Tag Archives: Zaman

Zaten ayrı dünyaların insanlarıydık 2012..!

2012

2012’de neler olduğuna dair ufak notlarım var. Bu yılın son gününde, bir şekilde kayıtlara geçmesi adına, buraya da yazmam gerek bunları. Geçen zaman her daim bir nebze hüzün bırakır avuçlarımıza. Benim için de böyleydi bu, sizin için de öyledir. Bazen farkında olmayız ama öyledir.

2012’de;
Sabahları uyanıp geceleri uyumaya devam ettim.
Güzel bir şarkı dinledim.
Berbat bir şarkıyı yarısında kapattım.
En az bir güzel tiyatro oyununa gittim.
En az bir başka tiyatro oyununda çok sıkıldım.
Güzel bir çocukla otobüste sohbet ettim.
Bir önceki yıl aramızda olmayan bir başka güzel çocuksa en önemli gündem maddelerimizden birisi oldu.
Bir önceki yıl hayatta olan yaşlı bir adamınsa tabutunu taşıdım.
Çok sevdiğim bir insandan fiziksel olarak ayrıldık hem de daha önce hiç olmadığımız kadar uzun bir zaman için.
Bir öykü yazdım ve sonunu bağlamayı yine beceremedim.
Şiir yazmayı yine denemedim.
Mavi Yeşil bir yıl daha büyürken dergide yazı yazan onlarca insan, dergiyi okuyan onlarca okur bir yaş daha yaşlandı.
Eski bir arkadaşımın kim olduğunu unuttum.
Eskiden olmayan bir arkadaşımın kim olduğunu bilmeye başladım.
Yine en çok yediğim yemek fasulye yemeği oldu.
Hamburger yemeyi yine anlamsız buldum.
Lüks olmayan bir lokantada en az iki kişi olarak iyi bir kazık yedik.
Yine bir sürü kitap aldım.
Yine birkaç kitabı okurken bazı yerlerinin altını çizdim.
Gitarımın re teli koptu.
Kopan telin re teli değil de sol teli olduğunu anlamam uzunca bir zamanımı aldı.
Çocukluğumun soğuk bahçesinin üstüne inşaat yapmaya başladılar.
Duruma alışmam uzun sürmedi.
Çift sayıları sevmemeye devam ettim.
Saatimi en az yirmi bir kere 08.27’ye kurdum ve düşündüğüm saatte uyanamadım.
Bisikletimin, özür dilerim Abbas’ın, başta lastikleri olmak üzere pek çok yedek parçasını yeniledim.
En az bir kere denize gittim Abbas’la birlikte.
Bu yıl da Karadeniz dışındaki bir denizde yüzmedim.
Birkaç arkadaşım evlendi.
Birkaç arkadaşım bekarlığın zirvesinde dolaşmaya ant içti.
Birkaç güzel halı saha maçı yaptık.
O maçların pek çoğunda ileride oynadım ve goller attım.
Forvet olarak başladığım maçların bazılarını sağ bek mevkisinde tamamladım.
Pek çok golü beceriksizliğim yüzünden atamadım.
Futbolla ilgili bir belgesel izledim.
Ne olursa olsun Fenerbahçe’yi hep çok sevdim.
Ama yine de Rizespor’un maçlarına daha çok gittim.
Futbol muhabbeti yüzünden sevgilimle tartıştım.
Bazı ayrılıklar gördüm.
Bazı ayrılıkların sona erdiğini gördüm.
En az bir güzel konsere gittim.
Trabzon’u bu yıl daha çok sevdim ve oraya alıştım.
Hiçbir şehrin İstanbul gibi olamayacağını anladım bir kez daha.
İstanbul’umu özledim, kimseler hariç değil.
Ne yapacağımı bilemedim bazı zamanlar.
Bazı zamanlar yapacağımı düşündüğüm şeyleri yapamadım.
Her zaman düşündüm ve daha çok daha çok düşündüm.
Düşündüklerimin büyük bir kısmını yine yazamadım.
Kelimeler albayım bazı anlamlara gelmiyorlardı, bildim.
İki bin on iki’yi en az bir kere rakamla değil de yazıyla yazdım.
Şimdi giderken onu yine harflere döküyor olmaktan memnun oldum.

