Tag Archives: Röportaj

J. M. Coetzee – David Attwell Konuşması*

JM-Coetzee

Öncelikle, aldığınız ödülden dolayı sizi içtenlikle tebrik ederim. (Nobel Ödülü’nü kastediyor.)

Teşekkürler.

 

Sizce hem kişisel hem de geniş anlamda Nobel’in önemi nedir?

Edebiyat ödülünün mantığı, yazarın, yaptığı iş sayesinde bir bilge olarak görüldüğü zamanlara dayanıyor. Herhangi bir kuruma bağlı olmadığı için hem içinde bulunulan dönem hem de ahlaki değerler hakkında son sözü söyleyebilecek bir bilge.

 

Şimdi sizi neler bekliyor?

Daha şimdiden seyahat ve konferans davetleri almaya başladım bile. Zaten bana göre edebî şöhretin en tuhaf yanı da o ya. Kendini bir yazar ve hikâye anlatıcısı olarak ispatlarsın, sonra da insanlar, konuşmalar yapman ve dünya hakkındaki görüşlerini anlatman için sana yana yakıla davetlerde bulunurlar.

 

Doubling the Point’ten bu yana, hem otobiyografi türünde eserler verdiniz hem de türün kendisi hakkında yazdınız. Bunlar arasında daha az bilinen “Homage”da [sadakat] Rilke, Musil, Pound, Faulkner, Ford Madox Ford ve Beckett’ın üzerinizdeki etkilerinden bahsetmiştiniz. Bunlar, edebiyat otoriteleri tarafından herhangi bir akım altında toplanan isimler değil, ama demek ki sizin için bir topluluk olarak belli bir anlam ifade ediyorlar. Burada asıl dikkat çekici olansa onlarla olan derin bağınız. Birinin başka yazarlardan alabileceğinin, “fikirler” değil, özetle “tarz” olduğunu ifade ediyorsunuz. Peki o zaman, kendinize göre yan yana getirmiş olduğunuz bir yazarlar grubu, sizin için bir isimler silsilesinden ziyade bir yaşama biçimini mi ifade ediyor?

Bahsettiğiniz makale aslında ders verdiğim günlerden kalma bir yazı. Yakın okuma yapmaya değmez bence. Çünkü etkilendiğimi söylediğim kişiler aynı akımdan değiller. Kişinin üzerinde en çok etki bırakan yazarlar, genellikle daha etkileyici olan gençlik yılları hakkında bir şeyler okuduğunuz yazarlar oluyor. O yazarların gençlik yıllarında yazdıkları eserler de kişiyi en fazla etkileyen kitaplar oluyor. Musil’i ele alalım örneğin. Beni gençken etkileyen, kesinlikle Niteliksiz Adam değildi, daha önce yazdığı, daha kanlı canlı hikâyeleriydi. Beckett’a gelince, 1952’den önce yazdığı eserlerdi beni en çok etkileyen, sonrasındakiler değil.

Yazıda bir sorun daha var. Bazı edebiyat eserleri vardır, üzerinizdeki etkisi güçlü ama dolaylıdır. Çünkü doğrudan taklit etmezsiniz belki ama tüm bir kültür aracılığıyla ulaşır size. Wordsworth aklıma gelen ilk isim. Eserlerimde Wordsworth’ün düşünce veya yazma  tarzının etkisini görmüyorum ama buna rağmen Wordsworth, insan ve doğayla ilişkisi hakkında yazdıklarımda hep var.

Sorunuza dönersek, insan kendi yarattığı bir listede, deneyime karşı oluşturulan bir cevap tarzı veya daha temkinli söylersek, kendi cevaplarını teyit etme yolları buluyor.

 

Aynı makalede, “Bazı dönemler ve yerler, yarattıkları zorluklarla başa çıkabilen yazarları öne çıkarır, bazıları çıkarmaz” diyorsunuz. Tahminen, birinin edebiyat formasyonu o kişiyi yaşayacağı zorluklara hazırlıyor, olur da hazırlayamazsa da, bu kez kişi duruma uyum sağlıyor. Oluşturduğunuz kişisel ‘antolojinizle’ Güney Afrika arasındaki ilişkiyi düşündüğünüz oldu mu hiç? Geriye dönüp baktığınızda, bu ilişki eserlerinizde kendini ne şekilde gösterdi sizce?

Dışarıdan bakıldığında tarihsel bir örneklem olarak görülen ben, Hıristiyan takvimiyle 16. yüzyılda başlayıp 20. yüzyılın ortasına uzanan Avrupa’nın o geniş yayılmacı hareketinin geç bir temsilcisiyim aslında. Bu hareket, Amerika ve Okyanusya kıtalarındaki işgal ve yerleşme emellerini aşağı yukarı gerçekleştirdi ama Asya’da tamamen, Afrika’da ise kısmen yenilgiye uğradı. Bu hareketi temsil ediyorum çünkü entelektüel birikimim kesinlikle Avrupalı, Afrikalı değil. Ben ayrıca, ırkçı rejimden en çok fayda sağlaması tasarlanan Güney Afrikalı bir neslin de temsilcisiyim aynı zamanda.

 

Arkaplanında bir zulüm tarihi yatan bu hezimete uğramış ya da uğramakta olan sömürgeci hareketin temsilcisi ile kendisine bir yer açmak istediği ama yapamadığı bölge ve insanları arasındaki doğru ilişki biçimi ne olmalıdır?

Bu sorunun cevabından emin değilim. Bence bunu soyut terimlerle cevaplandırmaya çalışmaktansa, ömrüm yettiği kadarıyla, bunu yaşamaya çalışmak daha üretken oldu ve öyle de olacaktır. Bu soruyu “yaşamak” dediysem, sadece günlük yaşamda değil, eserlerimde de yaşamayı kastediyorum.

