Tag Archives: Yalçın Ece

Mavi Yeşil’in 92. Sayısı Çıktı..!

MY 92

Siz bu satırları okurken biz çok uza…
Pardon, bu o değil. Baştan alıyorum.

Mavi Yeşil, 92. sayısını çıkardı. Bence öyle çığlık çığlığa olmasa da bir tebrik, bir küçük alkış hak ediyor bu. 16. yılın ikinci sayısı. Mavi Yeşil’le birlikte doğan gençler, şimdi üniversite sınavlarına hazırlanıyor. Çevrenizde bu yaşlarda birileri vardır muhakkak. Bence bakın. Ne kadar büyüdüğünü görün derginin.

Bu sayıda dergi epeyce dolu… Toplamda 26 yazar, şair ve öykücümüzün ismi kapağı süslüyor. Bunun dışında ayrıca iki de şiir çevirmenimiz var. Aile bu sayıda epeyce geniş yani. Şiirlerle başlayacağım. Dergimizin şiirlerini artık yeni şiir editörümüz Özkan Satılmış seçiyor. Kendisinin de bu sayıda bir şiiri var. Dergiye gelen şiirlerden özenle seçmeye çalıştı. Ahmet Günbaş’ın şiiriyle açılan 92. sayının diğer şairleri ise şöyle: Hüseyin Peker, Melih Elhan, Özkan Satılmış, Engin Hamamcı, Hülya Deniz Ünal, Ömer Eski, Altay Taşkın, Deniz Yavuz, Aslıhan Tüylüoğlu ve Can Kılınç. Bir de Azita Ghahreman’ın iki şiiri var ki bunlar çeviri şiirler. Bu şiirleri Türkçe’ye Ayşe Hazal Özçelik ve Syamak Taghizadeh çevirdiler. Çevirinin ne kadar zor bir iş olduğunu bilenler bilir. Çevirmenlerimize ayrıca teşekkür etmek gerek.

IMG-20150308-WA0007[1]

92.sayının açılış yazısı ise Alper Gürkan’a ait. Kendisi “Yusuf Atılgan’ın Roman Kişilerinde Erillik Müdafaası” başlıklı yazısıyla, Atılgan’ın romanlarındaki karakterlerini erkeklik olgusu ile inceledi. Keyifle okuduğum ve bilgilendiğim bir yazı oldu benim de.

Bir başka yazı Ayşegül Ergül’ün “Hakan Günday’ın Daha Romanında Bir Kahraman Olarak Kötülük” başlıklı yazısı. Ayşegül, romandan ve özellikle romanın önemli karakteri Gaza üzerinden yola çıkarak kötülük kavramını ve Hakan Günday’ın bunu kullanış biçimini ele aldı. Özellikle Hakan Günday okurları için güzel bir yazı.

IMG-20150308-WA0005[1]

Sonraki yazı bana ait ve “Yeni Tarihselcilik Kuramı ve Beyaz Kale” başlığını taşıyor. Tarih nedir ve tarihi nasıl okumalıyız? Resmi tarih yazımı bize hangi tarihi anlatıyor? İdeolojiden bağımsız objektif bir tarih yazılabilir mi? Bunun gibi soruları Orhan Pamuk’un Beyaz Kale romanından yola çıkarak cevaplamaya çalıştım. Bence iyi bir yazı gibi. Ne bileyim ya, fena değil gibi geldi. Bilmem ki…

Bu üç yazı, benim kanaatimce biraz lokomotif yazılar oldu bu sayı için. Ama bitti mi? Tabi ki hayır. Yıldırım Türk, genel yayın yönetmenimiz Hasan Öztürk’ün son kitabı Kurmaca ve Gerçeklik üzerine uzun olmayan bir inceleme kaleme aldı. Gülnihal Kutluk ise Adalet Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak romanından yola çıkarak romanın baş karakteri Aysel’i inceledi. Samet Karaçul, Hayko Bağdat’ın konuşulan kitabı Salyangoz üzerine yazdı. Kitabı merak etmeme yetti açıkçası bu yazı. Ertuğrul Aydın, Cemal Süreya’nın “Beni Öp Sonra Doğur Beni” adlı şiiri üzerine psikanalitik bir çözümleme yaptı.

