık İstanbul Dergisi, Sayı: 6, Aralık 2014

Yazının pdf formatındaki tam metnine BURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz.