Tag Archives: Şiir

Yurdumun Şairleri Şiir Tahlilleri – II : NOEL BABA

noel baba

Yurdumuzun şairlerini tanımaya ve tanıtmaya devam ediyorum. Şimdi bahsedeceğim şair Nazmi Adalı abimiz. Kendisi, fotoğrafta da görüldüğü üzere 55 yıldır şiir yazdığını iddia etmiş. Umuyorum ki 56 yaşında değildir. Eğer öyleyse, fazlasıyla sansasyonel bir iddia olur bu. Emekli bir memur olduğunu da hesaba katarsak, memuriyet hayatını şiir yazmaya adamış Nazmi Adalı abimizi saygıyla selamlamak gerek.

İnceleyeceğimiz şiiri ise NOEL BABA isimli şiiri. Yeni bir yıla gireceğimiz bu güzel günde, bu şiiri incelemenin uygun olacağını düşündüm.

Önce biçim olarak bakalım. Şiir her ne kadar 190 ile asfalt yolda şaha kalkmış bir Ferrari gibi aralıksız yazılmış gibi görünse de aslında 4 dizelik 4 kıtadan oluşmaktadır. Edebiyatımızda 16 dizelik bir nazım şekli olmadığını da hatırlamak gereklidir. O yüzden 4×4 şeklinde ele alınması gereklidir Noel Baba şiirinin. İki dizesinde hece kayması  olsa da şiir genel olarak 4+3=7’lik hece ölçüsüyle yazılmıştır.

Şiir adeta “Sepet sepet yumurta / Sakın beni unutma” tadında bir mani gibidir. Hatta şiiri parçalarsak dört farklı maninin bir araya geldiği bir maniler silsilesi olarak görebiliriz. Bu anlamda Nazmi Adalı’nın, şiirimize yeni bir soluk getirdiğini de vurgulamamız gereklidir.

Noel Baba, lirik bir şiir. İçinde bir umudu, bir heyecanı ve geleceğe dair bir bakışı saklıyor. İlk kıtaya dikkat edelim lütfen:

“Geliyor Noel Baba
Karlı dağlar aşarak
Böyle tipili havada
Ülkeler dolaşarak”

Şair, ilk kısımda Noel Baba’nın fedakarlığından bahsederken, bir yandan da onun yolunun gözlendiğini anlatmaya çalışıyor. Özellikle “tipili hava” vurgusu bu noktada önemlidir. Noel Baba, yağmur, çamur, kar, tipi, fırtına demeden, ilk günkü heyecanla yapmaktadır işini. 657’ye tabi, kısmi yatışlı devlet memurlarımızın pay alması gereken bir durumdur diye düşünüyor ve eski bir memur olan Nazmi Adalı’nın da lafı buraya getirdiğini zannediyorum.

“Elinde sopası var
Dayanarak yürüyor
Sırtında torbası var
Armağan getiriyor”

İkinci kısım da ilk kısmın devamı niteliğinde. Yine Noel Baba’ya bir övgü söz konusu burada. Elindeki bastonuna dayanarak belki de zar zor yürüyen Noel Baba, yine de birkaç fakiri fukarayı sevindiririm ümidiyle şehrin üzerinde baca baca geziyor. Şunu da unutmamak gerek, Noel Baba’nın sığabileceği bacalar şömine bacalarıdır ve şömineler zengin evlerinde olur. Yani Noel Baba, aslında fakirleri değil de zenginleri sevindirir sanıldığının aksine. Şairin gözden kaçırdığı bir nokta da burasıdır.

“Torbaya neler neler
Doldurmuş Noel Baba
Verecek hediyeler
Size yeni yılda

Payınıza düşecek
Nice kıymetli şeyler
En fazla sevinecek
Alacak öğrenciler”

Son iki kısmı birlikte ele alırsak, materyalist dünyaya da bir gönderme yapıldığını fark ederiz. Noel Baba çalışıp çabalamaktadır ve torbasını hediyelerle doldurmuştur. Şair burada lirizmin dibine vurarak en fazla öğrencilerin sevineceğini iddia ediyor. Demek ki Noel Baba’nın sepetinde akıllı telefonlar, tablet bilgisayarlar ve çeşitli elektronik malzemeler var. Günümüz öğrencilerini en çok sevindirecek şeyler bunlardır zira.

