Erken Cumhuriyet Döneminin Kaotik Ortamında Necip Fazıl ve Ağaç Dergisi [1]

İster çok sevelim ister nefret edelim; Necip Fazıl Kısakürek ismi, Türk şiirinde olduğu kadar Türk siyasetinde ve düşünce hayatında da gerçekten şahsına münhasır bir yerde durur. Takındığı siyasi pozisyon ve şiir anlayışı bakımından sık sık Nazım Hikmet’le mukayese edilmek gibi beyhude ve içi boş bir zıtlığa oturtulmasına rağmen, bana kalırsa Necip Fazıl bizatihi kendi başına ele alınması ve hayatı ile söyledikleri üzerine düşünülmesi gereken bir isim. Bu yazının temel izleği Necip Fazıl değil. Onun erken Cumhuriyet’in buhranlı dönemlerinde çıkardığı Ağaç dergisi. Ancak her kültür-sanat-edebiyat dergisi gibi Ağaç da yaratıcısından izler taşıyordu ve aslında -tıpkı sonradan Büyük Doğu’da daha net görüleceği üzere- Ağaç demek Necip Fazıl demekti. Bu yüzden dergiyi incelerken -her ne kadar bu kısa yazıda çok fazla ayrıntısına giremeyecek olsam da- kahir ekseriyetini Necip Fazıl’ın yazmış olduğu yazılardan faydalandım. Peki, neydi Ağaç dergisi?

Ağaç, 14 Mart 1936 tarihli ilk sayısıyla yayım hayatına başlamış ve 17 sayılık görece kısa bir ömrünü erken Cumhuriyet döneminde tamamlamış olan “haftalık bir mecmua”. Dergi, kısa yayın hayatına rağmen Türk fikir hayatında, yayım hayatını sürdürdüğü tarihsel süreç de göz önüne alındığında, önemli bir yer işgal etmekte. Bu önem, derginin dünya görüşüyle ülkenin o dönemki sosyal ve siyasi şartları arasındaki ilişki göz önünde bulundurulduğunda daha net görülecektir. Necip Fazıl, kendisini “mistik şair” olarak niteleyip üçüncü ağızdan anlattığı Ağaç dergisinin çıkış hikâyesini şu şekilde aktarıyor:

“Tutmayan ‘Tohum’dan sonra tutmayan ‘Ağaç’…  İktisat Vekili Celâl Bayar’ın evine gidiyor ve teklifini yapıyor: -Yedi yıldan beri İş Bankasındayım ve kendimi fikir ve sanat faaliyetlerine ancak dağınık şekilde verebilmekteyim. Halbuki artık o yolda merkezleşmek ve bankaya pratik bir ihtisasla ait kalmak istiyorum. Emelim haftalık bir fikir ve sanat mecmuası çıkarmaktır. Memleketin buna ihtiyacını takdir edersiniz. Eğer emrinizdeki bankalardan İş Bankası ve Sümerbank bana bir senelik peşin ilân karşılığı muayyen bir para verirlerse mesele kalmaz. Celâl Bayar, teklifi gayet müsait karşılıyor ve Mistik Şair’in eline o zamanın parasiyle 1600 lira toslanıyor. Bugünün 200 bin lirası denilse yanlış olmaz. Bir mebusun ayda 200 küsur lira aldığı devir… Başlıyor ‘Ağaç’ın hazırlığı…”[2]

Dergi, temel olarak “maddi dünyanın çarkları arasında sıkışmış insan(lık) için manevi dünyada bir reçete arama” iddiasında. Bu tavırda muhakkak Necip Fazıl’ın geçirdiği ruhsal dönüşümün etkisi var. Her ne kadar Necip Fazıl 30’lu yaşlarının henüz ortalarına gelmeden, kendisini maddecilikten uzak, ruhçu, dindar bir kimse olarak tanımlamışsa da bu zamana kadar son derece bohem bir hayat yaşamış, maddi dünyanın “güzelliklerine” kendisini fazlasıyla kaptırmış bir tiptir.[3] Öte yandan dönemin siyasal iktidarı ile kurduğu yakın temas da onun hayatının nasıl çalkantılı bir atmosferde sürdüğünün göstergesidir. Hasan Aksakal, Necip Fazıl’ın bu hayat hikâyesi ve siyasal tavrı ile ilgili dikkate değer tespitlerde bulunur:

“[…] Necip Fazıl’ın İnönü’nün CHP’sine mebusluk başvurusu, İş Bankasındaki torpilli memuriyeti, Bayar ile maddi ilişkisi (en azından İş Bankası hibesiyle 1936’da çıkan Ağaç Dergisinin yayın hayatına başlamasından itibaren), bütün bunlar Abdülhâkim Arvasi’yle yarı efsanevi tanışma hikâyesi ve o meşhur dine dönüşünü yaşadıktan sonra gayet tabii şeyler olarak devam ed[er]. Yahudilerin tekelinde olduğu inancıyla lanetlediği finans-kapital sektöründe memurluk, ‘din düşmanı CHP’de siyaset yapma çabası, ‘Atatürk dirilecektir’ diye yazdığı coşkulu metinler, 27 Mayıs darbesini ‘militarist bir insanım, tek kelimeyle orducuyum’ diye anlatması; ve kumar, uyuşturucu, cinayet teşebbüsüne azmettirici olmak gibi bugünün Necip Fazılcılarının asla görmek-duymak istemediği daha başka bir sürü şey unutturulup, yerine yıllarca din düşmanı zalimlerle göğüs göğse çarpışmış bir kahraman, bir aziz figürü çizil[mektedir].”[4]

Hasan Aksakal’ın bu sert tespitlerine rağmen Necip Fazıl’ın görece genç bir yaşta geçirdiği ruhsal dönüşüm[5] sonraki hayatını sosyal ve siyasal olarak bütünüyle etkilemiş, yer yer karşıt fikirde konumlananlara oldukça sert bir şekilde saldırmaktan imtina etmemiştir. Ağaç dergisi de bu fikirlerin nüvelerini oluşturması bakımından önemlidir. Necip Fazıl’ın yer yer hırçınlaşan tavrına rağmen yine de Ağaç dergisi onun için sadece bir basamak olmuş, onunla zıt kutuplarda konumlansalar da dergide pek çok başka fikirden isim de yer almıştır.[6] O dönem için böylesi farklı isimlerin aynı çatı altında yer aldığı tek dergi şüphesiz Ağaç değildir.[7] Öte yandan muhafazakâr/İslamcı çevrelerde yer alan belli entelektüel isimlerde bile erken Cumhuriyet’le açık bir kavgaya tutuşulmadığını gözlemlemek zor olmayacaktır. Tanıl Bora’nın, erken Cumhuriyet döneminin entelektüel çevresini tanımlarken söyledikleri, dönemin en temel özelliklerini de görmek bakımından önemlidir:

“[…] Erken Cumhuriyet döneminde muhafazakâr aydınlar, biçimlenmekte olan Kemalizmle zımni bir tartışma halindeydiler fakat topyekûn bir anti-Kemalizmden bahsedilemez; bu aydın çevresi içinde aralarında kendini pekâlâ Kemalizmin içinde görenler de bulunuyordu. […] Muhafazakâr aydınlar Cumhuriyet’i benimsiyorlar, fakat Eski’nin ihtişamından, zevkinden bir şeyleri özlüyorlardı. Aynı zamanda, kendi modernlik hedeflerini de özlüyorlardı; onlar da pekâlâ bir tasarım olarak görüyorlardı Cumhuriyet’i ve modernliği.”[8]

Öte yandan tek parti döneminde İslami cenahın Kemalizm, Cumhuriyet ve bunlara paralel veya karşıt olarak geliştirdikleri refleks, Ağaç dergisinin politik duruşuna uygun gibi görünmektedir. Öyle ki İsmail Kara’nın konu hakkında söyledikleri, İslamcıların Cumhuriyet döneminde neden seslerinin gür çık(a)madığını da özetler nitelikte:

“İslamcıların batılılaşma hareketleri sürecinde ve özellikle Cumhuriyet döneminde uyguladıkları siyasetler, geliştirdikleri mekanizmalar hiçbir zaman siyasi merkezinkilerden geride olmamıştır. Söylenenlerin aksine Cumhuriyet döneminde din kaynaklı aktif bir siyasî muhalefet hareketi yoktur. Bu bazı İslâmcıların da iddia ettikleri gibi Müslümanların pasif ve pısırıklıklarından değil, böyle bir zeminin olmayışını tespit etmiş olmalarından kaynaklanıyor.”[9]

İslam ve İslamcılık, siyasal bir ideoloji olarak sahnede yeni değildir ancak dönemin şartları, Osmanlı’nın son zamanlarındaki gibi İslamcılığın bir kurtuluş reçetesi olarak sunulmasını pekâlâ imkânsız kılar. Bununla beraber erken Cumhuriyet’te İslam’ı Kemalizm’e rağmen görünür kılabilecek en büyük imkân (özünde belli farklılaşmalar içerse de) bir devlet politikası olarak da kendine yer bulan milliyetçilik anlayışıdır. Böylesi eklektik bir siyasal ortamda İslamcılığın kendisine sesini bir şekilde yükseltebilecek kanallar araması son derece doğaldır ki nihayetinde Ağaç dergisi de Necip Fazıl ile birlikte, daha sonraki hararetli döneminde olduğu kadar yoğun olmasa da, bu çabanın içerisine girmiştir. Rasim Özdenören erken Cumhuriyet’in “Müslüman” aydınları için, “bu dönemde, kimliğini Müslüman olarak belirleyen aydın kesim, hedef kitlesine yeniden bir İslami bilinç kazandırmak, bu insanlara Müslüman olduklarını yeniden hatırlatmak gibi bir görev üstlendiğini hissediyordu.”[10] ifadelerini kullanır. Bu anlamda Ağaç dergisinin özellikle belli fikir yazıları merkeze alındığında, Özdenören’in bu tanım çerçevesine uygun bir yayın politikası izlediğini söylemek abartılı bir yorum olmayacak.