Gördüğünüz gibi, kurgu yaratmayı, yani fantezi icat etmeyi ve geliştirmeyi, bir tür soyut düşünce olarak görmüyorum. Aklın faydasını da inkâr etmek istemem tabii ama bazen insan sadece akılla bir yere varamadığında, sezgilerini devreye sokar.

 

Az önce bahsettiğiniz, Avrupa’nın yayılmacı hareketi içerisinde, 20. yüzyılın başı ve ortasının estetik anlayışı özellikle etkin olmuş gibi duruyor. Siz bu gelenek içerisinde kendi markanızı yarattınız. Belki de yazılarınızın büyük çoğunluğunu yazdığınız Güney Afrika’dan, eserlerinizde büyük yer tutan ıstırabı ve beden algısını almış olmanızdan kaynaklanıyordur bu. Bir başka örnek de, – etik ve estetik anlayışı bakımından – farklılıkla, ötekilikle yaşamanın ne demek olduğuna dair sizin getirdiğiniz açıklama. Bu anlamda, sizin yazdıklarınız, insanların iletişimsizliğini ele alan geleneksel metinlerden çok daha zorlayıcı. Başka başarılarınız da var elbette. Zaten bunları İsveç Akademisi gözlemlemiş ve takdir de etmiş.

İsveç Akademisi’yle ilgili söyledikleriniz hakkında bir şey söylemek bana düşmez. Ama madem Samuel Beckett’ın üzerimdeki şekillendirici etkisinden bahsettiniz, şunu söyleyeyim o zaman. Beckett elbette yüksek modern veya daha doğrusu, ilk postmodernlerden görülebilir. Beckett, Afrika’yla hiçbir bağı bulunmayan bir İrlandalı ve de bir Avrupalı’ydı. Ancak Athol Fugard gibi duyarlı ve yetenekli bir oyun yazarının elinde, Beckett Güney Afrika’ya aktarılabilir, öyle ki neredeyse bir yerli gibi gösterilebilir. Peki bu ne anlama geliyor? Sanat tarihinin, aslında çitler ve sınırlar arasında durmaksızın süren çapraz-döllenmenin tarihi olduğunu.

 

2003 yılında Booker aday adayı olan Elizabeth Costello adlı romanınızın aynı adı taşıyan başkarakterinde bir kendinden şüphe etme meselesi var, bu da “Francis Bacon’a, Elizabeth, Lady Chandos’un Mektubu” adlı bölümde doruğa ulaşıyor. Elizabeth’in mektubu onu bir kriz duygusuna itiyor, daha doğrusu felakete. Çünkü mektubun tarihi 11 Eylül (1603)! Daha doğrusu Elizabeth, metinden kendini yadsıyarak ayrılıyor. Şunu mu söylemek istiyor? Edebiyat yaşamı sonuçta “uçtaki ruh” için bir çıkış veya rahatlama sağlamaz.

Benden eserlerimi yorumlamam istendiğinde, genellikle buna direnirim. Kurgunun ne söylediğini açıklamanın daha iyi, daha açık ve kısa bir yolu varsa, o zaman kurguyu ıskartaya çıkaralım, olsun bitsin… Elizabeth, dilin sınırları dahilinde yazdığını iddia ediyor. Eğer koştur koştur onun peşine düşüp, yeterince zeki olmadığı için ifade etmek isteyip de edemediklerini açıklamaya kalksam, ona hakaret etmiş olmaz mıyım? 1 Mayıs gibi 11 Eylül de bazı insanlar için çok önemli, bazıları içinse sıradan bir gün sadece.

“Uçtaki ruh” için en iyi yaşam tarzının ne olduğuna gelince, az önce “yazın hayatı” dediğiniz şey, ya da bize varlığımız üzerine kafa yorma araçlarını sağlayan başka herhangi bir yaşam tarzı – fantezi, göstergeler, hikâye anlatımı – bana iyi geliyor. İyi derken, etik anlamda sorumluluktan bahsediyorum.

____________________
J. M. Coetzee ile David Attwell’in yaptığı bu röportaj  İsveç Dagens Nyheter gazetesinde yayımladı. Metin, 11 Ekim 2009’da Taraf Pazar’da Türkçeye çevirilerek aktarıldı. İlgili gazeteden olduğu gibi alınmıştır.

Reklamlar

Ferhat Özkan’la “Yoksunlar” Üzerine Söyleşi

ferhat-ozkan

FERHAT ÖZKAN’LA “YOKSUNLAR” ÜZERİNE SÖYLEŞİ *

Yoksunlar’a Dostoyevski’den yaptığınız bir alıntı ile başlıyorsunuz. “… Tuhaf tuhaf düşünceler doldurmuş kafamın içini, sanki onlar da ağrıyorlar.” cümlesini duyuyoruz Makar Aleksiyeviç’ten.  Öyküleri okuyunca gerçekten de “bu öykülerin yazarının kafasındaki ağrı” hissediliyor okur tarafından. Öyküleri ortaya çıkaran ne tür bir ağrı? Herhangi bir anlamda ağrısı/acısı olmayan insan yazabilir miydi bu öyküleri?

O cümleyi söyleyen, Dostoyevski’nin yarattığı bir karakter. Elbette Dostoyevski’nin kafasındaki “ağrıyan düşünceleri” sorgulamak haddimiz değil ama Makar Aleksiyeviç’in “ne kadar Dostoyevski” olduğunu asla öğrenemeyiz. Durum böyle olunca hele benim kafamdaki -eğer varsa- ağrının da, orada bahsedilen düşünce ağrılarıyla ne kadar benzeştiğini de bilemeyiz, daha doğrusu ben bilemem. Ben öyküleri hep bir “fikir” üzerinden ilerletmeye çalışıyorum, öykülerde “yazarının kafasındaki ağrı” hissediliyorsa, belki sebebi budur ve bu durumda teşekkür etmekten başka yapacak bir şey kalmıyor bana.

