Tag Archives: Soruşturma

2017 Öykü Soruşturması: Öykünün Neresindeyiz? *

Mevsim Yenice ​• Tunç Kurt ​• Caner Almaz ​• Oğuzhan Yeşiltuna • Gamze Arslan

 Mustafa Orman • Güray Süngü • Orçun Ünal


2014 yılında bir hayli öykü kitabı çıkmıştı piyasaya. O tarihten bu yana dalgalı bir şekilde seyretse de dolaşıma pek çok yeni öykü kitabının girdiği aşikâr. 2017, bu yönüyle 2014’e benziyor diye düşünüyorum. Bazılarının ilk olduğu pek çok yeni öykü kitabı okurla buluştu. Öyküye karşı olan bu ilgi mutlaka sevindirici. Ancak bu kadar çok kitabın piyasaya çıkmasının yayıncılık sektörünün geçmişe nazaran bir hayli büyümüş olmasıyla da ilgisi vardır diye düşünüyorum. “İyi” ile “kötü” ayrımını nasıl yapacağımıza dair elimizde ne yazık ki bir rehber yok. Ucu keskin iyiler ve kötüler var mı gerçekten, bundan da emin değilim. Ama şahsi fikrim, her şeye rağmen öykünün de bir matematiği olduğu yönünde. Öyle ki bazen bir virgülün, fazladan tek bir kelimenin öyküdeki (aslında bütün edebi türlerde bu böyle) akışı bozduğunu söylemek yanlış bir çıkarım olmayacaktır. “İyi/kötü öykü nedir” sorusunun yerine belki de sormamız gereken “Öyküde ne arıyoruz,” sorusudur.

Büyük ölçüde kişisel merakımla yola çıktığım, acaba başka öykücüler bu konuda ne düşünüyor diye sorguladığım bu düşünceler ışığında, “öznel” değerlendirmelerle cevaplanacağını düşündüğüm iki soru geldi aklıma. (Bu arada soruların Öykülem dergisinden Eyüp Tosun’la bir sohbet esnasında ortaya çıktığını da vurgulamam gerek.) Bir şekilde iletişim kurduğum pek çok arkadaşın soruşturmaya katılma konusunda yardımcı olmasına da ayrıca sevindim. Sorulara içtenlikle cevap veren bütün öykücülere ayrı ayrı teşekkür etmek isterim buradan. Bu arada, kadın öykücü sayısının azlığını, katılan iki isim dışında ulaştığım başka iki ismin soruşturmaya katılmayacağını belirtmelerinden kaynaklandığını da ayrıca ifade etmem gerek. Bu küçük soruşturmanın öykü dünyasında taşları yerinden oynatacağını falan düşünmüyorum tabi. Ama yine de öyküye dair küçük de olsa bir kanal açıp zerre katkı sağlarsa; meseleye daha fazla kafa yorulmasına sebep olursa ne mutlu bana.


  1. 2017’de çıkan öykü kitaplarından beğendiğiniz ve beğenmediğiniz bir kitabı, nedeniyle birlikte söyler misiniz?
  2. 2014’ten sonra 2017 de pek çok yeni (ve bazıları ilk) öykü kitabının çıktığı yıl oldu. Bu kadar çok kitabın çıkmasının öyküye olumlu olumsuz etkileri nelerdir sizce? 

2) soruşturma mevsim yenice

Fizik eğitimi aldı. 2015 ve 2016’da Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde dikkate değer bulundu. Öyküleri çeşitli dergilerde yayımlandı. İlk öykü kitabı Tekme Tokatlı Şehir Rehberi Everest Yayınları’ndan çıktı.

 

Mevsim Yenice

  1. 2017,  okur olarak kendimi şanslı hissettiğim yıllardan biri. Okuduğum hemen hemen tüm kitaplar keyif verdi diyebilirim. O nedenle beni hayal kırıklığına uğratan bir kitap olmadı. Engin Türkgeldi’nin Can Yayınları etiketiyle yayımlanan Orada Bir Yerde isimli öykü kitabı beni en çok heyecanlandıran, etkileyen kitap oldu. Kitabın en ilgi çekici yanlarından biri, Türkgeldi’nin hiç bir ayrıntıyı es geçmeden, incelikle kurduğu atmosfer. Savaşlar, saat kuleleri, büyük salgınlar, kitabeler ve bu coğrafyaya hizmet eden karakterler. Her öykünün kendine has dünyasında gezerken, bir sonraki öyküde bir diğerinden iz bulmak zekice kurgulanmış bir bütünün parçası elbette. Yabancısı olduğum toprakları arşınlarken, tanımadığım dünyalara buyur edildiğimi hissettim. Hem de bu öyle bir buyur etmek ki, kitap bittiğinde ben de artık Orada Bir Yerde, onlardan biri oldum. Değişik bir okuma deneyimiydi benim için.

  1. Ben öyküye verilen önemin artmasında kötü bir yan göremiyorum. Görmek de istemiyorum. Çıkan işlerin nitelikli olup olmadığı tartışma konusu şimdilerde. Konu üretimse beğenenlerin olacağı gibi olmayacağı da aşikar. Herkes kendi beğenisine göre “iyi kitap” skalası belirliyor bir okur olarak. E o halde yine en güzel sonu zaman yazacak. Bu çeşitliliğin devam edip etmeyeceğine okur zamanla karar verecek, bu hep böyle olmadı mı?

 

Tunç Kurt

2) soruşturma tunç kurt

Çeşitli dergilerde öyküleri yayınladı. Herkesin İçinde Hiç Olmak, Annemin Kuşları, Bay Prada Nasıl Öldürüldü kitaplarını yazdı.