Bu uzun ve kalabalık özetten sonra, Ağaç dergisine ve dergide kaleme alınan eserlere dönecek olursak, dergide bir “tek adam” hüviyeti olmamasına rağmen, yukarıda da belirttiğim gibi, yazıların yoğunluğu ve içeriği göz önüne alındığında Necip Fazıl’ın ağırlığının hissedildiği görülür. Necip Fazıl dışında, dönemin önemli simalarından Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin Ali, Sait Faik Adalı (Abasıyanık), Ahmet Muhip Dranas, Ahmet Kutsi Tecer, Cahit Sıtkı Tarancı, Şevket Hıfzı Rado, Ziya Osman Saba, Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu, Fikret Adil, Asaf Halet Çelebi, Abdülhak Şinasi Hisar, Suut Kemal Yetkin, Mustafa Şekip Tunç, Falih Rıfkı Atay, Sabahattin Eyüboğlu, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Cevdet Kudret gibi isimler şiir ve hikâyelerin yanı sıra; sanat anlayışına dair makaleler, şiir ve roman üzerine denemeler, tiyatro, resim, müzik gibi sanatın farklı alanlarına dair eleştiri ve inceleme yazılarıyla da derginin içeriğine katkı sağlamışlardır.[11] Dikkat edilirse bu isimlerden bazılarının ne İslamcılıkla bir ilgilerinin ne de sosyal anlamda belli bir dini hassasiyetlerinin olduğu görülecektir. Cumhuriyetin ilk yıllarında -en azından somut olarak- henüz siyasal anlamda yeterince farklılaşamamış kültürel ortam bu tip birlikteliklerin doğmasına da önayak olmuştur denebilir.

Necip Fazıl’ın sonradan İslamcılık[12] akımının bayrak sallayan figürüne dönüşmesinin temellerinin atıldığı bu yıllarda, dergide yer yer takındığı polemikçi ve saldırgan tavır, daha sonra Necip Fazıl’ın Büyük Doğu dergisinde, sonradan, jurnalcilikle suçlanmasına kadar varacaktır. Ancak tabi ki 50’lerin siyasi ortamı ile 30’ların siyasi ortamı bir değildir. Dilini her ne kadar sivriltmiş gibi görünse de Necip Fazıl’ın Ağaç dergisini Cumhuriyet ideolojisinin kendini her alanda hissettirdiği 30’lar Türkiye’sinde çıkardığı unutulmamalı. Bununla beraber, dönemin güncel siyasetine eklemlenme biçimini görmek açısından, derginin finansörlüğünü de büyük ölçüde (o dönem Varlık’a da destek veren) bizzat Atatürk’ün emriyle kurulan ve genel müdürlüğünde Celal Bayar’ın olduğu İş Bankası’nın üstlendiği akıldan çıkarılmamalı bana kalırsa.

Böylesi kaotik bir ortamda yayın hayatını sürdüren Ağaç dergisi resmî ideoloji söylemine mesafeli durmakla beraber -yukarıda belli sebeplerini saydığım siyasal atmosferden ötürü- net bir muhalefet de geliştirmemiş, belki de düşünsel ve pratik olarak böyle bir muhalefet geliştirme çabası içerisine girmemiştir. Bütün bunlar ışığında 30’lar Türkiye’sinin bir “yeni” inşa etme sürecinde “Ağaç”ın nerede durduğu; belki daha doğru soru olarak bir yerde durup duramadığı sorusu da derginin duruşu çerçevesinde üzerinde durulması gereken bir konu olarak tartışılmalı. Temel iddiasının madde âlemine karşı manayı savunmak olduğu söyleminden hareketle, dönemin pozitivist ve materyalist anlayışlarına bir karşı duruş olarak kendini var ettiği de unutulmamalı. Bununla beraber şiiri, romanı, tiyatroyu, resmi, müziği ve sanatın başka alanlarını gündem maddesi yaparak, sanat ve sanatçı hakkında belli birtakım sorular ve sorunlar eşliğinde güncel tartışmalar yürütülmesi, Ağaç dergisinin modernleşen Türkiye içerisindeki yerini görmek açısından önemlidir diye düşünüyorum.

Ağaç dergisi, Cumhuriyet’in ilk yıllarıyla birlikte toplumun her köşesinde hissedilen Batı odaklı reformlar ve buna bağlı ilerleyen Doğu-Batı sentezini, madde-ruh ayrımı olarak okuma eğilime girmiştir. Tanıl Bora, Necip Fazıl’ın bu fikirlerinden şu şekilde bahseder:

“[…], ‘dünyanın beklediği… mesut Doğu-Batı terkibinden’ söz eder ama bir yandan da Yabancı İdeolocyalarla Mücadele Dairesi kurulmasını önerecek kadar ksenefobiktir o. Özlediği sentezde Batı’nın payı, safi maddiyattan ibarettir: ‘Garp medeniyeti, müsbet bilgiler istifidir, maddiyattan başka herhangi bir konuda rehberliği olamaz.’ Batı’nın maddi ve teknik bilgisini edinmeyi, fetih ve gasp ilişkisi içinde düşünür zaten Necip Fazıl: Garp’tan ‘akıl ve teknika çalmak’tan söz eder.”[13]

Bu duruş, madde ve mana arasındaki ayrım, Necip Fazıl’ın ve Ağaç dergisinin de duruşunu temsil eder. Henüz 30’lu yaşlarının başında çıkarmaya başladığı derginin ilk sayısının “Adımız” başlıklı giriş yazısında, “Ağaç” isminin seçilmesi üzerine, “Ağaç, madde ve ruh gibi, her şeyin bir dış ve bir iç yüzünü, toprak üstünde ve toprak altındaki gür ve dolaşık varlığile çizgi ve biçime sokmuş bir semboldür.”[14] ifadelerini kullanır.

Cumhuriyet ideolojisinin getirdiği yeni reform hareketlerinin muhtevası, belli ölçülerde maddeci olduğu gerekçesiyle eleştirilere maruz kalmıştır. Bu eleştiriler özellikle Cumhuriyet’in ilk yıllarında (hatta belli kırılmaların yaşandığı 1950’ler Türkiye’sine kadar) ya üstü kapalı olarak dile getirilmiş ya da hiç gündeme gelmemiştir. Öyle ki İslamcılık akımının bayrak tutan ideoloğu Necip Fazıl’ın çıkardığı Ağaç dergisi gibi bir dergide dahi, farklı ideolojilere sahip ve sonradan başka yönlere savrulacak olan pek çok yazarın isminin geçtiğini pekâlâ vurguladık. “Solcu” olduğu için bir cinayete kurban giden Sabahattin Ali de Ağaç’ta yazar; gerek hayatı gerek yazdıklarıyla İslamcılığın uzağından bile geçmeyen Sait Faik de. Sonradan “komünist olduğu” gerekçesiyle Necip Fazıl’ın hedef tahtasına oturtulacak isimlerden biri olan Ahmet Hamdi Tanpınar da Ağaç dergisine katkı sağlayan isimlerden biri olacaktır. Necip Fazıl’ın bu antikomünist propagandası derginin çeşitli sayılarında belli şekillerden kendini hissettirir ki Türkiye siyasi hayatında bahsi geçen antikomünist propaganda, etkisini uzun yıllar sürdürecektir.[15]