Özellikle son zamanlarda okuduğumuz postmodern öykülerde –biraz aşırı bir yorum olabilir benimki ama- vıcık vıcık bir mizah var. Biçim ve dil oyunlarıyla bezeli mizah artık çok yaygın. Yoksunlar’da ise metinlerin derininde gezinen ince bir mizah var. Komiklik olsun diye yapılmamış belli ki. Bir durum, bir olay var anlatılan ve yazar okuru yormayan naif bir mizahla bunu aktarmış. Örneğin “Bir Gün Burnum Kokmaya Başladı” adlı öykünüz mizahi bir dille yazılan ağır öykülerden. Öykülere sızan bu mizah kendiliğinden gelişen bir süreç mi yoksa üzerinde düşünülen, özel bir çabanın ürünü mü? Günümüz öykücülüğünde çok sık görülen biçim ve dil oyunlarının yapaylığından özellikle uzak durduğunuz söylenebilir mi?

Vıcık vıcıklık aslında her yerde. Mizah; aşk, nostalji ve hüzünle birlikte o vıcık vıcıklığın kendisini en bariz gösterdiği yerlerden biri sadece… Oysa iyi mizah, istisnalar dışında, “güldürme” amacı taşımadığı zaman değer kazanıyor. Hatta edebiyatta iyi mizah, çok ciddi yerlere saklanıyor. Murat Aykul’un “Kafka okurken gülmeyen insan kafkaeskin tanımıdır,” diye bir sözü vardı. Kara mizah, mizah, mizahi dil gibi kavramların her biri sadece bu cümleden yola çıkılarak anlatılabilir.

Bahsettiğiniz öyküdeki kara mizah ve onun içinde yer yer beliren mizahi dil ise, öykünün kendisiyle birlikte oluştu. Daha doğrusu öykü o üslup içinde doğdu. Bunu hesaplamam, tasarlamam mümkün değildi. Hatta öyle ki Logosoloji’deki Bir Şairden Mektup’la -yine karamizaha da dayanan bir şekilde- kesişmesi/örtüşmesi de kendiliğinden oldu ve bunu planlasam bile yapamazdım gibi geliyor şimdi.

Ama bu, sonrasında bir planmanın olmadığı anlamına gelmiyor. Kâğıda aktarılmış olan üzerindeki her “dokunuş” gibi, her “olduğu gibi bırakma” da bir planlamanın sonucu olarak görülebilir. Bu nedenle o soruya verilebilecek en net cevap şöyle olur herhalde: Hem doğaçlama, hem de planlı. İlk önce kendiliğinden gelişen, daha sonra ise üzerinde düşünülen, özel bir çabanın ürünü…

Biçim ve dil oyunlarına ise bilinçli olarak mesafeli davranıyorum. Aslında kendimce, ikisine de çok yatkın olduğumu düşünsem de, bana göre “hikâye” adı üzerinde “anlatılan”ın üzerinde yükseliyor. Elbette “öykü”nün onu işleme, biçimsel numaralardan yararlanma gibi bir özgürlüğü var ve yan yana gelmiş en basit iki cümlede bile bir “biçimsel kaygı” olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ama sonuçta aslolan hikâyedir. Anlatmak istediğiniz bir şey var ki yazıyorsunuzdur. Zekice bir oyun zekâmızı okşayıp bir süre bizi mutlu edebilir, dile dayanan bir anlatı gözümüze kulağımıza bir süre hoş görünebilir; ama bize dokunan, ruhumuza daha çok yaklaşan hikâyenin kendisidir hep. O hikâyenin sunuşunda “biçim oyunu” varsa onu, öykünün bir parçası haline gelebildiği ölçüde -ne kadar uçuk veya sıra dışı olduğuna bakmaksızın- sahici bulup beğeniyorum. Bu nedenle deneyselliği, kurgu/sunuş tekniklerini küçümsediğim gibi bir anlam çıkmamalı. Calvino’nun, Perec’in, Barthelme’nin, David Markson’un yazdıkları hiç de “geleneksel” değil örneğin, ama o kadar oyunun içinde hiçbir yapaylık hissetmeyiz, en azından ben hissetmiyorum. Çünkü -en basit şekilde söylersem- yazarın derdi numaralar çekip gözümüzü boyamak değildir. Bu oyunlar, hikâyeye içkin mi yoksa anlatacak bir şey olmamasının veya “anlatamama”nın telafisi mi, buna bakıyorum kendimce. Yazarken mesafeli davranmam da bu yüzden.

Bu mesafeyi ise, Schiller’in Romantizmin de en önemli metinlerinden olan “Doğalcı ve Düşünselci Edebiyat Üzerine” [Orhan Pamuk’un, Saf ve Düşünceli şeklini tercih ettiği] makalesinden başlayarak anlatmak gerek belki de… Ne kadar doğalcı veya ne kadar düşüncelci olunacağına dair her yazarın ve her okurun içinde farklı bir terazi olduğunu düşünüyorum ve bu terazinin ayarı da haliyle öznel ve bir o kadar açıklanamaz oluyor. Matematik bir kesinlikle ifade edilmesi biraz zor olan bu karışımın çeşitliliği sayesinde oluşuyor edebiyat aslında. Altın bir oran olsaydı herkes öyle yazardı ve biz de hep aynı şeyleri okurduk. Başka bir ifadeyle, bir süre sonra hiçbir şey okumazdık. Benim içimdeki terazide dengeyi sağlayan şekilde yazıyor olmam, diğerlerinin daha düşük olduğu anlamına gelmez. Kaldı ki o terazi sabit durmuyor insanın içinde.