Daha ne çok şey yaptım, ne çok şey geldi ve geçip gitti… Yılbaşı kutlamalarına her zamanki gibi anlam veremedim, tıpkı doğum günü kutlamalarına anlam veremediğim gibi. Takvimden kopardığım her yaprak kendi ölümümüze biraz daha yaklaştırdı bizi. Belki de bu yüzden umursamadım yılların değişmesini. Şimdi, yine öyle…

Sevgili 2012,
Seninle paylaştığım bunca şeyin çok daha ötesi var. Biliyorum. Sen de biliyorsun. Biliyorsun ve geçip gidiyorsun. Git. Senden öncekiler de senin kadar kalmışlardı ve gitmişlerdi. Seni sevmedim. Senden öncekini de. Muhtemelen sonrakini de sevmeyeceğim. Olsun.

Zamandır, geçer.


Alıntı Defterim: Mine Söğüt – Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her Şey

 

“Geçmişi fotoğraflardan öğrenmek mümkün mü? Ne anlatabilir bugün bize, çoktan ölmüş bu insanların durgun ve suskun suretleri? Sadece zamanın geçip gittiğini ve her şeyin bir gün biteceğini. Herkes ölür. Her şey biter. Ama yine de hayatta aslolan telaştır. İstektir.”

*

“Savaşın suçlusu mu olurmuş? Savaşın kendisi suçtur. Dost da düşman da savaşta topyekûn kurban. Kendinize gelin hâkimler! Kimi yargılıyorsunuz? Vicdanı mı? Vicdan hiç yargılanır mı? Öldürmenin haklı nedenleri ya da haksız nedenleri olabilir mi ki öldürenleri ikiye ayırıyorsunuz? İyi niyetli meşru katiller ve kötü niyetli katli vacip katiller diye. Tüm katiller kurbandır. Kurbandır. Kurbandır. Hâkimler, savaş suçlusu savaşan değil savaşı çıkarandır. Gücünüz yetiyorsa onları yargılayın burada!”

*

“<Kimim ben?>
İşte yeryüzünün en tehlikeli sorularından biri. İnsan kim olduğunu düşünmeye başladığı anda başkalaşır. Herkesten bambaşka olur. Kendi gibi olanlarla olmayanlar arasında savaşlar çıkartır. Ve ait olmadığı ya da ait olduğu kimliklerden silahlar yapar. Dağları uçurur, ormanları yakar. Dünya bir gün anide dönmeyi durdurursa, müsebbibi bu soru olacaktır. Ya da bu soruya verilen cevap. Münasebetsiz bir cevap.”

*

“Hiçbir şeyi sonsuza kadar saklayamazsınız. Saklamak ancak bir süre gerçeği hapsedebilir. Saklamanın da bir başı ve sonu vardır. Saklananın saklanmadan önceki son anı ve bulunduktan sonraki ilk anı birbirine kimi zaman kalın bir halatla, kimi zaman da incecik bir pamuk ipliğiyle bağlıdır.”

*

“Zaman çok geniş. Bizim derdimiz de bu. O kadar geniş ki algılayamıyoruz onu. Bu büyüklük aklımızı karıştırıyor. Ne, ne zaman olmuştu ayırt edemez hale geliyoruz. Sanki içimizde bir zaman var ama dışımızdaki zaman sayısız. Bu zamanlar birbiriyle kesiştiğinde mutluyuz, kesişmediğinde huzursuz. Bu bizi çaresizleştiriyor, ardından da hırçınlaştırıyor. Kendimize zarar verecek kadar hırçınlaştırıyor.”

*

“Dünyanın çok büyük, zamanın çok geniş olması ne kadar tehlikeli.”

 


Bazı Şeyler


En baştan başlayabilirdim anlatmaya her şeyi ama ya o kadar zamanımız yoksa?
Yani dinlemek için sahip olduğunuz zamana sahip değilsem anlatmak için ya da sizin avuçlarınızda kalmamışsa o kadarı?
Nasıl anlatabilirdik ki bu parlak güneşi, şu parçalanmış bulutları, o kupkuru yağmuru, bu denizi, o bozkırı ve akıp giden her ne varsa ve varsa başka bir şey bütün onları da işte nasıl anlatabilirdik? Zaman bu kadar hızlı akarken bir de?