Ağaç, şüphesiz ki maddeye karşı mana âlemini savunan, Batı’nın değerlerine karşı yerel olana odaklanan ilk dergi değil. Abdullah Uçman, pozitivist ve materyalist akımlara karşı gelişen dergilerden biri olarak gördüğü; daha çok ruha ve manevi değerlere dayanan bir kültür ve sanat anlayışını savunan Ağaç’ı (ve Peyami Safa’nın fikir haritasına yön verdiği Kültür Haftası’nı), özellikle “hamle gücünü insan ruhunda gören ve bu açıdan tesirleri Cumhuriyet’ten sonra da uzun yıllar devam eden Bergsonizm”in de etkisiyle çıkan Dergâh’tan sonra o “mistik” çizgiyi sürdüren bir(er) dergi olarak görmekte haklıdır. Bununla birlikte Uçman derginin sonraki dönem üzerindeki etkisinden de şu şekilde bahseder: “1936’lı yılların sanat, kültür ve edebiyat dünyasında son derece önemli bir yeri olan ve milli-manevi değerler adına gerçek bir kıpırdanma manası taşıyan dergiyi, daha sonraki yıllarda ortaya çıkan ve birer nesil yetiştiren Hareket (1939), Büyük Doğu (1943), Türk Düşüncesi (1953-1960), Diriliş (1960) Edebiyat (1969) ve Mavera (1976) gibi yayın organlarının bir nüvesi şeklinde değerlendirmek hiç de yanlış olmaz.”[16]

1930’lar Türkiye’si, pek çok radikal yenileşme hareketine tanık olmuş ve toplumun yoğun, sancılı süreçten geçtiği; toplumda belli birtakım kopuklukların da yaşandığı bir dönemdir. Bu kopuklukların belli sebeplerinden biri, temel olarak milli mücadele yıllarına damgasını vuran dini motiflerin yoğun olarak kullanıldığı, İslamcı şahsiyetlerin yeni devletin kurulmasında aktif rol oynadığı dönemden sonra gerçekleşen laikleşme hareketlerinde yatar. Bütün bu dini altyapı, yeni devletin kurulmasıyla bertaraf edilmeye çalışılmış, bu da sonrasında belli bir reaksiyona sebep olmuştur. Saltanat ve hilafet kurumlarının kaldırılması, harf devrimi, anayasada laiklik odaklı düzenlemeler ve hatta Türkçe ezan gibi radikal dönüşümlerin toplumda belli bir kesimin tepkisini çekmemesi beklenemezdi.

“Birinci Savaş sonrası dönemde, Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığının hukuken sona ermesi ve yerine laik bir cumhuriyetin kurulması, İslâmcıların, kendilerini, değişen koşullara yeniden uyarlamalarını zorunlu kılmıştır. Fakat cumhuriyetin ilk yıllarında gerçekleştirilen reformlar ve İslâmî muhalefet üzerinde uygulanan sıkı baskı politikaları, bu dönem İslâmcılarını, sahip oldukları düşünce ve projelerini açıkça dillendirme imkânlarından yoksun bırakmıştır. İslâmcılar, II. Meşrutiyet döneminde açıkça dillendirdikleri “İslâmî bir siyasal rejim” talepleri yerine, “imanı kurtarma” ve “Kur’an alfabesinin unutulmasını engellemek” şeklindeki çalışmalarla yetinmek durumunda kalmıştır.”[17]

Madde ile mana arasındaki kopuş olarak da değerlendirilebilecek bu dönemde, Ağaç’ın da belli ölçüde benzer kaygılarla kendini var ettiğini söylemiştik. Bu İslamcı refleksle hareket eden Ağaç’ın 2. sayısında Necip Fazıl, adeta Karl Marx’ın “Katı olan her şey buharlaşıyor” veya Nietzsche’nin “Tanrı öldü” cümlelerine nazire yaparcasına başlığını “Allahsız Dünya” şeklinde belirlediği yazısı dikkate değerdir. Ağaç’ın genel çizgisini de belli eden bu yazısında Necip Fazıl, adeta sekülerleşen dünya ile bir hesaplaşma içerisine girer. Bu hem dünyaya hem de Türk toplumunun Osmanlı sonrası dönüştüğü noktaya dair eleştirileri de gösterir. “Niçin o kadar tapındığı müspet ilimler ona tesellisini vermiyor? Ölülerin kalbini şişelerde zıplatan doktorları, suyun altına havanın üstüne merdiven kuran mühendisleri, Londra’daki fısıltıyı Tahran’da dinleten kâşifleri var. Bütün bunlar içinin yıkıntısına niye ilaç değil?” şeklinde, bilimi yani maddeyi radikal biçimde eleştirir Necip Fazıl.

Yer yer fikir paradokslarına, açmazlara hatta bilgi hatalarına rağmen Necip Fazıl’ın yapmaya çalıştığı, kendi zaviyesinden, Türk toplumunun daha önce girmediği kadar sert bir şekilde girdiği modernleşme dünyasında kendisine nasıl bir yer bulacağını tayin etmektir. Bunun için çabalarken bir yeni inşa etmeyi “bina çıkmak” metaforu ile açıklayan Necip Fazıl, her ne kadar geçmiş sanat dünyasıyla yıldızı barışmıyor olsa da; “Bu bina çıktıkça arsaya ve evvelki binalara ait kıymet ölçüleri de meydana çıkacak, nispetler kendi kendine kurulacak ve hükümler sığ bir inkar seviyesinde kalmayacaktır.”[18] ifadelerini kullanarak geçmiş ile olumlu bir bağ kurmaktan da imtina etmez. Öyle ki yine dergide Asaf Halet Çelebi tarafından kaleme alınan “Mevlana’nın Rubaileri” başlıklı yazı dizisi, aynı zamanda “Şarkın Kaynakları” üst başlığını taşır. Öte yandan Salih Zeki Aktay tarafından kaleme alınan “Klasizma ve Klasikler” başlıklı, 10. sayı ile 17. sayı arasında toplamda 8 sayı süren yazı dizisi de klasik metinlerle kurulan bir ilişkinin ürünüdür. Bir yandan Doğu ile güçlü bir bağ kurmaya çalışan Ağaç dergisi öte yandan Batı ile de mutlak bir temas içinde kalmaktan geri durmaz. Doğu’nun ve Batı’nın kaynaklarını aynı anda gündem maddesi yapar ve bu da kadim Anadolu geleneğine bir göndermedir. Yine derginin muhtelif sayılarında çeşitli çeviriler olması yeni bir medeniyetin inşa sürecinde çeviriye büyük önem verildiğinin bir göstergesidir. Bu anlamda dergideki en önemli çevirilerden biri, Burhan Toprak’ın, eserlerinde ruh-beden çatılmasını da ele alan François Mauriac’tan tercüme ettiği ve derginin ilk altı sayısında tefrika edilen “Roman” başlıklı dizidir.[19] Bir diğer yazı dizisi ise, Georges Cattaui tarafından yazılan ve S. Tevfik Siber tarafından tercüme edilen “Proust Dostluğu” başlıklı yazı dizisidir.[20] Gerek Doğu-Batı eksenli yazılar gerekse tercümeye verilen ehemmiyet bakımından Ağaç dergisinin takındığı tavır, belli çerçevede, erken Cumhuriyet’in modernleşme paradigmasına uygundur. İçerikte farklılaşmalar olsa da pratikteki uygulama dönemin pek çok başka fikir ve sanat dergisiyle benzerdir.

Ağaç dergisi, erken Cumhuriyet’in kültürel olarak belli bir hareketlilik yaşadığı; yenileşme çabalarının ve radikal reformların kendisini her alanda hissettirdiği bir dönemde yayımlanmıştır. Cumhuriyet’in kendisini inşa etme sürecinde Osmanlı ile arasındaki süreklilik ve kopuşlar, dönemin fikir-sanat dergilerinde de büyük ölçüde hissedilen bir durumdur. Arada kalmışlık, sıkışmışlık, ne tarafa döneceğini tam olarak bilemiyor olmanın getirdiği alacakaranlık, dönemin siyasetçileriyle birlikte belki de en çok sanat camiasını etkilemiş ve kendileri üzerine düşünmelerine yol açmıştır. Ağaç dergisi de böylesi bir ortamda kısa da olsa yayım hayatını sürdürmüştür. Şüphesiz Ağaç dergisinin en önemli özelliklerinden birisi, baştan beri vurgulamaya çalıştığımız gibi Necip Fazıl’ın öncülüğünde çıkıyor oluşudur ki bu durum, erken Cumhuriyet dönemindeki Necip Fazıl’ın fikir haritasını görme imkânını da bizlere sunmuştur. İslamcı hassasiyetler ve reaksiyonlarla Ağaç’ın yayım çizgisine yön veren Necip Fazıl, madde âlemine karşı ruh âlemini savunmuş, erken Cumhuriyet’in belli reformlarını da bu çerçevede üstü kapalı da olsa eleştirmiş ve kalemini özellikle sanat ve sanatçı camiasına karşı sivriltmiştir. Ağaç, hem Necip Fazıl’ın kişisel hayatındaki fikir çalkantılarını görmek hem de bir Türkiye haritası izlemek açısından dikkate değerdir. Farklı fikirlerdeki isimlerin Ağaç dergisinde yer alması da dönemin tipik özelliklerinden biri olarak görülebilir. Necip Fazıl’ı Büyük Doğu’ya kadar taşıyacak olan Ağaç, dönemin kültürel ve düşünsel bir havuzunu oluşturması bakımından da son derece önemli bir neşriyat olarak okunmalıdır.