Son olarak şunu vurgulayalım: Yıllardır Noel Baba’yı bekledik, onu andık, soğuk yılbaşı gecelerinde gözlerimiz yollarda kaldı. Ama o gelmedi. Öte yandan hiç düşünmedik, “Ulan bu adam bu torbayı her sene nasıl dolduruyor. Yaşını başını almış, çalışıyor desen değil, bu değirmenin suyu nereden geliyor.” diye… Yolsuzluk muhabbetlerinin sadece ülkemizde değil, dünyada da ayyuka çıktığı bu günlerde, Noel Baba’nın torbasının ne ile dolu olduğunu da hiçbir zaman bilemedik.

Bitirelim. Nazmi Adalı beyefendi, “Noel Baba” başlıklı bu şiirinde lirik bir üslubu güncel bir muhteva ile birleştirerek postmodern bir şiir sunmuş bizlere. Sadece biçimsel özellikleri olarak değil, konuya hakimiyeti, şiire getirdiği yeni soluk bakımından da şairi tebrik etmek gereklidir.

Başka şiirlerde görüşmek üzere..

Not: Harem-Gebze dolmuşları çok sıkıntılı. Müdahale edilmeli.


Yurdumun Şairleri Şiir Tahlilleri – I : DEMLİ OLSUN

demli olsun

Şiir, edebiyat, sanat hepimizin. Herkesin okumaya, yazmaya ihtiyacı var. Ben, şahsım adına, yazmanın bir çığlık olduğunu düşünürüm. Kendini ifade etme şekli… Bazen, söz ile ağızdan çıkamayacak pek çok şeyi yazarak kağıda dökebiliriz. Bu yüzden yazı önemlidir.

Bu anlamda yazıya, şiire gönül vermiş herkesi de destekliyorum. Herkes şiir yazsın. Herkes. Hatta mümkünse buzdolabınızdaki beyaz peynir, yıkandığınız sabun, kavanozdaki mercimek, çekmecedeki iç çamaşırı… Bunlar da şiir yazsın. Ama pek mümkün değil gibi. Çünkü onların şiir yazmak için harekete geçecek elleri kolları yok. Elleri kolları diyorum, çünkü şiir için eliniz kolunuz olması yeterli. Şiir bilginiz olmasına gerek yok.

İşte malumunuz olduğu üzere Posta Gazetesi de bu hedefle yola çıkarak “Yurdumun Şairleri” başlıklı köşesinde bu yurdun dört bir yanında yetişmiş çeşitli “şairlerin şiirleri”ni yayımlayarak kültüre büyük bir hizmette bulunuyor. Diğer bir deyişle, geleneksel mizahımızı bir kenara bırakıp yepyeni bir mizah anlayışıyla, hedef kitlesiyle dalga geçiyor. Bence bu güzel bir şey. Bazen şair kişisinin altına, “50 yaşında, 40 yıldır şiir yazıyor” gibi açıklamalar da eleyerek mizahı bambaşka bir boyuta taşıyor. Yakında 25 yaşında ve 50 yıldır şiir yazan insanlarla da karşılaşmamız mümkün olabilir.

Madem böyle bir başlık var, ben de bundan böyle naçizane, oradaki şiirleri tahlil etmeye çalışacağım. Kültüre bir hizmet de benden gelsin. İlk şiirimse “Çetin Parlar” isimli şairimize ait olan “Demli Olsun” başlıklı şiirdir.

*

DEMLİ OLSUN
Duydum ki bana darılmışsın
Üzme beni arkadaşımsın
Langur lungur, tarhana bulgur
Bana gönül koyma, çay koy

Yukarıdaki şiiri öncelikle biçim olarak ele alalım. Kafiye dizilişi AABX ya da AABC şeklinde olup 9’lu hece ölçüsüyle yazılmıştır. Yalnız şair son dizeyi 8’li ölçüyle yazmıştır. Bu son dizede “…koyma, çay koy” kısmında, virgülden sonra bir es vererek açık harfi yarım ses uzatarak 9’lu heceye yaklaştırabiliriz. Bu durum Divan Edebiyatındaki pek çok büyük şairde de olduğu için, bunu bir kusur olarak görmüyorum. Tür olarak her ne kadar kafiye ve heceyle yazılmış olsa da bu şiiri bir türle bağdaştırmak mümkün görünmüyor. Koşma desen değil. Mani desen değil. Sagu magu agu gugu… Hayır, hiçbiri değil. Şair adeta kendi türünü kendisi belirleyerek yeni bir şeklin de öncülüğünü yapmıştır gibime geliyor. Bu duruşu da takdir etmeden geçmemek lazım.

