Tag Archives: Rüya

Ya…

 

Ya hepsi sahteyse…
Bütün bu yaşadığımız, yaşadığımızı sandığımız ‘şey’lerin hiçbiri gerçek değilse…
Hiç uyanmayacağımız, belki de uyanamayacağımız derin bir uykunun karanlık sularındayken gördüğümüz kötü bir rüyadan, büyük bir düşten ibaretse bütün bunlar…
Ya aslında yaşamıyorsak…
Ya şu çalan şarkı Freud’un kötü bir şakasından ibaretse…
Ya Freud diye bir şey yoksa gerçekten de…
Ya şiir diye bir şey yoksa…
Ya aslında yaşam/ak diye bir şey yoksa…

Nasıl farkına varabiliriz ki bunun?
Nasıl farkına varabilirdik ki?


Rüyamdaki Atatürk

Bu gece, rüyamda Atatürk’ü gördüm. Neredeydik bilmiyorum ama kurak iklimi olan bir yerdeydik belli ki. Çöl gibi bir yer… Etrafta belki bir iki kurumuş, yaprakları olmayan ağaç vardı. Hava güneşli idi ama üzerimizdeki kıyafetleri düşününce, yani kalın kabanlarımız var gibiydi, kışın sonu ya da baharın başı gibi bir zamandaydık sanırım. Açık bir arazide, neyin üzerine konulduğunu anlamadığım bir konteyner yerden belli bir yükseklikte idi. Belki de bir başka konteynerin üstünde idi. Anımsayamıyorum… Atatürk ile ben -bir arabadan mı iniyorduk? bilmiyorum- o konteynere doğru yürüdük. Merdivenlerden çıkıp konteynerin kapısından içeriye girdik. İçerisi kalabalıktı. Sanki bir köşede küçük bir soba vardı. Yatak ya da koltuk gibi bir şeyde bir adam yatıyordu. Sakallı, kamburu çıkmış, biraz esmer tenli, görece ufak tefek bir adam. Yüzü Sultan Abdülhamit Han’a benziyordu. Ama o değildi sanırım. İçeride bizden başka, birileri daha vardı. Kadınlar vardı. Biraz telaşlı idiler. Yatmakta olan adama bakıyordu bazıları. Adam sanki çok hastaymış da ölecekmiş gibi, sanki etrafındakiler onun ölümünü bekliyorlarmışçasına yüzlerinde garip, umutsuz ifadeler vardı. Atatürk yatmakta olan yaşlı adamın karşısındaki sandalyeye oturdu. Yüzünü tam seçemiyordum çünkü ben onun hemen yanında, sanki onun yaveri imişim gibi ayakta bekliyordum. Kapıya yakındım. Ama bir aralık Atatürk’ün yüzünü fark ettim. Umutsuzdu. Yere bakıyordu. Hiç konuşmuyordu. Kimseye bir şey sormuyordu. Yatmakta olan adam da bir ara Atatürk’e baktı. Ama konuşmadılar. Bir süre oturduktan sonra, oturduğu sandalyeyi geriye doğru iterek kalktı Atatürk. Tam anlamıyla dik değildi. Biraz kamburu mu vardı ne… Sanki yaşadıkları, yaşanılanlar biraz yormuştu onu. Öyle gibiydi yani… Kapıya doğru yaklaştı, kapıyı açtı. Ondan önce ben çıktım. Etrafa bakındım. Sonra kendisi çıktı. Havadaki o güzel güneş yüzüne vuruyordu. Üzerinde kahverengi tonlarında bir kaban vardı. Kollarını geçirmemişti tam olarak, sadece omuzlarına almıştı kabanı. Güneşin aydınlattığı yüzü gözlerini biraz rahatsız etmiş olacaktı ki gözlerini kıstı. Sağ elini havaya doğru kaldırdı. Bir iki kurumuş ağacın olduğu bir tepeyi gösterdi. “Gidelim İlker,” dedi. Gösterdiği yerde hiçbir şey yoktu. Belki de bir hiçliğe gidecektik ama itiraz etmedim. Hiçbir şey yoksa bile güneş o taraftaydı çünkü. Başımı hafifçe eğdim, bir saygı ifadesinde bulunarak, “Gidelim paşam,” dedim, “gidelim…”


Rüya Molası*

Uyku düzenim iyice bozuldu, dedim.

Belki de düzenin uykusu kaçmıştır, dedi sesim.

 

Rüyamda, görmediğim her şeyden sorumlu idim.

Şeyler, sorumsuzdu. Şekillerini bilemedim.

 
 
 
[*Bu bir şiir değildir.]