[1] Bu yazı Mavi Yeşil dergisinin Ocak-Şubat 2020 tarihli 121. sayısında yayımlanmıştır. Yazı, aynı konuda, farklı bir başlıkla hazırlanan makalenin kısaltılmış halidir. Konunun daha geniş ele alınmış hali için bkz. https://www.academia.edu/43678230/1930_lar_T%C3%BCrkiye_sinin_K%C3%BClt%C3%BCrel_Hareketlerine_Genel_Bir_Bak%C4%B1%C5%9F_Necip_Faz%C4%B1l_K%C4%B1sak%C3%BCrek_ve_A%C4%9Fa%C3%A7_Dergisi_%C3%96rne%C4%9Fi

[2] Necip Fazıl Kısakürek, Bâbıâli, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 20. Basım, Temmuz 2017 (İlk baskı 1975), s. 205-206.

[3] Necip Fazıl Kısakürek’in bohem hayatına dair daha ayrıntılı bir gözlem için bkz. Fikret Adil, Asmalımescit 74 (Bohem Hayatı), Sel Yayıncılık, İstanbul, Aralık 2018.

[4] Hasan Aksakal, Türk Muhafazakarlığı: Terennüm, Tereddüt, Tahakküm, Alfa Yayınları, İstanbul, Şubat 2017, s. 19.

[5] Hasan Aksakal’ın da vurguladığı şeyh ile tanışma hikayesini Rasim Özdenören, “[…] 1930’lu yılların başlarında şeyhi olan Abdülhakim Arvasi ile karşılaştığında, bütün birikimini İslam yolunda kullanmaya seferber etmekte tereddüt etmedi.” şeklinde açıklar. Ayrıntılar için bkz. Rasim Özdenören, “Necip Fazıl Kısakürek”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Cilt 6: İslamcılık, İletişim Yayınları, İstanbul, 2005, s. 136-149.

[6] Necip Fazıl, vaktiyle aynı dergide yazdığı, arkadaşlık ettiği isimlere sonradan bir hayli olumsuz ifadelerle yaklaşır. Örneğin Ağaç’ta yazan Sait Faik’in “alelade sayılabilecek bir hikayeci bile olmadığını” söylerken soyadı üzerinden de “Abasıyanık değil kafası yanık” şeklinde bir tabir kullanır. Sabahattin Ali için “şiirden zerrece nasibi olmayan kupkuru bir amele” der. Ahmet Hamdi Tanpınar ise onun için “tıknefeslikten kurtulamayan, şiir adına nakış yerine kütük” bir yazardır. Bütün bu ifadelerin hedefi olan yazarların Necip Fazıl ile siyaseten de farklı düştüğünü görmek kuşkusuz büyük bir tespit olmayacaktır. Ayrıntılar için bkz. Necip Fazıl Kısakürek, Bâbıâli, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 20. Basım, Temmuz 2017 (İlk baskı 1975).

[7] Tek parti iktidarının yaşandığı siyasal ortamda yayınlanan kültür, sanat ve fikir dergileri genel olarak farklı dünya görüşlerine sahip isimlerin bir araya geldikleri ortamlar olmuştur. O dönemde bir şekilde aynı neşriyat içerisinde yazı yazan bu isimlerin daha sonra farklı yönlere savruldukları, özellikle çok partili hayatla birlikte kendi politik pozisyonlarına daha net bir şekilde yerleştikleri görülecektir.

[8] Tanıl Bora, Cereyanlar: Türkiye’de Siyasi İdeolojiler, İletişim Yayınları, İstanbul, 2017, s. 346.

[9] İsmail Kara, Şeyhefendinin Rüyasındaki Türkiye, Kitabevi Yayınları, 1998, s. 258.

[10] Rasim Özdenören, “Necip Fazıl Kısakürek”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Cilt 6: İslamcılık, İletişim Yayınları, İstanbul, 2005, s. 136.

[11] Gerçekten de Ağaç dergisi sanatın hemen her alanında, kendi vizyonu doğrultusunda, söz söylemeye çaba göstermiş bir neşriyattır. Fikret Adil Kamertan imzalı “Şarlo ve Son Filmi” (Sayı: 1, 14 Mart 1936); İ. Galip Arcan imzalı “Tiyatro Kültürü – I, II ve III” (Sayı: 3, 28 Mart 1936; Sayı: 6, 18 Nisan 1936 ve Sayı: 7, 16 Mayıs 1936); Nurullah Cemal Berk imzalı “Resim Nedir – I ve II” (Sayı: 4, 4 Nisan 1936 ve Sayı: 5, 11 Nisan 1936); Cevat Memduh Altar imzalı “Müzikte Madde ve Problem – I ve II” (Sayı 5, 11 Nisan 1936 ve Sayı: 6, 18 Nisan 1936) gibi yazılar bir sanat dergisi olma iddiasındaki Ağaç’ın bu iddiasını sağlamlaştırır niteliktedir.

[12]İslâmcılık üzerine geniş bir çalışma için bkz. İsmail Kara, Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi: Metinler/Kişiler 1-2, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2012.

[13] Tanıl Bora, Cereyanlar: Türkiye’de Siyasi İdeolojiler, İletişim Yayınları, İstanbul, 2017, s. 69.

[14] Necip Fazıl Kısakürek, “Adımız”, Ağaç, 14 Mart 1936, Sayı: 1, s. 1.

[15] Necip Fazıl, derginin 5. sayısında, N.F.K. imzasıyla “İlk ve Son Hitap” başlıklı bir yazı kaleme alır ve bu yazısında Nazım Hikmet’e seslenir: “Şimdi bana -tam da senden bekliyebileceğim bir tarzda- çatıyorsun. Devlet günlerinde seni rakip diye almaya tenezzül etmeyen adam, bu bahtsız halinde sana nasıl tenezzül eder? Artık sen benim gözümde hiçbir şeyi temsil etmiyorsun. Ne hokkabaz şiirini, ne işportacı komünizmasını, ne hile ustalığını, ne 24 saatlik reklam açıkgözlülüğünü… Senin nene mukabele edeyim?” Bu ve benzeri saldırgan ifadelerle doldurulmuş yazıda açık hedef haline gelen Nazım Hikmet’in, Necip Fazıl’la arasındaki kişisel münasebet bir yana, aynı zamanda bir anti-komünist reflekse kurban gittiği de rahatlıkla düşünülebilir. (N.F.K., “İlk ve Son Hitap”, Ağaç, Sayı: 5, 11 Nisan 1936.)

[16] Abdullah Uçman, “Necip Fazıl ve Ağaç Dergisi”, Mavera, Yıl: 7, Cilt: 7, Temmuz-Ağustos-Eylül 1983, Sayı: 80-81-82, s. 82-86.

[17] Yücel Bulut, “Türkiye’de İslâmcılık ve Tercüme FaaliyetleriTürkiye’de İslâmcılık Düşüncesi ve Hareketi Sempozyum Tebliğleri, Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları, Editör: İsmail Kara ve Asım Öz, İstanbul, Aralık 2013, s.  347.

[18] Necip Fazıl Kısakürek, “Manzarayı Kapatırken”, Ağaç, 6 Haziran 1936, Sayı: 10, s. 1.

[19] François Mauriac, “Roman”, Çev. Burhan Toprak, Ağaç, 14 Mart-18 Nisan 1936, Sayı: 1-6.

[20] Georges Cattaui, “Proust Dostluğu”, Çev. S. Tevfik Siber, Ağaç, 23 Mayıs-18 Temmuz 1936, Sayı: 8-15.


Öyküye Bir Nefes: Güneşi Kötü Evler *

güneşi kötü evler

İlk kitabı Avuntular’dan (İletişim Yayınları, 2017) neredeyse iki yıl sonra ikinci kitabı Güneşi Kötü Evler (Everest Yayınları, Kasım 2019) ile öykü okurlarını yeniden selamladı Ömer Arslan. Bir öyküsü hariç (Malta Yok) aşağı yukarı 8-10 sayfalık öykülerden oluşan toplamda on üç öyküye yer vermiş yazar yeni kitabında. Bu anlamda bir önceki kitabına göre öykü sayısı neredeyse yarı yarıya azalmış. Bu, aslında anlamsız, sayısal verileri bir kenarda bırakırsak Ömer Arslan’ın yeni kitabında da öncekine benzer tatta öyküler görmek mümkün. Yazarın şahsına münhasır üslubuna, öykülerin naif atmosferi de eklenince okuru yormayan, kalabalık gevezeliklerden uzak, son derece başarılı öyküler çıkıyor ortaya. Güneşi Kötü Evler, şimdiden Türk öykücülüğünde kalıcı olma iddiası taşıyan kitaplardan biri olacağa benziyor.