Sizinle ne zaman tanışmıştık sahi?
O zaman gemiler geçmiyordu sahilden sahiden de.  Sadece kıyıda köşede üç beş çocuk top oynuyorlardı ta ki yola kaçan topun peşinden giden çocuk bir daha geri dönmeyene kadar. İşte biz sizinle o zaman oradaydık ve o gün orada sahiden de ne yapıyorduk hatırlıyor musunuz?
Siz bana çiçeklerden bahsetmiştiniz: İşte bu güldür, işte bu lale, işte şuradaki zakkum ki zaman zaman zehirlidir ve şurada ısırgan otları vardır ve bir çiçeğin ömrü dalıdan koparılana kadardır… Sizin orada çiçekler ne renktir peki? Bizim orada çiçekler… Her neyse.

Evet, bazen hepsi yanlış gelir ve bazen çoğunun cevabı yoktur. Bazen kadınlar her şeyden habersiz kahve içerler bir başkasının evinde ve çoğu uzun süredir denize girmemiştir. Hüzündür tanelenen şimdi, utanç değil. Utanılacak bir iş yapmamıştır onlar, siz de bilirsiniz. Ama geçen bu zaman… Sadece… Biraz daha fazla hüzün demek değil mi?
Sizinle o masada oturduğumuzda nelerden bahsetmiştik sahi? Ben hatırlamıyorum. Geçip giden ve uyuyan ve yalnız kalan ve yalından dönme mevsimler yaşayan ve bir yaprağın nasıl olur da bu kadar güzel yere düştüğünü anlatan bütün çocuklar şimdi bir başka mevsimin arifesinde oyunlar oynuyorlar. Bizim yaşamak istediğimiz diye bir şey yoktur ve planlar ilahidir bir bakıma ki siz de bilirsiniz. Siz de bilirsiniz yalnız kalmış bütün mevsimleri. Ve dünya adil bir yer değildir her şeye rağmen ve hele de şubat 28 çekmekte ısrar ederken…

Sizin görecek güzel günleriniz var ve bizim de görecek güzel günlerimiz var ve bilirsiniz Bizim de görecek günlerimiz var ve güzeller ve hepsi güzeller ve bilmesek de geleceği ve geleceğin nasıl olduğunu tahmin dahi edemesek de işte güzel olacağını düşünmektir bize bugünü yaşatan yoksa nasıl olurdu yoksa nasıl yoksa… Siz inanınız bana lütfen ve şimdi canınız sıkkındır bilirim. Bilirim dört duvar arasında umduğunuzdan farklı geçer zaman ama gözleriniz kadar güzel olacaktır gelecektir, inanınız bana. En az gözleriniz kadar güzel…

Siz de duydunuz mu?

Size de bazen öyle olur mu? Öyle işte…
Hani saatin kaç olduğunu değil de zamanın geçip gittiğini anlatan bir saat gibi her şey hani akrep ya da yelkovan oklarından birisi kaybolmuş bir saat gibi yani bir kum saati gibi yani eskiden olduğu gibi bir güneş saati gibi ve “gibi” ne kadar da benzersiz bir benzetme edatı öyle değil mi?

Şimdi bir şair yeni bir şiir yazmaya başlamıştır. Siz de bilirsiniz. Güzel günler gelecektir. Siz de bilirsiniz. Dünyanın neresinde bir şair şiir yazsa güzel günler gelecek demektir ve güzel günler göreceğizdir güneşli günlerdir ve motorları maviliklere süreceğizdir ki buna inanınız lütfen ve lütfen inanınız içinden gondol geçmese de Paris güzel bir memlekettir.
Gözlerinizde gördüğüm bir çocuğun gülümsemesi değil midir sahi?

Ah… Özür dilerim.
Öyle demek istememiştim. Sahi ne demek istemiştim ben. Sahi o yüksek tepede çay içerken deniz bakmak nasıl bir duyguydu hatırlıyor musunuz siz de? Nasıl da boş kalmıştır şimdi sandalyeler ve nasıl da gelecektir kış.

Ah… Özür dilerim sizden, hatta özürdilerim ki boşluk kalmasın aramızda. Böyle demek istememiştim. Anlatmak istediğim neydi onu da bilmemiştim.