Şiirin muhtevasına girersek çıkamayız diye korkuyorum gerçi ama yine de değinmek gerek. Burada şairin şiir anlayışının Garip Akımından beslendiğini öncelikle vurgulamak gerek. Adeta “Garip Akımı rakıyı, balığı şiire sokarsa, ben de tarhanayı bulguru sokarım.” diyerek Garipçiler’e nazire yapıyor şair. Halk ağzını son derece etkili kullanarak, şiire yeni bir boyut kazandırıyor adeta.

Şair, şiirine bir sitemle başlıyor. Burada bir arkadaşına yazılmış gibi görünen dizeler, belki de arkadaşa değil sevgiliye yazılmış gibi bir hava katıyor şiire. “Üzme beni arkadaşımsın” diyen şair, geçmişe de bir gönderme yapıyor. Şiirin ikinci kısmı diyeceğimiz son iki dizeye “Langur lungur, tarhana bulgur” şeklinde başlayarak, “Ulan sen bana tavır alsan ne olur almasan ne olur, çok da fifi” diyor adeta ve son dizede de vurucu cümleyi, “Bana gönül koyma, çay koy” şeklinde aktarıyor.

Bireysel şiiri toplumcu gerçekçi bir çerçeveye yaslayan şair, aynı zamanda da bir kardeşlik mesajı veriyor. Çayın birleştirici ve bütünleştirici gücüne vurgu yapan Parlar, son dizedeki “çay koy” cümlesiyle şiirin başlığına da yeni bir gönderme yaparak “çayın kralı demli içilir” zihniyetini vurguluyor.

Postmodern şiirin sınırlarını zorlayan bu şiir, şiirimizin evrimini görmemiz açısından da çok önemlidir diye düşünüyorum. Garip Akımının temellendirdiği serbest şiirimizin İkinci Yeni’ye geçişindeki aşamaya benzer bir yaklaşımı da görmemiz zor değil bu şiirde. Öte yandan Divan Şiirinden de beslenen şair, eski şiirimizin dinamiklerini de gösteriyor bize adeta. Kısacası, Çetin Parlar, şiirimizi bir yerden alıp başka bir yere taşıyor. Tıpkı Metrobüsün bizi Altunizade’den alıp Avcılar’a taşıması gibi.

(Not: Şiir tahlilleri devam edecek. Tahlil edilmesini istediğiniz şiirleri bildirebilirsiniz.)


Fırat Caner: Şiir demokrasi ister… *

fırat caner

‘Bejan MaturTürk şiirine bir Furuğ tadı getirdi’

İlker Aslan: Şiirle başlayalım. Şiir yazmanın ötesinde, şiir üzerine düşünmek, konuşmak da önemli sizin için. Siz Türk şiirin bugünkü durumunu nasıl yorumluyorsunuz?  Geçmişe nazaran nerede duruyoruz? Edebiyat dergilerinde çıtası yüksek şiirler göremiyoruz genelde. Bu bağlamda bakarsak şiiri nasıl yorumlayabiliriz? Gerçekten de kötü bir dönemden mi geçiyoruz sizce, çoğu eleştirmenin söylediği gibi.

