Tag Archives: Zaman

Zaten ayrı dünyaların insanlarıydık 2012..!

2012

2012’de neler olduğuna dair ufak notlarım var. Bu yılın son gününde, bir şekilde kayıtlara geçmesi adına, buraya da yazmam gerek bunları. Geçen zaman her daim bir nebze hüzün bırakır avuçlarımıza. Benim için de böyleydi bu, sizin için de öyledir. Bazen farkında olmayız ama öyledir.

2012’de;
Sabahları uyanıp geceleri uyumaya devam ettim.
Güzel bir şarkı dinledim.
Berbat bir şarkıyı yarısında kapattım.
En az bir güzel tiyatro oyununa gittim.
En az bir başka tiyatro oyununda çok sıkıldım.
Güzel bir çocukla otobüste sohbet ettim.
Bir önceki yıl aramızda olmayan bir başka güzel çocuksa en önemli gündem maddelerimizden birisi oldu.
Bir önceki yıl hayatta olan yaşlı bir adamınsa tabutunu taşıdım.
Çok sevdiğim bir insandan fiziksel olarak ayrıldık hem de daha önce hiç olmadığımız kadar uzun bir zaman için.
Bir öykü yazdım ve sonunu bağlamayı yine beceremedim.
Şiir yazmayı yine denemedim.
Mavi Yeşil bir yıl daha büyürken dergide yazı yazan onlarca insan, dergiyi okuyan onlarca okur bir yaş daha yaşlandı.
Eski bir arkadaşımın kim olduğunu unuttum.
Eskiden olmayan bir arkadaşımın kim olduğunu bilmeye başladım.
Yine en çok yediğim yemek fasulye yemeği oldu.
Hamburger yemeyi yine anlamsız buldum.
Lüks olmayan bir lokantada en az iki kişi olarak iyi bir kazık yedik.
Yine bir sürü kitap aldım.
Yine birkaç kitabı okurken bazı yerlerinin altını çizdim.
Gitarımın re teli koptu.
Kopan telin re teli değil de sol teli olduğunu anlamam uzunca bir zamanımı aldı.
Çocukluğumun soğuk bahçesinin üstüne inşaat yapmaya başladılar.
Duruma alışmam uzun sürmedi.
Çift sayıları sevmemeye devam ettim.
Saatimi en az yirmi bir kere 08.27’ye kurdum ve düşündüğüm saatte uyanamadım.
Bisikletimin, özür dilerim Abbas’ın, başta lastikleri olmak üzere pek çok yedek parçasını yeniledim.
En az bir kere denize gittim Abbas’la birlikte.
Bu yıl da Karadeniz dışındaki bir denizde yüzmedim.
Birkaç arkadaşım evlendi.
Birkaç arkadaşım bekarlığın zirvesinde dolaşmaya ant içti.
Birkaç güzel halı saha maçı yaptık.
O maçların pek çoğunda ileride oynadım ve goller attım.
Forvet olarak başladığım maçların bazılarını sağ bek mevkisinde tamamladım.
Pek çok golü beceriksizliğim yüzünden atamadım.
Futbolla ilgili bir belgesel izledim.
Ne olursa olsun Fenerbahçe’yi hep çok sevdim.
Ama yine de Rizespor’un maçlarına daha çok gittim.
Futbol muhabbeti yüzünden sevgilimle tartıştım.
Bazı ayrılıklar gördüm.
Bazı ayrılıkların sona erdiğini gördüm.
En az bir güzel konsere gittim.
Trabzon’u bu yıl daha çok sevdim ve oraya alıştım.
Hiçbir şehrin İstanbul gibi olamayacağını anladım bir kez daha.
İstanbul’umu özledim, kimseler hariç değil.
Ne yapacağımı bilemedim bazı zamanlar.
Bazı zamanlar yapacağımı düşündüğüm şeyleri yapamadım.
Her zaman düşündüm ve daha çok daha çok düşündüm.
Düşündüklerimin büyük bir kısmını yine yazamadım.
Kelimeler albayım bazı anlamlara gelmiyorlardı, bildim.
İki bin on iki’yi en az bir kere rakamla değil de yazıyla yazdım.
Şimdi giderken onu yine harflere döküyor olmaktan memnun oldum.

Daha ne çok şey yaptım, ne çok şey geldi ve geçip gitti… Yılbaşı kutlamalarına her zamanki gibi anlam veremedim, tıpkı doğum günü kutlamalarına anlam veremediğim gibi. Takvimden kopardığım her yaprak kendi ölümümüze biraz daha yaklaştırdı bizi. Belki de bu yüzden umursamadım yılların değişmesini. Şimdi, yine öyle…

Sevgili 2012,
Seninle paylaştığım bunca şeyin çok daha ötesi var. Biliyorum. Sen de biliyorsun. Biliyorsun ve geçip gidiyorsun. Git. Senden öncekiler de senin kadar kalmışlardı ve gitmişlerdi. Seni sevmedim. Senden öncekini de. Muhtemelen sonrakini de sevmeyeceğim. Olsun.