Neredeyse bütün öyküleriniz küçük insanı anlatıyor. Bireyin hayat karşısındaki durumu, gündelik yaşamın içindeki varoluş çabası göze çarpıyor. Modern dünyanın insanı sürekli bir kaybetme korkusuyla, kaybediş gerçeğiyle sınadığı yargısından hareketle, öykülerinizdeki bireylerin de kaybedişin kıyısında duran “yoksunlar” olduğunu söyleyebilir miyiz? Buradan hareketle kitabın isminin de böyle bir fikirle ortaya çıktığı yargısına varırsak aşırıya kaçmış olur muyuz?

Hayır, olmayız. Ve o eksiklik durumun anlatmak da hep eksik kalacak bir durum, yoksun olan sadece insanlar değil, onların öyküleri de…

Butik bir yayınevinden daha merkezi, köklü bir yayınevine geçtiniz. Bu süreçte bir öykücü olarak sizde bir şeyler değişti mi? Öyküye ya da yayıncılığa dair herhangi bir bakış açısı olabilir… Bu durumu biraz merkez-taşra ayrımına benzetebilir miyiz? Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Eğer bir karşıtlık kuracaksak, merkez ve taşra, butik ve köklü yerine iyi ve kötü yayınevi karşıtlığı üzerinden konuşmak daha sağlıklı olur. Blog yazılarından öykü kitabı yapan, o bahsettiğimiz vıcık vıcıklıkta kitapları yayımlayan bir yayınevinin “köklü” olması, bir yerden çok da önemli olmuyor çünkü. O yayınevinin ofisinin bir Anadolu kasabasında değil de İstanbul’da olması da… Logosoloji, Raskol’un Baltası’nın ilk öykü kitabıydı. Ama Raskol’un Baltası, Orhan Duru ve Ahmet Güntan basmıştı ve Logosoloji’yle birlikte Ozan Çınar’ın ilk kitabı da yayımlanıyordu. Dağıtım sorunlarının, kitabın daha çok insana duyurulamamasının benim de canımı sıktığı zamanlar oldu tabii ki. İnsanlık hali… Ama bir “ilk kitap”ın, hangi kitaplarla yan yana durduğu, yazarını nasıl bir edebî/insani duruşun ve niteliğin içine dâhil ettiği, dağıtım ve reklamdan çok daha önemli… Raskol’un Baltası’nı bu nedenle kendi adıma büyük bir şans olarak görüyorum. Bir sığlaşma, ucuzlaşma, ciddiyetsizlik süreci yaşıyoruz ve maalesef yayın dünyası da o sürece dâhil. Raskol’un Baltası, o dünyanın içinde şimdilik belki küçük ama saygın yer tutuyor. Zaten internet varken, kitabın ulaşılabilirliği çok da dert değil artık. Kitaptan haberdar olacak insan, bir şekilde o kitaptan haberdar olur. O kitabı okuyacak insan, evinden çıkmadan bile alır o kitabı. İyi ve köklü bir yayınevinin ise, insana yazdıklarının bir daha net ve güçlü bir karşılık bulduğuna dair iyi bir his verdiği, onu bir öykü geleneğinin içine dâhil ettiği de ayrı bir gerçek. Bunu da şu anda Yoksunlar ile yaşadığım için yine şanslı sayıyorum kendimi.

Son olarak; dergilerde sık sık karşılaştığımız bir isimsiniz. Dergilerin öyküye/öykücüye ne gibi etkileri oluyor sizce? İkinci kitabınızı çıkarmış olmanıza rağmen dergilere karşı duyduğunuz ilgi ve heyecan devam ediyor mu? Yoksa dergileri sadece bir basamak taşı olarak mı görmek gerek?

Evet, heyecan tabii ki ediyor. Sadece öykülerin toplamı kafamda şekillenmeden, öyküleri iyice eleyip düzenlemeden yayımlamak istemiyorum. Ama sonrasında, yazdığım bir öykünün dergide yayımlanmasından mutlu oluyorum. Kaldı ki henüz ikinci kitabı çıkarmış olmak, heyecanın kaybolmasına sebep olacak bir şey değil. Hâlâ yolun başı sayılır.

Edebiyat dergileri hem yazarlar hem de okurlar için büyük bir şans. Özellikle şiir ve öykü gibi türlerde… İlk ürünler ortaya çıkarken dergiler yazara “aşılması gereken bir eşik” sunuyor dergiler. Tepkilerinin doğruluğu veya yanlışlığı elbette tartışılır. Ama sahicilik, irade, adanmışlık testine dönüşüyor bu süreç ve bunlar da yazarlığa dâhil. Dergileri bir basamak olarak görmek anlamına gelmiyor bu, derginin kendisi çıkılması gereken bir basamak zaten. Hele hele ilk kitaptan önce… Daha sonrasında ise, okur ve yazar buluşması için iyi bir mecra. Okuru, bir insanın edebiyatla ilişkisini diri tutan bir tarafı da var dergilerin. Neyse ki öykücülüğümüzde hoş bir dergi geleneği var, umarım gelişerek devam eder.

oykulem

__________________________________________
* Öykülem’in 2016 İlkbahar tarihli 4.sayısında yayınlanmıştır.


Alıntı Defterim: Michel Foucault – Güzel Tehlike

Michel-Foucault

 

Sonuçta tek gerçek vatan, insanın ayağını basabileceği tek toprak, başın sokabileceği, sığınabileceği tek ev çocukluğundan itibaren öğrendiği dildir.

*

Şu anda kafamı kurcalayan, on yıldır kurcalamaya devam eden mesele şu: Bizimki gibi kapalı bir kültürde, bir toplumda sözlerin, yazının, söylemin varoluşu nedir? Bana öyle geliyor ki eninde sonunda söylemin var olmasına hiçbir zaman pek önem vermedik. Söylem, şeylerle aramızda duran ve onları görmemizi engellemeyen saydam bir film değildir sadece, olanın ve düşünülenin aynası değildir sırf. Söylemin kendi kıvamı, kalınlığı, yoğunluğu, işleyişi vardır. Ekonomik yasalar gibi söylemin de yasaları vardır. Anıtlar gibi var olur söylem, teknikler gibi, toplumsal ilişki sistemleri gibi var olur.

