Tag Archives: Roman

2016’dan Aklımda Kalan Şeyler

Geçen yılın son günü olan 31 Aralık 2015’te de buna benzer bir liste yapmış ve 2015 yılından aklımda kalan birkaç şeyi not almıştım buralara. Geçen yılın listesine ulaşmak isterseniz tam olarak ŞURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz. Bu yıl da benzer bir liste yapayım, hem 2016’nın tüm memlekete sirayet eden o karanlık ruhundan ziyade aklımda kalan güzel şeyleri paylaşayım, hem de kendimce bir “geleneksel liste” modu oluşturayım dedim. Bu arada bunlar yine benim 2016 içerisinde karşılaştığım şeyler. Tamamının yayın yılı 2016 olmayabilir. Onu söylemiş olayım bir daha. Her neyse… Bakalım bu yıl neler kalmış aklımda. Bu satırları yazarken gerçekten aklımda neler kaldığını hatırlamıyorum desem…

1-Öykü:
2016’da sanki bir önceki yıla göre daha az öykü yazıldı, daha az öykü kitabı çıktı gibime geldi. Ne kadar doğru bilemiyorum tabi ki. Belki de ben eskisi kadar iyi takip edemiyorum. Bu yıl da yine epeyce öykü okudum aslında. Bazıları ne yazık ki henüz kitabını çıkaramamış öykücülerin öyküleri. Gerçekten dergilerde iyi öyküler var, takip etmeye çalışın derim. Benim öykü dünyasından aklımda kalan dört öykü kitabı (yerli) şöyle oldu: Banu Özyürek – “Bir Günü Bitirme Sanatı” (Raskol’un Baltası), Ferhat Özkan – “Yoksunlar” (YKY), Güray Süngü – “Vicdan Sızlar” (İz), Mustafa Orman – “Derdin İncinmesin” (Everest).

desktop2

Dört öykücünün de temel ortak noktası, farklı farklı da olsa bir meseleleri olması.

Hepsinden tek tek bahsedip laf kalabalığı yapmak ve yazıyı sonsuza uzayan bir köprü gibi uzatmak istemiyorum ama hepsinin bence ortak bir yanı var bu kitapların. Her şeyden önce benim çok önemsediğim bir şey: Öykülerin, anlattıkları hikayenin bir meselesi var. Hepsi kendine bir dert edinmiş. Bunlar farklı farklı dertler olmasına rağmen, dili kullanma biçimlerinin özgünlüğü, bir bakıma kendi öykü geleneklerini kurduklarının da göstergesi. Aşırıya kaçmayan, çok ince bir mizah da bu öykü kitaplarının önemli ortak noktalarından biri. Okurun gözüne sokmadıkları konularla, gereksiz laf kalabalığı ve betimlemelerle bir yığıntı oluşturmamalarıyla ve komik olmaya çalışmayan hallerine rağmen zaman zaman tebessüm ettirebilmeleriyle bu dört öykü kitabı sanırım en çok aklımda kalan kitaplar oldu. Bu arada artık beğenmediğim öykü kitaplarını yarıda bırakıyorum. Zamanım yok. Bu yıl epeyce öykü kitabı yarıda bıraktım sanırım. Onları buraya yazmıyorum tabi.

Bu arada Ferhat Özkan ile yaptığım ve Öykülem’de çıkan bir röportaja ŞURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz. Mustafa Orman’la yaptığım ve K24’te yayınlanan bir başka röportaja da yine ŞURADAN ulaşmanız mümkün.

2-Roman:
Evet, gerçekten artık çok fazla roman okumuyorum sanırım. Bu yıl, daha önce okumadığım iki usta isim ile tanıştım ve tadı damağımda kalan iki roman okudum. Biri, Luigi Pirandello -“Biri, Hiçbiri Binlercesi” (Alfa) ve diğeri Péter Esterházy –  “Basit Bir Hikaye Virgül Yüz Sayfa” (Everest).

2016-romanlar

İyi metinler, popüler edebiyat ürünleri arasında kaybolup gidiyor. Bu iki roman da o kaybolma ihtimali olan kitaplardan. Kaybolmadan okuyun..

Pirandello bir klasik. Ben çok geç okudum ve bu kadar geç kalışıma üzüldüm açıkçası. Son derece akıcı dili ve adeta insana kendi varlığını yine kendisi üzerinden bir okuma sunma denemesi ile Biri, Hiçbiri, Binlercesi beni son derece etkileyen bir roman oldu. Romandan altını çizdiğim birkaç satırı twitterda paylaşmıştım. ŞURAYA TIKLAYARAK birkaç pasaj okumanız mümkün olacak romandan. Esterházy, yakın zamanda (Temmuz 2016) ölen bir yazar. Uzun zamandır yine Everest’ten çıkan bir başka kitabını elimde tutuyorum ama okumaya fırsatım olmadı. Bu roman her şeyden önce teknik olarak çok başarılı. Kurguya getirdiği bakış açısı, romanın çıtasını yükseltmeye yetmiş aslında. Maddeler halinde yazılan roman, sağır bir aktarıcı tarafından etrafında olan bitenin bize gösterilmesiyle ilerliyor. Maddeyi ve metafiziği de zaman zaman sorgulatan roman, gerek anlatım biçimi gerekse anlattığı şey itibariyle zaman ayırmaya değer.

3-Biyografi:
Geçen yıl koymadığım bir başlığa bu yıl yer vermek istedim. Çünkü çok sağlam iki ismin otobiyografisini okudum. Bunlardan birisi zaten önceki yıllarda okumaya başladığım ve 2016 yazında beşlemenin son kitabının da piyasaya çıkmasıyla tamamladığım Thomas Bernhard’ın otobiyografi serisi. Serinin son kitabı “Çocuk” (Sel). Bir diğer kitap ise G. Papini’den “Bitik Adam” (MonoKL).

otobiypgrafi-2016_

Thomas Bernhard’ın otobiyografi serisi toplamda beş kitaptan oluşuyor. Yeni baskıları Sel Yayınları tarafından çıktı. Bitik Adam, MonoKL Edebiyat’ın bastığı en iyi kitaplardan biri.