 

  1. 2017’de basılmış herhangi bir öykü kitabını okumadım. 2016’da çıkan öykü kitaplarının neredeyse hemen hepsini okudum ve elle tutulur 3-5 öykü kitabı dışında başka kitapla karşılaşmadım. Okuduğum öykülerin çoğu, içselleşmemiş meselelerin melodrama dönüşmüş anlatıları, hatta santimantal metinlerdi. Yine birçoğu nostaljinin ağına düşmüş, giriş-gelişme-sonuç öyküleriydi. Okumalarım bu şekilde ilerlemesi beni rahatsız ettiği için öykü okumalarını bıraktım. Bu benim için zaman kaybı olduğu gibi, beni köreltiyordu aynı zamanda. Bu yüzden 2017 okumalarımı çocuk edebiyatı ve romana ayırmaya karar verdim. İsim vermeye gerek yok diye düşünüyorum, iki kitap arasına 2 yıl gibi kısa bir süre koyan her öykücüyü beğenmediğim kitaplar listesine dâhil edebiliriz. Acelecilik hissi belli oluyor. Öykünün raf ömrü kısa olabilir lakin olgunlaşması oldukça zaman isteyen bir tür. Öyküde damak tadı iyi olanlar zaten bunu bilir.

  1. Benim gibi ilk kitap heyecanını 2010’da yaşayanlar az çok tahmin edecektir. Günümüzde basılan pek çok öykü kitabı 2010’da şansını deneseydi bu kitaplar basılmazdı. O zamanlar bu kadar öykü basan yayınevi olmadığı gibi, öykü lafını duyan yayıncı kitabınızı basmamak için bin dereden su getirirdi. Ne oldu da bu kadar öykü kitabı basıldı anlamak güç. Arz ve talep ilişkisi dâhilinde olduğunu sanmıyorum. Ortada büyük bir matematik hatası var. Yani ben öykünün yükselişte olduğuna inanmıyorum. Hatta 2010’lara dönüş kaçınılmaz olacak diye düşünüyorum. Bu öykü enflasyonu beraberinde krizi de getirecektir. Getirmeli de. Belki de bu sayede öykü küllerinden var olacak.

 

2) soruşturma caner almaz

Çeşitli dergilerde öykü ve yazılarıyla yer aldı. Kırgın Anlatıcı adlı ilk öykü kitabı Alakarga Yayınları etiketiyle çıktı. Ne Okuyorum adlı sivil edebiyat platformunun emekçilerinden biri.

Caner Almaz

 

  1. Engin Barış Kalkan’ın İletişim Yayınları etiketiyle çıkan Maveraünnehir Nereye Dökülür? isimli öykü kitabı, 2017 yılında okuduğum en başarılı öykü kitabıydı, diyebilirim. Kalkan’ın kitabı bir ilk kitap; ilk kitabında birçok açıdan olgunluğa erişmiş bir yazarın öykülerini okumuş olmak beni etkiledi. Dil ve üslubun oturmasının yanında, olay ve mekân seçimleri, karakter tahlilleriyle, her açıdan doyurucu bir kitap. Beğenmemekten ziyade, kendi öykü anlayışım açısından kendime yakın göremediğim bir dil ve kitap içerisinde farklı postmodern unsurlar uç noktalarda kullanıldığı için Erhan Memiş’in Geceleyin Gökyüzü (Koç Üniversitesi Yayınları) isimli öykü kitabını buraya yazabilirim.

  1. Çokça öykü üretilen bir dönemde olduğumuz aşikâr. Bu üretimin birkaç senedir yaygınlaşan dergi ve fanzin yayımcılığının sonucu olduğunu düşünüyorum. Birkaç yıl öncesine kadar bağımsız dergileri ve fanzinleri sayabilirken, artık takip etmekte zorlanıyorsunuz. Hatta takibi bırakıyorsunuz. Genç cenahın bu tarz girişimlerde bulunması takdir edilesi. Lakin şahsi düşüncem şöyle bir handikap söz konusu: Dergilerde öyküleri, şiirleri çıkan genç arkadaşlarımız iyi yazdıklarını, nitelikli ürettiklerini düşünmeye başlıyorlar. Ve çalışmıyorlar; iyi yazmanın yolu ciddi çalışma ve okumadan geçer. Buralarda yetiştiğini, gelişimini tamamladığını düşünen arkadaşlarımız dosyalarını yayımlatmanın derdine düşüyorlar. Yayınevlerinin işi gerçekten çok zor. O kadar dosya içerisinden doğru dosyayı bulabilmek gerçekten meşakkat. İyi öyküyü bulup okuyabilmek, içinde bulunduğumuz dönemde iyice zorlaştı… Özellikle bu yıl çok fazla ilk öykü kitabının çıkması, bu birikmişliğin bir ürünü gibi görünüyor. Lakin bu sene yayımlanan çoğu ilk kitabı okumuş bir okur olarak, iyi sesler, farklı kalemler çıkacağını önümüzdeki senelerde daha iyi göreceğimizi söyleyebilirim.

 

2) soruşturma oğuzhan yeşiltuna

Edremit doğumlu. Çeşitli dergilerde öyküleri yayımlandı. İlk kitabı Ev Yapımı Hüzünler Notabene Yayınları tarafından 2017’de çıktı. Halen Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenimini sürdürüyor. İkinci kitabının çalışmalarına devam ediyor.

Oğuzhan Yeşiltuna

 

  1. Birer okur olarak okuduğumuz kitapların çoğunun iyi olduğuna inandırabiliyoruz kendimizi. Herhangi bir kitabı okumayı seçerek aynı zamanda onu okuma süremiz boyunca pek çok kitaptan vazgeçmiş de oluyoruz. Bu yüzden okurun herhangi bir kitabı beğenmediğini belirtmesi sık görülmeyen ve hayli zor bir durum fikrimce. Zor olandan başlamam gerekirse, her kitabın her okurda farklı etkileşimler doğurabileceği ve bu yüzden de nesnel kötünün olmadığı çekincesini koyarak, Anıl Mert Özsoy’un Korku Yokuş Aşağıydı’sını beğenmediğimi söyleyebilirim. Özsoy’un okurken yazımı aceleye gelmiş izlenimi uyandıran cümleleri ve çokça kullanılmış öykü konularını malzeme edinse de yeni bir şey söylemiyor oluşu beni bunu belirtmeye itiyor. Kendisi ve okurları hoş görsün. Yıl içerisinde çıkan öykü kitaplarından beni en çok etkileyen ise Abdullah Ataşçı’nın Kimse Bilmesin adını taşıyan toplu öyküleri oldu. Tavsiye üzerine arayıp da bulamadığım eski kitaplarıyla birlikte yayımlanmamış öykülerinden de oluşan bu toplamı çıkar çıkmaz alıp okumuştum. Yolun henüz başında olan biri olarak bana bir coğrafyanın, dili anlamsız zorlamalara sürüklemeden ve yaşanmışlıkları romantize etmeden de anlatılabileceğini göstermesi benim için çok değerliydi.

