Tag Archives: Thomas Bernhard

Thomas Bernhard ile Hayalî Bir Röportaj*

bernhard 1

Aslında bu konuşmaya nasıl başlayacağımızı bilemiyorum. Yazarlar, esasında, kendilerini yazdıkları eserlerle anlatmış olurlar bir bakıma. Ama yine de sizden kendinizi anlatmanızı istersem, çok kısa bir şekilde tabi, ne derdiniz?

Şimdi size yaşamımı ve kimliğimi açıklayamam. Bir şey açıklayamam, yapılamaz bu. Üç bin sayfa yazmanız gerekse bile, gene de en önemli şeyleri atlamış olurdunuz, sonradan aklınıza gelirdi. Zaman zaman kafamda, yaşam öykümü açığa vurmamak geçiyor. Bu herkese açık anlatım, Montaigne’in dediği gibi, beni bir kere girmiş olduğum yolda ilerlemekle yükümlü kılıyor. Şiddetle kendimi tanıtmaya ihtiyaç duyuyorum; kaç kişiye olacağı önemli değil, yeter ki doğru tanıtayım ya da daha doğrusu, yine Montaigne’in dediği gibi, hiçbir şeyde gözüm yok, ama dünyadaki her şeyden çok sadece adımı bilenlerin beni yanlış tanımalarından korkuyorum.

Başkalarının bizi yanlış tanıma olasılığı, doğru tanımaları olasılığından daha yüksek sanırım. Doğumumuzdan itibaren kendimizi bir sosyal çevre içerisinde buluyoruz kaçınılmaz olarak. Bu, önce ailemiz oluyor; sonra okul çevresi, sokak ve derken gittikçe genişliyor. İlk eğitimimiz de ailede başlıyor ama sokak da bize çok şey öğretiyor. Kendinizi tanımlarken eğitimin hayatınızdaki yerini nasıl konumlandırıyorsunuz?

Ana babalar çocuk yapma lüksüne kalkışır sonra da onları gebertirler. Hepsinin de değişik değişik, kendilerine uygun yöntemleri var. Dünyaya getirilir ama yetiştirilmeyiz. Bizi dünyaya getirenler, yarattıkları yeni insanı yok etmek için gereken her türlü beceriksizliği ve akılsızlığı yaparlar. Doğuştan gelen her türlü potansiyelini daha hayatın ilk üç yılında mahvetmeyi başarılar. Üstelik bu başarıları ile mümkün olan en büyük suçu işlediklerinin farkında değildirler. Hiç düşünmeden ve sorumsuzca dünyaya getirdiklerinden başka, onun hakkında hiçbir şey bilmezler. Bizi dünyaya getirenler, yani ebeveynlerimiz, tam bir cehalet ve alçaklık içerisinde bizi dünyaya getirmişlerdir. Biz bir kere var olduktan sonra, bizimle başa çıkamazlar. Tüm başa çıkma denemeleri başarısızlığa uğrar ve çok geçmeden vazgeçerler. Yine de bunu vaktinde yapmaz, bizi mahvetmeyi başarırlar. Hayatımızın ilk üç yılı tayin edici yıllardır ama bizi dünyaya getirenler bu yıllar hakkında hiçbir şey bilmez; bilmek istemezler. Zaten bilemezler. Çünkü korkunç cehaletlerini pekiştirmek için gereken her şey, yüzyıllardır yapılmaktadır. İşte ilk üç yılımızda bu cehalet tarafından ömür boyu sürecek şekilde sakatlanır ve mahvediliriz.

[…]

Peki ya huzur? Huzura ulaşmış, rahat biri olduğunuzu söyleyebilir misiniz?