IMG-20150308-WA0006[1]

Gökhan Özcan, “Özü Aldatmak: Cache” başlıklı yazısıyla bu sayının sinema boşluğunu doldurdu. Özellikle Haneke hayranlarının merakla okuyacağı bir yazı bu. Benim gibi Haneke sinemasından korkanlar için güzel bir rehber. İsmail Delihasan, “Hepimizden Biraz” başlıklı deneme yazısıyla bu sayıya katkıda bulundu. Yusuf Bal ise “Bana Bir Şiir Okur musun?” başlıklı yazısıyla deneysel şiiri tartışmaya açtı. Bu sayısının son yazısı çok önemli bir isme, Ahmet Say’a ait: “Birinci Dünya Savaşı ve Müzik”. Ahmet Say, son derece samimi bu yazısında savaşla müzik arasında önemli bir bağ kuruyor.

Bu sayıda üç tane öykücümüz var. Ama bir de yeminim var. Bu sayı artacak. 93.sayıda beş öykücü görürseniz şaşırmayın. İlk öykü eski dostum Ekrem Sakar’a ait. Ekrem ilk kez yer aldı bu dergide, “Olmayan Yüzler” başlıklı öyküsüyle. Son olmayacak. Geceye İnat Üşümemek isimli öyküsüyle Müge Bayraktar; Bu İşte Bir Yanlışlık Var isimli öyküsüyle de Kemal çavuş bu sayıdaki öykü köşemize renk kattılar.

IMG-20150308-WA0008[1]

Tabi bir de bu derginin biçimi var ki ben bunu çok önemsiyorum. Derginin kapağını braz değiştirdik. Bu sayıyla birlikte son üç sayımızı hazırlayan dostum Yalçın Ece’ye, bir zaman önce kapağa bir hareket katalım, değiştirelim demiştim ama pek yanaşmamıştı. Bir gece bir şey oldu. Kapağı değişiyoruz dedik. Kapaktaki görselin ismi “An ki, Sessiz Harpler Atlası”. Görsel, dergiyi komple dizen, tasarlayan, bu anlamda yükünü çeken Yalçın’a ait. Ben kapağa baktıkça beğeniyorum. Umuyorum ki okurlar da beğenir. Yenilik iyidir. 93.sayımızda da farklı bir görselle selamlayacak bizi Yalçın. Nasıl bir şey çıkacak ben de bilmiyorum.

Bitiriyorum. Yahu gerçekten buraya kadar okudun mu? Helal sana arkadaşım. Sabırlı insanmışsın. Bir dergi tanıtımını bile sabırla okuduğuna göre, sen kesinlikle iyi bir okursun. Güzel gözlerinden öperim. Son olarak dergimiz sizinledir dostlar. Bakın, okuyun, eleştirin, yazı gönderin. Bekleriz. Bu arada yazı, şiir ve öyküler için adresimiz: bilgi@maviyesildergisi.com. Bekleriz. Sizi seviyoruz. Çünkü okurlar olmasaydı, dergiler olmazdı. 93.sayıda görüşürüz. Hadi bakalım. Bitti. Dağılın..

Not: Fotoğraflarda tasarımcımız, dostum Yalçın ve şiirin kelebeği Özlem (Özbek) var. Fotoğraflar Aydın sokaklarından. Reklamın iyisi kötüsü olmaz. Eee Mavi Yeşil de Aydın’a yakışmış doğrusu. Sağ olsun Yalçın ve Özlem..

Reklamlar

Tek Perdelik Diyalog

Y.E. : Motorlu taşıtlar çağında sen, bisiklete sürgün; interaktif iletişimler çağında ben mektuba… Neyse ki farkındayız dostum, anormal bulunan durumlarımızın. İyidir ama bunlar, Tanrı’dan haberlidir…

*

İ.A. : Motorsuz mektuplarımız var dostum bizim. Özgürlüğe uçuran zincirleri var bisikletlerimizin, kölelere vurulan zincirlere inat. Farkındayız. Onlar da farkında. Bu yüzden, rahatız. Öyleyiz, evet…


Yalçın Ece’den 2013’e Mektuplar

“…

Bugün 8 Mayıs 2013.

Hatırlayan acı çeker. Onlarsa hiçbir şey hatırlamıyorlar şimdi. Ben nasıl tanıyamıyorsam onları, onlar da öyle hatırlayamıyorlar. Oysa ben hala odamdayım.

…”

Yalçın ECE

2013’e yazılan mektuplar.

Neden, nasıl, nereden, kimden, kime; değil. Öylece, öylesine… Sadece sahibine belki de. O yüzden 2013’e yazılan mektuplar, aslında hepimiz için ve hepimize. Ve harfler vardır; evet. Ve dökülürler satırlara. Sade…

Yukarıdaki mektubun tamamı ve daha fazlası için lütfen: http://melantis.net/melantismektup/2013/8-mays-2013.html


BÜYÜKLERE MASAL (Melantis 21. Sayı)

BÜYÜKLERE MASA/L *

1

Bir varmış, hep var olacak sanmışsınız. 