Julio Cortazar bir konuşmasında, metin ile okur arasındaki mücadeleyi romanın hep sayıyla kazandığını, oysa öykünün bu maçı nakavtla alması gerektiğini söylemişti. Ömer Arslan’ın öyküleri bu tanıma yeterince uyuyor benim gözümde. Özellikle birkaç noktada, nakavtı tam olması gereken anda yakalıyor. Onun öykülerinin önemli özelliklerinden biri kullandığı dil. Bir berber, berber gibi konuşuyor; genç bir kadın konuşurken adeta silueti okurun gözünde canlanıyor; küçük bir çocuğun ağzından beylik laflar duysak bile onun çocuk olduğundan şüphe etmiyoruz. Bunlara benzer pek çok farklı örnek var Arslan’ın öykülerinde. Karakter kurmaktaki başarısının en önemli sebeplerinden biri de bu bana kalırsa. Onları olması gerektiği gibi tarif edebilmesi ve konuşturması. Dil demişken, özellikle bir dönem çokça gündeme gelmiş olan “öyküde diyalog eksikliği” konusuna da değinmek gerek. Güneşi Eksik Evler’deki diyaloglarda lüzumsuz laf kalabalıklarına, metni şişirmek için kullanılan yazarlık manevralarına rastlamak olası değil. İşte bütün bunlar da öyküleri hem daha gerçek hem de daha akıcı kılıyor.

Bir tür olarak, örneğin romana göre, çok daha kısıtlı imkanları olan öykü her bir zerresini tadında vermek zorunda diye düşünüyorum. Herhangi bir öğenin biraz eksik veya biraz fazla olması, maçı nakavtla kazanması gereken öykünün ringde kalmasına sebep olabilir. Bu öğelerden biri de öyküde betimleme. Ömer Arslan’ın öykülerinin sevdiğim noktalarından biri gereksiz betimlemelerle metni ve doğal olarak da okuru boğmaması. Zaten sınırlı bir alanda top gezdirmek zorunda olan öykü için bu durum bir hayli önemli. Güneşi Kötü Evler, anlatının kendisine odaklanarak bu betimleme tuzağına düşmüyor ve olması gerektiği kadarını anlatarak nakavta giden yolda ciddi bir avantaj sağlıyor.

Son olarak öykülerdeki karakterlerin “gezginliği” hakkında da bir şeyler söylemek gerek ki bu okuru şaşırtabileceği kadar memnun da edebilecek bir durum. Öyle ki bir öyküde geçen karakter sonraki bir başka öyküde yeniden karşımıza çıkabiliyor. Böylece bir süre sonra o karakterlerle arkadaş olarak; mutsuz anlarına, ayrılıklara, yanlış anlaşılmalara, sevinçlere ortaklık ederek sayfalar boyunca ilerliyoruz. Bu da bence okurun hem metni içselleştirmesine hem de öyküler arasında kaybolmasına yardımcı oluyor.

Ömer Arslan, Güneşi Kötü Evler’de bizlere bilmediğimiz bir şey anlatmıyor esasında. Hepimizin başından geçmesi muhtemel bu hikayeler, onun kaleminde, bize aynanın karşısında kendimizi izliyormuşuz hissi veriyor. Kendimizi, yakınlarımızı veya yakınlarımızdan geçen aslında hiç tanımadıklarımızı… Türk öykücülüğü içinde şahsına münhasır yerini şimdiden alan Ömer Arslan, bize bildiğimiz bir yolda kaybolmayı öğretiyor. Gerisi kaybolmaktan korkmayan okura kalmışr (Everest Yayınları, Kasım 2019) ile öykü okurlarını yeniden selamladı Ömer Arslan. Bir öyküsü hariç (Malta Yok) aşağı yukarı 8-10 sayfalık öykülerden oluşan toplamda on üç öyküye yer vermiş yazar yeni kitabında. Bu anlamda bir önceki kitabına göre öykü sayısı neredeyse yarı yarıya azalmış. Bu, aslında anlamsız, sayısal verileri bir kenarda bırakırsak Ömer Arslan’ın yeni kitabında da öncekine benzer tatta öyküler görmek mümkün. Yazarın şahsına münhasır üslubuna, öykülerin naif atmosferi de eklenince okuru yormayan, kalabalık gevezeliklerden uzak, son derece başarılı öyküler çıkıyor ortaya. Güneşi Kötü Evler, şimdiden Türk öykücülüğünde kalıcı olma iddiası taşıyan kitaplardan biri olacağa benziyor.

Julio Cortazar bir konuşmasında, metin ile okur arasındaki mücadeleyi romanın hep sayıyla kazandığını, oysa öykünün bu maçı nakavtla alması gerektiğini söylemişti. Ömer Arslan’ın öyküleri bu tanıma yeterince uyuyor benim gözümde. Özellikle birkaç noktada, nakavtı tam olması gereken anda yakalıyor. Onun öykülerinin önemli özelliklerinden biri kullandığı dil. Bir berber, berber gibi konuşuyor; genç bir kadın konuşurken adeta silueti okurun gözünde canlanıyor; küçük bir çocuğun ağzından beylik laflar duysak bile onun çocuk olduğundan şüphe etmiyoruz. Bunlara benzer pek çok farklı örnek var Arslan’ın öykülerinde. Karakter kurmaktaki başarısının en önemli sebeplerinden biri de bu bana kalırsa. Onları olması gerektiği gibi tarif edebilmesi ve konuşturması. Dil demişken, özellikle bir dönem çokça gündeme gelmiş olan “öyküde diyalog eksikliği” konusuna da değinmek gerek. Güneşi Eksik Evler’deki diyaloglarda lüzumsuz laf kalabalıklarına, metni şişirmek için kullanılan yazarlık manevralarına rastlamak olası değil. İşte bütün bunlar da öyküleri hem daha gerçek hem de daha akıcı kılıyor.

Bir tür olarak, örneğin romana göre, çok daha kısıtlı imkanları olan öykü her bir zerresini tadında vermek zorunda diye düşünüyorum. Herhangi bir öğenin biraz eksik veya biraz fazla olması, maçı nakavtla kazanması gereken öykünün ringde kalmasına sebep olabilir. Bu öğelerden biri de öyküde betimleme. Ömer Arslan’ın öykülerinin sevdiğim noktalarından biri gereksiz betimlemelerle metni ve doğal olarak da okuru boğmaması. Zaten sınırlı bir alanda top gezdirmek zorunda olan öykü için bu durum bir hayli önemli. Güneşi Kötü Evler, anlatının kendisine odaklanarak bu betimleme tuzağına düşmüyor ve olması gerektiği kadarını anlatarak nakavta giden yolda ciddi bir avantaj sağlıyor.

Son olarak öykülerdeki karakterlerin “gezginliği” hakkında da bir şeyler söylemek gerek ki bu okuru şaşırtabileceği kadar memnun da edebilecek bir durum. Öyle ki bir öyküde geçen karakter sonraki bir başka öyküde yeniden karşımıza çıkabiliyor. Böylece bir süre sonra o karakterlerle arkadaş olarak; mutsuz anlarına, ayrılıklara, yanlış anlaşılmalara, sevinçlere ortaklık ederek sayfalar boyunca ilerliyoruz. Bu da bence okurun hem metni içselleştirmesine hem de öyküler arasında kaybolmasına yardımcı oluyor.

Ömer Arslan, Güneşi Kötü Evler’de bizlere bilmediğimiz bir şey anlatmıyor esasında. Hepimizin başından geçmesi muhtemel bu hikayeler, onun kaleminde, bize aynanın karşısında kendimizi izliyormuşuz hissi veriyor. Kendimizi, yakınlarımızı veya yakınlarımızdan geçen aslında hiç tanımadıklarımızı… Türk öykücülüğü içinde şahsına münhasır yerini şimdiden alan Ömer Arslan, bize bildiğimiz bir yolda kaybolmayı öğretiyor. Gerisi kaybolmaktan korkmayan okura kalmış

  • Cumhuriyet Kitap, 1554. Sayı, 28 Kasım 2019.

