Tag Archives: Yapı Kredi Yayınları

Karısını Şapka Sanan Adam Giderken

Oliver Sacks

Oliver Sacks, belki de hepimizin en çok bildiği kitabıyla tanındı önce: Karısını Şapka Sanan Adam. Lise yıllarımda bir arkadaşımın, Sacks’ın “Sesleri Görmek” kitabını, biraz da adından etkilenerek aldığını ve sonrasında büyük bir hayal kırıklığı ve şaşkınlık yaşadığını hatırlıyorum. Sanırım ben de lise yıllarımda okudum Karısını Şapka Sanan Adam’ı. Yer yer heyecanlandığım bir kitap olmuştu çünkü Sacks’ın temel meselesi zihinle, insan beyniyle ilgiliydi. Zihnimiz var olduğu sürece gerçek varlığımızın sürdüğünü düşünürsek, Sacks’a neden ilgi duyduğum anlaşılabilir gibi geliyor bana. Hâlâ yazdığım bazı öykülerde bellek meselesini bir şekilde sıcak tutuyor olmamın sebebi de yine aynıdır muhtemelen.

Yapı Kredi Yayınları, yazarın ölmeden hemen önce kaleme aldığı dört metni birleştirip sürdü piyasaya: Benim Periyodik Tablom. İçindeki fotoğrafları, ara başlıkları ve önsözü saymazsak sanırım 20-25 sayfalık bir metin çıkar ortaya. Ancak bu metinlerin önemi kısalığı ya da uzunluğunda değil, Oliver Sacks’ın, bir bilim adamının, ölmeden hemen önce metinleri kaleme alması. Bu neden önemli? Çünkü Sacks, sıradan insanlar gibi (sıradan insan da kim?) bakmıyor ölüme. Öleceğinin, ne kadar zamanının kaldığının, tedavisinin artık mümkün olmadığının ve son aylarını nasıl geçirmesi gerektiğinin son derece farkında. Bu kısacık metinler, Sacks’ın ölümle yüzleşmesi aslında biraz da. Öyle olmasaydı seksen yaşında bir adamın, “Seksen! İnanılır gibi değil. Çoğu zaman hayatın daha yeni başlamak üzere olduğunu hissediyorum,” cümlesini yorumlamak epeyce zor olabilirdi. Birkaç satır sonra kurduğu bir başka cümle de Sacks’ın, ölümün ne derece farkında olduğunun da göstergesi aslında: “Boşa harcadığım (ve halen harcamakta olduğum) onca zamana üzülüyorum. […] Hayatımı tamamlamaya çalışmam gerektiğini hissediyorum, ‘bir hayatı tamamlamak’ ne demekse artık.”

benim-peridoyik-tablom

Freud’dan esinle ele aldığı iki kavramın sürekli altını çiziyor Sacks: Sevmek ve çalışmak. Öyle bir çalışma tutkusu ki ondaki, ölüm anında bile masa başında olmak istiyor: “Ölüm, vakti geldiğinde, umarım beni çalışma esnasında bulur.” 

Sekseninci yaşına geldiğinde, geriye baktığında yaşadıklarını şükranla hatırlıyor Oliver Sacks. Yazdığı kitaplar, edindiği dostlar, hastaları, yani hayatının bütün bir birikimi, onun nazarında büyük birer kazanım. Bu yüzden ölümden sonraya inanmasa da ölüme gülerek gidiyor. Tek istediği, daha doğrusu umduğu, ölümünden sonra da kitaplarıyla ve çalışmalarıyla başkaları tarafından hatırlanmak ve başkalarına faydalı olmayı sürdürmek. Dünyayla ve insanlarla kurduğu bağı da bu çerçevede değerlendiriyor Sacks. Gözüm arkada değil derken neler yaşadığının farkında ve geleceğe dair olan inancını ölüme giderken bile taşımaya devam ediyor. Son cümlesinde bile insan olmanın ne denli büyük bir hediye olduğunu hatırlıyor ve bir ömrü dolu dolu yaşamanın da tabi: “Her şeyden önemlisi, bu güzelim gezegende duyarlı bir varlık, düşünen bir hayvan olarak bulundum ve bu başlı başına müthiş bir ayrıcalık ve serüvendi.”

Ölümünün üzerinden henüz iki yıl bile geçmedi. Ama belli ki yazdıklarıyla yaşamaya devam edecek Oliver Sacks, tam da umduğu gibi. Ve bizim, ondan öğreneceğimiz pek çok şey olabilir hâlâ. Sevmek, çalışmak ve en önemlisi insanca yaşamak gibi.

Reklamlar

2016’dan Aklımda Kalan Şeyler

Geçen yılın son günü olan 31 Aralık 2015’te de buna benzer bir liste yapmış ve 2015 yılından aklımda kalan birkaç şeyi not almıştım buralara. Geçen yılın listesine ulaşmak isterseniz tam olarak ŞURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz. Bu yıl da benzer bir liste yapayım, hem 2016’nın tüm memlekete sirayet eden o karanlık ruhundan ziyade aklımda kalan güzel şeyleri paylaşayım, hem de kendimce bir “geleneksel liste” modu oluşturayım dedim. Bu arada bunlar yine benim 2016 içerisinde karşılaştığım şeyler. Tamamının yayın yılı 2016 olmayabilir. Onu söylemiş olayım bir daha. Her neyse… Bakalım bu yıl neler kalmış aklımda. Bu satırları yazarken gerçekten aklımda neler kaldığını hatırlamıyorum desem…

1-Öykü:
2016’da sanki bir önceki yıla göre daha az öykü yazıldı, daha az öykü kitabı çıktı gibime geldi. Ne kadar doğru bilemiyorum tabi ki. Belki de ben eskisi kadar iyi takip edemiyorum. Bu yıl da yine epeyce öykü okudum aslında. Bazıları ne yazık ki henüz kitabını çıkaramamış öykücülerin öyküleri. Gerçekten dergilerde iyi öyküler var, takip etmeye çalışın derim. Benim öykü dünyasından aklımda kalan dört öykü kitabı (yerli) şöyle oldu: Banu Özyürek – “Bir Günü Bitirme Sanatı” (Raskol’un Baltası), Ferhat Özkan – “Yoksunlar” (YKY), Güray Süngü – “Vicdan Sızlar” (İz), Mustafa Orman – “Derdin İncinmesin” (Everest).

desktop2

Dört öykücünün de temel ortak noktası, farklı farklı da olsa bir meseleleri olması.

Hepsinden tek tek bahsedip laf kalabalığı yapmak ve yazıyı sonsuza uzayan bir köprü gibi uzatmak istemiyorum ama hepsinin bence ortak bir yanı var bu kitapların. Her şeyden önce benim çok önemsediğim bir şey: Öykülerin, anlattıkları hikayenin bir meselesi var. Hepsi kendine bir dert edinmiş. Bunlar farklı farklı dertler olmasına rağmen, dili kullanma biçimlerinin özgünlüğü, bir bakıma kendi öykü geleneklerini kurduklarının da göstergesi. Aşırıya kaçmayan, çok ince bir mizah da bu öykü kitaplarının önemli ortak noktalarından biri. Okurun gözüne sokmadıkları konularla, gereksiz laf kalabalığı ve betimlemelerle bir yığıntı oluşturmamalarıyla ve komik olmaya çalışmayan hallerine rağmen zaman zaman tebessüm ettirebilmeleriyle bu dört öykü kitabı sanırım en çok aklımda kalan kitaplar oldu. Bu arada artık beğenmediğim öykü kitaplarını yarıda bırakıyorum. Zamanım yok. Bu yıl epeyce öykü kitabı yarıda bıraktım sanırım. Onları buraya yazmıyorum tabi.

Bu arada Ferhat Özkan ile yaptığım ve Öykülem’de çıkan bir röportaja ŞURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz. Mustafa Orman’la yaptığım ve K24’te yayınlanan bir başka röportaja da yine ŞURADAN ulaşmanız mümkün.

2-Roman:
Evet, gerçekten artık çok fazla roman okumuyorum sanırım. Bu yıl, daha önce okumadığım iki usta isim ile tanıştım ve tadı damağımda kalan iki roman okudum. Biri, Luigi Pirandello -“Biri, Hiçbiri Binlercesi” (Alfa) ve diğeri Péter Esterházy –  “Basit Bir Hikaye Virgül Yüz Sayfa” (Everest).

2016-romanlar

İyi metinler, popüler edebiyat ürünleri arasında kaybolup gidiyor. Bu iki roman da o kaybolma ihtimali olan kitaplardan. Kaybolmadan okuyun..

Pirandello bir klasik. Ben çok geç okudum ve bu kadar geç kalışıma üzüldüm açıkçası. Son derece akıcı dili ve adeta insana kendi varlığını yine kendisi üzerinden bir okuma sunma denemesi ile Biri, Hiçbiri, Binlercesi beni son derece etkileyen bir roman oldu. Romandan altını çizdiğim birkaç satırı twitterda paylaşmıştım. ŞURAYA TIKLAYARAK birkaç pasaj okumanız mümkün olacak romandan. Esterházy, yakın zamanda (Temmuz 2016) ölen bir yazar. Uzun zamandır yine Everest’ten çıkan bir başka kitabını elimde tutuyorum ama okumaya fırsatım olmadı. Bu roman her şeyden önce teknik olarak çok başarılı. Kurguya getirdiği bakış açısı, romanın çıtasını yükseltmeye yetmiş aslında. Maddeler halinde yazılan roman, sağır bir aktarıcı tarafından etrafında olan bitenin bize gösterilmesiyle ilerliyor. Maddeyi ve metafiziği de zaman zaman sorgulatan roman, gerek anlatım biçimi gerekse anlattığı şey itibariyle zaman ayırmaya değer.

3-Biyografi:
Geçen yıl koymadığım bir başlığa bu yıl yer vermek istedim. Çünkü çok sağlam iki ismin otobiyografisini okudum. Bunlardan birisi zaten önceki yıllarda okumaya başladığım ve 2016 yazında beşlemenin son kitabının da piyasaya çıkmasıyla tamamladığım Thomas Bernhard’ın otobiyografi serisi. Serinin son kitabı “Çocuk” (Sel). Bir diğer kitap ise G. Papini’den “Bitik Adam” (MonoKL).

otobiypgrafi-2016_

Thomas Bernhard’ın otobiyografi serisi toplamda beş kitaptan oluşuyor. Yeni baskıları Sel Yayınları tarafından çıktı. Bitik Adam, MonoKL Edebiyat’ın bastığı en iyi kitaplardan biri.

Bernhard’ın çocukluğundan başlayıp hayatını anlattığı ve sonrasında yine başladığı yere döndüğü yaşam hikayesi, onun diğer metinlerine ışık tutması bakımından da önemli bana kalırsa. Bernhard’ın huysuzluğu, huzursuzluğu, öfkesi, kırgınlığı ve hayata karşı hissettiği her şey bu satırlar arasında var.  Papini, öyküleri ile önemli takipçiler edinmiş kült bir yazar. Hatta İtalyan edebiyatının en önemli isimlerinden biri bile sayılabilir. Onun hayatı, Bernhard’a göre zaman zaman daha dışa açık, çeşitli siyasi hareketlerin peşinden koşma şeklinde devam etmiş. Ama nihayetinde yaşlılık zamanlarında döndüğü yer, kendini sorgulaması ve acaba bunca yaşadığım boşuna mıydı gibi bir fikir etrafında kafasındaki onlarca soruyu kağıda dökmesi olmuş. Bernhard’ın bendeki yeri ayrı. Ama Papini’nin hayat hikayesi de kesinlikle ufuk açacak ayrıntılar taşıyor.

4- Film:
Bu yıl epeyce film izledim sanırım. Çoğu harika filmlerdi. Twitter üzerinden zaman zaman izlediğim filmleri hem kendime not olsun hem de belki birileri izler beğenir diye paylaşıyorum. Konularını falan yazıp tadını kaçırmayayım, belki burayı da görüp izleyenler olur. Afişlerini şöylece bırakıp geçeceğim o yüzden 2016’da izlediğim üç filmin. Üçü de başka başka güzellikte filmlerdi.

“American Pastoral”, P. Roth’un aynı adlı eserinden perdeye aktarılmış. Son derece çarpıcı bir film. Mikro düzeyde bir aile çatışması anlatılırken, büyük resimde Amerika tarihinden önemli bir kesit sunuluyor. “Chant D’Hiver” bu yıl izlediğim en sıra dışı filmlerden biriydi. Teknik olarak epeyce beğendiğim bu filmin tanıtım metninde şiirsel bir sosyopolitik taşlama olduğu yazılı. Bu tanımı sonuna kadar hak ediyor sanırım. “Rams”, İzlanda’nın soğuğu ekranda akıp giderken içinizi ısıtacak bir film. Afişte gördüğünüz üzere bu filmin en önemli karakterlerini koyunlar oluşturuyor. Bir yandan da bir abi-kardeş çatışması var. İskandinav sinemasını sevenler için ilaç gibi bir film desem yeridir.

5-Tiyatro Oyunu:
jokonun_dogum_gunuTam da 2016 doğru düzgün oyun izleyemeden geçti gitti dediğim bir anda, Aralık ayının son günlerinde Joko’nun Doğum Günü imdada yetişti. Sadece 2016 yılı için değil, kendi kişisel tiyatro seyir tarihim içinde de izlediğim en iyi oyunlardan birisi. Oyunda ne mi var? Sınıf çatışması var. Seçkinler-halk çatışması var. Yabancılaşma var. Bütün cast harika ama ben Joko rolündeki Tolga İskit’e özellikle bayıldım. Yolcu Tiyatro harika bir iş çıkarmış doğrusu. Bu oyun muhtemelen önümüzdeki zamanlarda da oynamaya devam edecektir. Algınızı allak bullak eden, oyuncuların üst düzey performans sergilediği bu oyunu bir şekilde izlemenizi mutlaka tavsiye ediyorum. Sabit bir yerleri olmadığı için geziyorlar. Ben Oyun Atölyesi’nde (Kadıköy) izledim. Başka yerlerde de denk gelmeniz mümkün. Joko’yu mutlaka tanıyın. Tabi hala tanıyacak bir Joko kalmışsa…

6-Müzik:
Yeni albümler dinlemeyi, yeni gruplar keşfetmeyi çok seviyorum. Gençliğimden beri öyle aman aman metalci bir çocuk olmadım. Kafam almadı galiba, niye bilmem. Ama Metallica’yı bir başka sevdim. Dinledim. Yıllar önce (2008 miydi?) Türkiye konserlerinde çok eğlenmiştik. Millet, bitti artık bu adamlar, dedikçe Metallica harika albümler yapmaya devam ediyor. Aslında bu yılın müzik kategorisine herhangi başka bir albüm de koyabilirdim ama Metallica geldi mertlik bozuldu! Onlar varken, gönlüm başka albüm paylaşmaya elvermez. 2016’nın albümü benim için Metallica’dan “Hardwired… to Self-Desturct” oldu. Harika bir albümle yine karşımızdalar. Albümden en sevdiğim parçalar, şimdilik, Atlas Rise ve Now That We’re Dead. Bence yaşayan en iyi, en baba grup Metallica. Çok uzun süre dinleyince kafam şişse de seviyorum onları. Sert bir şeyler sevenler mutlaka dinlesin derim.
hardwired-to-self-desturct

________________________________________________

2016 maalesef epeyce yordu bizi memleket olarak. Üzüldük, ağladık, çoğu zaman başka şeylerle ilgilenemeyecek kadar yoğun geçti gündem. Zamana inanan birisi değilim ama belki 2017 daha iyi gelir, ne bileyim. Umut işte.

Bu arada ben bu sene epeyce güzel maçlar izledim. İçerde Manchester United ve Galatasaray’ı yendiğimiz maçlar harikaydı. Baskette de yine iyiyiz. Onun dışında beni azıcık tanıyanlar biliyor zaten super hero takıntımı. Bu yıl Flash, Arrow ve Legends of Tomorrow dizilerine epeyce mesai harcadım. Bak, geçen seneye kıyasla kahveye gidip okey, batak masalarında pek dirsek çürütemedim. Mutsuzum. Bu yıl telafi ederim ama. Bu arada tezi hala bitiremedim ama artık uzatmalar geldi çattı, o yüzden inşallah bu yıl bitecek.

Her neyse. 2016 listemde olan birtakım şeyleri yazmadan geçmeyeyim dedim. Umarım birilerinin ilgisini çeker. Sizin de, ya abi şunu izledin mi, şunu okudun mu, dediğiniz şeyler olursa yoruma yazabilir, maille ulaşabilirsiniz. Paylaşarak çoğaltalım.

2017 mutlu, sağlıklı, huzurlu geçsin. Her şeyden önemlisi çocuklar gülsün. Dünya çocuklar gülecek kadar güzel bir yer olursa, hepimiz güleriz zaten ne de olsa.


Ferhat Özkan’la “Yoksunlar” Üzerine Söyleşi

ferhat-ozkan

FERHAT ÖZKAN’LA “YOKSUNLAR” ÜZERİNE SÖYLEŞİ *

Yoksunlar’a Dostoyevski’den yaptığınız bir alıntı ile başlıyorsunuz. “… Tuhaf tuhaf düşünceler doldurmuş kafamın içini, sanki onlar da ağrıyorlar.” cümlesini duyuyoruz Makar Aleksiyeviç’ten.  Öyküleri okuyunca gerçekten de “bu öykülerin yazarının kafasındaki ağrı” hissediliyor okur tarafından. Öyküleri ortaya çıkaran ne tür bir ağrı? Herhangi bir anlamda ağrısı/acısı olmayan insan yazabilir miydi bu öyküleri?

O cümleyi söyleyen, Dostoyevski’nin yarattığı bir karakter. Elbette Dostoyevski’nin kafasındaki “ağrıyan düşünceleri” sorgulamak haddimiz değil ama Makar Aleksiyeviç’in “ne kadar Dostoyevski” olduğunu asla öğrenemeyiz. Durum böyle olunca hele benim kafamdaki -eğer varsa- ağrının da, orada bahsedilen düşünce ağrılarıyla ne kadar benzeştiğini de bilemeyiz, daha doğrusu ben bilemem. Ben öyküleri hep bir “fikir” üzerinden ilerletmeye çalışıyorum, öykülerde “yazarının kafasındaki ağrı” hissediliyorsa, belki sebebi budur ve bu durumda teşekkür etmekten başka yapacak bir şey kalmıyor bana.

Özellikle son zamanlarda okuduğumuz postmodern öykülerde –biraz aşırı bir yorum olabilir benimki ama- vıcık vıcık bir mizah var. Biçim ve dil oyunlarıyla bezeli mizah artık çok yaygın. Yoksunlar’da ise metinlerin derininde gezinen ince bir mizah var. Komiklik olsun diye yapılmamış belli ki. Bir durum, bir olay var anlatılan ve yazar okuru yormayan naif bir mizahla bunu aktarmış. Örneğin “Bir Gün Burnum Kokmaya Başladı” adlı öykünüz mizahi bir dille yazılan ağır öykülerden. Öykülere sızan bu mizah kendiliğinden gelişen bir süreç mi yoksa üzerinde düşünülen, özel bir çabanın ürünü mü? Günümüz öykücülüğünde çok sık görülen biçim ve dil oyunlarının yapaylığından özellikle uzak durduğunuz söylenebilir mi?