Bernhard’ın çocukluğundan başlayıp hayatını anlattığı ve sonrasında yine başladığı yere döndüğü yaşam hikayesi, onun diğer metinlerine ışık tutması bakımından da önemli bana kalırsa. Bernhard’ın huysuzluğu, huzursuzluğu, öfkesi, kırgınlığı ve hayata karşı hissettiği her şey bu satırlar arasında var.  Papini, öyküleri ile önemli takipçiler edinmiş kült bir yazar. Hatta İtalyan edebiyatının en önemli isimlerinden biri bile sayılabilir. Onun hayatı, Bernhard’a göre zaman zaman daha dışa açık, çeşitli siyasi hareketlerin peşinden koşma şeklinde devam etmiş. Ama nihayetinde yaşlılık zamanlarında döndüğü yer, kendini sorgulaması ve acaba bunca yaşadığım boşuna mıydı gibi bir fikir etrafında kafasındaki onlarca soruyu kağıda dökmesi olmuş. Bernhard’ın bendeki yeri ayrı. Ama Papini’nin hayat hikayesi de kesinlikle ufuk açacak ayrıntılar taşıyor.

4- Film:
Bu yıl epeyce film izledim sanırım. Çoğu harika filmlerdi. Twitter üzerinden zaman zaman izlediğim filmleri hem kendime not olsun hem de belki birileri izler beğenir diye paylaşıyorum. Konularını falan yazıp tadını kaçırmayayım, belki burayı da görüp izleyenler olur. Afişlerini şöylece bırakıp geçeceğim o yüzden 2016’da izlediğim üç filmin. Üçü de başka başka güzellikte filmlerdi.

“American Pastoral”, P. Roth’un aynı adlı eserinden perdeye aktarılmış. Son derece çarpıcı bir film. Mikro düzeyde bir aile çatışması anlatılırken, büyük resimde Amerika tarihinden önemli bir kesit sunuluyor. “Chant D’Hiver” bu yıl izlediğim en sıra dışı filmlerden biriydi. Teknik olarak epeyce beğendiğim bu filmin tanıtım metninde şiirsel bir sosyopolitik taşlama olduğu yazılı. Bu tanımı sonuna kadar hak ediyor sanırım. “Rams”, İzlanda’nın soğuğu ekranda akıp giderken içinizi ısıtacak bir film. Afişte gördüğünüz üzere bu filmin en önemli karakterlerini koyunlar oluşturuyor. Bir yandan da bir abi-kardeş çatışması var. İskandinav sinemasını sevenler için ilaç gibi bir film desem yeridir.

5-Tiyatro Oyunu:
jokonun_dogum_gunuTam da 2016 doğru düzgün oyun izleyemeden geçti gitti dediğim bir anda, Aralık ayının son günlerinde Joko’nun Doğum Günü imdada yetişti. Sadece 2016 yılı için değil, kendi kişisel tiyatro seyir tarihim içinde de izlediğim en iyi oyunlardan birisi. Oyunda ne mi var? Sınıf çatışması var. Seçkinler-halk çatışması var. Yabancılaşma var. Bütün cast harika ama ben Joko rolündeki Tolga İskit’e özellikle bayıldım. Yolcu Tiyatro harika bir iş çıkarmış doğrusu. Bu oyun muhtemelen önümüzdeki zamanlarda da oynamaya devam edecektir. Algınızı allak bullak eden, oyuncuların üst düzey performans sergilediği bu oyunu bir şekilde izlemenizi mutlaka tavsiye ediyorum. Sabit bir yerleri olmadığı için geziyorlar. Ben Oyun Atölyesi’nde (Kadıköy) izledim. Başka yerlerde de denk gelmeniz mümkün. Joko’yu mutlaka tanıyın. Tabi hala tanıyacak bir Joko kalmışsa…

6-Müzik:
Yeni albümler dinlemeyi, yeni gruplar keşfetmeyi çok seviyorum. Gençliğimden beri öyle aman aman metalci bir çocuk olmadım. Kafam almadı galiba, niye bilmem. Ama Metallica’yı bir başka sevdim. Dinledim. Yıllar önce (2008 miydi?) Türkiye konserlerinde çok eğlenmiştik. Millet, bitti artık bu adamlar, dedikçe Metallica harika albümler yapmaya devam ediyor. Aslında bu yılın müzik kategorisine herhangi başka bir albüm de koyabilirdim ama Metallica geldi mertlik bozuldu! Onlar varken, gönlüm başka albüm paylaşmaya elvermez. 2016’nın albümü benim için Metallica’dan “Hardwired… to Self-Desturct” oldu. Harika bir albümle yine karşımızdalar. Albümden en sevdiğim parçalar, şimdilik, Atlas Rise ve Now That We’re Dead. Bence yaşayan en iyi, en baba grup Metallica. Çok uzun süre dinleyince kafam şişse de seviyorum onları. Sert bir şeyler sevenler mutlaka dinlesin derim.
hardwired-to-self-desturct

________________________________________________

2016 maalesef epeyce yordu bizi memleket olarak. Üzüldük, ağladık, çoğu zaman başka şeylerle ilgilenemeyecek kadar yoğun geçti gündem. Zamana inanan birisi değilim ama belki 2017 daha iyi gelir, ne bileyim. Umut işte.

Bu arada ben bu sene epeyce güzel maçlar izledim. İçerde Manchester United ve Galatasaray’ı yendiğimiz maçlar harikaydı. Baskette de yine iyiyiz. Onun dışında beni azıcık tanıyanlar biliyor zaten super hero takıntımı. Bu yıl Flash, Arrow ve Legends of Tomorrow dizilerine epeyce mesai harcadım. Bak, geçen seneye kıyasla kahveye gidip okey, batak masalarında pek dirsek çürütemedim. Mutsuzum. Bu yıl telafi ederim ama. Bu arada tezi hala bitiremedim ama artık uzatmalar geldi çattı, o yüzden inşallah bu yıl bitecek.

Her neyse. 2016 listemde olan birtakım şeyleri yazmadan geçmeyeyim dedim. Umarım birilerinin ilgisini çeker. Sizin de, ya abi şunu izledin mi, şunu okudun mu, dediğiniz şeyler olursa yoruma yazabilir, maille ulaşabilirsiniz. Paylaşarak çoğaltalım.