  1. Sayısal artıştan bir kaygı duymuyorum açıkçası. Bugün basılan bin kitaptan yarına kalacak birkaç eser çıkacak elbette. Bırakalım yazan yazsın. Tanıdıkları varsa rahatça, yoksa biraz uğraşarak bastırsın. Bu noktada her kitabın kendi yolunu çizdiğine inanıyorum. Yazarken hangi noktalama işaretlerini kullanmamamız, öyküde olabildiğince sıradan olayları anlatmamız gerektiği gibi tek tipleşmeye yol açan görüşler öyküye zarar veriyor esas. Neyse ki iyi edebiyat bunların hemen ardında, yıkarak varılan bir yerde bulunuyor. Raymond Carver taklidi öykülerde ya da yazmanın bilmem kaç kuralında değil.

Gamze Arslan

2) soruşturma gamze arslan

1986 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü ve Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü Dramatik Yazarlık Anasanat Dalı’nı bitirdi. 2016 yılında Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde öykü dalında ödüle değer görülen Çerçialan isimli dosyası Varlık Yayınları tarafından basıldı. İstanbul’da yaşıyor. Senaryo yazarlığı ve dramaturgluk yapmakta.

 

  1. Zamanın ve mekânın belirsiz kılınıp karakterlerin adsızlaştırıldığı ve dilin oldukça yalın, aforizmalara boğulmadan, ne anlatmak istediğinden emin bir şekilde kullanıldığı Engin Türkgeldi’nin Orada Bir Yerde’si 2017’nin en beğendiğim öykü kitaplarından biri oldu. Anlatıcıların sesleri o kadar kuvvetliydi ki, biz de okur olarak “Orada Bir Yerde” dolaştık gibi hissettim. 2017 senesi içerisinde çıkan ve okuduğum öykü kitapları arasında kesin sınırlarla “beğenmediğim” bir kitap olduğunu söyleyemem. Belli noktalardan bir okuyucu olarak eksikliklerini hissettiğim ya da bağ kuramadığım kitaplar oldu diyebilirim sadece.

  1. Öncelikle üretimin çokluğunu farklı noktalardan okuyabiliriz diye düşünüyorum. Öykünün serüveni açısından baktığımızda bize heyecan verici gelen bu durum, tüketim hızının yükseldiği bu çağ için göz korkutucu ve endişe verici bir hal almaya başlıyor. Son dönemde “hızlı tüketilen dergi”lerle birlikte öyküde dil, duyuş, dünya, karakter ve biçim kavrayışları silikleşmeye başladı sanki. Bu da ister istemez okuyucunun hep daha fazlasını istemesini ve içerilerde bir yerlerde tortuların kalmasını beklemeden bir yenisine geçmesini beraberinde getirdi. Yine de üretimin fazla olmasını öykü için umut verici buluyorum. Bu durumun ne istediğini bilen okuyucu için eleştirel bir bakış sağladığını ve geliştirilecek seçici tavrın öykü dünyasına yansıyacağını düşünüyorum.

2) soruşturma mustafa orman

Çeşitli dergilerde öyküleri yayımlandı. İzafi edebiyat dergisinin yayın yönetmenliğini yaptı. İlk öykü kitabı Derdin İncinmesi Everest Yayınları’ndan çıktı.

Mustafa Orman

 

  1. Kültürel alan da siyasete benzer bir yapıyla ilerliyor. Orta sınıf tahakkümündeki üstten bakışın karar merci olduğu bir ortamdan bahsediyorum. Ama son sözü dipten gelenler söyleyecektir, deyip asıl konuya geçebilirim: Benim bir şeyler söylemem bir şeyleri değiştirmeyecek bunu da çoktan biliyorum. Bir kavramı, bir olayı reddetme mekanizması yok hiçbir metinde. Buna yazarın yaşamı da dâhil. Her şey kişisel mubahlar meclisinde ağırlanıyor. Eleştirilerde ya herkes çok mükemmel ya da çok berbat. Bu da kişisel sevme biçimini önümüze seriyor. “Ben sizi değil, metninizi sevmiyorum,” cümlesinin ötesinde daha başka şeyler dönüyor. Bu yüzden iyi metin kötü metin noktasını geçtim, bir metin var mı o da belli değil. Birçok öykü kitabı okudum. Bu da benim fikrim: Aynı konuların tekrarı beni eski kuşak yazarlarına kitaplarına götürdü. Çünkü onlar o konuları yazmıştı. Bu yüzden kitaplardan bir iki öykü ya da birkaç pasajın dışında öyle beni kendine çeken bir öykü kitabı olmadı.

  1. Öyküye elbette önemli yönden etkileri oldu. Ama rüzgâr getirdiği bazı şeyleri götürür de. Bir kuşak olamama sorun vardır. Yazılarda geçen “kuşak” kelimesi sadece doğum tarihlerinden ibarettir. Öyküde dile yönelik eğilimlerde örnekler çoğaldı. Kimi metinde hem dille hem de hikâyeyle sorunu varken, kimi metinlerde de hiçbir şeyle sorunu olmayan, bir hevesin ötesine geçmeyen konular yer aldı. Öte yandan çok sesli bir öykü dünyası oluştu. Bu ne kadar iyi tam olarak emin değilim. Sanırım bir diğer kötü yanı da öykü yazarının öykü okuyucusundan daha çok olması. Belki de sadece birbirimizi okuyoruz.