*

Bence ölümün alternatifi hayat değil, hakikat. Ölümün beyazlığı ve ataleti içinde bulunacak şey, kaybedilmiş hayat ürpermesi değil, hakikatin titiz konuşlanmasıdır.

*

Yazmaya başlamadıkça, yazmak dünyanın en haybeden, en olasılık dışı, neredeyse en olanaksız, en azından hiç bağlılık hissetmeyeceğimiz şeyi gibi görünür. Sonra öyle bir an gelir ki -ilk sayfada mıdır? bininci sayfada mı? kitabın ortasında mı? hiç bilemiyorum- yazmaya tam anlamıyla mecbur olduğumuzu hissederiz.

*

Şu birkaç sayfayı yazarak kendi kendimizi, kendi varoluşumuzu aklarız.

*

Dil, tam anlamıyla sonsuz sayıda cümle ve sözce kurmamıza yarayan şeydir. Söylemse, ne kadar uzun, ne kadar dağınık, ne kadar esnek, ne kadar atmosferik, ne kadar protoplazmik, kendi geleceğine sandığımızdan ne kadar fazla bağlı olursa olsun, her zaman sonlu, her zaman sınırlıdır. Ne kadar uzun olursa olsun bir söylemle dilin sonuna asla varılamaz.

*

Yazmak konuşmaktan çok farklıdır. Artık kendimize ait bir yüzümüz olmasın, yazımızın altına saklanalım diye yazarız aynı zamanda.

*

Yazmak aslında yalnızca varoluşun değil bedenin de bütün tözünün kalem ve yazının kanallarından kağıdın üstüne çiziktirdiğimiz şu küçücük izlere akıtılmasıdır.

güzel tehlike


Fırat Caner: Şiir demokrasi ister… *

fırat caner

‘Bejan MaturTürk şiirine bir Furuğ tadı getirdi’

İlker Aslan: Şiirle başlayalım. Şiir yazmanın ötesinde, şiir üzerine düşünmek, konuşmak da önemli sizin için. Siz Türk şiirin bugünkü durumunu nasıl yorumluyorsunuz?  Geçmişe nazaran nerede duruyoruz? Edebiyat dergilerinde çıtası yüksek şiirler göremiyoruz genelde. Bu bağlamda bakarsak şiiri nasıl yorumlayabiliriz? Gerçekten de kötü bir dönemden mi geçiyoruz sizce, çoğu eleştirmenin söylediği gibi.

Fırat Caner: Tuhaf görünebilecek bir cümle ile başlayayım: “Şiir demokrasi ister.” Sizin şiirden anladığınız şiirdir, diğerleri değildir gibi bir bakış açısı fakirleştiricidir. Siz kafiyeyi şiirde olmazsa olmaz kabul edebilirsiniz, ama bu durumda Haiku geleneğini dışarıda bırakmış olursunuz. Türk şiirinin bugününü bugünden değerlendirmek mümkün değil gibi geliyor bana. Zira nasıl Divan şiirini Divan şiirinin ölçütleriyle, Garip şiirini Garip şiirinin ölçütleriyle değerlendirmek durumundaysak, bugünün şiirini de bugünün şiirinin ölçütleriyle değerlendirmemiz gerekecek. Bugün, o ölçütlerin oluşmakta olduğu gün. Yarını beklemek gerek. Tarih şiirin öldüğünü söyleyen şair ve eleştirmenlerle dolu. Her gelen şiirin kendisiyle yahut kendi nesliyle son bulduğunu zannediyor. Bu, son mohikan ya da son samuray olma onurunu taşıdığını zannetmenin kibrinden kaynaklanan bir tür hazla ilgili sanırım. Son yirmi yılda çok özgün şiirler yazıldı. Bence en özgün deneme, Murathan Mungan’ın öncülü ve ardılı olmayan 1994 tarihli Metal’i idi. Daha sonra Bejan Matur, Türk şiirine bir Furuğ tadı getirdi. Kendi neslimden şiirlerine hayran olduğum pek çok kişi sayabilirim. BaştaDevrim Dirlikyapan olmak üzere, Selim Temo, Nilay Özer ve daha pek çok kişi. Ben hayran olma kapasitesi yüksek bir okurum açıkçası. Benim neslimin en yoğun beslendiği iki kaynak İkinci Yeni şiiri ve Hilmi Yavuz’dur sanıyorum. Ben kişisel olarak Hilmi Yavuz kaynaklı şiirlerden çok fazla keyif almam, zira Hilmi Yavuz şiiri okumak varken, benzer ama daha düşük nitelikli şiirler okumak bana anlamlı gelmiyor. Aynı durum İkinci Yeni’den beslenen şairlerin şiirleri için de geçerli. Hayranlık duyduğum şairlerse çok sayıda kaynaktan beslenenler genelde. Onlarda İkinci Yeni terbiyesi de var, Attila İlhan terbiyesi de, Hilmi Yavuz terbiyesi de… Daha genç şairlere gelince… Onların kendilerinden önce gelenlerin ölçütlerine uygun şiirler yazmasını beklemek saflık olur. Başka bir dünyanın içine doğdular. Geçmişin şiiriyle yetinmeleri söz konusu bile olamaz. İkinci Yeni de böyle ortaya çıkmadı mı örneğin? Onlar 2. Dünya Savaşı’nı görmüş bir nesil olarak, savaş öncesi yaşamın bir ürünü ya da o yaşama bir tepki olarak ortaya çıkan şiirlerle yetinemiyorlardı. Yeni nesil şairler için de durum tam olarak budur bence. Onları en iyi kendi nesilleri anlayacak ve anlatacak. Genç bir eleştirmen neslinin olması da bu yüzden önemli. Kısacası, şiir deneyimimiz bakımından kötü bir dönemden geçiyoruz diyemem. Şiirin de kendi evrimi var.