Fırat Caner: Tuhaf görünebilecek bir cümle ile başlayayım: “Şiir demokrasi ister.” Sizin şiirden anladığınız şiirdir, diğerleri değildir gibi bir bakış açısı fakirleştiricidir. Siz kafiyeyi şiirde olmazsa olmaz kabul edebilirsiniz, ama bu durumda Haiku geleneğini dışarıda bırakmış olursunuz. Türk şiirinin bugününü bugünden değerlendirmek mümkün değil gibi geliyor bana. Zira nasıl Divan şiirini Divan şiirinin ölçütleriyle, Garip şiirini Garip şiirinin ölçütleriyle değerlendirmek durumundaysak, bugünün şiirini de bugünün şiirinin ölçütleriyle değerlendirmemiz gerekecek. Bugün, o ölçütlerin oluşmakta olduğu gün. Yarını beklemek gerek. Tarih şiirin öldüğünü söyleyen şair ve eleştirmenlerle dolu. Her gelen şiirin kendisiyle yahut kendi nesliyle son bulduğunu zannediyor. Bu, son mohikan ya da son samuray olma onurunu taşıdığını zannetmenin kibrinden kaynaklanan bir tür hazla ilgili sanırım. Son yirmi yılda çok özgün şiirler yazıldı. Bence en özgün deneme, Murathan Mungan’ın öncülü ve ardılı olmayan 1994 tarihli Metal’i idi. Daha sonra Bejan Matur, Türk şiirine bir Furuğ tadı getirdi. Kendi neslimden şiirlerine hayran olduğum pek çok kişi sayabilirim. BaştaDevrim Dirlikyapan olmak üzere, Selim Temo, Nilay Özer ve daha pek çok kişi. Ben hayran olma kapasitesi yüksek bir okurum açıkçası. Benim neslimin en yoğun beslendiği iki kaynak İkinci Yeni şiiri ve Hilmi Yavuz’dur sanıyorum. Ben kişisel olarak Hilmi Yavuz kaynaklı şiirlerden çok fazla keyif almam, zira Hilmi Yavuz şiiri okumak varken, benzer ama daha düşük nitelikli şiirler okumak bana anlamlı gelmiyor. Aynı durum İkinci Yeni’den beslenen şairlerin şiirleri için de geçerli. Hayranlık duyduğum şairlerse çok sayıda kaynaktan beslenenler genelde. Onlarda İkinci Yeni terbiyesi de var, Attila İlhan terbiyesi de, Hilmi Yavuz terbiyesi de… Daha genç şairlere gelince… Onların kendilerinden önce gelenlerin ölçütlerine uygun şiirler yazmasını beklemek saflık olur. Başka bir dünyanın içine doğdular. Geçmişin şiiriyle yetinmeleri söz konusu bile olamaz. İkinci Yeni de böyle ortaya çıkmadı mı örneğin? Onlar 2. Dünya Savaşı’nı görmüş bir nesil olarak, savaş öncesi yaşamın bir ürünü ya da o yaşama bir tepki olarak ortaya çıkan şiirlerle yetinemiyorlardı. Yeni nesil şairler için de durum tam olarak budur bence. Onları en iyi kendi nesilleri anlayacak ve anlatacak. Genç bir eleştirmen neslinin olması da bu yüzden önemli. Kısacası, şiir deneyimimiz bakımından kötü bir dönemden geçiyoruz diyemem. Şiirin de kendi evrimi var.

Zeval

İ.A.: Zeval’den bahsetmenin tam da yeri. Zeval sizce şiirin neresinde durarak okura ulaşıyor? Ki baktığımız zaman, farklı bölümlerden oluşan Zeval, muhteva olarak da üslup olarak da farklı şekillerde ilerliyor. Bu anlamda da okura değişik bir okuma seyri ve zevki sunuyor. Muhtevayı ve üslubunuzu da işin içine katarak konuşursak, okunması zor şiirler mi sizinkiler? Belli bir okuma birikimi gerektiğini düşünüyorum ben şahsen. Sizce de böyle mi? Özetlersek, Zeval nedir, nerededir?

F.C.: Zeval’in okura ulaşmak konusunda nasıl bir serüveni var bilemiyorum. Ben kitabı üç kısım olarak tasarladım. Biçimle ilgili üslup özelikleri bakımından bu üç kısım birbirinden tamamen ayrı özellikler gösterir. Ancak üslubun pek çok bileşeni vardır. Örneğin bir yazarın yoğun olarak kullandığı sözcük dağarı da onun üslubunun bir yönüdür. Yani, üslup bakımından çok farklıymış gibi görünen bu üç kısım, başka şairlerin kitaplarıymış gibi ayrı ayrı yayımlansaydı bile, iyi bir şiir eleştirmeni aynı şair tarafından yazıldıklarını tespit edebilirdi. Belli bir okuma birikimi gerektirdiği yönündeki tespitiniz doğrudur. Belli bir okuma birikimi gerektirmeyen eserler, benim ilgimi çeken eserler olmadı hiçbir zaman. Yani bir popüler edebiyat okuru değilim. Büyük eserleri iyi eserlerden ayıran temel özellik bana göre belli bir okuma birikimi gerektirmeleri, fakat bunu hissettirmemeleridir. Tolsoy okumak için devasa bir okuma birikimine ihtiyacınız vardır. Ama sıradan bir okur da Tolstoy’un yazdıklarını o birikime sahip bir okurunkine kıyasla vasat, ama kendince büyük bir keyifle okuyabilir. Necatigil’in deyişi ile Hikmet Burcu’ndan bahsediyorum aslında. Tespiti yapabildiğinize göre, Zeval’in o burcun şiirlerinden meydana gelmediği aşikar. Ancak benim bakış açımla burçlar arasındaki yolculuk, yalnızca yazarın yolculuğu değil. Her şair, kendi okurunu, hikmet burcundaki eserlerini paylaştığında sahip olmaları gereken altyapı konusunda adım adım yönlendirir. Dolayısıyla şiirinin şimdisi sadece şiirle ilişkisinin seyrine değil, aynı zamanda okuru ile ilişkisinin olgunlaşmasına bağlıdır. Zeval, bu yönüyle benim kendi serüvenimi ifşa edişimdir, kısa bibliyografyamdır, Eco’nun bakış açsısını devşirerek söyleyecek olursam okura gelecek için verdiğim anahtardır.

