Soruşturma: 2000 Sonrası Yayınevleri ve Yayın Politikaları

 

my 96 kapak görseli

(Mavi Yeşil 96. Sayı Kapak Görseli: “Üç Çark Bir İptal”, Yalçın Ece)

SORUŞTURMA: 2000 SONRASI YAYINEVLERİ ve YAYIN POLİTİKALARI *
Hazırlayan: İlker Aslan

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de edebiyat yayıncılığı her geçen gün ilerleme kaydediyor. Bugün, geçmişle kıyaslandığında çok daha fazla yayınevi ve bunun getirisi olarak da çok daha fazla kitap var piyasada. Bu durumun elbette olumlu olduğu kadar olumsuz sonuçları da var. Daha fazla yazarın kendini göstermesi için fırsat bulduğu yeni yayıncılık dönemi, zaman zaman piyasada bir kirlilik oluşup oluşmadığı sorusunu da gündeme taşıyor. Öte yandan yayıncılar artık sadece kitap basmakla değil aynı zamanda yayınevlerinin akıbeti için o kitapların bir şekilde okurla buluşması adına da ekstra çaba sarf ediyorlar. Çünkü, söz konusu yeni dünyada piyasa o kadar kalabalık ki yeni kitapların ufalanıp gitmesi, hatta görmezden gelinmesi işten bile değil. Bu yüzden her ne kadar teknoloji ile birlikte gelişen yayıncılık sektörü pozitif bir tablo çiziyor olsa da farklı yöndeki zorlukları da beraberinde taşıyor gibi görünüyor.

Bu yeni dünyanın yayıncıları meseleye nasıl bakıyordu peki? Bunu anlamak için Mavi Yeşil adına çeşitli yayınevlerinin genel yayın yönetmenlerine ya da editörlerine e-posta, Facebook ve/veya Twitter yoluyla ulaşmaya çalıştım. Aşağıda da görüleceği üzere ulaştığım yayınevlerinden Alakarga Yayınları adına Suat Duman, Aylak Adam Yayınları adına Kaya Tokmakçıoğlu, Alef Yayınevi adına Sinan Kılıç, Lemur Kitap adına Sedat Özgür ve MonoKL Yayınları adına Rasim Emirosmanoğlu soruşturmamıza zaman ayırarak katıldılar.

Öte yandan Encore Yayınları, Siren Yayınları, Okur Kitaplığı, Norgunk Yayınları, Pegasus Yayınları, April Yayınları, on8 Yayınları, Versus Kitap, Agora Yayınları, Kolektif Kitap, Panama Yayınları ve Postiga Yayınlarından ne yazık ki olumlu ya da olumsuz bir dönüş yapan olmadı. Bu yayınevlerinden bazılarının, gönderdiğimiz mesajı görmüş olmasına rağmen dönüş yapmadığını bilmek de kişisel olarak beni ayrıca üzdü. Bununla beraber Jaguar Yayınları, Raskol’un Baltası, Dedalus Yayınları ve Notos Yayınlarının anonim hesaplarından (Facebook, Twitter ve/veya e-posta hesapları) dönüş yapılacağına dair mesaj almamıza rağmen devamı gelmedi. Yine aynı şekilde Kırmızı Kedi Yayınlarından İ. Zeynep Konuralp dosyayı aldığını ve dönüş yapacağını belirtti ancak buradan da herhangi bir sonuç alınamadı. Son olarak Kadim Yayın Grubu adına mesajımıza dönüş yapan Serhat Buhari Baytekin, soruşturmamızın kapsamına değinerek katılmamalarının kendileri adına daha uygun olacağını nazik bir şekilde özür dileyerek belirtti.

Soruşturmamız kapsamında yayıncılara kurumsal kimlikleri, yayıncılık anlayışları, sansür/oto-sansür ve bu ülkenin edebiyatına olan bakışlarını ve yaklaşımlarını sorduk. Samimi bir şekilde cevap veren beş yayıncıya da dergimiz adına içten bir teşekkürü borç biliyorum. Katılan ve katılmayan bütün yayınevlerinin yolu açık olsun. En karanlık zamanlarda bile bizi kurtaracak tek şey olan edebiyat ve yazıya katkı sağladıkları için var olsunlar.

alakarga

  • Bütün imkân ve imkânsızlıkları bir araya getirdiğinizde, yayıneviniz Türkiye’de nasıl bir boşluğu dolduruyor? Kendinizi tam olarak ne şekilde tanımlıyor ve nerede konumlandırıyorsunuz?

 

Suat Duman (Alakarga Yayınları): Devletin boş bıraktığı ve/veya politik sebeplerle içini boşalttığı bir kültür ortamında nefes alıp veriyoruz. Yalnızca yayıncıların değil aklı kesen her bireyin temel sorunlarından biri sayılmalıdır, doğru ve bilinçli okumanın yollarının bulunması ve hızla yaygınlaştırılması gerekiyor. Tabii yalnızca devletin değil, kültür ortamımızdaki çoğu aktörün, bir boşluğu doldurmaktan ziyade, mevcut boşluğu genişleten tutum ve yaklaşımları olduğunu gözlemliyoruz. İşte biz de tam buradayız, Türkiye’nin ve hepimizin yaşadığı büyük bocalamanın tam ortasında. Bize ulaştırılmayanı, bizim gibilere ulaştırmaya çalışıyoruz. Yazarını bulamayan iyi okura yazarını götürmeye çalışıyoruz; okuruna ulaşamayan iyi yazarı okuruyla buluşturmaya çalışıyoruz.

 

Kaya Tokmakçıoğlu (Aylak Adam Yayınları): Aylak Adam, öncelikle modernist edebiyata ayrı bir önem atfediyor. Bu bağlamda Gyula Krudy gibi Türkçeye ilk defa kazandırılan bir yazarı da yayın planımıza almakla birlikte, Pessoa, Lawrence, Joyce, Pirandello, Svevo vb. yazarların çevrilmemiş yapıtlarını da yayımlıyoruz. Bununla birlikte dünya edebiyatında çok yetenekli genç kuşaklara mensup yazarlar var. Onlar da yayın programımızın bir parçasını oluşturuyor. Türkiyeli okur, zannediyorum her şeyden önce yayıncılıkta özen istiyor. Sizin, herhangi bir yapıta verdiğiniz değeri görmek istiyor. Dolayısıyla çevirisinden tutun kapak tasarımına kadar yayımladığımız her kitaba azami bir özen gösteriyoruz.

 

Sedat Özgür (Lemur Kitap): Yayınevimiz 2014 Ekim ayında kuruldu. İlk iki kitabımız Nisan 2015’te yayımlandı. Eylül ayında üçüncü kitabımızı yayımladık. Ekim ayından itibaren de her ay yeni bir kitap yayımlamayı düşünüyoruz. Yayınevi olarak yurt dışında yayımlanmış kurgu ve kurgu dışı kategorisindeki kitapları yayımlıyoruz. Küçük ve kendi imkânlarıyla kitap piyasasında tutunmaya çalışan birçok yayınevi gibi bizi de en çok döviz kurlarındaki artışlar etkiliyor. Şimdilik mümkün olduğunca belli edebi çizgideki kitapları listemizde bulunduruyoruz ve kendimize has bir çizgi yaratmaya çalışıyoruz. Yurt dışında yayımlanıp ülkemizde yayımlanmayan çok iyi kitaplar var. Özellikle bu kitapları araştırıp, burada okurlarla buluşturmayı amaçlıyoruz. Klasik edebiyat alanında da ilerleyen süreçte bazı planlarımız var. İlk kitabımız “Damların Efendileri – On üç Kedi Hikâyesi” bu alanda yayımladığımız ilk kitap olması açısından bizim için çok önemliydi. Kitaptaki birçok hikâye ilk kez Türkçeye çevrildi. Bunun gibi listemizde çok kitap var ve her birini zamanı geldiğinde yayımlayacağız.