Zeval

İ.A.: Zeval’den bahsetmenin tam da yeri. Zeval sizce şiirin neresinde durarak okura ulaşıyor? Ki baktığımız zaman, farklı bölümlerden oluşan Zeval, muhteva olarak da üslup olarak da farklı şekillerde ilerliyor. Bu anlamda da okura değişik bir okuma seyri ve zevki sunuyor. Muhtevayı ve üslubunuzu da işin içine katarak konuşursak, okunması zor şiirler mi sizinkiler? Belli bir okuma birikimi gerektiğini düşünüyorum ben şahsen. Sizce de böyle mi? Özetlersek, Zeval nedir, nerededir?

F.C.: Zeval’in okura ulaşmak konusunda nasıl bir serüveni var bilemiyorum. Ben kitabı üç kısım olarak tasarladım. Biçimle ilgili üslup özelikleri bakımından bu üç kısım birbirinden tamamen ayrı özellikler gösterir. Ancak üslubun pek çok bileşeni vardır. Örneğin bir yazarın yoğun olarak kullandığı sözcük dağarı da onun üslubunun bir yönüdür. Yani, üslup bakımından çok farklıymış gibi görünen bu üç kısım, başka şairlerin kitaplarıymış gibi ayrı ayrı yayımlansaydı bile, iyi bir şiir eleştirmeni aynı şair tarafından yazıldıklarını tespit edebilirdi. Belli bir okuma birikimi gerektirdiği yönündeki tespitiniz doğrudur. Belli bir okuma birikimi gerektirmeyen eserler, benim ilgimi çeken eserler olmadı hiçbir zaman. Yani bir popüler edebiyat okuru değilim. Büyük eserleri iyi eserlerden ayıran temel özellik bana göre belli bir okuma birikimi gerektirmeleri, fakat bunu hissettirmemeleridir. Tolsoy okumak için devasa bir okuma birikimine ihtiyacınız vardır. Ama sıradan bir okur da Tolstoy’un yazdıklarını o birikime sahip bir okurunkine kıyasla vasat, ama kendince büyük bir keyifle okuyabilir. Necatigil’in deyişi ile Hikmet Burcu’ndan bahsediyorum aslında. Tespiti yapabildiğinize göre, Zeval’in o burcun şiirlerinden meydana gelmediği aşikar. Ancak benim bakış açımla burçlar arasındaki yolculuk, yalnızca yazarın yolculuğu değil. Her şair, kendi okurunu, hikmet burcundaki eserlerini paylaştığında sahip olmaları gereken altyapı konusunda adım adım yönlendirir. Dolayısıyla şiirinin şimdisi sadece şiirle ilişkisinin seyrine değil, aynı zamanda okuru ile ilişkisinin olgunlaşmasına bağlıdır. Zeval, bu yönüyle benim kendi serüvenimi ifşa edişimdir, kısa bibliyografyamdır, Eco’nun bakış açsısını devşirerek söyleyecek olursam okura gelecek için verdiğim anahtardır.

hayıflanma

İ.A.: Şiirde olduğu kadar anlatı/öykü alanında da başarılı bir örnek sundunuz okura: Hayıflanma. Bu kitabınız ayrı kısımlardan oluşan, çok katmanlı, ama aynı zamanda bir bütünün parçaları gibi de duran bir metinler bütünü. Öte yandan başka metinlere, isimlere de sık sık göndermeler var. Bilge Karasu, ilk aklıma gelen. Belli ki bilinçli bir seçim bu. Dil ile ustaca oynuyorsunuz ve kurmacanın sınırlarını da zorluyorsunuz bana kalırsa. Hayıflanma, bir solukta okunabilecek bir kitap olsa da bir solukta anlaşılabilecek bir kitap değil gibi. Sizce de öyle mi? Hayıflanma’nın isminden yola çıkarak başlayıp kitabı anlatır mısınız? İnsan neden hayıflanır ki?

F.C.: Hayıflanma bir kurmaca anlatı olarak yayımlandı. Öykü dizisi içinde yayımlanmış olmasına rağmen, bir öykü kitabı olmadığı çabucak anlaşılabilir. Niyet yanılgısı içine düşmeyi göze alıp bana sorarsanız, Hayıflanma’nın bir edebiyat teorisi kitabı olduğunu söylerim. Teori pratik incelenmek suretiyle kurulur. Bununla birlikte mümkün ve kuvve halinde şeyler de var. Ben bu tür şeylerin peşine düştüm. Örneğin yirminci yüzyıl klasik müzik bestekarlarının melodiyi dışlamaları gibi, olay zincirini dışladım. Yapıtın açıklığını farklı yorumlara açık bırakmakla değil, onu öyküsüzleştirmekle inşa etmeye gayret ettim. Hiçbir şey anlatmamak zordur. Hiçbir şey anlatmadan sürüklemek daha zordur. Hayıflanma’da ne öykü ne de karakter vardır. Kişiler varmış gibidir, ama aslında onlar da yoktur. Sait ile Sinan ne aynı ne de ayrı kişilerdir. Küçük bir kitap Hayıflanma. Ama ona Tolstoy’un Anna Karenina’ya verdiğinden daha az emek vermediğimi söyleyebilirim. Bunu eserleri karşılaştırmak için söylemiyorum. Zira bir okur olarak kendi yazdıklarıma hayranlık duyamadım hiç. Yazıp tamamladığım her kitap, benim için yazmak ve dolayısıyla okumak hayali ile yaşadığım kitabı yine yazamamış olma başarısızlığımdır.