Vıcık vıcıklık aslında her yerde. Mizah; aşk, nostalji ve hüzünle birlikte o vıcık vıcıklığın kendisini en bariz gösterdiği yerlerden biri sadece… Oysa iyi mizah, istisnalar dışında, “güldürme” amacı taşımadığı zaman değer kazanıyor. Hatta edebiyatta iyi mizah, çok ciddi yerlere saklanıyor. Murat Aykul’un “Kafka okurken gülmeyen insan kafkaeskin tanımıdır,” diye bir sözü vardı. Kara mizah, mizah, mizahi dil gibi kavramların her biri sadece bu cümleden yola çıkılarak anlatılabilir.

Bahsettiğiniz öyküdeki kara mizah ve onun içinde yer yer beliren mizahi dil ise, öykünün kendisiyle birlikte oluştu. Daha doğrusu öykü o üslup içinde doğdu. Bunu hesaplamam, tasarlamam mümkün değildi. Hatta öyle ki Logosoloji’deki Bir Şairden Mektup’la -yine karamizaha da dayanan bir şekilde- kesişmesi/örtüşmesi de kendiliğinden oldu ve bunu planlasam bile yapamazdım gibi geliyor şimdi.

Ama bu, sonrasında bir planmanın olmadığı anlamına gelmiyor. Kâğıda aktarılmış olan üzerindeki her “dokunuş” gibi, her “olduğu gibi bırakma” da bir planlamanın sonucu olarak görülebilir. Bu nedenle o soruya verilebilecek en net cevap şöyle olur herhalde: Hem doğaçlama, hem de planlı. İlk önce kendiliğinden gelişen, daha sonra ise üzerinde düşünülen, özel bir çabanın ürünü…

Biçim ve dil oyunlarına ise bilinçli olarak mesafeli davranıyorum. Aslında kendimce, ikisine de çok yatkın olduğumu düşünsem de, bana göre “hikâye” adı üzerinde “anlatılan”ın üzerinde yükseliyor. Elbette “öykü”nün onu işleme, biçimsel numaralardan yararlanma gibi bir özgürlüğü var ve yan yana gelmiş en basit iki cümlede bile bir “biçimsel kaygı” olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ama sonuçta aslolan hikâyedir. Anlatmak istediğiniz bir şey var ki yazıyorsunuzdur. Zekice bir oyun zekâmızı okşayıp bir süre bizi mutlu edebilir, dile dayanan bir anlatı gözümüze kulağımıza bir süre hoş görünebilir; ama bize dokunan, ruhumuza daha çok yaklaşan hikâyenin kendisidir hep. O hikâyenin sunuşunda “biçim oyunu” varsa onu, öykünün bir parçası haline gelebildiği ölçüde -ne kadar uçuk veya sıra dışı olduğuna bakmaksızın- sahici bulup beğeniyorum. Bu nedenle deneyselliği, kurgu/sunuş tekniklerini küçümsediğim gibi bir anlam çıkmamalı. Calvino’nun, Perec’in, Barthelme’nin, David Markson’un yazdıkları hiç de “geleneksel” değil örneğin, ama o kadar oyunun içinde hiçbir yapaylık hissetmeyiz, en azından ben hissetmiyorum. Çünkü -en basit şekilde söylersem- yazarın derdi numaralar çekip gözümüzü boyamak değildir. Bu oyunlar, hikâyeye içkin mi yoksa anlatacak bir şey olmamasının veya “anlatamama”nın telafisi mi, buna bakıyorum kendimce. Yazarken mesafeli davranmam da bu yüzden.

Bu mesafeyi ise, Schiller’in Romantizmin de en önemli metinlerinden olan “Doğalcı ve Düşünselci Edebiyat Üzerine” [Orhan Pamuk’un, Saf ve Düşünceli şeklini tercih ettiği] makalesinden başlayarak anlatmak gerek belki de… Ne kadar doğalcı veya ne kadar düşüncelci olunacağına dair her yazarın ve her okurun içinde farklı bir terazi olduğunu düşünüyorum ve bu terazinin ayarı da haliyle öznel ve bir o kadar açıklanamaz oluyor. Matematik bir kesinlikle ifade edilmesi biraz zor olan bu karışımın çeşitliliği sayesinde oluşuyor edebiyat aslında. Altın bir oran olsaydı herkes öyle yazardı ve biz de hep aynı şeyleri okurduk. Başka bir ifadeyle, bir süre sonra hiçbir şey okumazdık. Benim içimdeki terazide dengeyi sağlayan şekilde yazıyor olmam, diğerlerinin daha düşük olduğu anlamına gelmez. Kaldı ki o terazi sabit durmuyor insanın içinde.

Neredeyse bütün öyküleriniz küçük insanı anlatıyor. Bireyin hayat karşısındaki durumu, gündelik yaşamın içindeki varoluş çabası göze çarpıyor. Modern dünyanın insanı sürekli bir kaybetme korkusuyla, kaybediş gerçeğiyle sınadığı yargısından hareketle, öykülerinizdeki bireylerin de kaybedişin kıyısında duran “yoksunlar” olduğunu söyleyebilir miyiz? Buradan hareketle kitabın isminin de böyle bir fikirle ortaya çıktığı yargısına varırsak aşırıya kaçmış olur muyuz?