 

Güray Süngü

2) soruşturma güray süngü

Çeşitli dergilerde uzun yıllardır öyküleri yayımlanmakta. Düş Kesiği romanı ile 2010’da Oğuz Atay Roman Ödülü’nü; Kış Bahçesi adlı romanıyla da 2011’de TYB Roman Ödülü’nü aldı. Hiçbir Şey Anlatmayan Hikâyelerin İkincisi (2012) ve Deli Gömleği (2010) ile Necip Fazıl Hikâye Ödülü’ne layık görüldü.

 

  1. Beğendiklerimi elbette söyleyebilirim. Yıldız Ramazanoğlu, Adem’in Cevap Vermesi; Abdullah Harmancı, Melek Kayıtları; Mukadder Gemici, Nuh’un Kızı. Ama beğenmediklerimi söyleyemem. Ortaya nitelikli bir eleştiri koymadan bu şekilde beğenmedim demek anlamlı değil.

  1. Bu soruya odaklanmak istiyorum bu arada. Çok sayıda öykü kitabı yayınlandı evet. Bundan şikâyet edenler var. Niteliğin düştüğünü söyleyenler var. Bana göre bunlar da pek anlamlı yaklaşımlar değil. Bunca öykü kitabı yayınlanmasının öykü üzerinde olumsuz bir etkisi olmaz. Öykü sanatı açısından bakarsak, nitelik elbette aslolandır ama seviyeyi üst sınır belirler. Alt sınır değil. Beş tane çok iyi kitap çıkar, yüz tane vasat altı kitap öykü çıtasını düşürmeye yetmez. Romanda da böyledir, şiirde de böyledir. O üç beş kitap geleceğe kalır. Öykü sanatı değil de sektörel olarak bakarsak meseleye, çok kitap yayınlanması pazarı genişletir, rakipler üstelik kötü öyküden bile daha kötü sayılabilecek kitaplar. Çok dergi kötüdür, çok kitap yayınlanması kötüdür, herkes yazar oldu, herkes şair oldu gibi yazıklanmaları ben tuhaf buluyorum. Büyük esere inanıyorum. Sanatın bir deha işi olduğuna inanıyorum. Öte yandan bu şikâyetler kimseye bir yarar sağlamaz.

 

Orçun Ünal

2) soruşturma orçun ünal

Uygulamalı tiyatro, Türkoloji ve Karşılaştırmalı Dil Bilimi okudu. 2012’de Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde dikkate değer bulundu. 2014 yılında altkitap öykü ödülünü aldı. Aynı yıl Raskol’un Baltası Yayınları’ndan Dekadans ve Ölüm adlı ilk öykü kitabı çıktı. Çeşitli dergilerde öyküler yazmaya devam ediyor.

 

  1. Bu soru bana güncel edebiyatı biraz geriden takip ettiğimi fark ettirdi. 2017’de yayımlanan öykü kitaplarından ziyade geçen senelerden kalanlara odaklanıyormuşum demek ki. Son yıllarda Türkiye’de çok fazla öykü kitabı çıktığı için her şeyi sıcağı sıcağına takip etmek zor. Okuma vaktimiz kısıtlı, değerli. Yeni çıkan her kitabı okumak istesek de mümkün değil. Bir yıl gibi kısa bir süre içinde bile kimlerin süzgecin üstünde kaldığı hemen belli oluyor. O yüzden biraz bekleyip titiz seçimler yapmakta fayda var. Yakın zamanda okuduğum güncel bir öykü kitabı var gerçi: Engin Türkgeldi’nin Orada Bir Yerde’si. Sadece bir ilk kitap olarak değil, genel anlamda beğendiğim bir eser oldu. Beğenmediğim kitaplarsa seneye kalsın.

 

  1. Kanımca, az ya da çok kitap yayımlanmasının pek önemi yok. Her halükarda, edebî kalite değişmiyor. On kitaptan da yüz kitaptan da geriye yalnızca üç beş kitap kalıyor. Ne var ki çok kitabın bir medya -özellikle sosyal medya- kirliliği yarattığı açık. Çok sayıda yayın, suyu bulandırıp iyi olana kısa sürede ulaşmamıza engel oluyor. Yine de çok üretim az üretimden iyidir düşüncesindeyim. Hiç kimse, yazmadan daha iyi olamaz. Hepimiz ancak yazdıkça daha iyi yazacağız.

 


*Mavi Yeşil Dergisinin Ocak-Şubat 2018, 109.sayısında yayımlanmıştır.

Reklamlar

Soruşturma: 2000 Sonrası Yayınevleri ve Yayın Politikaları

 

my 96 kapak görseli

(Mavi Yeşil 96. Sayı Kapak Görseli: “Üç Çark Bir İptal”, Yalçın Ece)

SORUŞTURMA: 2000 SONRASI YAYINEVLERİ ve YAYIN POLİTİKALARI *
Hazırlayan: İlker Aslan

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de edebiyat yayıncılığı her geçen gün ilerleme kaydediyor. Bugün, geçmişle kıyaslandığında çok daha fazla yayınevi ve bunun getirisi olarak da çok daha fazla kitap var piyasada. Bu durumun elbette olumlu olduğu kadar olumsuz sonuçları da var. Daha fazla yazarın kendini göstermesi için fırsat bulduğu yeni yayıncılık dönemi, zaman zaman piyasada bir kirlilik oluşup oluşmadığı sorusunu da gündeme taşıyor. Öte yandan yayıncılar artık sadece kitap basmakla değil aynı zamanda yayınevlerinin akıbeti için o kitapların bir şekilde okurla buluşması adına da ekstra çaba sarf ediyorlar. Çünkü, söz konusu yeni dünyada piyasa o kadar kalabalık ki yeni kitapların ufalanıp gitmesi, hatta görmezden gelinmesi işten bile değil. Bu yüzden her ne kadar teknoloji ile birlikte gelişen yayıncılık sektörü pozitif bir tablo çiziyor olsa da farklı yöndeki zorlukları da beraberinde taşıyor gibi görünüyor.