Önder Otçu’ya ve Ramis Dara’ya minnet duyarım’

İ.A.: Özellikle şiirlerinizle farklı edebiyat dergilerinde yer alıyorsunuz sık sık. Belki de her yazarın; şair, öykücü, romancı, denemeci ya da nasıl adlandırılırsa adlandırılsın, yolu dergilerden geçer. Bundan belki 50 yıl önce edebiyat dergileri daha kıymetliydi diye düşünenler var. Çünkü daha azdı. Şimdi sayıları daha fazla ancak dergilerde yayımlanan ürünlerin niteliği tartışmaya açık bu sefer de. Sizce edebiyat dergileri, üzerine düşen görevi ne kadar yerine getirebiliyor? Ya da getirebiliyor mu? Edebiyat dergilerini de tıpkı üniversiteler gibi ideoloji kalelerine dönüştürmeye çalışanlar oluyor. Ben buna inanmak istemiyorum ancak siz bu duruma nasıl bakıyorsunuz? Gerçekten de eskisi kadar kıymetli değil mi artık edebiyat dergileri?

F.C.: Bana kalırsa edebiyat dergilerinin bu dergilerde yer alan editör vb. kişiler sayesinde gördüğü iki temel işlev vardır: Yeni yazarların ortaya çıkmasına vesile olmak ve ortaya çıkmasına verile oldukları yeni yazarları teşvik etmek. Ben kendi adıma gençliğimde bu teşviki gördüm. Örneğin Önder Otçu’ya ve Ramis Dara’ya büyük minnet duyarım. Genç bir yazar yalnızca internetteki arkadaş listesinde yer alan kişilerin beğenisi ile mutlu olamaz sanıyorum. Bu Ödipal bir durum, genç yazar önce baba figürlerinin takdirini almak ister. Biraz olsun almak durumunda. Sonra yeterince takdir edilmeyişi devreye girmeli ki baba figürüne isyan etsin ve onu öldürebilsin. Baba figürü sadece öncül şair ya da şairler değil, aynı zamanda editör, eleştirmen vs. Derken kendi serüveni içinde hepsiyle barışmayı ve onları öldürmeden yaşamayı öğrenebilirse, Harold Bloom’un dediği gibi, büyük şair olabilir. Olamayabilir de tabii… Dergilere gelince… Dergiler sizin deyişinizle hep “kale” olmuştur. Bunun bir sakıncası yok, ortada tek bir kale olmadığı sürece. Her duruşun kendine yer bulabildiği dergiler olması demokrasi kültürünün gelişmesine bağlı. Her duruşun tek bir dergide yer bulabilmesi ise bence ancak o derginin Kapitalizm’in bir kalesi olması ile mümkün. Ben her ideolojinin temsil edildiği bir parlamento hayali kurarım, her ideolojiden insanların bir arada bulunduğu bir  parti hayali değil. Biri demokrasi ile ilgili. Öbürü çıkarları için değerlerini bir kenara bırakan insanların bir araya gelmesiyle mümkün gibi geliyor bana. Belki de kötü niyetliyim.

‘Kitap tozu fetişizmi bizim nesille birlikte sona erer’

İ.A.: Önceki soruyla bağlantılı cevaplayabilirsiniz şimdiki soruyu da. Ya da devamı gibi düşünelim. İnternetin olanakları düşünüldüğünde bazen dergilere hatta kitaplara bile ihtiyacımız olmadığı düşünülüyor. Gelecekte daha da artacak bu durum. E-kitaplar bunun ilk örneklerini sundu okura. Sizce internetin olanakları edebiyatı öldürüyor mu? Yoksa tam tersine, insanlara yeni yazma sahaları mı açıyor?

F.C.: İnsan oldukça edebiyat ölmez. Değişir, ama ölmez. E-kitaplar yepyeni olanaklar yaratıyor aslında. Kitap tozu fetişizmi bizim nesille birlikte sona erer muhtemelen. Kitap bir nesne değildir, onu anlamlı kılanlar içindekiler. Kaldı ki edebiyat yalnızca kitap denen nesnenin içinde değildir. Bir film izlediğinizde aynı zamanda bir senaryo okumuş olursunuz. Ben, okuma hastası biri olarak, filmleri izlemekten ziyade okurum. Bir oyuncu oyunculuğa, bir ışıkçı ışığa odaklanır, ben de metne odaklanırım.

İ.A.: Son olarak planladığınız yeni çalışmalarınızdan bahsedelim. Yeni şiir ya da öykü/anlatı dosyalarınız var mı yayımlanmaya hazır? Üslup ya da içerik olarak okuru şaşırtmaya devam edecek gibisiniz. Fırat Caner, okurlara yeni metinlerini müjdeleyecek mi?

F.C.: Benim çalışma disiplinimde “yeni” bir dosyanın yayımlanmaya hazır olması söz konusu değil. Yayımlanmaya hazır ve yakında yayımlanmasını ümit ettiğim dosyalar var elimde, ancak hiçbiri “yeni” değil. “Yeni” demek, henüz yeterince işlenmemiş demek. “Hazır” demek, artık onunla uğraşmaktan bıktım, dayanamıyorum, daha iyi hale getirmek için yeni çözümler üretemiyorum, olmadı işte, başaramadım ve belli ki başaramayacağım, ama ondan kurtulmam lazım ve yayımlamadığım sürece kurtulamayacağım, yayımlarsam hiç değilse her şeye sıfırdan başlayabilirim demek.

_________________________
* http://www.yenicikanlar.com.tr/firat-caner-siir-demokrasi-ister-14638 adresinde, “Yeni Çıkanlar” için Bu yılki Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nün sahibi Fırat Caner ile yaptığım söyleşidir. Üzerinden epeyce zaman geçti ama burada da bulunmasını istedim.