2017 mutlu, sağlıklı, huzurlu geçsin. Her şeyden önemlisi çocuklar gülsün. Dünya çocuklar gülecek kadar güzel bir yer olursa, hepimiz güleriz zaten ne de olsa.


Alıntı Defterim: Clarice Lispector –Yıldızın Saati

clarice_lispector

 

Bu dünyada ne varsa bir evetle başladı. Bir molekül bir başka moleküle evet dedi, böylece yaşam doğdu.

*

Sonsuzluk her şeyin tam bu anki durumudur.

*

İnsanın her şeyi bilmesi gerekmez; bilmemek onun yaşamının önemli bir parçası oldu.

*

[…]
-Neden öldü?
-Hiçbir şeyden. Gücü tükendi.

*

Bir kişinin yüzü en önemli şeydir çünkü onun ne düşündüğünü ele verir.

*

[…]
-Öldüğüm zaman kendimi çok özleyeceğim.
-Saçma, öldüğün zaman ölü olursun, işte o kadar.

*

Düşünmenin meyve vermesi gerekmez. Düşünme kendi başına bir amaç olabilir.

*

En gerçek şeyin varlığını bile kimse kanıtlayamaz ama önemli olan inanmaktır.

*

Gerçek, açıklanamaz bir iç bağlantıdır hep. Gerçek bilinemez.

*

Yaşamak lükstür.

*

Tanrı bir gün yeryüzüne inse büyük bir sessizlik olurdu. Sessizlik varsa, artık düşünce düşünülemez.

*

Yıldızın Saati


2015’ten Aklımda Kalan Şeyler

Madem 2015 bitiyor, ben de biraz kendi merceğime takılan kitaplardan, filmlerden, oyunlardan falan bahsedeyim istedim. Yalnız uyarıyı baştan yapayım, bu aşağıda yazacağım isimlerin tamamı “2015’te çıkmış” şeyler değil. Ama benim bir vesile ile 2015’te karşılaştığım şeyler. Bu yüzden Radikal okurlarının(?) 2015’in son aylarında piyasaya çıkan Ahmet Ümit’in son kitabını “yılın kitabı” seçmesi gibi bir şeyle karşılaşmayacaksınız. Baştan diyeyim.

1- Öykü:
Bu yıl içerisinde okuduğum ve gerçekten çok beğendiğim iki öykücünün izi epeyce kaldı aklımda. Bunlardan birisi Dekadans ve Ölüm adlı kitabıyla Orçun Ünal; diğeri ise Sarı Kahkaha isimli kitabıyla Murat Özyaşar.

9bc02749-525b-4a77-875c-6f65edbc5b27

Dekadans ve Ölüm Raskol’un Baltası’ndan; Sarı Kahkaha Doğan Kitap’tan çıktı…

Orçun’un öykülerinde ilk olarak dikkat çeken öykülerin biçimsel yapısı. Orçun deneysel öykünün sınırlarını bir hayli zorlayan ama bir yandan da kendi anlatı geleneğini kuran bir yazar. Zaman zaman çizginin bir hayli ötesine geçen Orçun’un öykülerindeki deneysel tavır, okuru rahatsız etmeyecek cinsten. Postmodernizm yazıya epeyce geniş imkanlar sundu. Ama bazı yazarlar bu imkanları kullanıp deneysel öyküye girişirken, anlattıkları konudan uzaklaşıyor ve sonunda “bu adamın meselesi ne?” sorusunu sormak kalıyor okura. Dekadans ve Ölüm böyle değil. Hem biçimsel olarak “yeni” hem de derin meselesi olan öyküler.

Murat Özyaşar ise dili muhteşem kullanan, öykülerini gereksiz ayrıntılarla boğmayan ama bir yandan da herhangi bir karakterle ya da mekanla ilgili okur ne bilmeliyse hepsini aktaran bir isim. Onun öyküleri sanki çok yakından tanıdığınız, çevrenizde mutlaka gördüğünüz insanların hikayelerinden oluşuyor. Bu yüzden okuru sıkmadan ilerliyor. Bazı öyküleri balyozu en başta indirirken bazıları ise sona saklıyor ama mutlaka bir vurucu etki bırakıyor.

Son olarak bir ismi daha zikredeyim ki yakın zamanda okuyup beğendiğim öykücülerden birisi oldu o da: Gamze Güller. Geçenlerde “İçimdeki Kalabalık” adlı kitabını okudum. Zaman zaman klişe konulara kaçsa da anlattığı meselenin duygusunu iyi veren bir yazar izlenimi uyandırdı bende kendisi. Özellikle kent hayatında karşılaştığımız durumları, insan ilişkileri üzerinden güzel aktaran yazarın dili de son derece akıcı.

2- Roman:
Artık öykü kadar okumuyorum romanı. Eskiden daha fazla mesai harcar, romana ciddi zaman ayırırdım. Ama artık o kadar çok kitap çıkıyor ki hepsine yetişmenin imkanı yok. Bu yıl okuyup da beğendiğim romanlardan da ikisini mutlaka söylemem gerek. Bunlardan biri David Markson’un Wittgenstein’ın Metresi adlı romanı diğeri ise C. M. Dominguez’in Kağıt Ev’i. İki kitap da Jaguar etiketiyle piyasaya çıktı. Jaguar çok iyi işler yapıyor, söylemeden geçmek olmaz.

jaguar

Wittgenstein’ın Metresi, yayımlanıncaya kadar 50’nin üzerinde yayınevinden ret cevabı almış. 

 

Wittgenstein’ın Metresi son derece kafası karışık bir roman. Romanın tek karakteri olan Kate, baştan sona kendi kendine konuşuyor. Ama bu konuşmanın içine pek çok edebiyatçı, sanatçı malzeme oluyor. Tabiri caizse onların dedikodusu yapılıyor. Zaman zaman “ne anlatıyordu bu roman” diye kendinize sorabilirsiniz. Ama mutlaka o akıcılıkta kendinizi kaybedeceksiniz.