hayıflanma

İ.A.: Şiirde olduğu kadar anlatı/öykü alanında da başarılı bir örnek sundunuz okura: Hayıflanma. Bu kitabınız ayrı kısımlardan oluşan, çok katmanlı, ama aynı zamanda bir bütünün parçaları gibi de duran bir metinler bütünü. Öte yandan başka metinlere, isimlere de sık sık göndermeler var. Bilge Karasu, ilk aklıma gelen. Belli ki bilinçli bir seçim bu. Dil ile ustaca oynuyorsunuz ve kurmacanın sınırlarını da zorluyorsunuz bana kalırsa. Hayıflanma, bir solukta okunabilecek bir kitap olsa da bir solukta anlaşılabilecek bir kitap değil gibi. Sizce de öyle mi? Hayıflanma’nın isminden yola çıkarak başlayıp kitabı anlatır mısınız? İnsan neden hayıflanır ki?

F.C.: Hayıflanma bir kurmaca anlatı olarak yayımlandı. Öykü dizisi içinde yayımlanmış olmasına rağmen, bir öykü kitabı olmadığı çabucak anlaşılabilir. Niyet yanılgısı içine düşmeyi göze alıp bana sorarsanız, Hayıflanma’nın bir edebiyat teorisi kitabı olduğunu söylerim. Teori pratik incelenmek suretiyle kurulur. Bununla birlikte mümkün ve kuvve halinde şeyler de var. Ben bu tür şeylerin peşine düştüm. Örneğin yirminci yüzyıl klasik müzik bestekarlarının melodiyi dışlamaları gibi, olay zincirini dışladım. Yapıtın açıklığını farklı yorumlara açık bırakmakla değil, onu öyküsüzleştirmekle inşa etmeye gayret ettim. Hiçbir şey anlatmamak zordur. Hiçbir şey anlatmadan sürüklemek daha zordur. Hayıflanma’da ne öykü ne de karakter vardır. Kişiler varmış gibidir, ama aslında onlar da yoktur. Sait ile Sinan ne aynı ne de ayrı kişilerdir. Küçük bir kitap Hayıflanma. Ama ona Tolstoy’un Anna Karenina’ya verdiğinden daha az emek vermediğimi söyleyebilirim. Bunu eserleri karşılaştırmak için söylemiyorum. Zira bir okur olarak kendi yazdıklarıma hayranlık duyamadım hiç. Yazıp tamamladığım her kitap, benim için yazmak ve dolayısıyla okumak hayali ile yaşadığım kitabı yine yazamamış olma başarısızlığımdır.

Önder Otçu’ya ve Ramis Dara’ya minnet duyarım’

İ.A.: Özellikle şiirlerinizle farklı edebiyat dergilerinde yer alıyorsunuz sık sık. Belki de her yazarın; şair, öykücü, romancı, denemeci ya da nasıl adlandırılırsa adlandırılsın, yolu dergilerden geçer. Bundan belki 50 yıl önce edebiyat dergileri daha kıymetliydi diye düşünenler var. Çünkü daha azdı. Şimdi sayıları daha fazla ancak dergilerde yayımlanan ürünlerin niteliği tartışmaya açık bu sefer de. Sizce edebiyat dergileri, üzerine düşen görevi ne kadar yerine getirebiliyor? Ya da getirebiliyor mu? Edebiyat dergilerini de tıpkı üniversiteler gibi ideoloji kalelerine dönüştürmeye çalışanlar oluyor. Ben buna inanmak istemiyorum ancak siz bu duruma nasıl bakıyorsunuz? Gerçekten de eskisi kadar kıymetli değil mi artık edebiyat dergileri?