 

Sinan Kılıç (Alef Yayınevi): Alef başta roman olmak üzere çağdaş dünya edebiyatından metinler yayımlıyor. Metinler arası klasikler de yayım çizgimize uymaktadır. Yeni metinler bulmaya çalışıyoruz. Okura yeni bir yazar keşfetme heyecanını yaşatacak metinler. Keşfedilmiş, büyüklüğü kabul edilmiş, zaten geniş bir okur kitlesine sahip olmuş metinler bizim alanımıza girmiyor. Tirza, Şumanların Gelini, Sonny Boy, Yağmur Durmadı, Köpekbalığı Metinleri, Centuria, Netame, Öğlen Kadını, Animal Triste ve en son yayımladığımız İtiraf Ediyorum yeni metin olarak okurların dikkatini çekmeyi başardı. Yayın hazırlıklarının büyük kısmını kendimiz yapıyoruz. Dışarıdan editoryal destek almamız gerektiğinde mesleğin ustalarıyla çalışıyoruz. Çeviri kalitesi ve titiz bir yayın hazırlığından taviz vermiyoruz.

Rasim Emirosmanoğlu (MonoKL Yayınları): Öncelikle sorularınız için yayınevim adına teşekkür ederim. Bu soruya yanıt verebilmek adına biraz MonoKL Yayınları’nı tanıtmam gerekecek sanıyorum. MonoKL, diğer bir adıyla Mono Kurgusuz Labirent, bir düşünce dergisi olarak 2007 yılında yayın hayatına başlayıp adını, özellikle felsefe ile ilgilenen kitleye, hızla duyurdu. Bu dergi daha sonra felsefe ağırlıklı bir yayınevine evrildi. Şimdilerde ise edebiyat kitapları da yayımlayan ve her iki alanda da varlığını sürdüren bir yayınevi niteliğinde. MonoKL Yayınları bağımsız bir yayın politikasıyla, tamamıyla kendi tercihleri ve vizyonu ışığında ilerliyor. Felsefe kanadımız özellikle az satmasına kesin gözüyle bakılan değerli ve çağdaş felsefi eserleri Türkçeye kazandırmak ve okur kitlesini bu kitaplara yönlendirmek hedefinde ve uğraşında. Edebiyat kanadımız ise tamamen bizim beğendiğimiz kitapları okurlarla paylaşma isteğimizden doğdu diyebiliriz. Bir öğrenci topluluğu olarak çıktığımız bu yolda iddiamız oldukça mütevazı: MonoKL beğendiği, değerli bulduğu ve okunması gerektiğini düşündüğü kitapları yayımlayan, bağımsız bir yayınevi.

 

alef kitap

  • M. Bernstein, “Kapitalizmde bütün üretim piyasa içindir; mallar insan ihtiyaçlarını ve arzularını karşılamak için değil, kâr elde etmek için, daha fazla sermaye edinmek için üretilir” diyor. 2000 sonrası, tam da böyle bir ortamda bulunan ve mücadele eden yayıneviniz, bu sözün ne kadar uzağında ya da yakınında? Kapitalizm ve kültür endüstrisinin kitabı getirdiği bu noktada kaçınılmaz olarak var olan üretim-tüketim ilişkisi, yayın politikanızı ne kadar etkiliyor?

 

Suat Duman (Alakarga Yayınları): Türkiye bahsettiğiniz piyasa koşullarının dışında değil -şansımız belki de, tam ortasında da değil. Biraz geç kalmışlığın etkisiyle biraz da geleneksel yapının korunuyor olmasından, kendinizi “kâr elde etmek için, daha fazla sermaye edinmek için üretilir” cümlesindeki boğucu nesnellikten kurtarabiliyorsunuz. Diğer taraftan bu tespitin Türkiye’de bir karşılığı da var ne yazık ki. Tüm o çoksatarlara, kapak tasarımlarından, isimlerine, içeriklerinden, tanıtım pazarlama yöntemlerine dek bakınız, orada kâr ve sermaye birikimi dışında bir hedef bulamazsınız. Bize gelince, Bernstein’in tanımladığı durum bizim pratiğimizle çakışmıyor. Bugüne dek yayınladığımız her kitabı olabildiğince çok okura ulaştırmak için bütün gücümüzle çalıştık. Çünkü bastığımız her kitabın bu çabayı hak ettiğini biliyoruz. Başladığımız yerdeyiz ve böyle iyiyiz.

Kaya Tokmakçıoğlu (Aylak Adam Yayınları): Piyasanın içindeyiz elbette. Onun içinde eyliyoruz, daha doğru olacak bir ifadeyle. Tekelleşme yönünde atılan adımlardan tutun, dağıtımcıların kârı maksimize eden yaklaşımlarına kadar birçok farklı şeyle mücadele etmek zorundasınız. İki yıldan fazla bir zaman önce yola koyulurken bunların elbette bilincindeydik. Bununla birlikte bugüne kadar yayın politikamızdan taviz vermedik. Hiçbir zaman yayımlamak istediğimiz bir kitap, acaba çok satar mı, diye düşünmedik. Okurunuzu yarattıktan ve peşinizden sürükledikten sonra gerisi geliyor, sanırım.

Sedat Özgür (Lemur Kitap): Bir önceki maddede bahsettiğim gibi küçük ve belli sermayeyle kitap sektöründe tutunmaya çalışan yayınevlerinin ortak derdi devletten yeterli desteği görememek. Bu normal olarak birçok yayınevinin yayımladığı kitaplarda değişime neden olabiliyor. Bizim için de aynı şey söz konusu. Yayımlamak istediğimiz ancak satış kaygısıyla yayımlamaktan vazgeçtiğimiz birçok kitap var. Bu konuda da yayınevi olarak ince eleyip sık dokuyoruz. Özellikle kitaplarımızın çevirisine ve daha sonrasındaki editör katkısına çok önem veriyoruz. Bizim için en önemli konu çevirinin kalitesi. Mümkün olduğunca kendi tarzında iyi işler çıkartan genç çevirmenlerle çalışıyoruz. Kitaplarımızın kapak tasarımları da bizim için olmazsa olmazlardan.

Sinan Kılıç (Alef Yayınevi): Yayınevini kurduğumuz 2006 yılının hemen ardından yayımladığımız kitapların ticari başarı sağlayamayacağı ortaya çıktı. Buna rağmen finans sorununu çözmek için satış imkânları araştırmak yerine teknik becerilerimizi geliştirmeyi tercih ettik. Piyasada rekabet çok arttı. Büyük sermayeli yayınevleri satış yapan ya da yapmayan ne varsa el atmaya başladı. Onların daha ilk başta gözden çıkardıkları editör, çevirmen, redaktör gibi nitelikli emeklerden bizim feragat etmemiz söz konusu değil.

