Tag Archives: Yaz

Bir Salyangozun Emin Adımlarla Bir Yere Doğru Sürünmesi Üzerine

Şunca

Öyle ya, bütün bunların bir bahanesi var pekala.
Pekala şu kupkuru dalların, zamanı gelince yeşermesinin;
şu salyangozun küçük ama kararlı adımlarla, belki de nereye olduğunu dahi bilmeden ilerlemesinin;
şu küçük çocuğun büyümesinin;
annemin akşam yemeğini hazırlamasının;
gökyüzünün güneşe yer açmasının;
denizin böylesi hırçınlığının ardından öylesi dinginliğe kavuşmasının;
o dilencinin yirmi yıldır aynı yerde yılmadan dilenmesinin;
pedalına basılan bütün bisikletlerin dünyayı daha da güzelleştirmesinin;
yolların hiç bitmemesinin ama yine de insanların kendine yeni yollar aramasının;
ve şunların
ve bunların
ve ötekilerinin de…

Bütün bunlar için bir bahane buluyor kişioğlu.
Bahane olmasaydı, bahaneler bulamasaydı, pekala yaşayamazdı belki de.

Salyangoz emin adımlarla ilerliyor.
Bir yerde yalpalıyor, duraksıyor, sonra belli belirsiz kaldırıyor kafasını, ileriye doğru bakıyor.
Daha gitmesine gereken onca yol var.
Ama o yolu arşınlaması için yeterince zamanı olup olmadığını hiç bilemeyecek.
Gidiyor.
Varılması zor bir hedefe doğru…
İşte şimdi, son parça dalı da tırmanacak.
Bir karınca, güneşi görmüş ya, çıkıyor yuvasından dışarıya.
Geriye bakıyor sonra ve belki de ailenin geri kalanlarını da çağırıyor.
Ağızlarındaki kum tanelerini dışarıya çıkarıyorlar tek tek.
Bir arı, peteğinden fazlaca uzaklaşmış olacak ki, dinlenmek üzere, bir dalın kenarına konmuş bekliyor.
Belki de başka bir şeyi bekliyor.
Belki de yeni bir bahane bulmak için bekliyor.

Bütün bunlar olurken göğe bakıyorum.
Bir bahanem olsaydı, bal yapmak, yuva açmak, tepeye varmak gibi…
Büyümek, yemek hazırlamak, dilenmek, ya da direnmek gibi….
Şimdi bütün yazılanları tekrar gözden geçiriyorum.
Hiçbirini beğenmiyorum.
Başımı havaya kaldırıp göğe bakıyorum.
Hayat, diyorum, işte şuncacık bir şey.
Kalemi alıyorum elime bıraktığım yerden, tek tek çiziyorum üstünü.
Üstümü başımı bir de.
Hiçbir şey, o kadar da anlamlı gelmiyor.


ÇEKİMLİ ŞAHIS KİPİ


Her şeyi benzetebilirsiniz bitmekte olan bir yaz mevsimine.
Zamansız geçen gemiler gibi uzaktadır deniz artık.
Oysaki istediğimiz biraz daha yüzmek, belki dalmak, belki batmak, belki çıkmak…
Ve belki –çok anlamsız gelecek ama- ayrık otları koparmak
Ve belki –çok alakasız gelecek ama- ayrı otları birlemek
Ve belki manası olmayan cümleler yazmak alt alta ya da art arda ya da peşi sıra!
(Peşi sıra ile art arda aynı şey değil mi sanki!)
—Değil!
Eğil salkımsöğüt eğil!

Deli gömleği giymiş insanların delilleri içinde fazladan bir akıllı daha vardır.
Her şeyi benzetebilirler bitmekte olan bir yaz mevsimine!

Amansız gelen çekimsiz fiiller gibidir hayat böyle zamanlarda.
Çekimleyebilirim,
Çekimleyebilirsin;
Çekimleyebilir.
Çekimleyebiliriz:
Çekimleyebilirsiniz?
Çekimleyebilirler!