Türk Düşünce Dünyasında Bir Basamak: Hilmi Ziya Ülken *

hilmi ziya

Hilmi Ziya Ülken’i Tanımak

Türk düşüncesinin şahsına münhasır ismi Hilmi Ziya Ülken’i, Yücel Bulut “velûd bir yazar ve çok yönlü bir düşünce adamı” olarak tanımlamakta. “Gerçekten de, Hilmi Ziya, eser vermeye başladığı 1910’lu yılların sonlarında başlayan ve 1974’teki vefatına kadar süren yarım asrı aşkın süre içerisinde edebiyattan felsefeye, psikolojiden coğrafyaya, mantıktan sosyolojiye kadar pek çok bilim dalında onlarca kitap yüzlerce makale telif etmiş, çeviriler yapmış, ulusal ve uluslararası› sosyoloji ve şarkiyatçılık kongrelerinin tertibinde etkin rol üstlenmiş, tebliğler sunmuş, dergiler çıkarmış çeşitli dergi ve gazetelere yazılarıyla katkıda bulunmuş, felsefe ve sosyoloji dernekleri kurmuş, birçok farklı› şehir ve lisede -felsefe, sosyoloji, ahlak, psikoloji, mantık, tarih, coğrafya vb. derslerde- hocalıklar yapmış, edebiyat alanında yalnızca eleştirel yazılar yazmakla yetinmeyerek bizzat edebî eserler kaleme almış, resim yapmıştır.”[1]

Aydın bir ailenin çocuğu olan ve bu şekilde yetiştirilmeye çalışılan Hilmi Ziya Ülken 3 Ekim 1901 yılında İstanbul’da doğar ve sırasıyla Tefeyyüz Mektebi ve İstanbul Sultanisi’nde okuduktan sonra 1918 yılında girdiği Mülkiye Mektebi’nden 1921 yılında yüksek bir derece ile mezun olur. Aynı yılın sonbaharında, girdiği sınavı kazanarak, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Beşeri Coğrafya Kürsüsü asistanlığına atanır. Devam eden süreçte bir yandan Coğrafya Bölümü’ndeki asistanlığını sürdürürken bir yandan da Felsefe Bölümü’ndeki dersleri takip ederek Sosyoloji, Felsefe Tarihi ve Ahlak sertifikaları almaya hak kazanır. Liselerde coğrafya, sosyoloji ve felsefe öğretmenlikleri yapar. 1932 senesinde daha önce yayınladığı “Umumi Sosyoloji” ve “Türk Tefekkür Tarihi” kitaplarını okuyup çok beğenen Mustafa Kemal Atatürk tarafından Ankara’ya çağrılan Hilmi Ziya Ülken, Atatürk’ün isteği doğrultusunda, sonrasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde vereceği derslere katkısı olacağı fikriyle araştırma yapmak üzere Almanya’ya gönderilir. Yaklaşık bir yıl sonra geri çağrılan Ülken, doçent unvanı ile İstanbul Üniversitesi’ndeki çalışmalarına devam eder. Ülken, bu süreçte oldukça yoğun bir yayın hayatı sürdürür. İstanbul Üniversitesi’nde ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde görev yapar. 1960 ihtilali sonrasında İstanbul Üniversitesi’ndeki görevinden uzaklaştırılır. AÜ İlahiyat Fakültesi’ndeki öğretim üyeliği görevi ise emekli olduğu 1973’e kadar devam eder. Üniversiteden emekli olduktan kısa bir süre sonra da 5 Haziran 1974 tarihinde İstanbul’da vefat eder.

 

Yaşadıklarının Işığında Ülken’in Fikir Dünyası

Hilmi Ziya Ülken engin bir bilgi birikimine, bitmek bilmeyen bir çalışma azmine ve kendisini bilime, felsefeye ve fikir üretmeye adamış bir ömre sahip, Türk düşünce tarihinin en önemli isimlerinden birisi kuşkusuz. O, “Osmanlı İmparatorluğu’nun eski günlerine dönme arayışlarının bir türlü uç vermediği yıllarda öğrenim görmüş ve deyim yerindeyse, Cumhuriyet’in fikir ve düşünce hayatının neredeyse yarım yüzyılını adeta tek başına doldurmuş bir düşünce insanıdır.”[2] Hayri Bolay, Hilmi Ziya’yı etüt ederken iki noktanın gözden uzak tutulmaması gerektiğini söyler. “Bunlardan ilki; onun hem yaşam tarzında hem de bilimsel kişiliğinde asla basitliğe düşmediği; diğeri de, birey ve toplum hayatında yer tutmuş olan değerlerle çatışmadan kesinlikle kaçındığı ve bilimselliği her şeyin önünde tutmasıdır.”[3] Ömrünü felsefe ve bilim üzerine düşünmeye adamış olan Hilmi Ziya Ülken, siyaset ile kurduğu mesafeli ilişki bakımından da fikir hayatımızda farklı bir yerde durur. Onun kişisel düşünce hayatındaki dalgalı ve değişken fikirlerinin sebebi de sürekli yeni şeyler öğrenmesi, farklı alanlara duyduğu ilginin hiçbir zaman bitmemesidir. Ülken, hayatının muhtelif dönemlerinde farklı fikirleri benimsemiş ancak hiçbir zaman savunduklarında despotizme varacak sevieyye ulaşmamıştır.

“Hilmi Ziya Ülken’in sık sık çizgi değiştirdiğine ilişkin kimilerince nazik bir şekilde, kimilerince ise küçümseyici bir tarzda ifade edilen yaygın bir kanaat vardır. Hatta bu kanaat, özellikle, 1951 yılında yayınladığı Tarihi Maddeciliğe Reddiye sonrasında “döneklik” suçlamasıyla birlikte dile getirilip Hilmi Ziya Ülken bir kenara itilmeye çalışılmıştır. Felsefi yöntemler veya felsefi ekolleri konusunda geçirdiği söz konusu değişimler, Yirminci Asır Fizolofları’nın önsözünde bizzat yazarın kendisi tarafından dile getirilmiştir. Hatta eserin planının da, kendisindeki bu değişimlere paralel olacak şekilde idealizmden materyalizme doğru olduğu ifade edilmektedir. Kendisi bundan gocunmamaktadır, hatta bu değişimleri kişisel olarak kemale ulaşma arayışının bir gereği olarak niteliyor gözükmektedir.”[4]

Hilmi Ziya’nın yaşadığı dönemin koşulları göz önüne alındığında, onun fikir hayatındaki bu farklı sularda yüzüyor olması durumu netlik kazanacaktır. Osmanlı’yı görmesi, ardından Cumhuriyet Türkiye’sini yaşaması, Atatürk dönemi politikalarıyla birlikte Atatürk’ten sonraki devlet politikalarına da tanık olması, darbelerle yüzleşmesi, üniversiteden uzaklaştırılması gibi sebepler, onun düşünsel hayatına mutlaka etki etmiştir. Ülken’in, Doğu ile Batı arasına sıkışmış olan ve kendisini ne tam Doğulu ne de tam Batılı olarak tanımlayabilen bir coğrafyada var olması, fikir evrenine de derinden nüfuz etmiş ve onu bu toplumun problemlerini çözme noktasında harekete geçmeye sevk etmiştir. Ortaya koyduğu çalışmalarda, büyük ölçüde bu düşüncenin izleri görülür. Pek çok Cumhuriyet aydını gibi Hilmi Ziya Ülken de Doğu ile Batı arasında bocalayan toplumun meselelerine kulak vermiştir. Batı ile Doğu’yu anlamaya çalışmış, bu iki farklı medeniyet arasında bir köprü kurarak Türk düşünce geleneğini oluşturmak istemiştir. Tıpkı Türkiye gibi Hilmi Ziya da ne Batılı, ne de Doğulu olabilmiştir. Onun yapmaya çalıştığı bu iki medeniyet arasında bir tercih yapmak değil; iki medeniyeti kaynaştırmak ve toplum için en doğru olan sonuca ulaşmaktır. Türk fikir hayatının en önemli yapıtlarından biri olan Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi’nde Hilmi Ziya Ülken, Doğu ile Batı arasındaki karşıtlığı şu şekilde ele alır:

“Modern kültür karşısında kulaklarını tıkayanlarla onun köklerine inmeyi istemeyen ve yalnız yemişlerini devşirmekle işin çözülebileceğini sananlar ya da kültürü medeniyetten ayırarak, eski ile yeniyi, nasyonal ile enternasyonali, Batı ile Doğu’yu, kısaca iki ayrı dünya görüşünü hem ayırmak hem uzlaştırmak kabil olacağını sananlar, hatta kültür ve medeniyet ikiliğini kaldırmak için modernleşmeyi yalnız şekilde, teknikte ve ekonomik gelişmede gören ve bunun derin bir kültür paradoksunun sonucu olduğunu, bu kültür paradoksunun asıl modern kültür seviyesine erişmedikçe ve bu faaliyete katılmadıkça elde edilemeyeceğini anlayamayanlar arasında yalnızca derece farkı vardır. (…) Kültür ve medeniyet ikiliğine gelince, bu yapma ve gerçekten uzak görüş, iki ayrı dünyanın aynı zamanda yan yana yaşayabileceğini sanmaktan ileri gelen bir yanlışlığın kurbanı olmaktadır. Böylece ne milletlerarası kültürün içeriğinden ayrılmış olarak ele alınan soyut formu yaratıcı bir değer olabilir, ne de bir kavmin veya millet adayının kültürde yaratıcılık ve üreticiliğe girecek olan hammaddesi işlenebilir. Hâsılı ‘medeniyet’ bir yandan gerçek yaratıcı modern kültürün ürünleri ve şekilleri halinde kalır, ‘kültür’ ise kendi formunu yapan gerçek yaratıcı güç olacak yerde, hammadde ve folklor olarak kalır. Hâlbuki gerçek kültürde sanatı, hukuku, ahlakı, felsefeden ve ilimden ayırmaya imkân yoktur. Onların hepsi milli ve hepsi milletlerarasıdır.”[5]

Hilmi Ziya Ülken’in kültür ve medeniyet üzerine olan bu sistematik eleştirisi Türk düşünce dünyasını topyekûn hedef alır. Ülken, eleştirmeye eskiden başlar ve yeni ile eski, Doğu ile Batı, kültür ile medeniyet arasında kurulabilecek her türden ilişkiyi ele alır. Eski ile aradaki köprüleri yıkıp yeniye yönelmek ya da yeniyi reddedip çareyi yine eskide aramak Hilmi Ziya Ülken’in düşünce prensiplerine aykırıdır. Türk modernleşmesini anlamaya çalışırken de bu minvalde hareket eder. Gerektiği yerde eski ve yeniyi aynı anda eleştirirken, zaman zaman ikisini uzlaştırmaktan geri durmaz. Ancak kendi ifadelerinden de anlaşılacağı üzere Hilmi Ziya’nın yapmaya çalıştığı körü körüne bir uzlaştırma çabası değil; kavramların ve fikirlerin durduğu zemini anlamak, manalarını irdelemek ve meseleye sistemli bir şekilde yaklaşmaktır.