Rasim Emirosmanoğlu (MonoKL Yayınları): Biz, yayımladığımız onlarca çağdaş felsefe kitabıyla bu çizginin hayli uzağında duruyoruz dersem yanlış olmayacaktır sanıyorum. Düzenlediğimiz uluslararası ücretsiz konferanslarda eserlerini çevirdiğimiz filozofları ve yazarları okurlarımızla elimizden geldiğince buluşturmaya çabalıyoruz. Bu noktada Türkçe felsefe üretimine katkıda bulunmak gibi bir misyonumuz var. Genel yayın yönetmenimiz Volkan Çelebi’nin de her zaman vurguladığı gibi, düşünce yalnızca yazıyla gelmiyor, kanlı canlı karşımıza çıktıklarında filozofların düşüncelerine jestleri, sesleri ve bakışları da ekleniyor. Bu konferansların Türkçe okurları ve potansiyel düşünürleri için eşsiz deneyimler olduğunu düşünüyoruz. Soruya net bir cevap verebilmek adına; elbette ki ister istemez bu şartların içinde yer alıyoruz ancak aynı zamanda da sistem ve rutin olarak tüm bunların uzağında bulunmaya gayret ediyoruz. Yapı olarak da bir işveren ve işçi sistemimiz var diyemem, çünkü MonoKL bir grup arkadaşın ayakta tuttuğu ve yaşattığı bir topluluk.

aylak adam

  • Yakın zamanda Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından Türkiye’nin çeşitli illerinde “Yayınlama Özgürlüğü Yolunda” adında bir proje gerçekleştirildi. En önemli konu da sansürdü. Burada hemen akla birkaç yıl önce Ayrıntı Yayınları’nın Chuck Palahniuk’un Ölüm Pornosu adlı kitabını piyasaya sürmesi ve kitabın “müstehcen” olduğu iddiasıyla mahkemelik olması geliyor. Peki, sansüre karşı sizin yayınevinizin duruşu nedir? Bir eseri yayımlarken sansüre uğrar mıyım kaygısı oluşur mu? Türkiye’de edebiyatın sansürle sık sık yüz yüze geldiğini düşünüyor musunuz?

 

Suat Duman (Alakarga Yayınları): Sansür, Türkiye yayıncılarının tarihidir. Fakat kültür mücadelesi biraz da böyle veriliyor. Bir kitabı yayınlayıp kenara çekilemiyorsunuz. Çünkü her kitap insanların, toplumun önüne, masasına, gündemine, hayatının orta yerine bırakılmış yeni bir fikirdir. Onun yarattığı ve yaratacağı her tartışmayı göğüslemeniz gerekiyor. Türkiyeli yayıncıların bu konuda iyi sınavlar verdiğini düşünüyorum. Fedakâr ve cefakâr yayıncılardan, direngen yazarlardan el almış bulunuyoruz. Biz yayınevimize gelen dosyalarda öncelikle metnin edebi niteliğine bakıyoruz. Bu yönüyle, en azından bizim kurulumuzu geçen bir dosyanın basılmaması için bir neden göremiyorum.

Kaya Tokmakçıoğlu (Aylak Adam Yayınları): Sansürün bizim ülkemizde toplumsal tarihi sanılandan daha da eskilere gidiyor, sanıyorum. Bununla birlikte buna karşı girişilen cesur hamleler, örgütlenmelerin tarihi de bir o kadar eski. Baskı karşı tezini yaratmakta kesinlikle gecikmiyor. En basitinden 2. Abdülhamid devrini düşünebilirsiniz. Sansür elbette kabul edilemez. Bu anlamda bir evrensellikten bahsedebiliriz. Bir eseri yayımlarken yazarın niyetinin ne olduğuna dikkat etmeye çalışıyoruz açıkçası. Örneğin hiçbir biçimde “ahlakçılık” yapmıyoruz. Sansüre uğrarım kaygısı da taşıdığımız söylenemez. Zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok çünkü.

lg8H5xkB

Sedat Özgür (Lemur Kitap): Türkiye’de sansür her alanda uygulanıyor. İnternet, televizyon, sinema ve tabii ki edebiyat. Bu baskıyı kırmanın en temel yolu da en azından edebiyat konusunda yayıncıların bir çatı altında toplanmaları ve bu baskıyla hep beraber baş etmeleridir. Ama her alanda olduğu gibi bu alanda da birlik olmak ülkemizde ütopyadan öteye geçemiyor. Yayıncılar bu baskıyla baş başa bırakılıyor. Kitaplarımızı ben ve iki arkadaşım seçiyoruz. Şu âna kadar seçtiğimiz ve yayımlayacağımız kitaplardan sansüre takılacağını düşündüğümüz bir kitap yok. Seçerken de bu kitap sansüre takılır, bu takılmaz diye bir kriterimiz yok. Bizim için en önemli kriter kitabın okuyucuyu ve bizi tatmin etmesi.

Sinan Kılıç (Alef Yayınevi): Sansüre uğrama ya da baskıyla karşılaşma kaygısı tabii ki duyarız. Ama bu bizi oto-sansüre götüremez. Türkiye’de baskı ve sansür o kadar sıradanlaştı ki bir kitap mağazasının satın alma görevlisi bile kitabınızı sakıncalı bulup mağazasında sergilemeyebiliyor. En kötüsü de bu: Mahkemelik olmuşsanız hiç olmazsa bir yasağın mağduru ilan edilirsiniz. Kitabınız mağazaların satın alma görevlilerinde, gazete kitap eklerinin editörlerinde, kapağında, isminde ya da içinde bir gerekçeyle yasaklama izlenimi uyandırırsa, bu sansürü siz kendiniz bile duymayabilirsiniz. Gerekçeler de hiç olmadığı kadar çoğaldı: Din, siyaset, cinsellik, eşcinsellik, Atatürk/Cumhuriyet, bölücülük, ordu, millet, bayrak, terör vs. Bunlardan herhangi birinden birilerinin hoşuna gitmeyecek bir şekilde söz etme riski var ve ancak bir bitki bunlardan herhangi birisiyle ilgili bir düşünceyi kafasında taşımaz.

Rasim Emirosmanoğlu (MonoKL Yayınları): Henüz tehlikeli olabileceğini düşünüp vazgeçtiğimiz bir eserle karşı karşıya kalmadık. Ama gerek Ayrıntı Yayınları’nın gerekse Sel Yayınları’nın dâhil olmak zorunda kaldığı sansür davalarına yayıncılara destek olmak adına biz de bizzat katıldık yahut destek verdik. Yayıncıların bu devirde bu türden sansür davalarıyla karşı karşıya kalmalarının gerçekten büyük bir rezalet olduğunu düşünüyorum. Sansür davalarının sayısında artışlar olabilir, ancak bu davaların gerçek yayıncıları bezdirebileceğini düşünmüyorum. Biz bir kitabı yayınlarken onun yayın çizgimize uygun bir kitap olup olmadığına dikkat ediyoruz yalnızca. Eğer uygun bulmuşsak, hiçbir kaygı taşımadan o kitabı yayımlıyoruz ve bundan sonrasında da yayımlamaya devam edeceğiz.

monokl

  • Yayınevi sayısının günden güne artmasıyla Türkiyeli yazarlar da kendilerine yazdıklarını yayınlatmak için daha geniş imkânlar buluyor. Bu ülkede yayın yapan bir yayınevi olarak, yerli edebiyata bakışınız nedir? Kendinizi, Türkiye edebiyatının (öykü, roman veya şiir özelinde) neresinde görüyorsunuz? Yayın politikanızda Türkiye edebiyatına ne kadar yer açıyorsunuz?

 

Suat Duman (Alakarga Yayınları): Alakarga’nın kuruluş düşüncesinde yerli yazarlara öncelik vermek hep vardı. Yerli yazarlardan uzak duran bir yayınevinin yayın dünyamızın gelişmesine de bir katkı sağlayamayacağını düşünüyorum. Yerli, genç yazarlara kapılarımız sonuna kadar açık. Sadece önümüzdeki dönemde daha seçici davranacağımızı söyleyebilirim. Bugüne dek yayınladığımız kitapların büyük kısmı, yerli yazarların ilk kitaplarından oluşuyor. Bu kitapların da birçoğu önemli ödüllere değer görüldüler. Bu yönüyle Alakarga yerli öykü ve roman yayıncılığında üzerine düşeni yapmaktadır diyebilirim.