Hayır, olmayız. Ve o eksiklik durumun anlatmak da hep eksik kalacak bir durum, yoksun olan sadece insanlar değil, onların öyküleri de…

Butik bir yayınevinden daha merkezi, köklü bir yayınevine geçtiniz. Bu süreçte bir öykücü olarak sizde bir şeyler değişti mi? Öyküye ya da yayıncılığa dair herhangi bir bakış açısı olabilir… Bu durumu biraz merkez-taşra ayrımına benzetebilir miyiz? Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Eğer bir karşıtlık kuracaksak, merkez ve taşra, butik ve köklü yerine iyi ve kötü yayınevi karşıtlığı üzerinden konuşmak daha sağlıklı olur. Blog yazılarından öykü kitabı yapan, o bahsettiğimiz vıcık vıcıklıkta kitapları yayımlayan bir yayınevinin “köklü” olması, bir yerden çok da önemli olmuyor çünkü. O yayınevinin ofisinin bir Anadolu kasabasında değil de İstanbul’da olması da… Logosoloji, Raskol’un Baltası’nın ilk öykü kitabıydı. Ama Raskol’un Baltası, Orhan Duru ve Ahmet Güntan basmıştı ve Logosoloji’yle birlikte Ozan Çınar’ın ilk kitabı da yayımlanıyordu. Dağıtım sorunlarının, kitabın daha çok insana duyurulamamasının benim de canımı sıktığı zamanlar oldu tabii ki. İnsanlık hali… Ama bir “ilk kitap”ın, hangi kitaplarla yan yana durduğu, yazarını nasıl bir edebî/insani duruşun ve niteliğin içine dâhil ettiği, dağıtım ve reklamdan çok daha önemli… Raskol’un Baltası’nı bu nedenle kendi adıma büyük bir şans olarak görüyorum. Bir sığlaşma, ucuzlaşma, ciddiyetsizlik süreci yaşıyoruz ve maalesef yayın dünyası da o sürece dâhil. Raskol’un Baltası, o dünyanın içinde şimdilik belki küçük ama saygın yer tutuyor. Zaten internet varken, kitabın ulaşılabilirliği çok da dert değil artık. Kitaptan haberdar olacak insan, bir şekilde o kitaptan haberdar olur. O kitabı okuyacak insan, evinden çıkmadan bile alır o kitabı. İyi ve köklü bir yayınevinin ise, insana yazdıklarının bir daha net ve güçlü bir karşılık bulduğuna dair iyi bir his verdiği, onu bir öykü geleneğinin içine dâhil ettiği de ayrı bir gerçek. Bunu da şu anda Yoksunlar ile yaşadığım için yine şanslı sayıyorum kendimi.

Son olarak; dergilerde sık sık karşılaştığımız bir isimsiniz. Dergilerin öyküye/öykücüye ne gibi etkileri oluyor sizce? İkinci kitabınızı çıkarmış olmanıza rağmen dergilere karşı duyduğunuz ilgi ve heyecan devam ediyor mu? Yoksa dergileri sadece bir basamak taşı olarak mı görmek gerek?

Evet, heyecan tabii ki ediyor. Sadece öykülerin toplamı kafamda şekillenmeden, öyküleri iyice eleyip düzenlemeden yayımlamak istemiyorum. Ama sonrasında, yazdığım bir öykünün dergide yayımlanmasından mutlu oluyorum. Kaldı ki henüz ikinci kitabı çıkarmış olmak, heyecanın kaybolmasına sebep olacak bir şey değil. Hâlâ yolun başı sayılır.

Edebiyat dergileri hem yazarlar hem de okurlar için büyük bir şans. Özellikle şiir ve öykü gibi türlerde… İlk ürünler ortaya çıkarken dergiler yazara “aşılması gereken bir eşik” sunuyor dergiler. Tepkilerinin doğruluğu veya yanlışlığı elbette tartışılır. Ama sahicilik, irade, adanmışlık testine dönüşüyor bu süreç ve bunlar da yazarlığa dâhil. Dergileri bir basamak olarak görmek anlamına gelmiyor bu, derginin kendisi çıkılması gereken bir basamak zaten. Hele hele ilk kitaptan önce… Daha sonrasında ise, okur ve yazar buluşması için iyi bir mecra. Okuru, bir insanın edebiyatla ilişkisini diri tutan bir tarafı da var dergilerin. Neyse ki öykücülüğümüzde hoş bir dergi geleneği var, umarım gelişerek devam eder.

oykulem

__________________________________________
* Öykülem’in 2016 İlkbahar tarihli 4.sayısında yayınlanmıştır.


BİR DEVAM FİLMİ: İKİYE KADAR SAYAMAMAK (Radikal Kitap 654. Sayı)

İkiye Kadar Sayamamak

 