Çekinmeden çekimlemek gerek zamanları ve kişileri.
[Dişiler bir yana erkekler bir yana
Ve ana kraliçe mağdur olmasın diye bütün bunlar
Ve siz bakmayın kraliçeliğine: dişidir o da!]

Ama arılar tam da o taşlıkta otururken sardı dört bir yanımı ve ben birden daldım denize ve ta dibine ve hani hep anlattığım gibi sana [sahi anlattım mı hiç?] denizin dibindeki balıklar en yakın arkadaşlarımızdır ve sen korkmamalısın açılmaktan ufka doğru ve ben bazen gerçekten ufka doğru yüzmek isterim sırf denizde kalabilmek ve kalabalıktan kaçabilmek için ama ne kadar yüzersem yüzeyim karşısı yine kara parçası değil mi…?

Her şeyi benzetebilirsiniz bitmekte ve yitmekte ve gitmekte olan bir yaz mevsimine.
Eksik kalmış sözleri, yırtılmış defter yapraklarını, okunmamış diğer bütün kitapları, güzel gözlü bütün bebeklerin ağlamalarını, sokak kedilerini, aynı sokağın köpeklerini, aynı sokağın öbek öbek çocuklarını, sokağın sisini… Ve Baldwin’in dediği gibi: Sokağın dili olsa

 Hem olsa dili neler neler söylemez mi söyler mi söylemez mi söylemez mi söylemez mi söyler söylemez susar mı kan kusar mı yok daha neler artık sokak hiç kusar mı öğürür mü kaçar mı durduk yere ve durmadık zamanları saklar mı kesesinde bir kanguru ve kan grubu ne olursa olsun ve ne yazarsa yazsın insanlar ve insanlık ne yaşarsa yaşasın ki tanrı bu planı bozar mı ki yeniden yazar mı ki neyi bağlar bu bağlaçlar ki seni bağlar mı bana sen bir tepenin başındaki sokakta ben denizin kıyısında sana bakarken az önce seni yazarken az önce sana yazarken az önce sessiz sedasız seni söylerken ve ellerin gelirken aklıma ve şair demişken senin el kadar bir kadın olduğunu ve sabahlara kadar ve yalnızca yalnız ve benim kadar yalnız ve şimdi senin kadar yalnızım ve şimdi biliyor musun neler var içimde sana söylemek istediğim ve biliyor musun neler yazmıştım daha önceleri ki okumuş muydun ki hiç okudun mu ki hangi mektupta sıkışmıştı ismi lazım değil kitap isimleri ve bir çok boyutlu resim ve birkaç satır yazı ve biliyor musun ben sana henüz hiç mektup yazmadım ama biliyor musun ben sana neler neler yazacağım daha ve biliyor musun yatmadan önce son yıldızı da kapatınca bir parça bulut neden korkuyorum ben ve biliyor musun rüya görmekten neden korkuyorum ama nasıl olur ve nasıl olmaz ki bütün bunlar ve nasıldı birkaç gün önce ama şimdi nasıl anlatırım bunu sana ve kendime ve nasıl anlatırım ve nasıl saklarım seni ne çok sevdiğimi ve yalnızca deneysel bir şeyler yazmaya çalışıyordum oysaki ve ki’yi ayrı yazsam kızar mısın bana ki sen dilbilgisini seversin ki küçükken kırmızı bir kurdale takmışlardır önlüğüne belki yok hayır tamam dur kızma kurdale değil kurdele demek istedim ve İtalyanca değil Türkçe söyledim bunu sana ve saat kaçta ve nerede ve nasıl ve kurbağalara bakmaya gidelim mi seninle şimdi gidelim mi imkânsızlıklar bu kadar imkânlı iken ve mümkün olasılıkların en iyisini yaşıyorken hala ve yaşamaya devam ediyorken neden uyuyup kaldım ki şimdi ben!

Her şeyi benzetebilirdim çoktan bitmiş olan bir yaz mevsimine.
Şayet sonbahar, gerçekten gelmemiş olsaydı…