Huzur aramak… En büyük delilik bu. Durmadan huzur arıyoruz ve tabi bulamıyoruz. Çünkü biz huzursuzluğun ta kendisiyiz. Dünya hiçbir zaman bir dağın zirvesinde olduğu kadar tehditkâr ve yaralayıcı gelmedi bana. Babam bir iki kere zirvelerde nasıl da bir huzur hüküm sürüyor dediğinde, görkemli bir huzur diyordu. Huzursuzluktan patlayacak haldeydi. Çünkü huzursuzluk, tam da huzuru en büyük ve mutlak biçimde, en büyük ve en mutlak olarak bulmayı beklediğiniz yerdedir. Bütün varlığım, huzur bozma ve dert yaratma üzerine kurulu. Gerçeklere dikkat çekiyor olmam insanları tedirgin eder. Kimileri insanları rahat bırakır. Benim gibi bazıları da insanları sinir eder. Ben rahat veren bir insan değilim. Böyle biri olmayı da istemiyorum.

____________________________________________________
* Bu hayalî röportaj Mavi Yeşil dergisinin Mart-Nisan 2016 / 98. sayısında yayımlanmıştır.
____________________________________________________

Röportajın tamamını okumak ve PDF dosyasını indirmek için lütfen:
https://www.academia.edu/35888746/Thomas_Bernhard_ile_Hayal%C3%AE_Bir_R%C3%B6portaj

Reklamlar

Çığlıkla Suskunluk Arasında Bir Adam: Thomas Bernhard*

bernhard

Thomas Bernhard’ın dilimize çevrilen son eseri; konuşmaları, okur mektupları, söyleşileri ve edebiyat yazılarından oluşan metinlerinin toplamı olarak Yapı Kredi Yayınları tarafından kitaplaştırılan “Hakikatin İzinde”. Bernhard okurlarının alışkın olduğu huysuz, sert, lafını esirgemeyen klasik Bernhard üslubu, bu kitap içerisinde yer alan irili ufaklı bütün yazılarda yine kendini gösteriyor. Kitaptaki söyleşilerden birinde kendisine sorulan “Kitaplarınızın akıbetine merak duyuyor musunuz?” şeklindeki soruya, her ne kadar “Kendi akıbetime bile merakım yok, kaldı ki kitaplarınkine olsun.”[1] (s.203) diye cevap verse de metinlerinin bugün ulaşılabiliyor olması, okurlar için bir hayli kıymetlidir diye düşünüyorum. Onun eserlerinde sadece “huysuz bir adamın” hayata dair bakışını değil, aynı zamanda kendi zamanının siyasi ve toplumsal koşullarıyla birlikte sanat çevrelerinin yozlaşmış ilişkilerini de görmek mümkün. Hakikatin İzinde bu anlamda Bernhard’ın hem kişisel tarihiyle yüzleşmesinin hem de içinde bulunduğu edebiyat ve sanat dünyasıyla nasıl bir ilişki kurduğunun ipuçlarını taşıyor.

İçerisinde yer alan yazıların türe göre dizilmemiş olması, ilk bakışta karmaşık bir toplam gibi görünüyor. Ancak tercih edilen kronolojik sıralamanın, Bernhard’ın yazarlık yolculuğunda onu anlamak adına daha uygun bir diziliş biçimi olduğu düşünülebilir. Öyle ki bu metinler sırayla okunduğunda Bernhard’ın kişisel hayatındaki iniş ve çıkışları; sesinin yükseldiği, kaleminin sivrildiği dönemlerle nispeten sakin (Bernhard ne kadar sakin olabilirse, o kadar) sularda gezdiği dönemleri görmek mümkün.