2

“Bende bir kupa kızı ve maça ası var.” -dedi Susamuru ve diğerlerine baktı. Sırasıyla Kertenkele’de sinek kızı ve kupa ası, Kutup Ayısı’nda karo kızı ve sinek ası, Zebra’da ise maça kızı ve karo ası vardı. Herkesin gözü ortada birikmiş olan büyük ödüldeydi. Yere açılan beş kâğıttan dördü sırasıyla kutup papazı, ekvator papazı, meridyen papazı, paralel papazı ve güneş 2’lisi idi. Ellerinde kalan “şimdilik” son suyu kimin içeceği bir türlü belirlenemiyordu. Kağıtlar ısrarla eşit olarak dağılıyordu. “Bu işte bir bit yeniği var ama…” –diye söylendi Zebra cümlenin gerisini getiremeden. Herkes elindeki kağıdı desteye geri gönderdi. Kağıtlar tekrar dağıldı. Bir aralık Kutup Ayısı sessizce mırıldandı, “Her şey bir yana ama benim Afrika’da ne işim var?” -diye. Kertenkele bir yandan gelecek olan kağıtlara bakıyordu, kafasını kaldırmadan cevapladı, “Artık Afrika yok ve ben gerçekten çok susadım…”

3

“İkinci kata kadar yükseldi su…” –diyerek telaşlı telaşlı girdi odaya Jose Gonzalez, uzunluğu dizlerini geçmiş çizmeleriyle. Yağmurluğunu bir kenarda bıraktı. Günlerdir yağmur yağmıyordu oysaki. İkinci kattaki, önemli gördükleri üç beş parça eşyayı kapıp da üçüncü kata yerleşmelerinin üstünden neredeyse on sekiz gün geçmişti. Sular her geçen gün biraz daha yükseliyordu ve her dakika daha da artıyordu suyun yükselme hızı. Jose Gonzalez artık telaşlı değildi. Sadece biraz daha umutsuzdu. Kısa süre sonra, sular burayı da doldurmaya başlayınca çıkabilecekleri bir dördüncü kat yoktu çünkü. Gecenin karanlığına dalıp gitti gözleri Jose Gonzalez’in. Karısı Jose’yi yemeğe çağırırken, bir kez daha baktı gökyüzüne. Yıldızlar, daha da yakın geldi ona. “Haydi Jose…” –diye seslendi karısı bir kez daha, “Haydi bir şeyler yiyelim. Artık İspanya yok…”

4

Kuraklı Köyü Muhtarı Halil İbrahim Yağmuroğlu sağ elini havaya doğru kaldırıp işaret parmağı ile yaklaşık 300–400 metre uzaklarındaki geniş düzlüğü göstererek, “Eskiden orada gözünün alabildiğine ardıç ağaçları vardı evlat.” –dedi. “Sade ardıç mı, neler neler…”

5

Kanadalı ünlü fabrikatör ve işadamı Stanley Harper, yeni fabrikasının açılış konuşmasında yüzlerce kişiye seslendi: “Bu fabrika ile çevre köylerdeki üç bin işsize iş vermeyi planlıyoruz. Hem bölge ekonomisi canlanacak hem de aç insanların yüzü gülecek.” –diye. Yüzlerce kişinin alkışları eşliğinde açıldı fabrikanın kapıları. Tanıtım gezisi yapıldı, makinelerin işlevi anlatıldı. Eş zamanlı olarak, fabrikanın yakınlarındaki bir caminin minaresinin çalındığı haberi yayıldı etrafa. Minarenin kılıfını, fabrikanın alt katındaki depolarından birinde buldular. Stanley Harper, Kanada’da cami olmadığı gerekçesiyle bu duruma itiraz etti. Fabrikanın çarkları ise aynı gün dönmeye başladı.

6

Birleşik Devletler Başkanı George Williams Bus, yaptığı açıklamada; “Her şey kontrol altında, devletimiz gereken önlemleri aylar öncesinden almıştı, bütün barajlarımız dolu.” –dedi. O sırada ülkenin bütün televizyonlarından, alt yazı olarak,  Özgür Willy’nin öldüğü haberi geçti.