Bu yeni dünyanın yayıncıları meseleye nasıl bakıyordu peki? Bunu anlamak için Mavi Yeşil adına çeşitli yayınevlerinin genel yayın yönetmenlerine ya da editörlerine e-posta, Facebook ve/veya Twitter yoluyla ulaşmaya çalıştım. Aşağıda da görüleceği üzere ulaştığım yayınevlerinden Alakarga Yayınları adına Suat Duman, Aylak Adam Yayınları adına Kaya Tokmakçıoğlu, Alef Yayınevi adına Sinan Kılıç, Lemur Kitap adına Sedat Özgür ve MonoKL Yayınları adına Rasim Emirosmanoğlu soruşturmamıza zaman ayırarak katıldılar.

Öte yandan Encore Yayınları, Siren Yayınları, Okur Kitaplığı, Norgunk Yayınları, Pegasus Yayınları, April Yayınları, on8 Yayınları, Versus Kitap, Agora Yayınları, Kolektif Kitap, Panama Yayınları ve Postiga Yayınlarından ne yazık ki olumlu ya da olumsuz bir dönüş yapan olmadı. Bu yayınevlerinden bazılarının, gönderdiğimiz mesajı görmüş olmasına rağmen dönüş yapmadığını bilmek de kişisel olarak beni ayrıca üzdü. Bununla beraber Jaguar Yayınları, Raskol’un Baltası, Dedalus Yayınları ve Notos Yayınlarının anonim hesaplarından (Facebook, Twitter ve/veya e-posta hesapları) dönüş yapılacağına dair mesaj almamıza rağmen devamı gelmedi. Yine aynı şekilde Kırmızı Kedi Yayınlarından İ. Zeynep Konuralp dosyayı aldığını ve dönüş yapacağını belirtti ancak buradan da herhangi bir sonuç alınamadı. Son olarak Kadim Yayın Grubu adına mesajımıza dönüş yapan Serhat Buhari Baytekin, soruşturmamızın kapsamına değinerek katılmamalarının kendileri adına daha uygun olacağını nazik bir şekilde özür dileyerek belirtti.

Soruşturmamız kapsamında yayıncılara kurumsal kimlikleri, yayıncılık anlayışları, sansür/oto-sansür ve bu ülkenin edebiyatına olan bakışlarını ve yaklaşımlarını sorduk. Samimi bir şekilde cevap veren beş yayıncıya da dergimiz adına içten bir teşekkürü borç biliyorum. Katılan ve katılmayan bütün yayınevlerinin yolu açık olsun. En karanlık zamanlarda bile bizi kurtaracak tek şey olan edebiyat ve yazıya katkı sağladıkları için var olsunlar.

alakarga

  • Bütün imkân ve imkânsızlıkları bir araya getirdiğinizde, yayıneviniz Türkiye’de nasıl bir boşluğu dolduruyor? Kendinizi tam olarak ne şekilde tanımlıyor ve nerede konumlandırıyorsunuz?

 

Suat Duman (Alakarga Yayınları): Devletin boş bıraktığı ve/veya politik sebeplerle içini boşalttığı bir kültür ortamında nefes alıp veriyoruz. Yalnızca yayıncıların değil aklı kesen her bireyin temel sorunlarından biri sayılmalıdır, doğru ve bilinçli okumanın yollarının bulunması ve hızla yaygınlaştırılması gerekiyor. Tabii yalnızca devletin değil, kültür ortamımızdaki çoğu aktörün, bir boşluğu doldurmaktan ziyade, mevcut boşluğu genişleten tutum ve yaklaşımları olduğunu gözlemliyoruz. İşte biz de tam buradayız, Türkiye’nin ve hepimizin yaşadığı büyük bocalamanın tam ortasında. Bize ulaştırılmayanı, bizim gibilere ulaştırmaya çalışıyoruz. Yazarını bulamayan iyi okura yazarını götürmeye çalışıyoruz; okuruna ulaşamayan iyi yazarı okuruyla buluşturmaya çalışıyoruz.

 

Kaya Tokmakçıoğlu (Aylak Adam Yayınları): Aylak Adam, öncelikle modernist edebiyata ayrı bir önem atfediyor. Bu bağlamda Gyula Krudy gibi Türkçeye ilk defa kazandırılan bir yazarı da yayın planımıza almakla birlikte, Pessoa, Lawrence, Joyce, Pirandello, Svevo vb. yazarların çevrilmemiş yapıtlarını da yayımlıyoruz. Bununla birlikte dünya edebiyatında çok yetenekli genç kuşaklara mensup yazarlar var. Onlar da yayın programımızın bir parçasını oluşturuyor. Türkiyeli okur, zannediyorum her şeyden önce yayıncılıkta özen istiyor. Sizin, herhangi bir yapıta verdiğiniz değeri görmek istiyor. Dolayısıyla çevirisinden tutun kapak tasarımına kadar yayımladığımız her kitaba azami bir özen gösteriyoruz.

 

Sedat Özgür (Lemur Kitap): Yayınevimiz 2014 Ekim ayında kuruldu. İlk iki kitabımız Nisan 2015’te yayımlandı. Eylül ayında üçüncü kitabımızı yayımladık. Ekim ayından itibaren de her ay yeni bir kitap yayımlamayı düşünüyoruz. Yayınevi olarak yurt dışında yayımlanmış kurgu ve kurgu dışı kategorisindeki kitapları yayımlıyoruz. Küçük ve kendi imkânlarıyla kitap piyasasında tutunmaya çalışan birçok yayınevi gibi bizi de en çok döviz kurlarındaki artışlar etkiliyor. Şimdilik mümkün olduğunca belli edebi çizgideki kitapları listemizde bulunduruyoruz ve kendimize has bir çizgi yaratmaya çalışıyoruz. Yurt dışında yayımlanıp ülkemizde yayımlanmayan çok iyi kitaplar var. Özellikle bu kitapları araştırıp, burada okurlarla buluşturmayı amaçlıyoruz. Klasik edebiyat alanında da ilerleyen süreçte bazı planlarımız var. İlk kitabımız “Damların Efendileri – On üç Kedi Hikâyesi” bu alanda yayımladığımız ilk kitap olması açısından bizim için çok önemliydi. Kitaptaki birçok hikâye ilk kez Türkçeye çevrildi. Bunun gibi listemizde çok kitap var ve her birini zamanı geldiğinde yayımlayacağız.