BİR DEVAM FİLMİ: İKİYE KADAR SAYAMAMAK *

Öykünün ne olduğuna dair olan tartışmalar geçmişte olduğu gibi günümüzde de devam ediyor. Modernizm, sanatın her alanında olduğu gibi öyküye de yeni olanaklar sunmuştu. Postmodernizm de modernizmin getirdiği bu yenilikleri daha ötelere taşıdı ve hem yazara hem de okurlara yeni dünyaların kapılarını açtı. Artık günümüz öyküsü, klasik kalıplardan çoktan uzaklaştı, hem muhteva olarak hem de üslup olarak yepyeni bir şekle dönüştü ve dönüşmeye de devam ediyor. Bizim öykücülüğümüz de özellikle 50 kuşağının yenilikçi tavrında ilerlemeye devam ediyor. Bilindiği üzere 50 kuşağı, öykümüzü bir yerden alıp bambaşka bir yere taşımıştı. Günümüz genç öykücüleri de –gençten kastım artık 80’den sonra doğanlardır, belki biraz daha öncesini de “gençlere” dâhil edebiliriz ki içerik olarak yakındırlar birbirlerine- 50 kuşağının birikimini değerlendiriyor. Her ne kadar öykümüz zaman zaman bir suskunluk ya da durgunluk dönemine girmiş / giriyor olsa da birbiri ardına çıkan öykü kitapları ve verilen öykü ödülleri, öykümüzün zenginliğini görmemiz açısından da önemli.

Gökhan Yılmaz da genç kuşağın önemli öykücülerinden birisi. Üslup olarak kurmacanın sınırlarını fazlaca zorlayan Yılmaz, ilk kitabı Biraz Kuşlar, Azıcık Allah’tan sonra ikinci öykü kitabı İkiye Kadar Sayamamak’la da okuru şaşırtmaya devam ediyor. İlk kitabının üstünden henüz bir yıl geçmiş olmasına rağmen ikinci kitabıyla okuru selamlayan yazar, bu alandaki üreticiliğiyle de dikkat çekiyor bana kalırsa. İlk kitabı üzerine yazdığım yazıda Gökhan Yılmaz’ın öykülerini bir devre (modern, postmodern) yerleştirmeye yanaşmıyorum demiştim. Bu kitabı için de aynı ifadeyi kullanmakta bir sakınca görmüyorum. Çünkü yeni kitabındaki öykülerde de her şeyden biraz var.

Biraz Kuşlar, Azıcık Allah’ı “biricik egosuna, hiçtenlikle” ithaf eden Yılmaz, İkiye Kadar Sayamamak’ın ithafında da aynı çizgisini sürdürüyor ve kitabın henüz başına “biricik ikirciklerime… üçtenlikle…” diyerek belki de üzerinde çalıştığı üçüncü kitabına gönderme yapıyor. İkiye Kadar Sayamamak’ın ilk öyküsü “azı,cık,”ta da ilk kitabına göndermeler var. “Azıcık diyorum. Azıcık Allah.” diye başladığı öyküsünde son derece bireysel bir yaklaşımla çevrenin, toplumun, insanların inanç değerlerini de sorguluyor Yılmaz. Kitaptaki başka öykülerde de aynı tavrı sergiliyor zaman zaman. Neye inanıyoruz, neden inanıyoruz ya da neden inandığımız gibi yaşamıyoruz sorularını sık sık okura sordurtan Yılmaz, her öykünün ardından biraz da düşündürüyor okuru. Onun diliyle: biraz öyk, azıcık düşünmek…

Kendisinin, dillendirmekten pek hoşlanmadığı özelliğini de vurgulamam gerek. Umarım bunun için bana kızmaz çok fazla ama kitabın arkasında da belirtildiği üzere dilin sınırlarını bir hayli zorluyor Yılmaz. “Oyun hamuru” gibi kullandığı dilin kurallarını bir tarafa bırakıyor. Sadece yazım şekli olarak değil noktalama işaretleri kullanımında da belli kalıplara bağlı kalmıyor. Kesme işareti kullanılması gereken yerde, bu gerekliliğe takılmadan bir virgül yerleştiriyor. Sınırları kaldırıyor ve bu sebeple de öyküleri bambaşka bir şekil alıyor. Kendisinin tabiriyle bazen “öyk” oluyor yazdıkları öyküden ziyade. Bir anda çıkmış ve o şekilde akıp giden öyküleri belki de bu yüzden biraz “öyk”e benziyor. Örneğin “altyası-haltyazı” başlıklı öyküsü bir hayli zorlayıcı. Bütününe bakınca sanki bir kenarı yırtılmış bir fotoğraf, tamamı görünmeyen bir şekil gibi. Bir parçasını kendisinin verdiği kavramların içini biraz da okurun doldurmasını bekliyor Yılmaz. Böyle bakınca da kolaycı okura göre olmayan öyküler çıkıyor ortaya.