F.C.: Bana kalırsa edebiyat dergilerinin bu dergilerde yer alan editör vb. kişiler sayesinde gördüğü iki temel işlev vardır: Yeni yazarların ortaya çıkmasına vesile olmak ve ortaya çıkmasına verile oldukları yeni yazarları teşvik etmek. Ben kendi adıma gençliğimde bu teşviki gördüm. Örneğin Önder Otçu’ya ve Ramis Dara’ya büyük minnet duyarım. Genç bir yazar yalnızca internetteki arkadaş listesinde yer alan kişilerin beğenisi ile mutlu olamaz sanıyorum. Bu Ödipal bir durum, genç yazar önce baba figürlerinin takdirini almak ister. Biraz olsun almak durumunda. Sonra yeterince takdir edilmeyişi devreye girmeli ki baba figürüne isyan etsin ve onu öldürebilsin. Baba figürü sadece öncül şair ya da şairler değil, aynı zamanda editör, eleştirmen vs. Derken kendi serüveni içinde hepsiyle barışmayı ve onları öldürmeden yaşamayı öğrenebilirse, Harold Bloom’un dediği gibi, büyük şair olabilir. Olamayabilir de tabii… Dergilere gelince… Dergiler sizin deyişinizle hep “kale” olmuştur. Bunun bir sakıncası yok, ortada tek bir kale olmadığı sürece. Her duruşun kendine yer bulabildiği dergiler olması demokrasi kültürünün gelişmesine bağlı. Her duruşun tek bir dergide yer bulabilmesi ise bence ancak o derginin Kapitalizm’in bir kalesi olması ile mümkün. Ben her ideolojinin temsil edildiği bir parlamento hayali kurarım, her ideolojiden insanların bir arada bulunduğu bir  parti hayali değil. Biri demokrasi ile ilgili. Öbürü çıkarları için değerlerini bir kenara bırakan insanların bir araya gelmesiyle mümkün gibi geliyor bana. Belki de kötü niyetliyim.

‘Kitap tozu fetişizmi bizim nesille birlikte sona erer’

İ.A.: Önceki soruyla bağlantılı cevaplayabilirsiniz şimdiki soruyu da. Ya da devamı gibi düşünelim. İnternetin olanakları düşünüldüğünde bazen dergilere hatta kitaplara bile ihtiyacımız olmadığı düşünülüyor. Gelecekte daha da artacak bu durum. E-kitaplar bunun ilk örneklerini sundu okura. Sizce internetin olanakları edebiyatı öldürüyor mu? Yoksa tam tersine, insanlara yeni yazma sahaları mı açıyor?

F.C.: İnsan oldukça edebiyat ölmez. Değişir, ama ölmez. E-kitaplar yepyeni olanaklar yaratıyor aslında. Kitap tozu fetişizmi bizim nesille birlikte sona erer muhtemelen. Kitap bir nesne değildir, onu anlamlı kılanlar içindekiler. Kaldı ki edebiyat yalnızca kitap denen nesnenin içinde değildir. Bir film izlediğinizde aynı zamanda bir senaryo okumuş olursunuz. Ben, okuma hastası biri olarak, filmleri izlemekten ziyade okurum. Bir oyuncu oyunculuğa, bir ışıkçı ışığa odaklanır, ben de metne odaklanırım.

İ.A.: Son olarak planladığınız yeni çalışmalarınızdan bahsedelim. Yeni şiir ya da öykü/anlatı dosyalarınız var mı yayımlanmaya hazır? Üslup ya da içerik olarak okuru şaşırtmaya devam edecek gibisiniz. Fırat Caner, okurlara yeni metinlerini müjdeleyecek mi?

F.C.: Benim çalışma disiplinimde “yeni” bir dosyanın yayımlanmaya hazır olması söz konusu değil. Yayımlanmaya hazır ve yakında yayımlanmasını ümit ettiğim dosyalar var elimde, ancak hiçbiri “yeni” değil. “Yeni” demek, henüz yeterince işlenmemiş demek. “Hazır” demek, artık onunla uğraşmaktan bıktım, dayanamıyorum, daha iyi hale getirmek için yeni çözümler üretemiyorum, olmadı işte, başaramadım ve belli ki başaramayacağım, ama ondan kurtulmam lazım ve yayımlamadığım sürece kurtulamayacağım, yayımlarsam hiç değilse her şeye sıfırdan başlayabilirim demek.