Bir diğer roman Kağıt Ev, kapağındaki lirik fotoğrafın aksine (fotoğrafın bambaşka bir öyküsü var, merak edenler google üzerinden bir arama yapsın derim) öyle bir hikayesi yok. Kitapların hayatımızda kapladığı alan ve aslında bize çıkardıkları problemler üzerinden güncelliğini hiçbir zaman kaybetmeyen bir anlatı kuruyor yazar. Bir gün okuduğunuz kitap hayatınızı değiştirebilir mottosunu, Emily Dickinson’ın şiirlerini okurken bir arabanın altında kalıp ölen karakter üzerinden anlatmaya başlıyor yazar. Kitaplar hayatınızı değiştirmekle kalmaz, elinizden bile alabilir belki de.

3- Düşünce / Felsefe:

ölümü düşünmek

“Ne kadar mütevazi/aciz olursa olsun bir varlığın yaşayıp sonra nedensizce ölmesinin bir anlamı yok.” (s.27)

“İşim” gereği özellikle sosyoloji alanında tabi ki çok fazla kitapla haşır neşir oluyorum. Ama hepsini bir kenara bırakırsak bu yıl okuduğum bir kitap benim aklımı epeyce kurcaladı. MonoKL Yayınları tarafından piyasaya sürülen Vladimir Jankelevitch’in Ölümü Düşünmek adlı çalışması. Kitap, ölüm üzerine epeyce kafa yoran diyaloglardan oluşan bir metin. Röportaj tarzında yer alan konuşmalarda ölümün bizatihi kendisinden yola çıkarak, onun aslında var oluşun bir parçası olduğu ve hayat içerisinde nasıl konumlandırılması gerektiği ele alınıyor. Onun yanında ötenazi gibi güncel bir meselenin bir insan hakkı olup olmadığı da sorgulanıyor. “Bizi yaşatacak olan ölüm mü olacaktır?” sorusu gibi son derece sert soruların tartışıldığı gibi okura bir cevap sunmaktan ziyade “ölüm” üzerine bir düşünme pratiği aktarmaktan yana bana kalırsa. Kitapta anlatılan aslında ölümün değil yaşamın felsefesi yani. İşte temel sorun da burada: Ölüm, yaşamın neresinde duruyor?

4-Film:

Virgin_Mountain

Bakir Dev, Dagur Kari’nin ilk filmi Albinoi Noi’den bu yana çektiği en iyi film olarak değerlendiriliyor.

 

34. İstanbul Film Festivali’nin programında görüp merakla beklediğim bir filmdi Bakir Dev. Aslında filmin orijinal adı “Fusi”. Karakterle aynı adı taşıyor yani. İngilizce’ye Virgin Mountain olarak çevrilen film bize gelene kadar Bakir Dev oluyor. Halbuki orijinal isim kullanılsa herkes için daha hayırlı olurmuş. Her neyse… Filmde beni çeken en önemli unsur tabi ki yönetmen koltuğundaki isim olan Dagur Kari. Kendisini 2003’te çektiği Noi Albinoi filmi ile tanıdım. Noi, çevirip çevirip izlediğim; o soğuk İskandinavya’nın kara mizahını sonuna kadar yansıtan bir filmdi. Arada başka filmleri olsa da bana kalırsa Fusi ile Dagur Kari, Noi’deki çizgiyi yeniden yakalamış. Topluma karışmakta zorlanan, asosyallik ile antisosyallik arasında gidip gelen kahramanımız Noi’nin hikayesi, İzlanda’nın soğuk iklimini birebir yansıtıyor adeta. Karşısına çıkan kadınla yaşamaya çalıştığı ilişki, ailevi durumu, komşusu olan küçük kızla kurduğu diyalog; ayrı ayrı incelenmesi gereken bambaşka ilişki çeşitleri. Gündelik hayatın sıkıcılığını ve 40 yaşındaki bir adamın o hayat içerisindeki var olma çabasını görmek istiyorsanız ve İskandinav sineması ilginizi çekiyorsa Fusi tam size göre olabilir.

5- Tiyatro Oyunu:
onikiofkeliadam_vinilReginald Rose’un yazdığı On İki Öfkeli Adam’ı ilk kez sinemada izledim. İtiraf edeyim ki 2007’de İstanbul Film Festivali’nde izlediğim bu filmin orijinalinin 1960’da yönetmenliğini Sidney Lumet’in yaptığı “12 Angry Men” olduğunu bilmiyordum. Rus versiyonunda filmin adı Twelve olarak geçiyor ve yönetmen koltuğunda da Nikita Mikhalkov oturuyordu. Son derece etkileyici ve güzel bir filmdi. Sahnede nasıl olacağını bilmediğim bu oyuna ise büyük bir merakla gittim ve beklediğimi aldım diyebilirim. İstanbul Şehir Tiyatroları tarafından sahnelenen oyunun oyuncularının tamamı erkeklerden oluşuyor. Kadrodaki isimleri tek tek saymayacağım ama genel olarak son derece başarılı bir performans sergilediklerini söylemem gerek. 12 kişiden oluşan jüri, bir suçlunun cezasının onanması için bir karar verecekler. Ama içlerinden biri, ortaya bir kuşku tohumu atıyor: Ya suçlu sandıkları kişi masumsa? Bu fikir etrafında gelişen hikaye büyüdükçe büyüyor. Tartışmalar uzuyor. Kolay gibi görünen bir karar zorlaşırken, bütün bunları seyirci koltuğundan izleyen bizler, adalet kavramına olan inancımızı bir kere daha sorguluyoruz. İstanbul’da ikamet edip de, bu kurguyu bir de sahnede görmek isteyen olursa mutlaka görsün derim.