Kaya Tokmakçıoğlu (Aylak Adam Yayınları): Her şeyden önce Türkçenin gelişmesi açısından yerli edebiyatın desteklenmesi kaçınılmaz. Birçok yayınevinde olduğu gibi bize de çok sayıda yerli dosya başvurusu oluyor. Fazlasıyla titiz ve seçici davrandığımızı söyleyebilirim ki bugüne kadar yayımladığımız Türkçe eserlerin oranına bakıldığında ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır. Şiir, kesinlikle çok önemli bir türdür. Aylak Adam’ın kısa ve orta vadede şiir yayıncılığında olmayacağını söyleyebilirim. Bu başka bir mesainin konusu açıkçası. Benzer şekilde de başvuran dosyaların çoğunluğu öyküler toplamından oluştuğu için bugüne kadar fazla roman yayımlamadığımızı da bir kenara not edeyim.

Sedat Özgür (Lemur Kitap): Yayınevi olarak çeviri eserleri yayımlamak için yola çıktık. Fakat tamamen yerli yazarlara da kapımız kapalı değil. Hemen hemen her gün yerli yazarlardan dosyaları inceliyoruz. Bugüne kadar bizi tatmin edecek bir dosyayla karşılaşmadık. Eğer inandığımız bir dosyayla karşılaşırsak da yayımlamaya tereddüt etmeyiz.

Sinan Kılıç (Alef Yayınevi): Yeni, farklı ve kesinlikle “edebi” olan metinleri yayımlıyoruz. Neyin edebi neyin edebi olmadığına dair ölçütümüz bir izahat düzeyindedir: Yayınevimize gönderilen onlarca—piyasaya çıkan yüzlerce ve bazen de best-seller olan onlarca—metin arasında kendi yayımladığımız kitabın arkasında durabilmek. Ticari başarı kazanmak uğruna vasatlık üretimine katkıda bulunmamak, “edebi” metin arayışını sürdürmek.

Rasim Emirosmanoğlu (MonoKL Yayınları): Şimdiye kadar Türkçe edebî bir eser yayımlamadık ancak bu konuyla ilgili çalışmalarımız sürüyor. Elimize ulaşan metin dosyalarını titizlikle inceliyoruz. Özellikle 2016 yılının ikinci yarısı için değerlendirmeyi düşündüğümüz birkaç eser var.  MonoKL olarak Türkçe edebiyata bakış açımız, dünya edebiyatı kitaplarımız için geçerli olan yayınevi prensiplerinin aynılarıyla şekilleniyor. Çabamız, okurunu bulması gerektiğini düşündüğümüz kitapları yayın dünyasına kazandırmaktan yana.

_____________________________________________
* Bu soruşturma Mavi Yeşil Dergisi Kasım-Aralık 2015 tarihli 96.sayısında yayımlanmıştır.

my96

 


Yarası içinde öyküler: “Derdin İncinmesin”

derdin-incinmesin-

Mustafa Orman’ın ilk öykü kitabı Derdin İncinmesin, Everest Yayınları tarafından piyasaya sürüldü. Derdin İncinmesin, yazarın ilk kitabı… Yalnız bunun bir ilk kitap olduğunu bilmeyen okurların, öyküler aracılığıyla bu bilgiye varmaları epeyce zor olabilir. Çünkü kitaptaki öyküler, bir ilk kitap için pek de ‘acemi işi’ gibi durmuyor. Belli ki üzerinde düşünülmüş, kafa yorulmuş, ince elenip sık dokunulmuş öyküler bunlar.

“Kitabı eline alıp hiçbir zaman okuyamayacak olan anneme…” ithafıyla açılan kitap aslında daha en baştan derdini de belli ediyor gibi. Bu ülkede kimler, neden bu satırları okuyamıyor sorusunun cevabını aşağı yukarı hepimiz tahmin edebiliyoruzdur. Tıpkı Mustafa Orman’ın kitabı gibi, bu yazıyı da okuyamayacağını biliyoruz hatta o kimselerin. Yani aslında daha ilk sayfadaki ithaftan bile kitaptaki öykülerin derdini anlıyoruz biraz.

Derdin İncinmesin’de Mustafa Orman’ın en önemli meselelerinden biri devlet-halk ilişkisi. Devlet, çoğu zaman, bir otorite figürü olarak karşımıza çıkıyor öykülerde. Tokat atmayı seven, somurtkan, öfke dolu, dediğim dedik bir otorite bu. Tıpkı ataerkil toplumların “aile reisi” olan babalar gibi. Öyle ki Günlüğe Düşmüş Cenin öyküsünün ilk cümlesi bile bu ilişkiyi gösteriyor bize: “Baba dediğin nedir ki, ayaklı devlet…” Bu otorite ile hesaplaşmaya çalışan bireyin toplumdaki yerini, sadece bir “insan” olarak gerçekleştirmeye çalıştığı var oluş serüvenini ve ayakta kalmaya çabalamasını görüyoruz öykülerde. Sadece vasat bir bireycilik değil Mustafa Orman’ın yaptığı. Onun bireyi, yeri geliyor bir halkı temsil ediyor; yeri geliyor toplumun kendisi oluveriyor. Bu yüzden modern dünyanın kent hayatı içerisine sıkışmış bireylerini görmüyoruz öykülerde çoklukla. Kadrajı biraz daha sağa ve aşağıya çeviriyor Mustafa Orman ve görmezden gelinen ne varsa göstermeye çalışıyor okura.

Belli ki toplumda acı çekmiş, derdi olan, çilesi sırtında gezen birilerini anlatıyor Mustafa Orman bize. Devletin ellerinin hiç eksik olmadığı coğrafyaların öykülerinde, belki de bilerek o coğrafyaların ismini hiç zikretmiyor. Derdini, meselesini okurun gözüne sokmuyor. Bilge Karasu’nun Gece’sindeki kapalılık kadar olmasa da okuru yormadan alacakaranlık bir çizgide seriyor anlatacaklarını gözler önüne. Yani, aslında öykülerin meselesinin ne olduğu bilinse de yer yer kapalı bir anlatım kurarak aktarıyor söyleyeceklerini. Diş öyküsündeki mizahi dili sayesinde, devlet ile halk arasında kurduğu o garip köprünün gülümsenebilecek bir yönünü de gösteriyor okura Mustafa Orman. Bu yüzden öykülerdeki yarayı içinizde hissedebiliyor, yeri gelince bütün dertlere rağmen tebessüm edebiliyorsunuz öyküleri okurken. Bunun en önemli sebeplerinden biri de Mustafa Orman’ın o derdi gerçekten içinde taşıyor olması olabilir diye düşünüyorum.

Sosyokültürel aidiyet, özellikle toplumcu edebiyat yapan yazarlar için önemli bir dayanak noktası. Bir coğrafyaya, bir geleneğe, bir kültüre ait olmak; ona dair herhangi bir şey anlatırken de o anlatımın dokusunu daha sahici yapıyor bana kalırsa. Bu yüzden Mustafa Orman da hiçbir şeyi tesadüfen yazmıyor. Güvercini Bileğinden Öp öyküsünde geçen “Nerede duruyorsa, oraya benziyor insan.” cümlesi, mekân ile insanoğlu arasındaki bağı gösteren en net ve sert cümlelerden biri. Sanki bir yandan da Edip Cansever’e selam duruyor Mustafa Orman; Mendilimde Kan Sesleri’nde İnsan yaşadığı yere benzer / O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer” diyen Edip Cansever’e… Herkes gibi, onun da kendini ait hissettiği bu kültürel ve coğrafi arka plan, öykülerine de yansıyor ve böylece öyküler daha vurucu bir şekle bürünüyor, okura daha yakından temas ediyor. Bir dert ki içinde büyüyor insanın, bir yara ki kapanması mümkün olmuyor.