Kitaptaki metinler, Bernhard’ın bütün bir hayatından izler taşıyor dedik. Bu yüzden de tek bir izlek etrafında toplanmayan, farklı zamanlarda farklı konular için yazılan/söylenen metinler bunlar. Kimi zaman bir ödül konuşmasında kendisini dinleyenlere hitap ederken, kimi zamansa kendisine yöneltilen bir suçlamaya veya sert bir eleştiriye cevap verirken görüyoruz Bernhard’ı. Kitap içerisinde yer alan irili ufaklı metinlerin kimisi bir başlıkla, kimisi ise başlıksız olarak verilmiş. Bazı metinlerde Bernhard, “Saygıdeğer dinleyiciler, saygıdeğer konuklar, saygıdeğer bakan…vb.” şekillerde konuşmaya başlıyor olsa da ilk bakışta bu konuşmaların nerede, ne sebeple yapıldığını anlamak zorlaşabiliyor. Kitabın sonunda yer alan “Ekler” bölümü işte bu yüzden çok kıymetli. Metinlerin başında her ne kadar yazıldığı/söylendiği tarih yer alsa da Ekler kısmında hemen hemen bütün yazılar için fazladan açıklamalar yapılmış. Bu anlamda Bernhard’ın bu metinleri nerede, kimlere, hangi olaylar neticesinde yazdığı/söylediği de daha net bir şekilde ortaya çıkıyor. Ekler kısmı bu anlamda bir hayli aydınlatıcı ve mutlaka her bir başlık için ayrı ayrı dönülmesi, okunması gereken notlar içeriyor.

Kitabın ismi belli ki tesadüf değil: Hakikatin İzinde. Bernhard’ın eserlerinde gerçek/lik önemli bir yer kaplar. Bunu kendisiyle yapılan röportajlarda da –ki Kurt Hofmann “Thomas Bernhard’la Konuşmalar”[2] kitabında, Bernhard’ın aslında röportaj vermekten hiç hoşlanmadığı dile getirmişti- belirten Bernhard, gerçeğin hayatında ve dolayısıyla eserlerinde nasıl bir yer kapladığını da vurgulamış oluyor: “İster tiksindirici olsun, ister güzel,” diyor Bernhard, “herkes gerçekliğe aittir. Bundan kaçamazsınız.” (s. 84) ve “Hakikat aslında sadece, ona bir ama ekleyip cümleyi tamamlamaktır.” (s.86) diye ekleyen Bernhard’ın bu sözleri, eserlerini hangi gözle yazdığına dair ufak bir ipucu göstermiyor mu bizlere zaten?

hakikatin izinde

Thomas Bernhard deyince akla her ne kadar ilk olarak roman ve öyküleri gibi düzyazı kurmaca metinleri gelse de onun aynı zamanda bir tiyatro yazarı olduğu da unutulmamalı. Bu anlamda, kitaptaki önemli noktalardan birisini onun tiyatrocu kimliği oluşturuyor. Bu kimlikle kaleme aldığı veya dile getirdiği yazılarda okurun dikkatini çekebilecek önemli noktalardan birisi, -ki bunu edebiyatçı kimliğinde de görüyoruz sık sık- dönemin sanat çevreleriyle olan hesaplaşmaları. Lafını esirgemeden söylüyor Bernhard. Buna alışkınız. Onun sert mizacı zaten neredeyse bütün yazılarında hissediliyor ki bunu farklı romanlarında da görmek mümkün. “Bütün Avusturyalı sanatçılar sonunda devlet ve onun alçak politik emelleri tarafından satın alınıyor ve kendilerini bu insafsız, adi ve alçak devlete satıyorlar, büyük bir bölümü de hemen işin başında satıyor. Onların sanatçılıkları devletle işbirliği yapmaktan başka bir şey değil, gerçek bu.”[3] diyordu  bütün sert tavrıyla “Odun Kesmek”te. Bu romanından yıllar önce de Salzburg Festivalleri Başkanına “Festival oyunlarına ihtiyacım yok.” (s. 79) diyerek benzer biçimde bir ret mektubu kaleme almıştı esasında. Aralarında neredeyse on beş yıllık bir zaman farkı olsa da Bernhard’ın dönemin sanat camialarına, ödüllerine, festival komitelerine karşı takındığı tavrın değişmediğini görmek, onun aslında kendi içinde ne denli tutarlı bir kişilik barındırdığının da bir göstergesi olsa gerek. Kitapta bu ve benzeri konularla ilgili pek çok dikkat çekici nota rastlamak mümkün.