7

“Fantastik filmlerden hoşlanıyorsanız size şu filmi tavsiye edebilirim.” –dedi satış sorumlusu genç. Rafları aradı taradı ve en sonunda filmi buldu: “İşte bu film. Kevin Costner oynuyor. Waterworld… Kutuplardaki buzların erimesinden sonra bütün dünyanın sular altında kaldığını falan anlatıyor.” Elindeki DVD’yi evirip çevirip en sonunda rafa geri koydu Nicolas Bruni ve bir yandan da dalga geçer bir ifade ile gülümseyerek söylendi; “Kutuplardaki buzlar eriyip bütün dünya sular altında kalıyormuş he… Ne saçma… Bir Fransız filmi yok mu elinizde?”

8

20 Temmuz 1969’da bütün dünyanın tüylerini diken diken eden şu ses yankılandı etrafta: “That’s one small step for a man, one giant leap for mankind.” Sonra, geri geldiler… Susamuru, Zebra, Kutup Ayısı, Kertenkele, Jose Gonzalez, Muhtar Halil İbrahim Yağmuroğlu, Stanley Harper, George Williams Bus, Nicolas Bruni ve Kevin Costner da dâhil olmak üzere, hiç kimse böyle bir şeye ihtimal vermiyordu.  Ama teknolojinin, tekniğin farklı anlamları da vardı. Öyle ya –

9

Hollandalı makine mühendisi Jan van Meder, o sabah farklı bir fikirle uyandı. “Evet,” –dedi, “Evet, bu enerji santralleri yerine rüzgâr ve güneş gücü ile çalışan yeni enerji kaynakları üretebiliriz. Yüzde yüz doğal yollardan… Güç… Enerji…” Suratındaki aptal gülümseme ile çabucak hazırlandı. İş yerine gitti. Düşüncesini çalıştığı yerdeki üstlerine sundu. Dinleyenler olağan gözlerle birbirlerine baktılar. İçlerinden birisi söz alarak bunun daha önce düşünülmedik bir şey olmadığını söyledi. Jan van Meder biraz da şaşkın, “Ama bunu yaparsak…” –diye açıklamada bulunacakken, sözünü kesti bir başkası, sert ve umutsuz bir şekilde noktayı koydu: “Bu hiçbir zaman olmayacak…”

10

Gana’daki çocukların buz pateni öğrenebilmesi için, Gana hükümeti bir buz pateni kursu açtı.  Kurs hocası olarak ülkenin en iyi kayakçısı olan Jon Mill getirildi iş başına. Ancak kursa katılan Ganalı çocuklardan hiçbiri buz patenini öğrenemedi. Jose Gonzalez’e göre bu bir tesadüf değil. Kuraklı Köyü Muhtarı Halil İbrahim Yağmuroğlu ise bu olayı hiçbir zaman öğrenemedi…

11

Norveçli balıkçılar, uzun süren yolculuklarından sonra evlerine kasalar dolusu ölü somon balıkları ile döndüler. Bu durumdan kısa zamanda bütün ülkenin haberi oldu. Hemen ardından dünyada da geniş yankı uyandırdı. Haberi televizyonda izleyen Jan van Meder, ilk önce olaya anlam veremedi. Kasalar dolusu somon balığı Norveçli balıkçılar için neden bu kadar enteresan olsun ki diye düşündü. Haberi dikkatlice izlediğinde, yakalanan balıkların tamamının, yakalanmadan önce de ölü olduklarını anladı. Aynı günün akşamında, bütün denizanalarının sigara kullandıkları gözlemlendi.

12

Fen ve Teknoloji Öğretmeni olan Faik Gürsoy, öğrencilerine nükleer santraller ile ilgili olarak bir araştırma ödevi verdi. 310 numaralı Soner, ödevi ile ilgili kafasına takılanları ilk olarak babasına sordu. Babası evin penceresinden dışarıya baktı, sağ elini havaya doğru kaldırıp işaret parmağı ile yaklaşık 300–400 metre uzaklarındaki geniş düzlüğü göstererek, “Eskiden orada gözünün alabildiğine çam ağaçları vardı evlat.” –dedi. Soner, babasının bu cümlesini defterine yazarak araştırma ödevi olarak öğretmenine sundu. Faik Öğretmen, en yüksek notu Soner’e verdi. Bu durumdan kimse bir şey anlamadı.