6- Müzik:
editors-in-dream-album

İngiltere’nin 2002 yılında bizlere armağan ettiği Editors ile ilk karşılaşmam (yılını hatırlamıyorum) seneler önce Rock and Coke etkinliği ile İstanbul’a geldikleri zamandı. Dinler dinlemez hayran oldum ve o günden beri de sürekli takip ettim. Son albümlerini 2015’in Ekim ayında piyasaya süren grup, her albümünde yeni bir şey denemekten geri durmadığını bir kere daha gösterdi bana. Elektronik tınıların yer yer biraz daha baskın olduğu bu yeni albüm, benim için belki de müzik alanında 2015’in en iyi birkaç şeyinden biriydi. 2012’de şöyle bir tweet atmışım:

editors tweet

Bu tweet’in üstüne bir de -yıllar sonra da olsa- cila niyetine İstanbul’da konser vermezler mi..! Sahnede canlı canlı dinlemek istediğim bu güzel adamları yakından görme fırsatına da eriştim böylece. Yeni albümlerinin dışında eski albümlerinden de çok sevdiğim parçalarını seslendirdiler. 2015’i, Editors aklıma geldikçe güzel hatırlayacağım.
__________________________________________
Aman efendim kitapla yattık konserle kalktık, sanattan edebiyatta başımızı kaldırmıyoruz gibi bir izlenim oluşturmayayım sakın. 2015 yılında da bol miktarda futbol maçı izledim ve kahvede batak, king, 101 gibi çeşitli oyunlar oynayarak ahir ömrümün nadide zamanlarını heba ettim. Ama geçmişe bakınca, birkaç iyi şeyi hatırlayalım istedim. Umarım 2016 hepimiz için, insanlık için çok da güzel geçer. Barış, huzur, mutluluk ve hepsinden önemlisi sağlıkla…


EDEBİYAT ve TARİH İLİŞKİSİ: EDEBİ METİNLERİ YENİ TARİHSELCİLİK ODAĞINDA OKUMAK

tarih ve uygarlık sayı 6 kapak

EDEBİYAT ve TARİH İLİŞKİSİ:
EDEBİ METİNLERİ YENİ TARİHSELCİLİK ODAĞINDA OKUMAK *

 

Giriş

Edebiyat, tarih ve siyaset ile etkileşim halinde olan; içeriğinde tarihi ve siyasi unsurlar barındıran ürünler ortaya koyan bir sanattır. Bu çalışmanın içeriğinde yer alacak olan edebi bir tür olan romanın, tarih ve siyaset ile olan münasebeti, çoğu zaman romanın estetik değerini arka plana iter. Roman, bir sanatsal unsur olarak değil, bir siyasi ve tarihi argüman olarak konumlanır. Romanın bu işleyişi, milletlerin tarih anlatısının oluşumuna ciddi derecede katkıda bulunur. Öyle ki tarih kitaplarının ve resmi tarih anlatısının yapamadığını, roman daha kolay bir şekilde yapar ve milletlere tarih şuurunu aşılar. Bu tarih şuuru tek bir kanaldan ilerlemez. Örneğin tarihi bir fon olarak kullanan romancı, kendi ideolojisi bağlamında, İslamcı, Osmanlıcı, Türkçü ya da Cumhuriyetçi kimliği ön plana çıkarabilir. Merkeze alınan fikir ne olursa olsun, roman bir ideoloji taşıyıcısı görevi yapar. Romanın bu işlevi, onu diğer edebi türlerden farklı bir yere yerleştirir. Roman, şiir ya da hikâye gibi türlere göre daha çabuk ulaşılabilen, okunabilen ve tüketilebilen bir edebi türdür. Romanın bu özelliği, onun, tarih anlatısının sonraki kuşaklara aktarımı için örtük bir propaganda aracı olarak görev yapmasına yardımcı olur. Öte yandan postmodern bir kuram olan Yeni Tarihselcilik kuramı, tarihi bir içerik unsuru olarak kullanan romanlara farklı bir yaklaşım geliştirir. Yeni Tarihselcilik kuramı, tarihi romanlarda anlatılan tarih olgusunu yıkarak yerine görünmeyen/ötelenen bir tarih anlatısı kurar. Bu çalışmanın devamında tarihin öznel değerlendirmelerden yola çıkılarak nasıl aktarıldığı, postmodernizm ile birlikte anlamının değişmesi ve kurgusal bir gerçeklikle var olması üzerinde durulacaktır.

* Tarih ve Uygarlık İstanbul Dergisi, Sayı: 6, Aralık 2014

Yazının pdf formatındaki tam metnine BURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Hangi Ailenin Çay Bahçesi?

aile çay bahçesi

Geçtiğimiz aylarda bir film izledim: Kusursuzlar. 2013 Altın Portakal Film Festivali’nde en iyi film, en iyi yönetmen ödüllerini falan almış bir film. Yönetmen koltuğunda Ramim Matin var. Filmde Yasemin ve Lale isimlerindeki iki kız kardeşin hayatlarından bir kesit çıkıyor karşımıza. Farklı karakterde olan bu kardeşlerin hayata bakışları, yaşayış şekilleri, oturuşları, kalkışları; neredeyse her şeyleri farklı. Çeşme’de, ölmüş olan anneannelerinin yazlıklarında tatile giden kardeşlerin sakladıkları sır, filmin sonlarında açığa çıkıyor ve seyirciyle buluşuyor. “Olayımız budur abiler” mesajını veren film -bana göre- başarılı bir yapım. Ödülleri önemseyen bir insan değilim, hep söylerim, ancak filmin aldığı ödülleri de hak ettiği söylenebilir. Filme uzun uzadıya değinmeyeceğim. Ancak filmle ilgili olarak, şurayı tıklayarak ulaşacağınız yazıya bakmanızı tavsiye ederim. İlerleyen satırlarda kısmen filme dönüş yapacağım.

Bu girizgahtan sonra geleyim asıl konuma: Yekta Kopan’ın çeşitli kitap eklerinde, gazetelerde ve benzeri yerlerde boy boy afişi ve tanıtım yazılarıyla okura sunulan son kitabı olan Aile Çay Bahçesi. Öncelikle şunu belirteyim, Yekta Kopan’ın neredeyse bütün kitaplarını okumuş bir insanım. Belki bu anlamda kendimi sadık bir Yekta Kopan okuru bile sayabilirim. Bu vesiyle ilk vurgulamam gereken nokta, kendisinin romancıdan ziyade iyi bir öykücü olduğudur. En azından benim bakış açım bu yönde. Ki Aile Çay Bahçesi de bu yargımı destekler nitelikte bir roman olmuş.