 

Sinan Kılıç (Alef Yayınevi): Alef başta roman olmak üzere çağdaş dünya edebiyatından metinler yayımlıyor. Metinler arası klasikler de yayım çizgimize uymaktadır. Yeni metinler bulmaya çalışıyoruz. Okura yeni bir yazar keşfetme heyecanını yaşatacak metinler. Keşfedilmiş, büyüklüğü kabul edilmiş, zaten geniş bir okur kitlesine sahip olmuş metinler bizim alanımıza girmiyor. Tirza, Şumanların Gelini, Sonny Boy, Yağmur Durmadı, Köpekbalığı Metinleri, Centuria, Netame, Öğlen Kadını, Animal Triste ve en son yayımladığımız İtiraf Ediyorum yeni metin olarak okurların dikkatini çekmeyi başardı. Yayın hazırlıklarının büyük kısmını kendimiz yapıyoruz. Dışarıdan editoryal destek almamız gerektiğinde mesleğin ustalarıyla çalışıyoruz. Çeviri kalitesi ve titiz bir yayın hazırlığından taviz vermiyoruz.

Rasim Emirosmanoğlu (MonoKL Yayınları): Öncelikle sorularınız için yayınevim adına teşekkür ederim. Bu soruya yanıt verebilmek adına biraz MonoKL Yayınları’nı tanıtmam gerekecek sanıyorum. MonoKL, diğer bir adıyla Mono Kurgusuz Labirent, bir düşünce dergisi olarak 2007 yılında yayın hayatına başlayıp adını, özellikle felsefe ile ilgilenen kitleye, hızla duyurdu. Bu dergi daha sonra felsefe ağırlıklı bir yayınevine evrildi. Şimdilerde ise edebiyat kitapları da yayımlayan ve her iki alanda da varlığını sürdüren bir yayınevi niteliğinde. MonoKL Yayınları bağımsız bir yayın politikasıyla, tamamıyla kendi tercihleri ve vizyonu ışığında ilerliyor. Felsefe kanadımız özellikle az satmasına kesin gözüyle bakılan değerli ve çağdaş felsefi eserleri Türkçeye kazandırmak ve okur kitlesini bu kitaplara yönlendirmek hedefinde ve uğraşında. Edebiyat kanadımız ise tamamen bizim beğendiğimiz kitapları okurlarla paylaşma isteğimizden doğdu diyebiliriz. Bir öğrenci topluluğu olarak çıktığımız bu yolda iddiamız oldukça mütevazı: MonoKL beğendiği, değerli bulduğu ve okunması gerektiğini düşündüğü kitapları yayımlayan, bağımsız bir yayınevi.

 

alef kitap

  • M. Bernstein, “Kapitalizmde bütün üretim piyasa içindir; mallar insan ihtiyaçlarını ve arzularını karşılamak için değil, kâr elde etmek için, daha fazla sermaye edinmek için üretilir” diyor. 2000 sonrası, tam da böyle bir ortamda bulunan ve mücadele eden yayıneviniz, bu sözün ne kadar uzağında ya da yakınında? Kapitalizm ve kültür endüstrisinin kitabı getirdiği bu noktada kaçınılmaz olarak var olan üretim-tüketim ilişkisi, yayın politikanızı ne kadar etkiliyor?

 

Suat Duman (Alakarga Yayınları): Türkiye bahsettiğiniz piyasa koşullarının dışında değil -şansımız belki de, tam ortasında da değil. Biraz geç kalmışlığın etkisiyle biraz da geleneksel yapının korunuyor olmasından, kendinizi “kâr elde etmek için, daha fazla sermaye edinmek için üretilir” cümlesindeki boğucu nesnellikten kurtarabiliyorsunuz. Diğer taraftan bu tespitin Türkiye’de bir karşılığı da var ne yazık ki. Tüm o çoksatarlara, kapak tasarımlarından, isimlerine, içeriklerinden, tanıtım pazarlama yöntemlerine dek bakınız, orada kâr ve sermaye birikimi dışında bir hedef bulamazsınız. Bize gelince, Bernstein’in tanımladığı durum bizim pratiğimizle çakışmıyor. Bugüne dek yayınladığımız her kitabı olabildiğince çok okura ulaştırmak için bütün gücümüzle çalıştık. Çünkü bastığımız her kitabın bu çabayı hak ettiğini biliyoruz. Başladığımız yerdeyiz ve böyle iyiyiz.

Kaya Tokmakçıoğlu (Aylak Adam Yayınları): Piyasanın içindeyiz elbette. Onun içinde eyliyoruz, daha doğru olacak bir ifadeyle. Tekelleşme yönünde atılan adımlardan tutun, dağıtımcıların kârı maksimize eden yaklaşımlarına kadar birçok farklı şeyle mücadele etmek zorundasınız. İki yıldan fazla bir zaman önce yola koyulurken bunların elbette bilincindeydik. Bununla birlikte bugüne kadar yayın politikamızdan taviz vermedik. Hiçbir zaman yayımlamak istediğimiz bir kitap, acaba çok satar mı, diye düşünmedik. Okurunuzu yarattıktan ve peşinizden sürükledikten sonra gerisi geliyor, sanırım.

Sedat Özgür (Lemur Kitap): Bir önceki maddede bahsettiğim gibi küçük ve belli sermayeyle kitap sektöründe tutunmaya çalışan yayınevlerinin ortak derdi devletten yeterli desteği görememek. Bu normal olarak birçok yayınevinin yayımladığı kitaplarda değişime neden olabiliyor. Bizim için de aynı şey söz konusu. Yayımlamak istediğimiz ancak satış kaygısıyla yayımlamaktan vazgeçtiğimiz birçok kitap var. Bu konuda da yayınevi olarak ince eleyip sık dokuyoruz. Özellikle kitaplarımızın çevirisine ve daha sonrasındaki editör katkısına çok önem veriyoruz. Bizim için en önemli konu çevirinin kalitesi. Mümkün olduğunca kendi tarzında iyi işler çıkartan genç çevirmenlerle çalışıyoruz. Kitaplarımızın kapak tasarımları da bizim için olmazsa olmazlardan.