Tık! Tık!
Özür dilerim, bir kişilik yeriniz var mı?
Sadece, biraz kayboldum da…

____________________________________


Yoksun/luk

Bütün şahıs kiplerinin geniş zamanında çekimlenebilir:
Y o k s u n l u k . . .
Yoksunum yoksunsun yoksun yoksunuz yoksunsunuz yoksunlar.
Yokluğun varlık hali. Yoksunluğun ya da…
Ne?
Öyle.
Hem bugün ilginç bir şey olmadı
Ya da bugün ilginç bir şey… (düşünür) Oldu mu ki?
“Ki” bir bağlaçtır,
Ama “ki” bir bağlaç değildir de…
Örnek cümle: Seninki senin ki senin.
Neyse…

Hem bugün ters tarafımdan da kalkmadım.
Güneşli bir güne uyandım
Ayıldım bayıldım bayrak salladım denize gittim.
(Düşünür: Denize gitmedim!)
Ravel dinledim ve Maurice olmayan bir Ravel
Ve Bolero dışındaki birkaç parçayı. Evet.
Eski fotoğraflara baktım ve sonra yeni fotoğraflara baktım.
Aya baktım ve sonra ayı görememem daha güçlü bir ışıkla ilgili.
Güneş şeş beş!
Penc ü se
Severler güzeli…
Severler.

Sevimli bir gün yine de
Belirtisiz isim tamlamaları kuruyorum ben saçma cümlelerime.
Sessiz sedasız geçiyor zaman.
Oysaki biraz gürültü çıkarsaydı keşke: çıt!
Keşke biraz gürültü: pat!
Gürültü: GÜÜMM!!!
Güme gitmiş bütün zamanlar aşkına şaşkına döndüm.
Tanrı “Zamana yemin ederim…” derken haklıydı.
Sorunum yetmezliğimi saymazsak aptal sayılmam.
Ama o kadar da aptalım ki aptal olduğumun farkına bile varamam böyle.
Ha deyince olmaz…
“Ha!”
-Olmadı…

Ve içine düştüğümüz büyük kara delik içine çekerse yine de
Adalar’ı tek tek dolaşmak gereklidir neticede.
İstanbul güzeldir, hele de uzaksa insan
Orada gezer durur bir gezegen gibi dünya
Orada bir çiçek açar
Kadıköyü’nde ve/ya/hut Üsküdar’ın bir köşesinde.
Ben köşegen çizerim bir yedigene,
Bir yedigenin iç açıları toplamı kaçtır bilmem.
Ama arada derede kalmışlığın iç acıları ağırdır.
Ağırdır ve taşınamaz.
Ve taşınır ve taşınmak zorundadır.
(Düşünür:Ağır taşıtlar sağdan gider ve en hafif olsa da bisiklet…daha sağda o vardır.)
Bir bisiklete binip çok daha uzağa gitmek gerek bazen.
Bazen sadece mektup yazabilmek için.
Bazen sadece yazabilmek için.
Bazen sadece içim dışım…
Sus!

-Yeteeeeeeeeeeeeeeer!

(Düşünmez.)

__________________________________________________
http://fizy.com/#s/3w8nmm


Eve Giden Yol

 

Şimdi burada bunu yazıyor olsam da önce orada onu yapmıyordum
Duma duma dum!
Nedense şöyle oldu,
[Nasıl?]
Öyle değil de şöyle –
Neden şöyle dedin de öyle demedin dedin ya hani
Bunu düşündün yani,
Çünkü sen insansın ve ben de öyleyim ve biliriz ve tanırız birbirimizi
Birbir izini biliriz ve çıplak ayakla basmıştık toprağa
Sen daha çocuktun
Sen hala çocuksun
Ve sen ne güzel basarsın toprağa ve sen
Ve sen ne güzel bakarsın toprağa ve sen
Ve sen ne güzel
Sin Şın Sat Dat Tı Zı
Ve ne güzel bir alfabenin harfleridir
Bilirsin
Öyleyse gül,
Sen ne güzel gülersin
Virgül,