Kitapta –biraz kişisel olacak belki ama- beni en çok etkileyen yazılardan biri Bernhard’ın genç yaşına aldırmadan kaleme aldığı “Genç Yazarlara” başlıklı yazısı. Yazının tarihinin 1957 yılı olduğu düşünülürse, 1931 doğumlu Bernhard’ın oldukça genç bir yaşta gençlere seslendiğini söylersek yanılmış olmayız sanıyorum. Burada öyle cümleler var ki bugün de güncelliğini koruyor. Zaten bir yazarı, bir metni büyük yapan da belli ölçülerde çağının sınırlarını aşmış olması değil midir zaten? “Sahip olmanız gereken,” diyor Bernhard, “sağlık sigortaları ve burslar, ödüller ve teşvik ikramiyeleri değildir; ruhunuzun ve bedeninizin vatansızlığıdır, her gün yaşayacağınız umutsuzluktur, terk edilmişliktir, soğuktan titremenizdir, her gün geri dönmenizdir. […] İhtiyaç duyduğunuz şey; birinin ayağa kalıp ölüp gittiği, yağmurun taşı yıkadığı ve güneşin işkenceye döndüğü her yerdedir.” (s.26) Genç yazarlara, hayatın kendisine dikkat etmelerini öğütleyen genç Bernhard’ın bu sözleri, kendi yol haritasını görmek açısından da önemli. Bir bakıma kendi manifestosunu oluşturan Bernhard’ın ömrünün herhangi bir döneminde ödülleri önemsememesi, onun “sahip olmanız gereken ödüller ve teşvik ikramiyeleri değil” cümlesini bir hayli doğruluyor gibi. Bernhard belki de bu satırlarda kendisine sesleniyor, sanat hayatı boyunca neleri doğru yapması gerektiğini dile getiriyordur.

Hayatı ölümlerle, hastalıklarla, karanlık günlerle dolu Bernhard’ın. 1949’da, henüz 18 yaşındayken önemli bir akciğer rahatsızlığı geçirir. Bu rahatsızlık ölene dek izlerini sürdürür. Aynı yıl çok sevdiği büyükbabası, bir yıl sonra da annesi ölür. “Galiba hayatında herkes bir yerlerden bir tekme ama okkalı bir tekme yemeli.” (s.83) diyen Bernhard, tekmeyi belki de çok genç yaşlarda kendisi yemiştir bile. Ölümü kendisine böylesi önemli bir izlek olarak seçmesi de bu yüzden şaşırtıcı olmasa gerek. Kitapta da ölüm üzerine pek çok farklı yazıda çeşitli vurgularına denk geldiğimiz Bernhard’ın romanlarında, öykülerinde de ölüm teması sık sık karşımıza çıkar. Bernhard için ölüm, hayatın önemli bir parçasıdır. Belki de en önemli parçası. “Övülecek, yerilecek, yakınılacak hiçbir şey yok ama birçok şey gülünç; ölümü düşününce her şey gülünç.” (s. 59) diyen Bernhard’a hak vermemek mümkün mü?

Hakikatin İzinde, Bernhard’ı biraz daha yakından tanımak isteyenler için mutlaka önemli bir rehber olacaktır. Onun okurları zaten kendisinin mizacını, üslubunu yakından biliyordur. Ama bu kitapta yer alan notlar, konuşmalar, cümleler; Bernhard’ın o bilindik karakterini bir nebze daha yakından görmeye, onu biraz daha tanımaya yardımcı olacaktır. Hakikatin İzinde, çığlıkla suskunluk arasında duran ama sesi her zaman gür çıkan bir yazarın önemli cümleleri…

 

[1] Thomas Bernhard, Hakikatin İzinde, YKY, 2017. (Metin içerisinde bu kitaptan yapacağım alıntılarda bundan böyle sadece sayfa numarası belirtmekle yetineceğim.)
[2] Kurt Hofmann, Thomas Bernhard’la Konuşmalar, YKY, 2012.
[3] Thomas Bernhard, Odun Kesmek, YKY, 4. Baskı, s.122.