Murat Gülsoy ile Sohbet

murat gülsoy

Mavi Yeşil’in 81.sayısında yayımlanmış olan Murat Gülsoy röportajından tadımlık bir kısım sunuyoruz efendim. Fazlası için sosyal medya üzerinden facebook.com/maviyesildergisi ya da twitter.com/maviyesildergi adreslerinden bize ya da bilgi@maviyesildergisi.com adresi üzerinden direkt olarak editörlerimize ulaşabilirsiniz. Çok güzel bir söyleşi idi. Herkesin faydalanacağına eminim. İşte sohbetten küçük bir kısım:

[…]

İA: Türkiye’de edebiyatı diplomalı edebiyatçılar yapamaz gibi bir anlayış var kimi çevrelerde. Yani edebiyat geleneğinden gelenler… Örnek veriyorum “İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü ekolünden gelenler” gibi… Baktığımızda gerçekten de nitelikli yazılar, çalışmalar farklı alanlardan çıkıyor. Ne bileyim, aklıma ilk gelenler Jale Parla gibi, Nurdan Gürbilek gibi Türk edebiyatı kökenli olmayan yazarlar. Sizce gerçekten de bizim edebiyatımız biraz dar mı bakıyor meseleye? Bugün, Mehmet Kaplan’ın metinlerine bile baktığımızda bir muhafazakârlık ya da kapalı kutu olma durumu görüyoruz gibi.

MG: Şimdi, diğer üniversitelerin edebiyat bölümleri hakkında çok fazla bir şey söyleyemem. Çok fazla tanımıyorum, bilmiyorum. Bizim üniversiteden bahsedebilirim. Bizde de hem Batı Dilleri hem de Türk Dili ve Edebiyatı var. Mesela bana yaratıcı yazarlık dersleri teklifi Batı Dillerinden geldi. Sonra da Türk Dili ve Edebiyatı dedi ki, “Aaa… Neden biz teklif etmedik…” Onlar önce davrandı. Belki de bu, bir şeyi özetler. Bilemem. Ki ders Türkçe. Ama bizim üniversiteyi bir kenarda bırakırsak, ki bizim üniversite epeyce liberaldir, ama genel olarak Türkiye’deki edebiyat, hatta genişletirsek düşün camiası muhafazakardır oldukça. Ağırlıklı olarak böyledir. Ama bunun dışında bir modernist gelenek de var. O gelenekte de kenardan kenardan gidip, zaman akıp geçtikten sonra merkezde yer alan isimler oluyor. Mesela Sait Faik çok güzel bir örnektir. Yazdığı dönemde marjinal bir adamdır. O dönemde Türk edebiyatını Sait Faik temsil etmez ama zaman geçtikten sonra o da temsil edilir Türk öyküsü içerisinde. Tanpınar için de geçerli bu. Yaşadığı dönemde, ki edebiyat fakültesi geleneğinden olsa bile, aykırı bir kişilik olmuş ve bu yüzden de biraz itilip kakılmıştır. Değil mi… Kırtıpil Hamdi diye dalga geçilmiş falan… Ama zaman geçmiş, merkeze o gelmiş. Artık Türk edebiyatı geleneğinde Tanpınar önemli bir yer tutuyor. Aynı şey Oğuz Atay için de geçerli. Bütün bu aykırı örnekler, aslında mevcut muhafazakârlıkla çatıştıkları için kenarda kalıyorlar. Tanpınar çok da tuhaf bir örnek. Uzun zaman muhafazakâr olarak algılandı garip bir biçimde, sebebini bilmiyorum. Artık, seçici algılama mı yoksa öyle lanse edildiği için mi bilmiyorum. Osmanlı’dan, Osmanlı musikisinden bahsettiği için mi artık… Hemen yaftalanıp, “Osmanlıcı herhalde, muhafazakârlığı en iyi ondan öğreniriz” gibi bir fikir oluştu. Hâlbuki hiç ilgisi yok. Taban tabana zıt bile diyebiliriz. Sonuçta işin özü, soruya dönersek, evet bizim edebiyatımız da sanatımız da toplumumuz da muhafazakârdır dolayısıyla kısırdır. Muhafazakârlık kısırlığı getirir çünkü. Ama bunun alternatifi olarak görünen Cumhuriyet ideolojisi de o kısırlığı kıramamıştır. O da bir başka şekilde muhafazakârdır çünkü. Günümüzde de bu çatışma devam eder ancak birisi diğerinin alternatifi olamamıştır. Alternatif ne peki? Tanpınarlar, İkinci Yeniler, Bilge Karasular, şunlar bunlar… Çok farklı bir kanal daha var. Hep kenarda kalmış ama daha modernist bir kanal da var. Ben de bunu daha çok önemsiyorum. Diğer kanalın çok bir yere vardığını düşünmüyorum açıkçası. Toplumcu edebiyat söz konusu olduğunda da aynı muhafazakârlık karşımıza çıkar, orada da davaya hizmet eden edebiyat doğru edebiyattır. Topluma örnek olacak davranışlar sergileyen karakterler olmalı, doğru meseleler ele alınmalı… Bakın, bütün bu -malı’lar, -meli’ler sanatçıya ne yapması gerektiğini söyleyen bir doktrin niteliğindedir. Bu doktrin Marksizm olur, Kemalizm olur,  Muhafazakârlık olur, İslamcılık olur ne olursa olur. Ama gerçek sanat ve edebiyatçı zaten bütün bunları eleştirir. Hepsinin zayıf yönlerini bulur. Kendisini kısıtlamaya çalışan yerlerini özellikle didikler. Gerçek sanatçı bu yüzden de sevilmez, hor görülür, itibarsızlaştırılır. Bu hep böyledir.
[…]

MY81