Kurduğu kendi has dil, yapaylıktan uzak anlatımı; başta da söylediğim gibi, üzerinde çalışılmış, kafa yorulmuş, aceleye getirilmemiş öyküler olması Derdin İncinmesin’deki öyküleri ve Mustafa Orman’ın öykücülüğünü özgün kılan etmenler. Birileri öldürülüyor, birileri yok sayılıyor, birileri itilip kakılıyor öykülerde. Alıp götürülenler ve geri gelmeyenler oluyor bir sayfada; başka bir sayfada her daim ölümü beklediği için cenaze matemine hiç ara vermeyen birisi… Öyküler zaman zaman altından kalkılamayacak bir hüzne dönüşüyor. Yumruk gibi oturuyor okurun boğazına. Son sayfada ise sanki bütün kitap boyunca sürdürdüğü ağır havayı dağıtmaya çalışırcasına güldürüyor bu sefer okuru. Hasılıkelam bir ilk kitap olması bağlamında, konumunun hakkını fazlasıyla veren öyküler var Derdin İncinmesin’de. Arka kapakta da belirtildiği gibi: “Umudu dürten, umutsuzluğu yatıştıran hikâyeler.”

_________________________________________
* Bu yazı 27 Mayıs 2016 tarihinde edebiyathaber.com sitesinde yayınlanmıştır. Eebiyat Haber üzerinden yazıyı görmek için BURAYI tıklayınız.


EDEBİYAT/KİTAP BLOGLARI

(Görselleri, tıklayarak büyütebilirsiniz…)

 

KİTAPLAR EKRANA YANSIRKEN: EDEBİYAT/KİTAP BLOGLARI

Yazı, ilk ortaya çıktığı zamandan bugüne, önemini kaybetmeden sürdürdü. Yazının iki kapak arasına girmiş hali olan kitaplar, bundan on yıllar sonra da bizlere bir şeyler söylemeye devam edecek belli ki. Dijital çağ ile birlikte kitabın nefes aldığı sahalar da çeşitlendi, arttı dersek yanlış olmaz. Kitap artık sadece iki kapak arasında değil, parlak ekran ışıkları altında da var olmaya başladı. Bilgisayarların, tabletlerin ya da e-reader’ların pil ömrünün aksine, kitaplar tükenmeyen ömürleri ile var olmaya devam edecekler belli ki.

Bilgisayar çağı kitaplara sadece yeni bir var oluş alanı sunmadı. Bununla birlikte onların yaygınlığına, bilinirliğine, tanınırlığına da katkı sağladı ve sağlamaya da devam ediyor. Fazla değil, bundan on yıl öncesinde (belki çok daha az) kitaplarla ilgili web siteleri ve blog sayfaları bu kadar yaygın değildi. Ama bugün en amatör okurlar bile kendi beğendikleri kitapları tanıtabilecek, altını çizdikleri sayfaları başkalarıyla paylaşabilecek imkânlara sahip. Artık odak noktasını kitabın oluşturduğu blog sayfası açmak o kadar da zor değil. Haliyle bu durum, kitabın popülaritesini de artırıyor sürekli olarak. Özünde, son derece naif bir tutum barındıran bloggerlık “tık sayısı” arttıkça kendi gelişimini de kendisi sağlıyor bana kalırsa. Kişisel blog sayfaları kadar kolektif çalışmaların ürünü olan sayfalar da bir hayli yaygınlaştı. Kitaba yaptıkları katkının değeri her zaman tartışmaya açık olsa da farklı mecralara ve insanlara kitabın bizatihi kendisini ulaştırması açısından büyük bir çaba olarak görüyorum kitap bloglarını. İnternet çağının kitaba sunduğu bu önemli katkı, gelecekte yerini neye bırakacak bilinmez ama insanların kitaba ulaşması çabası hiçbir zaman yaygınlığını kaybetmeyecek gibi görünüyor.

***

Neokuyorum.org
Ne Okuyorum? yakın zamanda kurulmuş, kolektif çabanın ürünü olan bir blog sayfası. Herhangi bir yayınevinin uzantısı olmadıklarını kendilerini tanıtırken özellikle vurgulayan oluşumun kapısı, aslında eli kalem dili kelam tutan herkese açık desek yanlış olmaz. Oluşumda yer alan yazarların pek çoğu farklı mecralardan da tanınan isimler. “Ne Okuyorum?”da ele alınan çalışmaların içeriği ise tam olarak isminde anlattığı gibi. Öykü, roman, şiir, deneme, inceleme, eleştiri vb. pek çok türde kitaplar inceleniyor. Bunlar incelenirken herhangi bir sınırlayıcı unsur da yok. Yazıların kimi kısa kimi uzun… Metni ele alan yazar ne söylemişse, okuduğu kitap hakkında ne düşünüyorsa olduğu gibi aktarılıyor. Herhangi bir tür kısıtlaması da yok, yeter ki kitap olsun. Bunun dışında, muadil sayfalardan aşina olduğumuz “test” köşesi de kendi edebiyat bilginizi sınamanız açısından hem eğlenceli hem de bilgi verici bir köşe olarak düşünülmüş. Ancak çok küçük bir eleştiri yapacak olursam; sayfa, içeriğine kıyasla oldukça amatör görünüyor tasarım olarak. [1] Arka plandaki siyah fon, okuru ne kadar içine çekiyor bilinmez. İnternet ortamında görselliğin, içeriğin bir adım önünden yürüdüğü yadsınamaz bir gerçek. Alelade bir şey ararken bile gezindiğimiz sayfalar öncelikle görselliği ile dikkatimizi çekiyor genelde. Bu anlamda Ne Okuyorum? ekibinin hazırladığı güzel içeriğin daha fazla görünür olması adına görselliğe/tasarıma biraz daha özen göstermeliler diye düşünüyorum. Bununla beraber okura ulaşma adına da sosyal medyanın imkânlarını sonuna kadar kullandıklarını söylemek gerek. Henüz taze bir sayfa olan Ne Okuyorum? zamanla daha da büyüyecek ve daha fazla okura ulaşacak gibi…

[1] Bu yazı yazıldığı sırada Neokuyorum.org henüz sayfasının tasarımını değiştirmemişti. Şimdiki hali son derece profesyonel ve hoş görünüyor. Dolayısıyla bu tasarımla ilgili yaptığım eleştiri de geçerliliğini kaybediyor. Yine de metni yazdığım günkü haliyle yayınlamayı uygun gördüğüm için değiştirmediğimi belirtmiş olayım.

 

Egoistokur.com
2011 yılından beri aramızda olan Egoist Okur, geçen zamanla birlikte kendini bir hayli geliştiren blog sayfalarından. Sayfanın odak noktası tabi ki kitap. Ama bazı gazetelerin kitap ekleri gibi dar alanda kısa paslaşmalar yapmıyorlar. Sayfada, kitaplar hakkında yazılmış yazıların yanında, edebiyat ve daha geniş bakarsak sanat dünyasından haberlere de ulaşmak mümkün. “Yangında İlk Kurtarılacaklar”, “Bir Zamanlar Teknoloji”, “G Noktası” gibi bölümlerle de kendi tarzını yansıtan bir çizgi oluşturmuş durumda Egoist Okur. Sayfanın bana kalırsa en özel ve önemli bölümlerinden birisi de röportajlar kısmı. Sadece edebiyat dünyasından değil, sinema, müzik ve sanatın farklı dallarından olan insanlarla yapılan röportajlar da sayfanın bir başka zenginliğini oluşturuyor. Bu tip sayfaların konumunu belirleyen en önemli ölçütlerden biri de güncellik meselesi. Egoist Okur, sık sık güncellenen bir sayfa, bu yüzden de gündemden pek düşmüyor. Sayfaya ilk kez tıklayanlar için belki biraz karışık gelecek tasarım, birkaç ziyaretten sonra basit bir el alışkanlığına dönüşüyor. Nerede ne olduğunu hemen buluyorsunuz. Twitter’da 15 bin, Facebook’ta 25 bine yakın takipçisi olan Egoist Okur için, bir kitap bloğundan bir adım fazlası desek yanlış olmaz sanırım.