Başlıkta “bir devam filmi” ifadesini kullanmamın en önemli sebebi ilk kitaptaki öykülerle benzeşen muhteva… Öykülerin belkemiğini ilişkiler oluşturuyor. Anne-baba, komşu, karı-koca, sevgili ya da öğretmen-öğrenci ilişkileri Biraz Kuşlar, Azıcık Allah’ta olduğu gibi İkiye Kadar Sayamamak’ta da Yılmaz’ın muhtevaya dâhil ettiği konular. Özellikle ebeveynlerle kurulan ilişkiler çok baskın. Babasıyla yüzleşen evlat bu kitapta da sık sık kahramanı oluyor çeşitli öykülerin. Bazen anne ve baba üzerinden bazen de kendi başına kalmış yalnız bir birey olarak aslında varlığı, var olamayışı ve ölümü sorguluyor Yılmaz. “İnsan kendini en çok ölürken hisseder.” diyen Yılmaz, varoluş üzerine “Neden?” sorusunu da sık sık sorduruyor okura yukarıda da belirttiğim üzere.

Öykülerin genel olarak kasvetli bir havası var bana kalırsa. Çoğu öykü, okurken olduğu gibi okuduktan sonra da huzursuz etmeye devam ediyor okuru. Rahatsızlık veriyor. Bacaklarınızı uzatıp çayınızdan bir yudum daha alacakken, okuduğunuz bir cümleyle kendinize çekidüzen vermek zorunda kalabiliyorsunuz. Okuru mutlu edip sahte dünyalar sunmuyor. Aksine, “gerçek olan budur” diyerek okurun gözünü biraz daha açmasına sebep oluyor. Ve gerçeğin acı olduğu varsayımı fazlasıyla yapışıyor okurun yakasına.

Yılmaz’ın “öyk” dünyası sıradan bir dünya değil. Sık sık kullandığı devrik cümleleri de sıradan devrik cümleler değil. Bir kere devrilmiş bir cümleye bir tekme daha atıyor ve Türkçede isimlendirilmemiş yeni bir cümle yapısı sunuyor okura. Bu durum, yukarıda da söylediğim gibi, dilin sınırlarını tanımamasıyla ilgili Yılmaz’ın. Biraz Kuşlar, azıcık Allah’a nazaran, yeni öykü kitabındaki öykülerin uzunlukları daha değişken. 24 satırdan (ya da maddeden) oluşan ve kitabın son öyküsü olan “cevaz anahtarı” toplamda sadece bir cümle aslında ve bana kalırsa kitabın en vurucu öykülerinden bir tanesi. Böyle bakarsak, dilin sınırlarını zorlaması bir yana, deneysel de bir çalışma yapıyor Yılmaz. İkiye Kadar Sayamamak kendi öykü geleneğini kendisinin oluşturduğu Yılmaz’ın çıtasını da daha yükseğe taşıdığı bir deneme tahtası gibi aslında. İlk öykü kitabındaki 23 öykünün hikâyesi gibiyse eğer İkiye Kadar Sayamamak, bu kitapta 24 öykü olmasının da yazarın yaşı ile bir ilgisi olabilir diye düşünüyorum. Tıpkı mutluluğun kahvaltıyla olan ilgisi gibi.

Kitabın en uzun ve en dikkat çekici öykülerinden birisi olan “ölyatağı”, çocukluğundaki bir bireyi bugüne taşıyor. Ardından tekrar geçmişe gidiyor. Annesiyle babasıyla karşılaşıyor. Kırıyor, döküyor ve sadece okuru değil kendi kahramanlarını da oradan oraya savuruyor Yılmaz. Şimdiki zamandan geçmişe doğru bakarken, okurun da kendi çocukluğuna gitmesine aracı oluyor Yılmaz bu öyküsüyle. “Aslı” karakteriyle biraz da kendi aslına dönüyor belki de. “Allah’ını seven defansa gelsin” diye haykıran kahramanımızın imdadına koşanın olmaması defanstaki çaresizlikten de kaynaklanıyor şüphesiz. Kurtaracak neyimiz kaldı ki, diyor okur içinden belki de. Bu yüzden de defansa koşmuyor yardıma. Herkesteki yalnızlık gibi ölyatağı’nın kahramanı da kendi yalnızlığına gömülüyor böylece.

İkiye Kadar Sayamamak, öykücülüğümüzün geleceği adına umut vaat ediyor. Her anlamda sınırsızlığa odaklanan metinler, öykünün gözlerini, kulaklarını, burnunu, kollarını, bacaklarını söküyor ve başka yerlere yerleştiriyor. Ardından öykünün böyle de olabileceğini, yapılabileceğini fark ediyoruz. Tıpkı Biraz Kuşlar, Azıcık Allah’ta olduğu gibi. Yanında, herkese bir abaküs hediye edeceği yeni kitabı üzerinde çalışan Gökhan Yılmaz’ın öykülerini bu sefer de büyük bir zevkle ve bir o kadar da büyük bir huzursuzlukla okuyacaksınız. Kitabın son sayfasını bitirip de kapağını kapattığınızda, kafanızda onlarca kavram, soru, şekil, fotoğraf karesi uçuşmaya devam edecek. Ekmek arası reçel gibi bir tat bırakacak ağzınızda İkiye Kadar Sayamamak. Taze ama bir o kadar da eski…

* Radikal Kitap’ın 27 Eylül Cuma günkü 654. sayısında  kısaltılarak yayımlanmıştır. Okuduğunuz metin, yazının eksiksiz halidir.

radikal kitap 654