_________________________________________

* Arka Kapak, 28. Sayı, Ocak 2018.


2016’dan Aklımda Kalan Şeyler

Geçen yılın son günü olan 31 Aralık 2015’te de buna benzer bir liste yapmış ve 2015 yılından aklımda kalan birkaç şeyi not almıştım buralara. Geçen yılın listesine ulaşmak isterseniz tam olarak ŞURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz. Bu yıl da benzer bir liste yapayım, hem 2016’nın tüm memlekete sirayet eden o karanlık ruhundan ziyade aklımda kalan güzel şeyleri paylaşayım, hem de kendimce bir “geleneksel liste” modu oluşturayım dedim. Bu arada bunlar yine benim 2016 içerisinde karşılaştığım şeyler. Tamamının yayın yılı 2016 olmayabilir. Onu söylemiş olayım bir daha. Her neyse… Bakalım bu yıl neler kalmış aklımda. Bu satırları yazarken gerçekten aklımda neler kaldığını hatırlamıyorum desem…

1-Öykü:
2016’da sanki bir önceki yıla göre daha az öykü yazıldı, daha az öykü kitabı çıktı gibime geldi. Ne kadar doğru bilemiyorum tabi ki. Belki de ben eskisi kadar iyi takip edemiyorum. Bu yıl da yine epeyce öykü okudum aslında. Bazıları ne yazık ki henüz kitabını çıkaramamış öykücülerin öyküleri. Gerçekten dergilerde iyi öyküler var, takip etmeye çalışın derim. Benim öykü dünyasından aklımda kalan dört öykü kitabı (yerli) şöyle oldu: Banu Özyürek – “Bir Günü Bitirme Sanatı” (Raskol’un Baltası), Ferhat Özkan – “Yoksunlar” (YKY), Güray Süngü – “Vicdan Sızlar” (İz), Mustafa Orman – “Derdin İncinmesin” (Everest).

desktop2

Dört öykücünün de temel ortak noktası, farklı farklı da olsa bir meseleleri olması.

Hepsinden tek tek bahsedip laf kalabalığı yapmak ve yazıyı sonsuza uzayan bir köprü gibi uzatmak istemiyorum ama hepsinin bence ortak bir yanı var bu kitapların. Her şeyden önce benim çok önemsediğim bir şey: Öykülerin, anlattıkları hikayenin bir meselesi var. Hepsi kendine bir dert edinmiş. Bunlar farklı farklı dertler olmasına rağmen, dili kullanma biçimlerinin özgünlüğü, bir bakıma kendi öykü geleneklerini kurduklarının da göstergesi. Aşırıya kaçmayan, çok ince bir mizah da bu öykü kitaplarının önemli ortak noktalarından biri. Okurun gözüne sokmadıkları konularla, gereksiz laf kalabalığı ve betimlemelerle bir yığıntı oluşturmamalarıyla ve komik olmaya çalışmayan hallerine rağmen zaman zaman tebessüm ettirebilmeleriyle bu dört öykü kitabı sanırım en çok aklımda kalan kitaplar oldu. Bu arada artık beğenmediğim öykü kitaplarını yarıda bırakıyorum. Zamanım yok. Bu yıl epeyce öykü kitabı yarıda bıraktım sanırım. Onları buraya yazmıyorum tabi.

Bu arada Ferhat Özkan ile yaptığım ve Öykülem’de çıkan bir röportaja ŞURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz. Mustafa Orman’la yaptığım ve K24’te yayınlanan bir başka röportaja da yine ŞURADAN ulaşmanız mümkün.

2-Roman:
Evet, gerçekten artık çok fazla roman okumuyorum sanırım. Bu yıl, daha önce okumadığım iki usta isim ile tanıştım ve tadı damağımda kalan iki roman okudum. Biri, Luigi Pirandello -“Biri, Hiçbiri Binlercesi” (Alfa) ve diğeri Péter Esterházy –  “Basit Bir Hikaye Virgül Yüz Sayfa” (Everest).