 

Kitaplıkkedisi.com
Her şeyden önce ismi ile bana Bilge Karasu’yu (Ne Kitapsız Ne Kedisiz) hatırlatan Kitaplık Kedisi, uzun zamandır bir kitap bloğu denince ilk akla gelen isimlerden biri. Son derece sade, ziyaretçisini bu anlamda yormayan bir tasarımla okurun karşısına çıkıyor Kitaplık Kedisi. “Kitap, sanat, müzik, film… Hayatı güzelleştiren her şey!” sloganıyla var olan sayfa, bu sloganın büyük ölçüde hakkını veriyor aslında. Kitaplarla, edebiyatla ilgili belli başlı haberlere ulaşabileceğiniz sayfanın bence en ilgi çekici köşelerinden birisi “Kitap Dekor” başlığı altında derledikleri kütüphaneler ve kitaplıklar. Kitabın sadece okunan değil aynı zamanda yaşanan bir nesne olduğunu görmemize bir kere daha yardımcı oluyorlar böylece. Filmlerle, müzikle ve sanatın çeşitli alanlarıyla ilgili çalışmalara da yer veren sayfanın tabi ki odak noktasını yine kitap oluşturuyor. Sadece yeni çıkan kitaplarla ilgili değil, aynı zamanda kıyıda köşede kalmış, belki bazılarımızın dikkatini bile çekmemiş olan kitaplarla birlikte, artık klasikleşmiş ve başucu kitabı dediğimiz kategoride yer alan kitaplarla ilgili yazılara ulaşmak da mümkün Kitaplık Kedisi’nde. Yalnız bu kadar zengin içeriğine rağmen sosyal medyayı ne kadar aktif kullanıyorlar, sayfa ne kadar tıklanıyor bilemiyorum. Oldukça eski bir sayfa olmalarına rağmen Ekşi Sözlük’te bile (bu bir kıstas değil mutlaka ama dikkatimi çektiği için yazıyorum) haklarında üç entry girilmiş. Okurla aradaki iletişimi kurmak için sosyal medyanın etkisinin hafife alınamayacağını düşünürsek, zengin içeriklerine rağmen takipçi sayılarının sınırlı olduğunu düşünüyorum. Yine de iyi işler okurun gözünden kaçmaz. Kitaplık Kedisi de oldukça iyi işler yapan bir sayfa. Hak ettiği değeri bulduğuna eminim.

 

 

Kitapveyorum.com
Kitap ve Yorum, bir kitap bloğu deyince aklınıza ilk gelen şey neyse tam olarak onu temsil ediyor. Çok geniş bir yazar/eser yelpazesinin yer aldığı sayfada, kitaplara dair kısa yazılar yer alıyor. Yazılar genel olarak tanıtım amaçlı yazılmış. Tabi ki yazan kişinin yorumlarını da içeriyor bu tanıtım yazıları. Yazılar uzun ve ayrıntılı değil içerik olarak. Bu anlamda eleştiriden ziyade tanıtım olduğunu yeniden vurgulamak gerek. Bununla beraber her yazının sonunda, hemen hemen bütün bloglardan aşina olduğumuz, okuyucu yorumları kısmı mevcut. Bu kısma gelip dilerseniz ilgili metne veya kitaba dair olan yorumlarınızı, eleştirilerinizi veya yapmak istiyorsanız ekleme/çıkarmalarınızı yapabiliyorsunuz. Kitap ve Yorum‘un bir amacı da aslında ele aldığı kitabı tartışmaya açmak. Yani bir bakıma yorumun yorumunu yapmak… Türk ve dünya edebiyatından çok çeşitli yazarlara ev sahipliği yapan Kitap ve Yorum, içeriği genel olarak edebiyat metinlerine odaklamış olsa da sayfada farklı alanlardaki (sosyoloji, psikoloji, hobi, felsefe vb.) kitap yorumlarına da ulaşmak mümkün. Son derece sade bir tasarıma sahip olan blog, farklı başlıklarda A’dan Z’ye sınıflandırdığı yazarlar ve eserlerle de sayfayı ziyaret edenlerin işini bir hayli kolaylaştırmış gibi görünüyor. Günlük tık sayısını bilmiyor olsam da daha fazla okurun bu sayfayı ziyaret etmesi gerektiğini düşündüğümü de söylemeliyim.

___________________________________________________

Arka Kapak Dergisi, Nisan 2016, Sayı:7
Metnin dergide yayınlanan hali görsellerdeki gibidir.


Alıntı Defterim: Clarice Lispector –Yıldızın Saati

clarice_lispector

 

Bu dünyada ne varsa bir evetle başladı. Bir molekül bir başka moleküle evet dedi, böylece yaşam doğdu.

*

Sonsuzluk her şeyin tam bu anki durumudur.

*

İnsanın her şeyi bilmesi gerekmez; bilmemek onun yaşamının önemli bir parçası oldu.

*

[…]
-Neden öldü?
-Hiçbir şeyden. Gücü tükendi.

*

Bir kişinin yüzü en önemli şeydir çünkü onun ne düşündüğünü ele verir.

*

[…]
-Öldüğüm zaman kendimi çok özleyeceğim.
-Saçma, öldüğün zaman ölü olursun, işte o kadar.

*

Düşünmenin meyve vermesi gerekmez. Düşünme kendi başına bir amaç olabilir.

*

En gerçek şeyin varlığını bile kimse kanıtlayamaz ama önemli olan inanmaktır.

*

Gerçek, açıklanamaz bir iç bağlantıdır hep. Gerçek bilinemez.

*

Yaşamak lükstür.

*

Tanrı bir gün yeryüzüne inse büyük bir sessizlik olurdu. Sessizlik varsa, artık düşünce düşünülemez.

*

Yıldızın Saati


Bir “Aylak Adam” Projesi: C.’yi Anlamak

aylak-adam-yusuf-atilgan

Bir “Aylak Adam” Projesi: C.’yi Anlamak *

Walter Benjamin, Pasajlar’da sıkça geçen “flanör” kavramı için, “Kalabalık içerisinde yaşayan bir terk edilmiş kişidir,” ifadesini kullanır. Benjamin’in tanımının temel noktası “kalabalık” vurgusunda yatar. Flanör, yani dilimizde yaygın kullanılan yaklaşık anlamıyla “aylak”, aslında “sokaktaki insan” olmak demektir. Yalnız “flanör” ya da “aylak”ın var oluş alanı alelade bir yer değil, yukarıda da belirtildiği gibi kalabalıkların arası olan “kent”tir. Kent, aylağa “modern” bir yaşam alanı sunar. Aylak, kentlidir ve dolayısıyla da moderndir. Bu anlamda aylağı var eden, modernitedir denebilir. Aşırı nüfusun içerisinde “boş vakit”lerin insanı olan aylağı şekillendiren de bahsi geçen kent kalabalığı ve karışıklığıdır.