Bugün gecenin bir vakti,
Günün gecesinin bir vakti
Dağınık zihnim ve ben,
The Shins dinlerken
Toprağa basa basa yürümedik,
[Çünkü bunu en güzel senin ayakların yapar]
Ama dönerken eve, başka bir şey yaptık ikimiz
Zihnim ve ben:
Her zaman yürüdüğüm kaldırımdan değil de
Her zaman yürüdüğüm kaldırım olmayan kaldırımdan döndük
Sanki değişikti yol
Ve o yol: evin yolu değil gibiydi.
Apartmanlarının bahçesinde oturan insanlar gördüm
Oysa her zaman yürüdüğüm kaldırımdan yürüsem dikkat etmeyecektim onlara
Oysa her şey ne kadar da…
Neyse…
Bir kedi durdu önümde, sarı sokak lambasının altında
Sarı sokak lambasının altında sarı idi rengi
Uzaklaştıkça siyah idi rengi
Uzaklaştıkça nasıl gördü beni?
Sahi kedi; sarı mı, siyah mı yoksa…
Varsa yoksa aynı şey.
Bazen insan alışır.
Bazen insan sadece alışır.
Bazen sırf alıştığımız için bir yoldan döneriz
Bazen sırf alıştığımız için her zamanki kaldırım olmayan kaldırımdan dönmeyiz
Bazen sırf okunsun diye yazarız
Bazen sırf okunmasın diye yakarız
Bazen iki yakayı bir araya getiremeyiz
Bazen Anadolu yakası Kız Kulesi olur
Bazen Avrupa, Galata Kulesi
Bazen Venedikliler’in konumuzla ilgisi yoktur
Bazen Cenevizliler’in konumumuzla
Bazen Lidyalılar okkalı bir küfrü gerçekten hak eder
Bazen Ay takvimini bulmaya çalışan bütün diğer uygarlıklar
Ama şimdi…
Ne?

Bugün, her zamanki gibi bir gündü.
Sokaktaki kediyi uykusundan uyandırmadım.
Yere düşen yapraklardan herhangi birine bilmeden bastım.
Dilenci kıza para vermedim.
50 Kuruşa su aldım sokak satıcısı küçük çocuktan.
Otobüsün orta kapısından değil de yine arka kapısından indim.
Dönüş yolunda parlak bir iki yıldıza baktım.
Çok parlak olan bir tanesi için bu yazıyı yazmaya karar verdim.
Daha yazı bitmeden, bunun bir yazı olmadığını fark ettim.
Eve giden yolun fotoğraftaki yol gibi bir yol olmadığını bildim.
Yeni bir şey kurdum, sonra bozdum.
Yeni bir şey kurdu beni, sonra…
Zaman, bir azman
Ve geçerken sormuyor kimseye
Hissettim.

Tanrım, bu sefer sonbaharı gerçekten özledim…


Kış Günlüğü: Herkese Biraz İlaç

 

Kış Günlüğü‘nü biraz önce bitirdim ve hemen üzerine bir şeyler yazmak istedim. Sıcağı sıcağına yazmazsam, eriyip gidiyor zihnimde söyleyeceklerim çünkü. Yazacak bir şey kalmıyor sonra da…

Kış Günlüğü çok “vurucu” bir sonla bitiyor. Ben de Paul Auster‘in söylediği o vurucu sözü en sona saklıyorum şimdilik. Kitap daha önce okuduklarımdan farklı olarak (Kırmızı Defter hariç) roman türünde bir kitap değil. Yazarın kendi anılarından oluşuyor. Günlük ile anı arasında bir tür. Ama bence ikisi de değil. Baştan sonra “ben…” şahsını kullanmıyor Auster, “sen…” diyor. Bundandır ki ben de bu kitabı bizler için değil de sanki kendisi için yazdığı fikrine kapıldım. Haksız da değilim galiba. Çocukluk yıllarından ergenliğe, ergenlikten yetişkinliğe ve yaşlılığa yol alan ömrünün dipnotlarını bize sunarken zaman zaman tebessüme zaman zamansa hüzne boğuyor yazar. Aslında bazı satırları okurken, ne kadar da aynı şeyler yaşayabileceğimizi düşünüyor insan. Farklı coğrafyalarda, farklı dillerde, farklı insanlarla olsak da; özünde insan sadece insandır ve insanların eylemleri, yaşadıkları, yapıp ettikleri ortaktır fikrine kapılıyoruz. Sanki çok yakın bir dostumuzun derdini dinliyor gibi oluyoruz kitap boyunca. Öylesi samimi ve duru…

Kitaplarının herhalde yüzde seksenini okumuşumdur Paul Auster’in. Çok sevdiğim ve beğendiğim bir yazardır ki Amerika’nın yaşayan efsane yazarı olarak görürüm onu. İşte Kış Günlüğü’nde de yer yer diğer kitaplarının yazılış serüvenlerinden de ufak kesitler sunuyor bize. Sözünü ettiği romanlarını okuyanlar, Kış Günlüğü’nü daha dikkatli bir gözle okuyacaklardır.

Paul Auster, kendi labirentinde dönerken, bizleri de o labirentte yolculuğa çıkarıyor. Temel meselemiz, “zaman” ve belki de en büyük ortak noktamız da zaman bizim. Geçip giden zaman… Auster de zamanın hızla geçip gittiğini fark ediyor ve ancak yazdıkça kalacağını düşünüyor sanırım. Öyle düşünüyor ki kendine, kendini yazmaktan geri durmuyor. Tekrar söylemek gerekirse, bu kitap bize değil kendisine yazılmış bir kitap yani.