2016-romanlar

İyi metinler, popüler edebiyat ürünleri arasında kaybolup gidiyor. Bu iki roman da o kaybolma ihtimali olan kitaplardan. Kaybolmadan okuyun..

Pirandello bir klasik. Ben çok geç okudum ve bu kadar geç kalışıma üzüldüm açıkçası. Son derece akıcı dili ve adeta insana kendi varlığını yine kendisi üzerinden bir okuma sunma denemesi ile Biri, Hiçbiri, Binlercesi beni son derece etkileyen bir roman oldu. Romandan altını çizdiğim birkaç satırı twitterda paylaşmıştım. ŞURAYA TIKLAYARAK birkaç pasaj okumanız mümkün olacak romandan. Esterházy, yakın zamanda (Temmuz 2016) ölen bir yazar. Uzun zamandır yine Everest’ten çıkan bir başka kitabını elimde tutuyorum ama okumaya fırsatım olmadı. Bu roman her şeyden önce teknik olarak çok başarılı. Kurguya getirdiği bakış açısı, romanın çıtasını yükseltmeye yetmiş aslında. Maddeler halinde yazılan roman, sağır bir aktarıcı tarafından etrafında olan bitenin bize gösterilmesiyle ilerliyor. Maddeyi ve metafiziği de zaman zaman sorgulatan roman, gerek anlatım biçimi gerekse anlattığı şey itibariyle zaman ayırmaya değer.

3-Biyografi:
Geçen yıl koymadığım bir başlığa bu yıl yer vermek istedim. Çünkü çok sağlam iki ismin otobiyografisini okudum. Bunlardan birisi zaten önceki yıllarda okumaya başladığım ve 2016 yazında beşlemenin son kitabının da piyasaya çıkmasıyla tamamladığım Thomas Bernhard’ın otobiyografi serisi. Serinin son kitabı “Çocuk” (Sel). Bir diğer kitap ise G. Papini’den “Bitik Adam” (MonoKL).

otobiypgrafi-2016_

Thomas Bernhard’ın otobiyografi serisi toplamda beş kitaptan oluşuyor. Yeni baskıları Sel Yayınları tarafından çıktı. Bitik Adam, MonoKL Edebiyat’ın bastığı en iyi kitaplardan biri.

Bernhard’ın çocukluğundan başlayıp hayatını anlattığı ve sonrasında yine başladığı yere döndüğü yaşam hikayesi, onun diğer metinlerine ışık tutması bakımından da önemli bana kalırsa. Bernhard’ın huysuzluğu, huzursuzluğu, öfkesi, kırgınlığı ve hayata karşı hissettiği her şey bu satırlar arasında var.  Papini, öyküleri ile önemli takipçiler edinmiş kült bir yazar. Hatta İtalyan edebiyatının en önemli isimlerinden biri bile sayılabilir. Onun hayatı, Bernhard’a göre zaman zaman daha dışa açık, çeşitli siyasi hareketlerin peşinden koşma şeklinde devam etmiş. Ama nihayetinde yaşlılık zamanlarında döndüğü yer, kendini sorgulaması ve acaba bunca yaşadığım boşuna mıydı gibi bir fikir etrafında kafasındaki onlarca soruyu kağıda dökmesi olmuş. Bernhard’ın bendeki yeri ayrı. Ama Papini’nin hayat hikayesi de kesinlikle ufuk açacak ayrıntılar taşıyor.

4- Film:
Bu yıl epeyce film izledim sanırım. Çoğu harika filmlerdi. Twitter üzerinden zaman zaman izlediğim filmleri hem kendime not olsun hem de belki birileri izler beğenir diye paylaşıyorum. Konularını falan yazıp tadını kaçırmayayım, belki burayı da görüp izleyenler olur. Afişlerini şöylece bırakıp geçeceğim o yüzden 2016’da izlediğim üç filmin. Üçü de başka başka güzellikte filmlerdi.