Türk edebiyatında “aylak” arketipine Tanzimat döneminde yazılmış ilk romanlarda rastlamak mümkündür. Ahmet Mithat Efendi’nin Felatun Bey’i, Recaizade Mahmut Ekrem’in Bihruz Bey’i, Hüseyin Rahmi’nin Şatırzade Şöhret Bey’i hatta daha sonrasında Ömer Seyfettin’in Efruz Bey’i bu aylak tipine örnek olarak gösterilebilir. Ancak bizdeki aylak tipinin ilk örnekleri Türk modernleşmesi ile birlikte batı-doğu ekseninde kaleme alınmış ve büyük ölçüde batıyı yanlış anlayan tipler olmuştur. Genel çerçevede bakılınca bu tiplerin tamamı “kent insanı”dır. Aynı zamanda modern dünyanın da bir temsili olan “kent”, onların tek varoluş alanlarıdır. Öte yandan kenti de doğru anladıkları söylenemez. Sürekli olarak batılı eğlenceler peşinde koşan, giyimine kuşamına dikkat eden, batılılaşmanın bir temsili olan “piyano” ve “Fransızca” ile temas halinde olan bu “aylak” tipler aslında giriştikleri hiçbir işi hakkıyla da yerine getiremezler. Bu aylak tipi (ya da dönem romanları için daha sık kullanılan tabirle “alafranga züppe tipi”) sadece görünüş bakımından da aylak değildir. Onun zihinsel durumu da fiziksel durumuna paralel bir yapıdadır. Çevresini yanlış anlar, insanlar tarafından kandırılır ve daha çok parası olmasını isterken büsbütün parasız kalacak kadar aptaldır zaman zaman. Bu anlamda Tanzimat ile birlikte romana “bir kent insanı” olarak dâhil olan aylak tipi, modern görünümlü olmasına rağmen henüz modernleşmeyi anlayamamıştır, hatta daha da ileriye götürürsek, modernleşme olgusuna dahi tam anlamıyla vakıf değildir. Aslında Tanzimat yazarlarının öncülük ederek kaleme aldığı bu tipler, birer “kötü örnek” olarak resmedilir ve modernleşme bağlamında olması gerekenin ne olduğuna dikkat çekilmek istenir. Bu yüzden aylak tipini okurken “modernleşme” ve “kent” kavramları üzerinden meseleye yaklaşmak, “aylak tipini” anlamak adına önemli bir çaba olacaktır.

Modern Bir Aylak Tipi: C.

Türk edebiyatında aylak tipinin kırılma noktası olarak Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam” romanı gösterilir. Aylak Adam ile birlikte aylak tipi de değişmiş, özellikle Tanzimat döneminde hedef tahtasına yerleştirilen “yanlış batılılaşmış kentli tipi” olan aylak insan karakteri, artık kendisine cephe alınmayan; aylaklığı tam anlamıyla “bilinçli” bir eylem alanına döken bir karakter haline gelmiştir. Bu bilinçlilik hali de aylak tipinin konumlandığı yeri büyük ölçüde değiştirir.

Yusuf Atılgan, Aylak Adam’da “C.” isimli (belki de isimsiz) karakterin yaşamından bir yıllık kesit sunar bizlere. Romanı dört ana bölüme ayıran Atılgan, bu bölümlere de mevsim isimlerini verir: “Kış, İlkyaz, Yaz, Güz.” Roman, teknik olarak sunduğu yenilikle de adından söz ettirir. Yusuf Atılgan sadece birinci tekil kişi anlatımıyla değil, bunun yanında üçüncü tekil kişi anlatımıyla da metne çoksesli bir hava katar. Zaman zaman üçüncü anlatıcı (tanrı bakış açısı) ile metinde hâkimiyet kuran yazar, bunu yaparken çoğu zaman karakterinin yanında olmayı tercih eder. Bu anlamda, başta da söylendiği gibi, romanın kahramanı olan C.’nin “yanlış” bir tip olmadığının üzerinde durarak Tanzimat romanlarındaki muadil örneklerine göre farklılık arz eder. Öte yandan romanda bilinç akışı, monolog, mektup, günlük, flaşbek gibi teknikler de kullanan Atılgan, Aylak Adam’ı önemli bir postmodern roman biçimine sokar.

Roman boyunca isminin sadece baş harfini bildiğimiz C., bir arayış içerisindedir. Onu bu arayışa iten tabi ki sadece ruhsal durumu değil, aynı zamanda içerisinde bulunduğu sosyoekonomik koşullardır da. Çünkü C., (Tanzimat romanlarında da sıkça görülen bir biçimde) babasından kendisine kalan miras ile “rahat” bir yaşam sürmektedir. Ancak bu rahatlığı sadece ekonomiktir. Ruhsal olarak ise büyük bir boşluk içerisindedir. Kendisini sık sık İstanbul’un “zengin” muhitlerinden olan Beyoğlu, Nişantaşı, Harbiye gibi yerlerde gördüğümüz C.’nin esas aradığı ise hayalindeki kadındır. C.’nin zihnindeki kadının siluetinin de bilinçaltında geniş bir yer kaplayan çocukluğunun Zehra teyzesine benzemesi, romanda kurulan “çocukluk-bilinçaltı-şimdi” arasındaki bağlantıyı görmek açısından önemlidir. Yusuf Atılgan’ın bir diğer önemli romanı olan Anayurt Oteli’nde de romanın ana kahramanı Zebercet’in roman boyunca gecikmeli Ankara treniyle gelen kadını beklediğini vurgulamak gerek bu noktada. Aslında bu durum, pek çok romanda karşımıza çıkan “beklenen kadın” imajını da gösterir bizlere. Bu, aynı zamanda belki de acıların ve sorgulamaların sona ereceği an demektir. Modern insanın içinde bulunduğu gerilimli durumdan kurtulmasına, içine düştüğü manevi boşluğu doldurmasına yardımcı olacak kişi, beklenen kadındır.

Babasından nefret eden ve ona benzememek için her şeyi yapan C., belki de babasından kalan mirası “çarçur ederek” ondan öç almaya çalışır. C., Benjamin’in tarifine tam anlamıyla uyan bir tiptir. Kalabalıktadır ve yalnızdır. Kalabalık arttıkça, insanlar birbirini daha az tanır hale gelir yani bu insanın çevresine karşı olan yabancılaşmasının da bir göstergesidir aynı zamanda. Modern dünyanın yaşam alanı olan “kent” insana sunduğu pek çok imkânla birlikte, çeşitli insani ilişkileri de yok etmiştir aynı zamanda. C., en çok da bu durumdan rahatsızdır. Sokaktayken çevresini dikkatle izler C. ve bilinçli bir şekilde ayrıntılara dikkat eder. İnsanların birbirlerine karşı birer yabancı olduklarına ama yine de samimi gibi görünmelerine içerler. C.’yi özel yapan da işte bu bilinçli ve sorgulayıcı tavrıdır.

arka-kapak-sayi-4

Yusuf Atılgan, Aylak Adam’da hem teknik hem de muhteva olarak bir dizi yenilik yapar. Kullandığı anlatım tekniği bir yana, çizdiği modern ve kentli aylak tipi ile, bilinçli bir aylağın neler yaptığını anlatır okura. C., Tanzimat romanlarında çizilen mirasyedi ve yanlış batılılaşmış züppe tiplere benzemez. Evet, belki ona aylaklık yapmasını sağlayan bir ekonomik gelir vardır ancak bu durum C.’yi bir mirasyedi yapmaz. Tam tersine C., çevresine son derece duyarlı, etrafını dikkatle izleyen, insanları gözlemleyen bir aylaktır. O kadar ki C., kendi aylaklığının farkına varıp “bir aylağım” diyerek bu bilinç durumunu bir adım öteye götürür. Yusuf Atılgan’ın edebiyatımıza sunduğu bu “yeni” tip, aynı zamanda modern kentin bir fotoğrafını da gösterir bizlere. Okunan, sadece C.’nin değil, yeni dünyanın ve yeni dünyada var oluş çabası gösteren insanın da bir anlatısıdır. Böylece Yusuf Atılgan, Aylak Adam ile eski anlatıyı yıkmış ve yerine yepyeni bir “kahramanlık” hikâyesi oturtmuştur: Hiçbir zaman kahraman olamayacak bir aylağın, C.’nin hikâyesini…