_________________________
* http://www.yenicikanlar.com.tr/firat-caner-siir-demokrasi-ister-14638 adresinde, “Yeni Çıkanlar” için Bu yılki Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nün sahibi Fırat Caner ile yaptığım söyleşidir. Üzerinden epeyce zaman geçti ama burada da bulunmasını istedim.


Mavi Yeşil’in 81. Sayısı Çıktı..!

MY81

81. sayımızı da çıkardık. Yani bu, 2013’ün de ilk yarısı sona erdi demek. “Hayat, biz geleceğe dair planlar yaparken başımızdan geçenlerdir.” diyen John Lennon çok haklı. Biz geleceğe dair planlar yapmaya devam ediyoruz Mavi Yeşil olarak. Bir kısmını başarabiliyoruz bir kısmı ise sonraya kalıyor. Daha güzel bir gelecek umudunu, daha iyi bir dünya hayalini  hiç bırakmıyoruz. Ne yazık ki bütün bunlar olurken, ülkemizde ve dünyada onlarca kötü olay meydana geliyor. Terörün ve şiddetin kapısını çaldığı yerler değişiyor belki ama şekli değişmiyor. Biz yine de daha iyi bir dünyanın var olduğuna inanıyoruz. Dünyayı bir şey kurtaracaksa, o da sanattır herhalde. Mavi Yeşil de o sanatın, edebiyatın bir ucundan tutabiliyorsa, tutabilmişse bugüne kadar, ne mutlu bize. Umarız ki sanatın girmediği delik kalmaz ve gerçekten de umduğumuz gibi daha iyi bir dünya dediğimiz yer çok da uzakta değildir.

81. sayımızda yine güzel bir içerik hazırlamaya çalıştık. Bu sayının açılış yazısı editörümüz Sezgin Taş‘tan: Şiir Diye Bir Şey Yoktur. Bu yazı şiir ve şair üzerine yeniden düşünmenizi sağlayacak. Orhan Pamuk‘un Yeni Hayat adlı romanından yola çıkan Sinan Şanlıtürk, Yeni Hayatta Kimlik Bunalımı adlı yazısıyla hem romana hem de günümüzdeki birey anlayışına değiniyor. Nurullah Ulutaş edebiyatın hukuk ve suçla ilişkisi kuruyor Suçun Edebiyatı veya Edebiyatın Suçu adlı yazısında. Kıymetli hocam Fırat Caner, Itamar Even-Zohar ve Çoklusistem adlı yazısında edebiyat bilimleri için önemli bir kavram olan ‘Çoklusistem Terorisi’ni anlatıyor. Esra Polat, Necip Fazıl şiirine ve şairin ölüm anlayışına değiniyor. Yavuz Demirci, Burak Tokcan, Pınar Doğu, Altay Taşkın, Necip Fazıl Akkoç şiirleriyle bu sayımıza katkıda bulundular. Bazı isimleri zaten tanıyorsunuz. Elif Balcı Kaştaş, Sadık Dal ve dergimizin en genç kalemlerinden Sevda, öyküleriyle 81. sayımızda aramızda oldular.

Bu sayının benim için en güzel tarafı da Murat Gülsoy ile yaptığım röportaj oldu. Murat Gülsoy (blogumda da sık sık yazılarına yer verdiğim ve ismini zikrettiğim üzere) çok değer verdiğim ve önemsediğim bir yazar. Edebiyat geleneğinden gelmemiş olmasına rağmen üst düzey bir edebiyat bilgisine sahip olan Gülsoy’un sohbetini de zevkle okuyacaksınız. Bana kalırsa bir elinize renkli kaleminizi alın bu röportajı okurken. Çünkü pek çok yerin altını çizecek ve faydalanacaksınız. Edebiyattan sanatın farklı disiplinlerine, bilimden teknolojinin sosyal hayatımıza etkilerine, siyasete, yaratıcı yazarlığa kadar çok fazla konuda konuştum kendisiyle. Umarım beğenirsiniz.