Romanı bir oturuşta okuyabilirsiniz sanırım siz de benim gibi. Yaklaşık 140 sayfa ve anlatım olarak da çok akıcı. Ancak roman, benim için  bir hayal kırıklığı oldu. Aslında hayal kırıklığı demek ne derece doğru bilmiyorum, çok da büyük bir beklentiye girmemiştim ama önceki eserleriyle kıyaslayınca, Kopan’ın bu romanının çok zayıf olduğunu söylemem gerek. Kabaca konusuna değineyim, ilerleyen satırlarda bir iki noktayı açmaya çalışacağım sonra.

yekta kopan

Roman, Müzeyyen isminde bir kadının özelde ailesiyle ve genel çerçevede de hayatla olan sorunları üzerine kurulu. Baba-kız, kız kardeş, anne-kız ilişkilerinin çevrelediği roman, temel olarak Müzeyyen etrafında dönüyor. Bir de Müzeyyen’in tabiri caizse ergen sancıları çekmesine sebep olan kız kardeşi, Çiğdem var. Müzeyyen, Çiğdem’den ve babasından nefret eden bir tip. Romandan anladığım kadarıyla bu olumsuz duygu ve düşüncelerin baş müsebbibi Müzeyyen’den birkaç yıl sonra dünyaya gelen kardeşi olan Çiğdem. Peki ama neden? Belli değil. Yekta Kopan bir “erkek” olarak, bir “kadın” karakter oluşturmuş, bana kalırsa belli ölçülerde başarılı da olmuş. Toplumsal cinsiyet kuramlarına girecek değilim, çok bir malumatım da yok zaten ancak karşı cinsten oluşan karakter yaratmanın zorluğu konusunda aşağı yukarı her yazar hemfikirdir belli ölçülerde. Bu anlamda Kopan’ın bu çabasını takdir etmek lazım. Ancak ne yazık ki aynı takdir hakkımı romanın bütünü için kullanamayacağım. Bir kere olay örgüsü çok zayıf ve aksak.

Müzeyyen, belli ölçülerde “rahatsız” bir tip. Ancak hayata karşı olan bütün bu olumsuz bakışını kardeşinin doğumunda aramak ne kadar akıllıca bilmiyorum. Çünkü en baskın olan öge, Çiğdem’in doğumundan sonra Müzeyyen’de olan ruh değişimi. Öte yandan babasına karşı da sevgisiz ve nefret dolu. Sebep olarak da babasının, annesini bırakıp başka kadınlarla (orospularla mı demeliyim?) birlikte olmaya gitmesi. Öte yandan annesini erken yaşta kaybetmesi de kendisi üzerinde psikolojik sorunlar oluşturmuş gibi. Ama sebep ne olursa olsun, romanı okumasaydım da birisi böyle bir karakteri anlatsaydı bana, herhalde onun yaşını başını almış bir kadın değil de; lise yıllarında, ergen sancıları çeken bir genç kız olduğunu düşünürdüm. Bu anlamda Müzeyyen karakteri bana içi doldurulmuş, sağlam bir karakter gibi gelmedi. Bir insanı sevmeseniz bile, o kişiye bunu söylemek çoğu zaman zordur. Müzeyyen’in hiç de öyle bir kaygısı yok. “Senden nefret ediyorum, sen kakasın, sen öl..” tarzı yaklaşımları var insanlara karşı ve bu genel olarak herkese karşı böyle. Öyle ki bir salyangozu bile o nefretle ezebiliyor. Hiçbir tavrının arkasında net bir sebep de bulamıyoruz. Çiğdem de öyle, baba da öyle… Karakterler yeterince tanıtılmamış ya da tanımlanamamış. Müzeyyen, kafamda boş bir klasör olarak kaldı. Çoğu hareketine anlam veremedim. Kardeş kıskançlığını, kardeş sahibi olan her abi/abla yaşamıştır bir şekilde. Ancak Müzeyyen’deki bu kalıplaşmış tutumun sürekliliğinin sebepleri yeterince doldurulamamış bana kalırsa.

kusursuzlar

Bağlamdan çok kopmak istemiyorum ama burada Kusursuzlar filmine bir dönüş yapmam gerek. Kitabı okurken aklıma ister istemez bu film geldi. İkisinde de fazlasıyla benzer noktalar var. Romanda da filmde de temel olarak iki kız kardeşin aralarında sevgi(sizlik), çekişme, çatışma, kıskançlık gibi belli başlı duygular hakim. Kitaptaki aile çay bahçesi/restoran ile filmdeki Çeşme’deki yazlık da benzerlik gösteriyor. Toplumdan kaçma, kadına uygulanan şiddet de benzer temalardan. Özellikle kadına şiddet klişesi (bu konuda hassas olan arkadaşlardan özür dilerim, konu klişe değil ama işleniş şekli zaman zaman klişeye kaçabiliyor diye bu şekilde dile getirdim) çok baskın. Filmdeki Lale ile kitaptaki Çiğdem, benzer sebeplerden ötürü şiddete uğramış karakterler. Lale’yi (filmin sonunda öğreniyoruz) ablası, kendisine saldıran erkekten kurtarıyor o kişiyi öldürerek. Kitapta ise bir dertleşme sahnesinde Çiğdem içini Müzeyyen’e dökünce Müzeyyen de kardeşine sarılıyor. İki eserde de ortaya çıkan bu durum, kardeşler arasında ne kadar çatışma olursa olsun nihayetinde içlerinde besledikleri sevgiyi de gösteriyor. Gerçi filmdeki kardeşlerin durumu kitaptakiler kadar sert değil ancak yine de arada bir mesafe olduğu aşikar.

Romana döneyim. Romanda benim gözüme çarpan iki farklı tatta bölüm var. Postmodern gelenekte sık sık rastlayabileceğimiz türden olan Kırmızı Salyangoz ve Gergedan Öpüşmesi bölümlerinde Kopan, gerçeküstü bir boyuta taşıyor romanı ve semboller aracılığıyla Müzeyyen’in ruhsal durumunu yeni bir şekilde anlatıyor bize. Ancak bu bölümler genel durumun ne kadar yansıması bilemiyorum. Yine de, özellikle Kırmızı Salyangoz kısmı benim hoşuma gitti. En azından romanı durağanlıktan kurtaran bölümler olmuş bunlar.