Sinan Kılıç (Alef Yayınevi): Yayınevini kurduğumuz 2006 yılının hemen ardından yayımladığımız kitapların ticari başarı sağlayamayacağı ortaya çıktı. Buna rağmen finans sorununu çözmek için satış imkânları araştırmak yerine teknik becerilerimizi geliştirmeyi tercih ettik. Piyasada rekabet çok arttı. Büyük sermayeli yayınevleri satış yapan ya da yapmayan ne varsa el atmaya başladı. Onların daha ilk başta gözden çıkardıkları editör, çevirmen, redaktör gibi nitelikli emeklerden bizim feragat etmemiz söz konusu değil.

Rasim Emirosmanoğlu (MonoKL Yayınları): Biz, yayımladığımız onlarca çağdaş felsefe kitabıyla bu çizginin hayli uzağında duruyoruz dersem yanlış olmayacaktır sanıyorum. Düzenlediğimiz uluslararası ücretsiz konferanslarda eserlerini çevirdiğimiz filozofları ve yazarları okurlarımızla elimizden geldiğince buluşturmaya çabalıyoruz. Bu noktada Türkçe felsefe üretimine katkıda bulunmak gibi bir misyonumuz var. Genel yayın yönetmenimiz Volkan Çelebi’nin de her zaman vurguladığı gibi, düşünce yalnızca yazıyla gelmiyor, kanlı canlı karşımıza çıktıklarında filozofların düşüncelerine jestleri, sesleri ve bakışları da ekleniyor. Bu konferansların Türkçe okurları ve potansiyel düşünürleri için eşsiz deneyimler olduğunu düşünüyoruz. Soruya net bir cevap verebilmek adına; elbette ki ister istemez bu şartların içinde yer alıyoruz ancak aynı zamanda da sistem ve rutin olarak tüm bunların uzağında bulunmaya gayret ediyoruz. Yapı olarak da bir işveren ve işçi sistemimiz var diyemem, çünkü MonoKL bir grup arkadaşın ayakta tuttuğu ve yaşattığı bir topluluk.

aylak adam

  • Yakın zamanda Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından Türkiye’nin çeşitli illerinde “Yayınlama Özgürlüğü Yolunda” adında bir proje gerçekleştirildi. En önemli konu da sansürdü. Burada hemen akla birkaç yıl önce Ayrıntı Yayınları’nın Chuck Palahniuk’un Ölüm Pornosu adlı kitabını piyasaya sürmesi ve kitabın “müstehcen” olduğu iddiasıyla mahkemelik olması geliyor. Peki, sansüre karşı sizin yayınevinizin duruşu nedir? Bir eseri yayımlarken sansüre uğrar mıyım kaygısı oluşur mu? Türkiye’de edebiyatın sansürle sık sık yüz yüze geldiğini düşünüyor musunuz?

 

Suat Duman (Alakarga Yayınları): Sansür, Türkiye yayıncılarının tarihidir. Fakat kültür mücadelesi biraz da böyle veriliyor. Bir kitabı yayınlayıp kenara çekilemiyorsunuz. Çünkü her kitap insanların, toplumun önüne, masasına, gündemine, hayatının orta yerine bırakılmış yeni bir fikirdir. Onun yarattığı ve yaratacağı her tartışmayı göğüslemeniz gerekiyor. Türkiyeli yayıncıların bu konuda iyi sınavlar verdiğini düşünüyorum. Fedakâr ve cefakâr yayıncılardan, direngen yazarlardan el almış bulunuyoruz. Biz yayınevimize gelen dosyalarda öncelikle metnin edebi niteliğine bakıyoruz. Bu yönüyle, en azından bizim kurulumuzu geçen bir dosyanın basılmaması için bir neden göremiyorum.

Kaya Tokmakçıoğlu (Aylak Adam Yayınları): Sansürün bizim ülkemizde toplumsal tarihi sanılandan daha da eskilere gidiyor, sanıyorum. Bununla birlikte buna karşı girişilen cesur hamleler, örgütlenmelerin tarihi de bir o kadar eski. Baskı karşı tezini yaratmakta kesinlikle gecikmiyor. En basitinden 2. Abdülhamid devrini düşünebilirsiniz. Sansür elbette kabul edilemez. Bu anlamda bir evrensellikten bahsedebiliriz. Bir eseri yayımlarken yazarın niyetinin ne olduğuna dikkat etmeye çalışıyoruz açıkçası. Örneğin hiçbir biçimde “ahlakçılık” yapmıyoruz. Sansüre uğrarım kaygısı da taşıdığımız söylenemez. Zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok çünkü.

lg8H5xkB

Sedat Özgür (Lemur Kitap): Türkiye’de sansür her alanda uygulanıyor. İnternet, televizyon, sinema ve tabii ki edebiyat. Bu baskıyı kırmanın en temel yolu da en azından edebiyat konusunda yayıncıların bir çatı altında toplanmaları ve bu baskıyla hep beraber baş etmeleridir. Ama her alanda olduğu gibi bu alanda da birlik olmak ülkemizde ütopyadan öteye geçemiyor. Yayıncılar bu baskıyla baş başa bırakılıyor. Kitaplarımızı ben ve iki arkadaşım seçiyoruz. Şu âna kadar seçtiğimiz ve yayımlayacağımız kitaplardan sansüre takılacağını düşündüğümüz bir kitap yok. Seçerken de bu kitap sansüre takılır, bu takılmaz diye bir kriterimiz yok. Bizim için en önemli kriter kitabın okuyucuyu ve bizi tatmin etmesi.