Son olarak Facebook üzerinden yakın zamanda gelen bir eleştiriyi de paylaşmak isterim. Bir okurumuz gönderdiği şiirlerin yayımlanmamasından ve kendisine geri dönüş yapılmamasından dolayı sitem etti. Belki haklıdır ancak devamında Mavi Yeşil’in de diğer başka dergiler gibi kendi yazar kadrosunu kurduğunu söyleyerek açıkçası biraz üzdü bizi. Mavi Yeşil’in kendi yazar kadrosunu kurmak gibi bir amacı hiçbir zaman olmamıştır, olamaz da. Genel yayın yönetmenimiz Hasan Öztürk bile, sayfa yetersizliği sebebiyle kendi yazılarını askıya almak durumunda kalıyor gün geliyor da. Tabi ki dergimizde sürekli yazan, bize özellikle eleştiri-inceleme sahasında destek olan yazarlarımız var ancak kimse bu derginin sahibi ya da kadrolusu değildir. Hasan hocamın dediği gibi, “Mavi Yeşil kralsız bir imparatorluktur.” Bizimle birlikte yürümek isteyen herkese kapımız açıktır. Ancak bu demek değil ki her gelen yazı, şiir, öykü yayımlanacak. Özellikle editörümüz Sezgin Taş, gelen öykü ve şiirleri titizlikle inceliyor. Değerlendirmeye alıyor. Gönderilen her ürün okunuyor. Emin olunuz. Ancak tabi ki herkese tek tek geri dönüş yapmak mümkün değil. Bunu büyük dergi dediğimiz dergiler bile çok fazla yapamıyor. “Zaman” hepimiz için önemli ve bir o kadar da yetersiz ne yazık ki. Aynı şekilde düşünen okurlarımız varsa diye böyle biraçıklama yapmayı da uygun gördüm. Umarım bu tip fikirler oluşmaz kimsenin zihninde. Mavi Yeşil’e destek olan herkese teşekkürler…

Mavi Yeşil 81. sayı:
Şiir Diye Bir Şey Yoktur / Sezgin Taş
Yarım Kalmış Bir Dünya / Yavuz Demirci
Yeni Hayat’ta Kimlik Bunalımı / Sinan Şanlıtürk
Suçun Edebiyatı veya Edebiyatın Suçu / Nurullah Ulutaş
Fetvasız Su / Pınar Doğu
Murat Gülsoy ile Söyleşi / İlker Aslan
Itamar Even-Zohar ve Çoklusistem Teorisi / Fırat Caner
Necip Fazıl Şiirlerinde Ölüm / Esra Polat
Yarım / Burak Tokcan
Bölünme / Elif Balcı Kaştaş
Karayemiş Yaprağı / Sadık Dal
Unutulmuş Eldivenler / Sevda
Sepet / Altay Taşkın
İçlik / Necip Fazıl Akkoç


Anlamsız Ağustos

Şimdi günleri son son gelir ağustos
Duman toz kir pis leş ot odun susku çünkü yok ki bazı bazı bazı
Yoksul şiir
Yoksun öykü
Roman havası
Aboov!
Bak dün değildi dünya
Dün ya da değildi önceki gün mü idi ne idi
Neden ayrı yazılır ek fiiller hem
Hem fiil midir eylem midir
Hem eylem neden bu kadar siyasal
Hem fiil neden biraz Arapça ya da Farsça ya da Fuzuli ya da Baki
Baki kalan bu kubbede ne söyledin
Ne söyledin ne kaldı geriye hem ne kalacak başka
Yatacak yerin mi var ki ki ki ki ki
Sokak başında kikirdiyor bir kara kedi
Aç değil tok değil nedir derdi
Pide mi?
Pide!
Gide gide yoruldum,
Susadım ve parçalandı kelimeler
Bak hem dün değildi dünya değildi dün
Dolunay son parçasını bıraktı karanlığa
Hatırladın mı hani fısıldamıştım
Muştu
Uçtu uçtu uçtu!
Uçmak, ne kadar Türkçe ve ne kadar
İngilizce Fılay, ne kadar gerçek ve ne kadar… Ne?
Amerikanca Orta Doğu’da ne oldu bitti?
Devrim kaç harflidir peki ya revuleyşın?
Knock knock Neo!
Folov dı vayt rabit!
Uyandım sabah güneş aç susuz
Pide kuyruğunda küfür eden müslüman
Neden neden neden?
Ağustos, sen gideceksin yerine bir eylül
Ey lül!
Duy şimdi!
Ne kadar anlamsız ve ne kadar parçalanmış.
Anlamlı bir bütün oluşur mu şimdi toplasak,
Toptan toplasak dizsek yeniden tek tek neye yarar?
Yaramaz!
Yaramaz yazı!
Yaramaz bir çocuk incir ağacından düştü şimdi.
Uyandım.
Gökyüzünde yıldız yoktu.
Ağustos mu?
Ne?