____________________________
Arka Kapak Dergisi, Ocak 2016, Sayı:4


Postmodernizm ve Murat Gülsoy’un Nisyan’ı

nisyan

POSTMODERNİZM’E KISA BİR BAKIŞ
ve
NİSYAN’IN POSTMODERNİZM ODAĞINDA İNCELENMESİ 

Giriş

Postmodernizm, 20.yy başlarından itibaren kullanılmaya başlanan bir kavram olmakla beraber, yaygın anlamıyla 1960’larda, ilk kez sanat tartışmalarında ortaya çıkar. “Edebiyat, şiir, resim ve mimaride postmodern biçimler 1970’li ve 1980’li yıllarda gelişmeyi sürdür[ür] ve sanat alanındaki postmodern söylemlerin dallanıp budaklanmaları bu gelişime eşlik e[der]” (Best ve Kellner, 2011: 26). Postmodernizm, esas olarak modernizmin aşılması arayışı ve onun yeniden sorgulanması üzerine oluşur. Kavram, öncelikle ve yaygın olarak mimari alanında kullanılır ve ilerleyen süreçte edebiyat da dâhil olmak üzere sanatın pek çok alanına sıçrar. “Postmodernizm” kavramındaki “post” ifadesi her ne kadar modernizmden kopuşu temsil etmek amacıyla kullanılmış olsa da postmodernizmin, modernizmden tam olarak bir kopukluk içerisinde olduğunu söylenemez. Öyle ki postmodernizm, modernist öğelerden de geleneksel öğelerden de beslenir. Tarihsel olarak bakıldığında postmodernizmin edebiyatı içine alması uzun sürmez. Şiir ve öykü gibi türlerde de postmodern eserler verilmesine rağmen, bu kavramın esas vücut bulduğu alan roman olur.  Postmodern romanın dünyadaki önemli temsilcilerinden bazıları Italo Calvino, Umberto Eco, Paul Auster, Samuel Beckett olarak gösterilebilir. Türk edebiyatında da postmodern romancılara pek çok örnek vardır. Oğuz Atay, Orhan Pamuk, Latife Tekin, Hasan Ali Toptaş, İhsan Oktay Anar ve Elif Şafak bu türün ülkemizdeki önemli temsilcilerindendir. Türk edebiyatının günümüzdeki en önemli postmodern romancılarından birisi de Murat Gülsoy’dur. Gülsoy, Nisyan adlı romanında kendi postmodernist geleneğini devam ettirir ve romanını postmodern biçim ve üslup üzerine kurar.

Yazının PDF dosyası halindeki tam metnine BURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz.

 


Dönülmez Akşamın Ufku: Hesap Günü

hesap günü

DÖNÜLMEZ AKŞAMIN UFKU: HESAP GÜNÜ *

Mustafa Kutlu, yeni kitabı Hesap Günü’nde okuruna pek de alışkın olmadık bir şekilde hoş geldin diyor: “Musallada bir tabut, yeşil örtü üstünde, yapayalnız.” Bu cümle, kitabın henüz ilk sayfalarından. Kutlu, hikâyesine “varlıklı, alafranga bir muhitte gariban bir cami”nin avlusundaki musalla taşında yatmakta olan bir merhumu betimleyerek başlıyor. Böylece, Tolstoy’un İvan İlyiç’in Ölümü’nde yaptığına benzer bir şey yaparak, okurun “kitabın sonunda ne oluyor” sorusunu sormasına gerek bırakmıyor. Ama bu sefer okur başka bir soru soruyor: Nasıl?

İşte bu soruyla birlikte başlıyor musallada yatmakta olan Bedir’in hikâyesi. Varlıklı bir Osmanlı paşasının torunu olan Bedir üzerinden anlatılan hikâye, aslında –Kutlu’nun her kitabında olduğu gibi- okurların kendisinden bir parça bulabileceği kesitler taşıyor. Bedir musallada yatarken Kutlu, Bedir’in geçmişine gidiyor. Çocukluğundan itibaren yaşadıkları, bulunduğu çevre, iş hayatı, insan ilişkileri, sosyal statüsü gibi pek çok konuya değiniliyor. “Malı veren de Allah, alan da Allah. ‘Ben’ dersen yoldan çıkarsın.” diyen Kutlu, bireyselliğin iyice ön plana çıktığı, insanlara “ben” duygusunun hâkim olduğu yeni dünya düzenini irdelemekten geri durmuyor her zamanki gibi.

Kutlu’nun Hesap Günü’nde eleştirdiği önemli konulardan biri de bu bireyselliğe bağlı olarak şekillenen aile ilişkisi ve düzeni. İnsanların aile kurmakta zorlandığı; eşleriyle, çocuklarıyla yaşadığı iletişimsizliğin arttığı “modern” dünya insanın özüne pek de yakışmayan bir manzara sunuyor aslında. “Ben” diyenin yoldan çıkacağı modern dünyanın “ben” diyen insanlarla dolu olduğunu görmek de zor olmuyor tabi.

Hesap Günü’nün bir başka önemli meselesi de “devlet-siyaset-ticaret” ilişkisi üzerine söylenenler. Kapitalist düzende “para” için nelerin yapılabileceğini bütün gerçekliğiyle yüzümüze vuran Kutlu, aslında toplumun çok geniş bir aynasını tutuyor bize. Bazen görmediğimiz, bazen görsek de geçip gittiğimiz bu gerçekler, yozlaşmanın neresinde durduğumuzu sorgulamamız açısından da önemli: “Önüne dört tane kaz katsan otaramayacak adamlar ihracat yapıyor, imalat yapıyor, siyaseten devlete sızıp devlet imkânlarını kullanarak han hamam sahibi oluyor.” diyen Kutlu, sonraki sayfalarda “Ehliyet ve liyakat sahipleri yönetime gelmeli. Önce ahlâk, sonra kanun.” şeklinde sözlerine devam etse de cümlelerini “Zor be!” diye bitiriyor. Ama Kutlu okurları bilir ki onun hikâyelerinde umutsuzluğa yer yoktur. Mutlaka bir çıkış yolu vardır. Zor olsa da imkânsız olmayan bu ilişkiler ağı içerisinde insan, işe kendini bilmekle başlamalı. Kutlu da bunu vurguluyor, kendimizi bilmeyi.

Kutlu, zaman zaman fantastik bir üslupla (musalla taşında yatan Bedir’in cenazeye gelenlerle hesaplaşması gibi) anlattığı son kitabı Hesap Günü’nü “Az önce orada biri vardı. Şimdi yok.” diyerek bitiriyor. Bu son cümleler bile çok önemli bir mesaj veriyor aslında. Bir nefes kadar hızlı geçen ömürde Kutlu, Hesap Günü’nü sondan, yani musalla taşından, başlatarak da bunu amaçlıyor: Hesap günü gelmeden hesabımızı yapmanın gerekliliğini. Hesabı yapmak ise Kutlu’nun dünyasına alışkın olan sadık okurlarına kalıyor…

____________________________
Arka Kapak Dergisi, Aralık 2015, Sayı: 3.