“American Pastoral”, P. Roth’un aynı adlı eserinden perdeye aktarılmış. Son derece çarpıcı bir film. Mikro düzeyde bir aile çatışması anlatılırken, büyük resimde Amerika tarihinden önemli bir kesit sunuluyor. “Chant D’Hiver” bu yıl izlediğim en sıra dışı filmlerden biriydi. Teknik olarak epeyce beğendiğim bu filmin tanıtım metninde şiirsel bir sosyopolitik taşlama olduğu yazılı. Bu tanımı sonuna kadar hak ediyor sanırım. “Rams”, İzlanda’nın soğuğu ekranda akıp giderken içinizi ısıtacak bir film. Afişte gördüğünüz üzere bu filmin en önemli karakterlerini koyunlar oluşturuyor. Bir yandan da bir abi-kardeş çatışması var. İskandinav sinemasını sevenler için ilaç gibi bir film desem yeridir.

5-Tiyatro Oyunu:
jokonun_dogum_gunuTam da 2016 doğru düzgün oyun izleyemeden geçti gitti dediğim bir anda, Aralık ayının son günlerinde Joko’nun Doğum Günü imdada yetişti. Sadece 2016 yılı için değil, kendi kişisel tiyatro seyir tarihim içinde de izlediğim en iyi oyunlardan birisi. Oyunda ne mi var? Sınıf çatışması var. Seçkinler-halk çatışması var. Yabancılaşma var. Bütün cast harika ama ben Joko rolündeki Tolga İskit’e özellikle bayıldım. Yolcu Tiyatro harika bir iş çıkarmış doğrusu. Bu oyun muhtemelen önümüzdeki zamanlarda da oynamaya devam edecektir. Algınızı allak bullak eden, oyuncuların üst düzey performans sergilediği bu oyunu bir şekilde izlemenizi mutlaka tavsiye ediyorum. Sabit bir yerleri olmadığı için geziyorlar. Ben Oyun Atölyesi’nde (Kadıköy) izledim. Başka yerlerde de denk gelmeniz mümkün. Joko’yu mutlaka tanıyın. Tabi hala tanıyacak bir Joko kalmışsa…

6-Müzik:
Yeni albümler dinlemeyi, yeni gruplar keşfetmeyi çok seviyorum. Gençliğimden beri öyle aman aman metalci bir çocuk olmadım. Kafam almadı galiba, niye bilmem. Ama Metallica’yı bir başka sevdim. Dinledim. Yıllar önce (2008 miydi?) Türkiye konserlerinde çok eğlenmiştik. Millet, bitti artık bu adamlar, dedikçe Metallica harika albümler yapmaya devam ediyor. Aslında bu yılın müzik kategorisine herhangi başka bir albüm de koyabilirdim ama Metallica geldi mertlik bozuldu! Onlar varken, gönlüm başka albüm paylaşmaya elvermez. 2016’nın albümü benim için Metallica’dan “Hardwired… to Self-Desturct” oldu. Harika bir albümle yine karşımızdalar. Albümden en sevdiğim parçalar, şimdilik, Atlas Rise ve Now That We’re Dead. Bence yaşayan en iyi, en baba grup Metallica. Çok uzun süre dinleyince kafam şişse de seviyorum onları. Sert bir şeyler sevenler mutlaka dinlesin derim.
hardwired-to-self-desturct

________________________________________________

2016 maalesef epeyce yordu bizi memleket olarak. Üzüldük, ağladık, çoğu zaman başka şeylerle ilgilenemeyecek kadar yoğun geçti gündem. Zamana inanan birisi değilim ama belki 2017 daha iyi gelir, ne bileyim. Umut işte.