13

Jose Gonzalez, yıllar önce, karısına, Afrika’daki Kutup Ayılarını ziyaret etmek için Güney Afrika’ya gideceğini söylediğinde (ki o zamanlar giriş katında oturuyorlardı) karısı bu duruma bir hayli şaşırmamıştı…

14

Vladimir Sukin,  yeni kurulacak nükleer santral için devlet başkanına bir önerge sundu. Devlet başkanı, ülkedeki en önemli mühendislerle temasa geçerek, kurulacak yeni santral üzerinde çalışmalarda bulundu. Nükleer santralin yapımı yoğun bir çalışma ile nispeten kısa denebilecek bir sürede tamamlandı. Nükleer santralde çalışan işçilerden Nikolay Nikolayeviç’e, işe başlamasının altıncı ayında tıbben tanımlanamayan bir hastalık teşhisi kondu. Nikolay Nikolayeviç sekizinci ayda öldü. Vladimir Sukin, devletin, Nikolayeviç’in ailesine maddi yardım yapacağı garantisini verdi. Nükleer santral, hala çalışmaya devam ediyor. Fen ve Teknoloji Öğretmeni Faik Gürsoy, öğrencilerine, nükleer santraller ile ilgili bilgi verirken, Nikolay Nikolayeviç’ten bahsetmedi…

15

Türkçe Öğretmeni Kübra Kumru, o günkü dersinde atasözleri ve deyimleri işledi. Öğrencilerine ilk öğrettiği atasözü, “Damlaya damlaya çöl olur.” oldu. Öğrencileri, atasözleri ile ilgili çeşitli örnekler vererek, konuyu pekiştirdiler.

16

6 Ağustos 1945’te Japonya’nın Hiroşima kentinde, bir çocuk, oyuncaklarıyla oynarken, sebebi belirsiz bir şekilde, birkaç saniye içinde öldü. Nicolas Bruni, aldığı Fransız filmlerinin yanında, bu konuyu anlatan bir belgeseli de koydu alışveriş çantasına. Kasaya ilerledi, aldıklarının ücretini ödeyip dışarıya çıktı. O gün, Nicolas Bruni için, oldukça sıradan bir gündü.

17

“Bu kiraz ağaçları da kurudu.” –diye söylendi Kim Ki Ben. Elinde kalan birkaç kiraz ağacından bazılarını daha kaybetmişti. Kore, o hafta, önceki günlere oranla daha da sıcaktı. Kim Ki Ben, sıcağın da etkisiyle çok susamıştı. Kafasını çevirip kızına seslendi kendisine su getirmesi için. Kızı, yarım bardak su getirdi babasına. Kim Ki Ben, yarım bardak suyu yirmi bir dakikada içti.

18

İtalya’da, devletin belirlediği bir grup denizci, Adriyatik Denizi’ni temizlemek üzere denize açıldılar. Kıyı bölgelerindeki pislik gün geçtikçe daha da artıyordu. Çoğu fabrika atığı olan maddeler, balıkların ölümüne sebep olmuştu ve bu durum denize kıyısı olan ülkelerdeki balıkçılığı etkilemiş ve durma noktasına getirmişti. Grubun şefi Silvio Bersonni de eski bir balıkçı idi ve denizin üstündeki ölü balıkları gördükçe kızgınlıktan küfürler savuruyordu etrafa. Eş zamanlı olarak, yüksek makine mühendisleri toplantısı için İtalya’da bulunan Jan van Meder, bu duruma hiç şaşırmamıştı.

19

Jose Gonzalez ve ailesi, yüz kırk iki günlük direnişten sonra, üçüncü kattaki üç beş parça kıymetli eşyasını da alarak çatı katına taşındılar.

20

Bir yanda: bir susamuru, bir kertenkele, bir kutup ayısı, bir zebra, bir Jose Gonzalez, bir Halil İbrahim Yağmuroğlu, bir Stanley Harper, bir George Williams Bus, bir Özgür Willy, bir Kevin Costner, bir Nicolas Bruni, birkaç astronot, bir Jan van Meder, bir Jon Mill, birkaç balıkçı, birkaç ölü somon balığı, bir Faik Gürsoy, bir Vladimir Sukin, bir Nikolay Nikolayeviç, bir Kübra Kumru, bir çocuk, bir Kim Ki Ben, bir Silvio Bersonni ve birkaç milyar insan, birkaç milyar hayvan, birkaç milyar bitki…  Diğer yanda: hiç…

21

Bir varmış, hep var olacak sanmışsınız. Bu masalın sonunda gökten üç elma düşmüyor. Masallarımız da küresel ısınıyor çünkü. Çünkü masallara ayrılmış elmalar da yitmiş, bitmiş, gitmiş… Mikail’i tatile çıkarmış 21. yüzyıl.

* Melantis Fikir Sanat’ın 21. sayısında yayımlanmıştır. 1. ve 21. Paragraflar Yalçın Ece’ye aittir.