Romanın aslında tam olarak bir roman olmadığının bir göstergesi de baştan beri söylediğim karakter tahlillerinin yetersizliği. Özlem diye bir karakterden bahsediliyor, Müzeyyen’in en yakın arkadaşı, ancak kim olduğunu belli ki Müzeyyen de tam olarak bilmiyor. Romanda geçen diğer başka isimler de aynı yavanlıkta. Bunun bilerek yapılmış bir tercih olduğu da düşünülebilir. Bir kısmını okurun doldurmasını istemiş olabilir yazar, ancak romanda o kadar boşluk var ki hangisini dolduracağımızı da şaşırıyoruz zaman zaman.

Çok bölük pörçük bir yazı oldu bu. Farkındayım. Roman ve film üzerine ayrı ayrı çok daha uzun şeyler de söylenebilir ancak uzun yazılar ne yazık ki okunmuyor, bunu biliyorum. Hele de sanal ortamda, bloglardaki uzun yazılar… Bu yüzden kısa keseceğim. Özetleyeyim: Romanda kısmen beğendiğim noktalar olsa da, romanı genel olarak başarısız buldum. Ben Yekta Kopan’ı bir öykücü olarak okudum ilk olarak ve öyle de sevdim. Bence bundan sonra da öykü yazmaya devam etsin çünkü gerçekten çok güzel öyküleri var. Öte yandan sadece Yekta Kopan’da da değil, pek çok başka öykücüde bu “roman yazma” sevdası var. Yapmasınlar. Roman, popüler bir tür ve daha fazla okunuyor, farkındayım. Ama umarım bu tip öykücüler, bu kaygıyla yola çıkıp yazmıyorlardır romanlarını. Yekta Kopan bu yazıyı okur mu bilmem ama umarım okursa bana kızmaz. Okuyup da beğenmediğim pek çok roman, öykü vs. için yazmıyorum ben. Yazmaya değer görmüyorum çünkü. Yekta Kopan’ın son romanı hakkında yazmışsam, bilinsin ki ona gerçekten kıymet verdiğimdendir.


Aşkın Gölgesinde: Anna Karenina

Anna Karenina Jude Law

Anna Karenina, uzun zamandır izlemek istediğim ama bir türlü fırsat bulamadığım bir filmdi. Sinemada ne yazık ki göremedim. İnternet’in nimetlerinden faydalanıp nihayet izledim filmi. Üstad Tolstoy‘un bu efsane romanının son beyaz perde uyarlaması nasıldı peki? Tamamen kişisel gözlemler ve yorumlar içeren bir metin okuyacaksınız. Hazır olun…

Nereden başlayacağımı bilemiyorum ama işin tekniğini -anladığım kadarını yani- en sona bırakacağım. Öncelikle konudan gidelim ve kestirmeden söyleyeyim düşüncemi: Genel hatlarıyla film hayal kırıklığı yarattı bende. Bunun farklı sebepleri var tabi ki ama en önemli sebebi, konunun neredeyse baştan sona Anna üzerinden ilerlemesi ve onun aşk hikayesine odaklanması. Yani romanı okumamış, özellikle Tolstoy’u ve fikriyatını çok fazla bilmeyen izleyici, bu filmi bir “aşk” filmi olarak yorumlamış ve izlemiş olabilir. Kaçınılmaz olan da budur. Çünkü filmde neredeyse başka hiçbir şey yok. Anna’nın yasak aşkı, kocasının onurlu duruşu, aşığının tavırları… Benim, romandaki en çok önemsediğim karakter olan Levin fazlasıyla pasif bir konumda. Birkaç sahne dışında hiç yok. Öte yandan Rusya’daki o dönemin elit kesimiyle halk arasındaki kopukluk çok iyi verilememiş. Bütün hayatları bir balodan diğerine gitmek üzerine kurulu olan zengin Rus aristokrasisinin durumundaki sıkıntıyı görmek için aslında “diğer” tarafın insanlarının durumunu da anlamamız gerekiyor ama filmin böyle bir kaygısı yok gibi. En başka bir istasyon çalışanının tren altında kalıp ölmesi, -Levin’in öznesi olduğu bir iki sahnede- köylülerin tarlada çalışması ve yaşantılarından kareler dışında halka dair hiçbir şey yok. Oysaki romanın en temel amaçlarından birisi bu ikiliği göstermek, zengin ile fakir arasındaki uçurumu dile getirmekti. Bu açıdan bakarsak, filmin zaten romanın birebir çevirisi olmadığını da göreceksiniz. Romanın bir tarafına odaklanılmış, birkaç sahnede de diğer karakterleri ortaya getirerek destekleyici ögeler sunulmuş. Bunun dışında baştan sona Anna… Haliyle, benim gibi Tolstoy fanatiklerini çok da memnun etmeyecek bir film çıkmış ortaya. Ha, diyeceksiniz ki yüzlerce sayfalık kitabı filme çekmek kolay mı? O da doğru tabi. Bu yüzden, belki de çok fazla üstüne gidilmemesi gerek.

Anna Karenina Movie

Tabi söylenmeden geçilemeyecek konu Anna karakterini canlandıran Keira Knightley hanım kızımızın performansı… Artık, aksanından mıdır, çene yapısının bozukluğundan mıdır nedir anlamadım ama çok antipatik bir konuşma şekli vardı. Çok fazla yordu beni bu durum. Pek çok eleştirmenin fikrine de ucundan katılıyorum aslında. Keira’nın oyunculuğu da -en azından bu film için- vasatın çok fazla üstüne çıkamamış. Filmin yönetmeni Joe Wright, daha önce de Keira ile çalışmıştı. Herhalde benim gibi sıradan izleyicinin göremediği bir ışık görüyor onda ki kendisinde ısrar ediyor. Benim fikrim olumsuz yönde.