Bu arada ben bu sene epeyce güzel maçlar izledim. İçerde Manchester United ve Galatasaray’ı yendiğimiz maçlar harikaydı. Baskette de yine iyiyiz. Onun dışında beni azıcık tanıyanlar biliyor zaten super hero takıntımı. Bu yıl Flash, Arrow ve Legends of Tomorrow dizilerine epeyce mesai harcadım. Bak, geçen seneye kıyasla kahveye gidip okey, batak masalarında pek dirsek çürütemedim. Mutsuzum. Bu yıl telafi ederim ama. Bu arada tezi hala bitiremedim ama artık uzatmalar geldi çattı, o yüzden inşallah bu yıl bitecek.

Her neyse. 2016 listemde olan birtakım şeyleri yazmadan geçmeyeyim dedim. Umarım birilerinin ilgisini çeker. Sizin de, ya abi şunu izledin mi, şunu okudun mu, dediğiniz şeyler olursa yoruma yazabilir, maille ulaşabilirsiniz. Paylaşarak çoğaltalım.

2017 mutlu, sağlıklı, huzurlu geçsin. Her şeyden önemlisi çocuklar gülsün. Dünya çocuklar gülecek kadar güzel bir yer olursa, hepimiz güleriz zaten ne de olsa.


Alıntı Defterim: Thomas Bernhard -Beton

Dünya en korkunç savaşları onlara hükmedenlerin hayvan sevgisine borçludur.

*

Öte yandan durumumuz ne olursa olsun yapmak istediğimiz şeyi yapmalıyız, yolculuk yapmak istiyorsak yolculuk yapmalıyız, en kötü durumda bile olsak aldırmamalıyız, hele ki en kötü durumdaysak hiç aldırmamalıyız, çünkü o zaman yolculuk yapsak da yapmasak da kaybolmuşuz demektir, istenen ve hiçbir şeyin özlenmediği gibi özlenen yolculuğu yapıp ölmek bu istek ve bu özlem içinde boğulup kalmaktan daha iyidir.

*

Herkes yolculuğa çıkarken çok giysi alma hatasını yapar ve deli gibi yük taşır, sonuçta biraz akıllı iseler o yerde hep aynı şeyi giyerler.

*

Sevdiğimiz bir insanı kaybettiğimizde, hiç değilse ona ait bir giysiyi, kaybettiğimiz kişinin kokusunu giyside aldığımız sürece tutarız ve gerçekten de kendi ölümümüze kadar tutarız, çünkü onun kokusunu bu giysinin bugüne taşıdığına inanırız her ne kadar çoktandır artık yalnızca bir hayal olsa da.

*

İnsanlar bana modaya uygun ya da o iğrenç sözcük modern yerine eski moda diyedursunlar. İnsanların ne düşündüğüne son derece az değer verdim, çünkü en sert biçimde kendi düşüncemle ilgili oldum hep ve bu yüzden insanların ne düşündüğüne ayıracak zamanım olmadı, bunlara aldırmadım, bugün de aldırmıyorum ve hiçbir zaman da aldırmayacağım. İnsanların ne söylediği beni ilgilendiriyor, ama her şeyden önce asla ciddiye alınamaz.

*

Hamalların soyu tükendi. Herkes istediği gibi kendi eşyasını taşısın. Dünya birkaç derece daha soğudu, kaç derece olduğunu tam olarak hesaplayacak değilim, insanlar çok daha merhametsiz ve saygısız oldular.

*

Herkes yaşamak ister, hiç kimse ölmek istemez, bunun dışında her şey yalandır.

*

Dehşetle tanık olduğum üzere insanlar sabah saat dokuzda gelip duşun altına girip tenis oynamaya koşuyorlar, düşüp ölüyorlar ve öğleden sonra saat ikide mezarlıkta oluyorlar.

*

…nerede gömüleceğim fark etmez diye düşünmüş olmama rağmen, burada gömülmek istemem diye düşündüm.

*

Gerçekten de biz bizden daha mutsuz olan bir insanın yanında hemen düzeliyoruz. Ve hastalığımız, hem de ölümcül hastalığımız bile bir anlam taşımıyor.