Hayat, nerede ineceğimizi bilmediğimiz bir yolculuk galiba. Hayat, mevsimler gibi işte biraz da. Auster de böyle düşünüyor ve son cümlesi ile hüzne boğuyor bizi: “Hayatının kışına girdin.”


Tuz Buz

Toz olur. Tuz buz olur. Unufak olur.

Ama tuz ile buz aynı şeyler değillerdir. Aynı ikileme malzeme olmuş farklı birer “ses”tirler sadece. Ben de bir sestim. Sonra durdum kendimi dinledim. Sonra durdum, kendi üstümü karaladım kimse göremesin diye. Sonra daha kalın yazdım kendimi. Sonra düşüyorum sandım biraz yamulunca üstüm başım. Oysaki sadece üşüyordum. Ve mevsimlerden kasımdı.. Ben bir noktayı her zaman eksik koyuyordum. Ve mevsimlerden soğuktu. Ben biraz üşüyordum. Ve iklimler duruyordu aslında yanı başımda. Giden ben değildim, sadece “zaman” benden daha hızlıydı o kadar.

Ama biliyordum ya tuz ile buz aynı şey değildi. Unufak ol-a-mazdı ikisi de örneğin. Tuz ile buzu aynı bardağa koydum ve ne olacak diye bekledim ben de. Kokladım. Deniz gibi kokmuyordu ama tadı deniz gibiydi. Derelerde yüzen balıkları düşündüm. Derelerde kasımda yüzen ve üşüyen balıkları. Oysaki sadece üşümüyorlardı, aynı zamanda koşuyorlardı ileriye doğru. Bir nehirde iki kere yıkanılmayacağını bilmiyorlardı ve işte bu yüzden tanrı onlara “balık hafızası”nı vermişti. Sonra tuz ile buzun aynı şeyler olmadığını anladım:

Buz eriyordu, su oluyordu. Tuz, hiçbir zaman su olamayacaktı. Cismin farklı halleri olmaya gebe idiler. Bir tencereyi tuz doldurup ocağın üstüne attım ve ısıtmaya başladım. Deneyin yavaş ilerlediğini [belki de ilerlemediğini, kimyacı değildim ki] gördüğümde vazgeçtim saate bakmaktan. Tuzu kokladım. Tuz gibi kokuyordu. Su, kokmuyordu. Su kokmazdı. Su görünmezdi. Su görünürdü. Hayır, su görünürdü. Su saydamdı. Su bardaktı. Su sürahiydi. Su kavanozdu. Su tencereydi. Su yağmurdu. Oysaki sadece üşüyordum. Düşüyor gibiydim.

Mevsimlerden kasımdı. Aylardan sonbahar. Son yazdıklarımın da üstünü çizmek istedim çünkü hiçbir şey anlamıyordum. Vazgeçtim. Mürekkebim bitiyordu. Bir arfini eksik yazmışım kelimenin. Önemsemedim. Silgi kullanmıyordum. Eksik bir şeyi silerek düzeltemezdim ya. Eksik bir şey zaten olmayan bir şeydi. Eksik bir şeyi silemezdim. Kendimi silemezdim. Silgi kullanmıyordum, evet. Tıpkı tanrı gibi. O da silgi kullanmayı sevmiyordu. Bu yüzden belki de ilgisizdim. Çünkü s koymayı unutuyordum bazen.

“________________” Beğendiğim yerlerin, işte böyle, altını çizmeye başladım. Sonra baktım geriye. Bomboş bir sayfa kalmış ellerimde. Tuz buz olmuş. Tuz: buz olmuş. Tanrım, tuz, nasıl buz olur? Yoksa aralarına virgül koymayı unutmuş insanların büyük bir hatası mı bu? Oysaki sadece küçük bir deneydi hayat. Oysaki sadece küçük bir kumardı, oynamamız gereken ama dahil olmayı bizim istemediğimiz… Oysaki balıklar doğru yöne doğru koşuyorlardı. Tek yanlış, dünyanın ters tarafa dönmesiydi. Tek doğru, _____________________!  


Tanrım, eğrisini bulmakta zorlanmadım ben, peki doğrusu neydi dünyanın?