Öte yandan bir de Jude Law gerçeği var. Zaten ilk afiş olarak da özellikle onu yerleştirdim tepeye. Kesinlikle çok başarılı bir oyunculuk sergilemiş. Filmin en büyük artılarından birisi olmuş bile diyebilirim hatta. Karısının durumunu öğrendiğindeki jest ve mimikleri, baştan beri takındığı onurlu duruşun vücut bulmuş hali tam anlamıyla eksiksiz yerine getirilmiş bir oyunculuk gibi. Ten points go to Jude Law. Bir de Aaron Johnson da o rolde fena durmamış bana kalırsa. Keira yerine aklıma Natalie Portman gelmişti benim ama Aaron yerine kim olurdu bilmiyorum. Bence cuk oturmuş. Söylemeden geçmemek lazım…

Birkaç şey de teknik üzerine söylemek gerek. Joe Wright, bu filmde çok değişik bir şey denemiş bana kalırsa. Gerçi bu teknik daha önce de bazı filmlerde uygulandı ama buradaki biraz daha farklı gibiydi. Sinemayla tiyatroyu iç içe sokmuş, sahnelerin değişmesi dekorun değişmesiyle paralel ilerliyor. Bir dış çekim sahnesi aniden iç çekime dönüşebiliyor ve bunu yaparken de sahneyi kesmiyor yönetmen. Oyuncular aynısı gibi devam rollerine, birden sahne değişiyor. Tiyatroyu bu kadar sinemaya sokması bana kalırsa güzel olmuş ancak bazı sahneler insanın takip mesafesini sekteye uğratmıyor değil. Yine de kötü olmuş demek yönetmene bu anlamda haksızlık etmek olur.

Filmin en zayıf yönlerinden biri de en başta da söylediğim üzere dış çekimin çok fazla olmaması. Genelde kapalı mekanlarda, büyük salonlarda ya da evlerde geçen film Rusya’ya dair çok fazla bir şey sunmuyor insana. Bu anlamda da bir eksiklik oluşturuyor haliyle. Dışarıda ne olup bitiyor? Belli değil. İnsanlar Moskova‘ya geliyor ama ortada Moskova’ya dair pek bir şey yok. Gibi… Örnekler çoğaltılabilir.

Bitiriyorum.
Genel çerçevede, bir Tolstoy klasiği değil de sıradan bir film olarak bakınca keyif aldım. Ancak Tolstoy’un Anna Karenina‘sını merkeze alınca zaman zaman sıkıldığımı bile söyleyebilirim. Romanı okuyanların, benim gibi Tolstoy hayranlarının filmi beğenmemesi muhtemel. Yine de görmekte fayda var. Ne de olsa çıkış noktamız Tolstoy. Ha bir de film bitince kendi kendime sordum, acaba Tolstoy izleseydi bu filmi beğenir miydi diye. Bence hayır.


Nisyan.

NisyanBaşlıktaki “Nisyan” kelimesinin sonuna özellikle nokta koydum. Çünkü Murat Gülsoy’un Nisyan’da anlatmaya çalıştığı şey aşağı yukarı bu. Aslında net bir şey de yok romanda. Belki bir roman bile değil. Romansa da çok farklı bir roman. Kitabın son sayfasını okuyup da kapağını kapattığımda içimden şu geçti, fotoğraf kareleri… Sanki farklı zamanlarda çekilmiş, farklı kişilerle oluşturulmuş değişik fotoğrafların yer aldığı bir fotoğraf albümüne bakıyordum. İşte roman tam olarak bu tadı bırakıyor ağızda.

Hayatım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti cümlesinin hepimiz en az bir kere kullanmışızdır herhalde. Ölüme yaklaşmak, ölümden dönmek, ölmeye ramak kalmak deyimleriyle yan yana kullandığımız bu söylem, çoğu zaman rasyonel bir gerçekliğe oturmaz aslında. Nisyan’da da ölümden dönmüş bir adam anlatmıyor bunları bu yüzden. Ölmek üzere olan bir adamın ağzından dinliyoruz, okuyoruz yazılanları. Ölümün gerçekliği hızlı bir şekilde üzerimize gelirken, ondan kaçamıyor oluşumuzun resmi bir bakıma da Nisyan.

Zaman dolup da nokta konduğunda, bizim için öykü sona erer artık. Bizim öykümüz, artık bizim olmaktan çıkar ve başkalarının öykülerinde bir alt metin olarak yer almaya başlar belki. “Ölümü ölümsüzleştirmek” mümkün mü peki? Nisyan üzerine yazılanlardan ve Gülsoy’un söylediklerinden alıntıladığım bu ifade, roman boyunca yakamızı bırakmıyor. Yazmak, bir bakıma ölüme karşı durmak ve ölümü ölümsüzleştirmek anlamına da gelebiliyor. Ölümün güçlü kollarındaki bu zayıf adam da ölüme an be an yaklaşırken bir nefes ve bir nefes daha alarak ölüme karşı durmayı deniyor. Belki de yapamayacağını bile bile. İşte bu bölük pörçük ve anlaşılması zor kısa paragraflar da bu yüzden birer fotoğraf karesi gibi geliyor bana. Hepimizin görebileceği fotoğraf kareleri. Bir kısa film değil, birbiriyle zaman zaman ilgisiz ama özünde fazlasıyla iç içe geçmiş fotoğraf kareleri… Çünkü merkezinde “ben”in olduğu her an, ayrık gibi dursa da temel olarak birbiriyle ilişkilidir.

Nisyan, klasik bir Murat Gülsoy romanı değil. Hatta açıkçası şunu söylemem gerekirse, kitabı kimin yazdığını bilmeseydim, Murat Gülsoy’un yazdığını bile tahmin edemeyebilirdim. Diğer roman ve öykülerine göre çok daha sert ve anlaşılması zor bir roman Nisyan. Kolayı sevmeyen Murat Gülsoy okurlarının mutlaka ilgisini çekecek ve beğenisini toplayacaktır Nisyan. Hala okumamış olanlar varsa şiddetle tavsiye edilir. Bu arada şunu da söyleyeyim, Gülsoy bu romanı, kitap haline getirmeden önce parça parça kişisel blog sayfasında yayınladı. Ben blog sayfasından zaman zaman takip ettim ancak oradan okuyup tamamlamadım. Ne de olsa kitaba dokunmak, sayfa çevirmek başka şey…

murat gülsoy