Zamandır, geçer.


Alıntı Defterim: Mine Söğüt – Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her Şey

 

“Geçmişi fotoğraflardan öğrenmek mümkün mü? Ne anlatabilir bugün bize, çoktan ölmüş bu insanların durgun ve suskun suretleri? Sadece zamanın geçip gittiğini ve her şeyin bir gün biteceğini. Herkes ölür. Her şey biter. Ama yine de hayatta aslolan telaştır. İstektir.”

*

“Savaşın suçlusu mu olurmuş? Savaşın kendisi suçtur. Dost da düşman da savaşta topyekûn kurban. Kendinize gelin hâkimler! Kimi yargılıyorsunuz? Vicdanı mı? Vicdan hiç yargılanır mı? Öldürmenin haklı nedenleri ya da haksız nedenleri olabilir mi ki öldürenleri ikiye ayırıyorsunuz? İyi niyetli meşru katiller ve kötü niyetli katli vacip katiller diye. Tüm katiller kurbandır. Kurbandır. Kurbandır. Hâkimler, savaş suçlusu savaşan değil savaşı çıkarandır. Gücünüz yetiyorsa onları yargılayın burada!”

*

“<Kimim ben?>
İşte yeryüzünün en tehlikeli sorularından biri. İnsan kim olduğunu düşünmeye başladığı anda başkalaşır. Herkesten bambaşka olur. Kendi gibi olanlarla olmayanlar arasında savaşlar çıkartır. Ve ait olmadığı ya da ait olduğu kimliklerden silahlar yapar. Dağları uçurur, ormanları yakar. Dünya bir gün anide dönmeyi durdurursa, müsebbibi bu soru olacaktır. Ya da bu soruya verilen cevap. Münasebetsiz bir cevap.”

*

“Hiçbir şeyi sonsuza kadar saklayamazsınız. Saklamak ancak bir süre gerçeği hapsedebilir. Saklamanın da bir başı ve sonu vardır. Saklananın saklanmadan önceki son anı ve bulunduktan sonraki ilk anı birbirine kimi zaman kalın bir halatla, kimi zaman da incecik bir pamuk ipliğiyle bağlıdır.”

*

“Zaman çok geniş. Bizim derdimiz de bu. O kadar geniş ki algılayamıyoruz onu. Bu büyüklük aklımızı karıştırıyor. Ne, ne zaman olmuştu ayırt edemez hale geliyoruz. Sanki içimizde bir zaman var ama dışımızdaki zaman sayısız. Bu zamanlar birbiriyle kesiştiğinde mutluyuz, kesişmediğinde huzursuz. Bu bizi çaresizleştiriyor, ardından da hırçınlaştırıyor. Kendimize zarar verecek kadar hırçınlaştırıyor.”

*

“Dünyanın çok büyük, zamanın çok geniş olması ne kadar tehlikeli.”

 


Kış Günlüğü: Herkese Biraz İlaç

 

Kış Günlüğü‘nü biraz önce bitirdim ve hemen üzerine bir şeyler yazmak istedim. Sıcağı sıcağına yazmazsam, eriyip gidiyor zihnimde söyleyeceklerim çünkü. Yazacak bir şey kalmıyor sonra da…

Kış Günlüğü çok “vurucu” bir sonla bitiyor. Ben de Paul Auster‘in söylediği o vurucu sözü en sona saklıyorum şimdilik. Kitap daha önce okuduklarımdan farklı olarak (Kırmızı Defter hariç) roman türünde bir kitap değil. Yazarın kendi anılarından oluşuyor. Günlük ile anı arasında bir tür. Ama bence ikisi de değil. Baştan sonra “ben…” şahsını kullanmıyor Auster, “sen…” diyor. Bundandır ki ben de bu kitabı bizler için değil de sanki kendisi için yazdığı fikrine kapıldım. Haksız da değilim galiba. Çocukluk yıllarından ergenliğe, ergenlikten yetişkinliğe ve yaşlılığa yol alan ömrünün dipnotlarını bize sunarken zaman zaman tebessüme zaman zamansa hüzne boğuyor yazar. Aslında bazı satırları okurken, ne kadar da aynı şeyler yaşayabileceğimizi düşünüyor insan. Farklı coğrafyalarda, farklı dillerde, farklı insanlarla olsak da; özünde insan sadece insandır ve insanların eylemleri, yaşadıkları, yapıp ettikleri ortaktır fikrine kapılıyoruz. Sanki çok yakın bir dostumuzun derdini dinliyor gibi oluyoruz kitap boyunca. Öylesi samimi ve duru…

Kitaplarının herhalde yüzde seksenini okumuşumdur Paul Auster’in. Çok sevdiğim ve beğendiğim bir yazardır ki Amerika’nın yaşayan efsane yazarı olarak görürüm onu. İşte Kış Günlüğü’nde de yer yer diğer kitaplarının yazılış serüvenlerinden de ufak kesitler sunuyor bize. Sözünü ettiği romanlarını okuyanlar, Kış Günlüğü’nü daha dikkatli bir gözle okuyacaklardır.