Sinan Kılıç (Alef Yayınevi): Sansüre uğrama ya da baskıyla karşılaşma kaygısı tabii ki duyarız. Ama bu bizi oto-sansüre götüremez. Türkiye’de baskı ve sansür o kadar sıradanlaştı ki bir kitap mağazasının satın alma görevlisi bile kitabınızı sakıncalı bulup mağazasında sergilemeyebiliyor. En kötüsü de bu: Mahkemelik olmuşsanız hiç olmazsa bir yasağın mağduru ilan edilirsiniz. Kitabınız mağazaların satın alma görevlilerinde, gazete kitap eklerinin editörlerinde, kapağında, isminde ya da içinde bir gerekçeyle yasaklama izlenimi uyandırırsa, bu sansürü siz kendiniz bile duymayabilirsiniz. Gerekçeler de hiç olmadığı kadar çoğaldı: Din, siyaset, cinsellik, eşcinsellik, Atatürk/Cumhuriyet, bölücülük, ordu, millet, bayrak, terör vs. Bunlardan herhangi birinden birilerinin hoşuna gitmeyecek bir şekilde söz etme riski var ve ancak bir bitki bunlardan herhangi birisiyle ilgili bir düşünceyi kafasında taşımaz.

Rasim Emirosmanoğlu (MonoKL Yayınları): Henüz tehlikeli olabileceğini düşünüp vazgeçtiğimiz bir eserle karşı karşıya kalmadık. Ama gerek Ayrıntı Yayınları’nın gerekse Sel Yayınları’nın dâhil olmak zorunda kaldığı sansür davalarına yayıncılara destek olmak adına biz de bizzat katıldık yahut destek verdik. Yayıncıların bu devirde bu türden sansür davalarıyla karşı karşıya kalmalarının gerçekten büyük bir rezalet olduğunu düşünüyorum. Sansür davalarının sayısında artışlar olabilir, ancak bu davaların gerçek yayıncıları bezdirebileceğini düşünmüyorum. Biz bir kitabı yayınlarken onun yayın çizgimize uygun bir kitap olup olmadığına dikkat ediyoruz yalnızca. Eğer uygun bulmuşsak, hiçbir kaygı taşımadan o kitabı yayımlıyoruz ve bundan sonrasında da yayımlamaya devam edeceğiz.

monokl

  • Yayınevi sayısının günden güne artmasıyla Türkiyeli yazarlar da kendilerine yazdıklarını yayınlatmak için daha geniş imkânlar buluyor. Bu ülkede yayın yapan bir yayınevi olarak, yerli edebiyata bakışınız nedir? Kendinizi, Türkiye edebiyatının (öykü, roman veya şiir özelinde) neresinde görüyorsunuz? Yayın politikanızda Türkiye edebiyatına ne kadar yer açıyorsunuz?

 

Suat Duman (Alakarga Yayınları): Alakarga’nın kuruluş düşüncesinde yerli yazarlara öncelik vermek hep vardı. Yerli yazarlardan uzak duran bir yayınevinin yayın dünyamızın gelişmesine de bir katkı sağlayamayacağını düşünüyorum. Yerli, genç yazarlara kapılarımız sonuna kadar açık. Sadece önümüzdeki dönemde daha seçici davranacağımızı söyleyebilirim. Bugüne dek yayınladığımız kitapların büyük kısmı, yerli yazarların ilk kitaplarından oluşuyor. Bu kitapların da birçoğu önemli ödüllere değer görüldüler. Bu yönüyle Alakarga yerli öykü ve roman yayıncılığında üzerine düşeni yapmaktadır diyebilirim.

Kaya Tokmakçıoğlu (Aylak Adam Yayınları): Her şeyden önce Türkçenin gelişmesi açısından yerli edebiyatın desteklenmesi kaçınılmaz. Birçok yayınevinde olduğu gibi bize de çok sayıda yerli dosya başvurusu oluyor. Fazlasıyla titiz ve seçici davrandığımızı söyleyebilirim ki bugüne kadar yayımladığımız Türkçe eserlerin oranına bakıldığında ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır. Şiir, kesinlikle çok önemli bir türdür. Aylak Adam’ın kısa ve orta vadede şiir yayıncılığında olmayacağını söyleyebilirim. Bu başka bir mesainin konusu açıkçası. Benzer şekilde de başvuran dosyaların çoğunluğu öyküler toplamından oluştuğu için bugüne kadar fazla roman yayımlamadığımızı da bir kenara not edeyim.

Sedat Özgür (Lemur Kitap): Yayınevi olarak çeviri eserleri yayımlamak için yola çıktık. Fakat tamamen yerli yazarlara da kapımız kapalı değil. Hemen hemen her gün yerli yazarlardan dosyaları inceliyoruz. Bugüne kadar bizi tatmin edecek bir dosyayla karşılaşmadık. Eğer inandığımız bir dosyayla karşılaşırsak da yayımlamaya tereddüt etmeyiz.

Sinan Kılıç (Alef Yayınevi): Yeni, farklı ve kesinlikle “edebi” olan metinleri yayımlıyoruz. Neyin edebi neyin edebi olmadığına dair ölçütümüz bir izahat düzeyindedir: Yayınevimize gönderilen onlarca—piyasaya çıkan yüzlerce ve bazen de best-seller olan onlarca—metin arasında kendi yayımladığımız kitabın arkasında durabilmek. Ticari başarı kazanmak uğruna vasatlık üretimine katkıda bulunmamak, “edebi” metin arayışını sürdürmek.

Rasim Emirosmanoğlu (MonoKL Yayınları): Şimdiye kadar Türkçe edebî bir eser yayımlamadık ancak bu konuyla ilgili çalışmalarımız sürüyor. Elimize ulaşan metin dosyalarını titizlikle inceliyoruz. Özellikle 2016 yılının ikinci yarısı için değerlendirmeyi düşündüğümüz birkaç eser var.  MonoKL olarak Türkçe edebiyata bakış açımız, dünya edebiyatı kitaplarımız için geçerli olan yayınevi prensiplerinin aynılarıyla şekilleniyor. Çabamız, okurunu bulması gerektiğini düşündüğümüz kitapları yayın dünyasına kazandırmaktan yana.

_____________________________________________
* Bu soruşturma Mavi Yeşil Dergisi Kasım-Aralık 2015 tarihli 96.sayısında yayımlanmıştır.

my96