Paul Auster, kendi labirentinde dönerken, bizleri de o labirentte yolculuğa çıkarıyor. Temel meselemiz, “zaman” ve belki de en büyük ortak noktamız da zaman bizim. Geçip giden zaman… Auster de zamanın hızla geçip gittiğini fark ediyor ve ancak yazdıkça kalacağını düşünüyor sanırım. Öyle düşünüyor ki kendine, kendini yazmaktan geri durmuyor. Tekrar söylemek gerekirse, bu kitap bize değil kendisine yazılmış bir kitap yani.

Hayat, nerede ineceğimizi bilmediğimiz bir yolculuk galiba. Hayat, mevsimler gibi işte biraz da. Auster de böyle düşünüyor ve son cümlesi ile hüzne boğuyor bizi: “Hayatının kışına girdin.”


Tuz Buz

Toz olur. Tuz buz olur. Unufak olur.

Ama tuz ile buz aynı şeyler değillerdir. Aynı ikileme malzeme olmuş farklı birer “ses”tirler sadece. Ben de bir sestim. Sonra durdum kendimi dinledim. Sonra durdum, kendi üstümü karaladım kimse göremesin diye. Sonra daha kalın yazdım kendimi. Sonra düşüyorum sandım biraz yamulunca üstüm başım. Oysaki sadece üşüyordum. Ve mevsimlerden kasımdı.. Ben bir noktayı her zaman eksik koyuyordum. Ve mevsimlerden soğuktu. Ben biraz üşüyordum. Ve iklimler duruyordu aslında yanı başımda. Giden ben değildim, sadece “zaman” benden daha hızlıydı o kadar.

Ama biliyordum ya tuz ile buz aynı şey değildi. Unufak ol-a-mazdı ikisi de örneğin. Tuz ile buzu aynı bardağa koydum ve ne olacak diye bekledim ben de. Kokladım. Deniz gibi kokmuyordu ama tadı deniz gibiydi. Derelerde yüzen balıkları düşündüm. Derelerde kasımda yüzen ve üşüyen balıkları. Oysaki sadece üşümüyorlardı, aynı zamanda koşuyorlardı ileriye doğru. Bir nehirde iki kere yıkanılmayacağını bilmiyorlardı ve işte bu yüzden tanrı onlara “balık hafızası”nı vermişti. Sonra tuz ile buzun aynı şeyler olmadığını anladım:

Buz eriyordu, su oluyordu. Tuz, hiçbir zaman su olamayacaktı. Cismin farklı halleri olmaya gebe idiler. Bir tencereyi tuz doldurup ocağın üstüne attım ve ısıtmaya başladım. Deneyin yavaş ilerlediğini [belki de ilerlemediğini, kimyacı değildim ki] gördüğümde vazgeçtim saate bakmaktan. Tuzu kokladım. Tuz gibi kokuyordu. Su, kokmuyordu. Su kokmazdı. Su görünmezdi. Su görünürdü. Hayır, su görünürdü. Su saydamdı. Su bardaktı. Su sürahiydi. Su kavanozdu. Su tencereydi. Su yağmurdu. Oysaki sadece üşüyordum. Düşüyor gibiydim.

Mevsimlerden kasımdı. Aylardan sonbahar. Son yazdıklarımın da üstünü çizmek istedim çünkü hiçbir şey anlamıyordum. Vazgeçtim. Mürekkebim bitiyordu. Bir arfini eksik yazmışım kelimenin. Önemsemedim. Silgi kullanmıyordum. Eksik bir şeyi silerek düzeltemezdim ya. Eksik bir şey zaten olmayan bir şeydi. Eksik bir şeyi silemezdim. Kendimi silemezdim. Silgi kullanmıyordum, evet. Tıpkı tanrı gibi. O da silgi kullanmayı sevmiyordu. Bu yüzden belki de ilgisizdim. Çünkü s koymayı unutuyordum bazen.

“________________” Beğendiğim yerlerin, işte böyle, altını çizmeye başladım. Sonra baktım geriye. Bomboş bir sayfa kalmış ellerimde. Tuz buz olmuş. Tuz: buz olmuş. Tanrım, tuz, nasıl buz olur? Yoksa aralarına virgül koymayı unutmuş insanların büyük bir hatası mı bu? Oysaki sadece küçük bir deneydi hayat. Oysaki sadece küçük bir kumardı, oynamamız gereken ama dahil olmayı bizim istemediğimiz… Oysaki balıklar doğru yöne doğru koşuyorlardı. Tek yanlış, dünyanın ters tarafa dönmesiydi. Tek doğru, _____________________!  


Tanrım, eğrisini bulmakta zorlanmadım ben, peki doğrusu neydi dünyanın?