Ülken

Dünyayla Köprü Kurmanın Yolu Olarak Tercüme

Hilmi Ziya Ülken, kültür ve medeniyet tartışmaları bağlamında modernleşmeyi ele alırken tercüme meselesine özel bir önem atfeder. Ona göre tercüme, modernleşmeyi gerçekleştirebilecek en önemli adımlardan birisidir ve medeniyetin sürekliliğini sağlayan yegâne yol tercümedir. Hilmi Ziya, tercümeyi kültür ve medeniyetlerin sürekliliği bağlamında ele almıştır. Medeniyetlerin birbirleriyle gerçekleştirdiği alış verişi sürekli kılacak olan tercümedir. Doğu ile Batı arasında kurulacak köprü, ancak o coğrafyaların fikir dünyalarını tanımakla olur ve bir coğrafyanın fikir dünyasını tanımak da ancak tercüme ile gerçekleşir. Ülken, özel önem atfettiği tercüme faaliyetleri hakkında Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü adlı eserinin ilk baskısına yazdığı önsözde şunları dile getirmektedir:

“Bu kitaptaki temel fikir şudur: Ayrı ayrı medeniyetleri açar gibi görünen büyük ‘uyanış’lar, hakikatte, gittikçe genişleyen sürekli tefekkürle birbirine bağlıdır. Bu sürekli tefekkürü temin eden ise bilhassa ‘tercüme’dir. (…) Bizim için lazım olan eski İslam ve yeni Avrupa uyanışlarında olduğu gibi çok sistemli ve hararetli bir tercüme faaliyeti canlandırmaktır. Tanzimat’tan beri geç kalınan bu yola girmenin tam zamanıdır; ve şükredelim ki girilmiştir.”[6]

 

Mikrodan Makroya Toplumu Anlamak

Hilmi Ziya Ülken toplumu anlamaya yönelik tavrında, toplumu oluşturan en küçük parçalardan başlayarak bir bütüne ulaşmayı ve böylece toplumun bütünü hakkında bir sonuca varmayı hedeflemektedir. İnsanı anlamadan aile hakkında, aileyi anlamadan toplumun bütününü hakkında fikir sahibi olmak mümkün değildir. Bu noktada lokalden başlayarak bütüne ulaşma çabasının, özellikle Ülken’in de vurguladığı “köy” hareketinin, Cumhuriyet projesinin bir getirisi olduğu söylenebilir. Cumhuriyet, her ne kadar seçkinler tarafından oluşturulmuş, memleketin aydın kitlesi aracılığıyla hayata geçirilmiş bir proje olsa da, onun en büyük amaçlarından birisi köye yönelmek ve köyü kalkındırmak olduğu söylenebilir. Bu anlamda Ülken’in taşra gezileri yapması ve kendisi gibi başka arkadaşlarının da bu tip gezilerle Anadolu’yu görmeye ve anlamaya çağırması beyhude ve gelişigüzel yapılmış bir çağrı değildir. Ülken, zaman zaman, İnsan dergisiyle eş zamanlı olarak yazılar yazdığı Ülkü dergisinde çıkan bir yazısında, memleketteki aydın kesimin köye ve halka nasıl yaklaşması gerektiğini dile getirdiği ifadeleri, Cumhuriyet’in aydına biçtiği rolü ve köy hareketini nasıl gördüklerini de temsil eder:

“Aydınlar, köylüyle aralarındaki dünya görüşü farkını düşünerek tıpkı onlar gibiymiş gibi davranmaya kalkmamalıdır. Böyle bir hal, riyakârlıktan yukarı çıkamayacağı için maskeleri çabuk düşer. Aydınlar köylüyle bir oryantalist gibi sırf ilmî, soğuk objektif gözle konuşmamalıdırlar. O zaman zihnin zapt edeceği, fotoğraf plakasının zapt ettiğinden bir parça olsun ileri gidemeyecektir. Aydınlar, kendilerini yalnızca karanlık bir dünyayı ağartmaya giden misyonerler gibi de görmemelidirler. […] Eğer aydınlar, Türk ülkesinin yüzde sekseninin köy olduğunu ve Türk kültürünün köye dayanacağını hatırlarından çıkarmazlar; kendilerinin de köyden çıktıklarını, Türk şehrinin, birçok yerde daha yeni kurulduğunu, bazı şehirlerin içinde bile köyün yaşadığını, bu cemiyete girmemiş kozmopolit insan yığınlarını toplayan ecnebi mahallelerine bitişik halk mahallelerinden ibaret olduğunu, Yunan sitelerine bizi bağlayan fikir uyanışı yanında Türk sitesinin kurulması için hasret çekildiğini düşünürlerse, halkın arasına girdikleri zaman bütün sahte rollerini bir tarafa atarak kendi mayalarını görmeye ve onunla halleşmeye muvaffak olacaklardır.”[7]

 

Ülken’in Dergiciliği

Hilmi Ziya Ülken hayatı boyunca dergileri ayrı bir önemsemiştir. Onun, dergilere gösterdiği bu hassasiyet, ömrü boyunca farklı dergilerde isminin geçmesine de sebep olmuştur. Yaptığı çalışmalar gazete ve dergilerde sık sık yayınlanan Hilmi Ziya Ülken, bununla da kalmamış ve düşünce tarihimize farklı dergiler kazandırarak katkıda bulunmuştur. Örneğin, Mihrap Mecmuası, Gayret Mecmuası, Türk Dili Mecmuası, Felsefe ve İçtimaiyat Mecmuası, Bilgi Dergisi, İş Dergisi, İş ve Düşünce, Şarkiyat Mecmuası, Eğitim Hareketleri, Yeni İnsan, Sosyoloji Dünyası, Hisar, Felsefe Yıllığı, Doğu ve Batı gibi yazı vererek destek olduğu dergilerin yanı sıra Galatasaray Mecmuası, Sosyoloji Dergisi ve İnsan gibi birçok dergiyi de bizzat kendisi çıkarmıştır. Hayatı boyunca en fazla yazısının çıktığı dergiler de kendisinin çıkardığı bu dergiler olmuştur. Bizzat kendisinin çıkardığı dergilerin yanında pek çok derginin kuruluşunda da görev almış ve bu dergilere verdiği yazılarla dergilerin sürekliliğine katkıda bulunmuştur.[8]

 

Ülken’in Bazı Eserleri[9]

Hilmi Ziya Ülken’in 1350’nin üzerinde telif ve tercüme kitap ve makalesi yayımlanmış olup ayrıca henüz yayımlanamayan eserleri de bulunmaktadır.

Kitapları:

  • Umumi Ruhiyat (İstanbul 1928),
  • Felsefe Dersleri (Metafizik),
  • Bilgi ve Vücud Nazariyeleri (İstanbul 1928),
  • Umumî İçtimaiyat (İstanbul 1931),
  • Aşk Ahlâkı (İstanbul 1931, 1958; gözden geçirilmiş ilâveli ve sadeleştirilmiş baskısı, Ankara 1971, İstanbul 1981),
  • Türk Tefekkür Tarihi (I-II, İstanbul 1932-1933),
  • Türk Filozofları Antolojisi (I, İstanbul 1935),
  • Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü (İstanbul 1935),
  • Yirminci Asır Filozofları (İstanbul 1936),
  • İçtimaî Doktrinler Tarihi (İstanbul 1941),
  • İbn Haldun (İstanbul 1940, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu ile birlikte),
  • Ziya Gökalp (İstanbul 1942),
  • Mantık Tarihi (İstanbul 1942),
  • Dinî Sosyoloji (İstanbul 1943),
  • Sosyoloji (Umumi İçtimaiyat’ın 2. baskısı, İstanbul 1943),
  • Yahudi Meselesi (İstanbul 1944),
  • İslâm Düşüncesi (İstanbul 1946),
  • Ahlâk (İstanbul 1946),
  • İslâm Medeniyetinde Tercümeler ve Tesirleri (Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü adlı kitabın genişletilmiş baskısı, İstanbul 1947),
  • Millet ve Tarih Şuuru (İstanbul 1948, 1976),
  • Tarihî Maddeciliğe Reddiye (İstanbul 1951, 1963, 1981),
  • İslâm Düşüncesi I: İslâm Düşüncesine Giriş (İstanbul 1954),
  • Sosyoloji Problemleri (İstanbul 1955),
  • Dünyada ve Türkiye’de Sosyoloji Öğretimi ve Araştırmaları (İstanbul 1956),
  • Veraset ve Cemiyet (İstanbul 1957),
  • Felsefeye Giriş I (Ankara 1957, 1963),
  • İslâm Düşüncesi II: İslâm Felsefesi Tarihi (İstanbul 1957),
  • Felsefeye Giriş II (Ankara 1958),
  • Siyasî Partiler ve Sosyalizm (İstanbul 1963),
  • Bilgi ve Değer (Ankara 1965),
  • Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi (II, İstanbul 1966),
  • Eğitim Felsefesi (Ankara 1967),
  • İslâm Felsefesi: Kaynakları ve Tesirleri: Eski Yunandan Çağdaş Düşünceye Doğru (Ankara 1967; Konya, ts. [Selçuk Yayını]),
  • Varlık ve Oluş (Ankara 1968),
  • İlim Felsefesi I (Ankara 1969),
  • Sosyoloji Sözlüğü (İstanbul 1970),
  • Toplum Yapısı ve Soya Çekme (Veraset ve Cemiyet’in değişik baskısı, İstanbul 1972),
  • Genel Felsefe Dersleri (Ankara 1972),
  • İnsanî Vatanperverlik (İstanbul 1933, İnsanî Vatanseverlik adıyla, İstanbul 2007).

 

Makaleleri:

  • “Heyecan Hakkında” (Felsefe ve İçtimaiyat Dergisi, I/2 [İstanbul 1927], s. 81-101);
  • “Cemiyet ve Marazi Şuur” (Felsefe Yıllığı, I [İstanbul 1932], s. 23-128);
  • “Sosyolojinin Mevzuu ve Usulü” (Sosyoloji Dergisi, I/1 [İstanbul 1942], s. 3-168);
  • “İçtimai Araştırmalar” (a.g.e., I/1, s. 271-321);
  • “Hukuk Sosyolojisinin Unsurları” (G. Gurwitch’den tercüme, a.g.e., I/1, s. 105-170);
  • “İktisadi Sosyoloji” (a.g.e., III [İstanbul 1945-1946], s. 3-103);
  • “Sanat, Düşünce ve İçtimai Bünye” (a.g.e., XIII-XIV [İstanbul 1959], s.1-35);
  • “İptidailerde İçtimai Bünye ve Din” (a.g.e., s. 26-57).

Bazı romanlar da yazan Hilmi Ziya Ülken, Kıvâmüddin Burslan ile birlikte Fârâbî’nin birçok risâlesini Türkçe’ye çevirmiştir (DİA, XII, 158-159).


 

Dipnotlar:

[1] Hilmi Ziya Ülken’in hayatı, düşünceleri ve çalışmaları hakkında daha ayrıntılı bir okuma için bkz. Yücel Bulut, Çağdaş Türk Düşüncesi İçinde Hilmi Ziya Ülken, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Cilt 6, Sayı 11, 2008, s. 499.

[2] Nazmi Avcı, Düşün Anaforunda Bir Adam Hilmi Ziya Ülken, Dem Yayınları, İstanbul, 2005, s.17.

[3] S. Hayri Bolay, “Ord. Prof. Hilmi Ziya Ülken”, Sosyoloji Konferansları Dergisi, Sayı: 17, İstanbul, 1979, s.168-169.

[4] Yücel Bulut, “Türk Batılılaşması Bağlamında Hilmi Ziya Ülken”, Türk Yurdu, Sayı: 174, Şubat 2002, s. 15.

[5] Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 3. Baskı (1. Baskı: 1966), Kasım 2015, s. 7-9.

[6] Hilmi Ziya Ülken, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2. Baskı, Ocak 2016, s. vii-viii (ilk yayın tarihi: 1935, Vakit Yay.).

[7] Hilmi Ziya Ülken, “Halk ve Aydınlar”, Millet ve Tarih Şuuru, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 3. Baskı, Ocak 2016, s. 106.

[8] Konu ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Ayhan Vergili, “Hilmi Ziya Ülken ve Dergiler”, Nevin G. Ergan vd. (ed.), Türk Düşünce Geleneğinde Ziya Gökalp, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu ve Hilmi Ziya Ülken, Ankara: Hacettepe Üniversitesi Yay., 2007, s. 89-94.

[9] Ülken’in eserlerinin listelendiği bu kısım İslam Ansiklopedisinden olduğu gibi alınmıştır. Ayrıntılar için bkz. https://islamansiklopedisi.org.tr/ulken-hilmi-ziya


* Bu yazı 13 Haziran 2019 tarihinde, Bilmekvaktidir.com’da yayınlanmıştır: http://bilmekvaktidir.com/turk-dusunce-dunyasinda-bir-basamak-hilmi-ziya-ulken/


Çiçekli Bir Bahçeye Varır Umuduyla: Ovada Paldır Küldür *

ovada paldır küldür.jpg

İlk kitabı Derdin İncinmesin (Everest Yayınları, 2016) ile “kitaplı öykücüler” arasına katılan Mustafa Orman, yaklaşık üç yıl sonra ikinci öykü kitabı Ovada Paldır Küldür (Everest Yayınları, 2019) ile tekrar öykü severlerin karşısına çıktı. Mustafa Orman’ın iyi bir dinlenme dönemi geçirdiği, öyküleri okuyanlar tarafından fark edilecektir. Hem muhteva hem de üslup olarak ilk kitabı Derdin İncinmesin’in üzerine koymuş gibi görünüyor yazar. İlk kitaptaki sayıca fazla ve hacimce (görece) kısa uzunluktaki öykülere nazaran yeni kitabında “Mahcup İnsanlar Geçti” ve “Dağda Yel Sesi Var” adlı iki uzun ve “Kesişme” adlı bir kısa öyküyle beraber toplamda üç öykü yer alıyor. Bu üç öykünün bir diğer önemli özelliği birbirine yaslı bir şekilde var olmaları ve toplamda bir bütünü oluşturmaları. Aynı karakterleri üç öyküde de görmek mümkün. Öyle ki aradaki öykü isimleri ortadan kaldırılsa okurun bu metni geniş bir bütünsellik içerisinde bir novella tadında okuyabileceğini de söylemek mümkün diyebilirim. (Biraz spekülatif bir fikre kapılarak, Mustafa Orman’ın sonraki kitaplarından birinin roman olacağını bile düşündürdü bana Ovada Paldır Küldür.)

İlk kitabını, “Kitabı eline alıp hiçbir zaman okuyamayacak olan anneme…” ifadeleriyle annesine ithaf eden Mustafa Orman, yeni kitabını silahlı bir saldırıda hayatını kaybeden hukukçu ve aktivist Tahir Elçi’ye ithaf etmiş. Tıpkı ilk ithafta gördüğümüze benzer bir duruşu burada da görmek mümkün. Mustafa Orman’ın öykülerini ve hayata karşı takındığı tavrı bilenler, kitabın Tahir Elçi’ye ithaf edilmesinin de tesadüf olmadığını fark edecektir.

Mustafa Orman’ın öykülerinin belirgin özelliklerinden birisi betimleme. Doğaya, eşyaya, insanın türlü hallerine dair yapılan bu betimlemeler öykülerdeki derinliği arttırdığı gibi okurun da metnin içerisinde diri durmasına yardımcı oluyor. Öte yandan ilk öykü kitabına göre Ovada Paldır Küldür, karakterler arası diyaloglar bakımından da daha oturaklı, daha yerli yerinde bir tablo çiziyor. Karakterlerin ağızlarından dökülen her bir cümlede yaşadıkları topraklardan izler olduğu hemen fark ediliyor. Orman’ın karakterlerinde zoraki bir dil yok, her şey akışında ilerliyor. Son derece doğal ve gerçekçi bir üslupla kaleme alınmış olan metinlerin bu sahiciliği taşımasının en önemli sebeplerinden birisi de bana kalırsa Mustafa Orman’ın tanıdığı, bildiği, derdini dert edindiği yerlerin ve kişilerin hikayelerini yazması. Bu hikayeler büyük ölçüde bireysel bir temelden yola çıkılarak yazılsa da mutlaka bir ucu toplumsal olana yaslanıyor.

Kitabın son öyküsü olan Kesişme’ye şu cümlelerle başlıyor Mustafa Orman: “Biz, arada sıkışıp kalmış insanlar, tuhaf insanlarız; ne iyiliğimiz ne de kötülüğümüz bir şeye benziyor. İki insan, iki şehir, iki coğrafya, iki bahçe, iki dil arasında kalmanın tedirginliğindeyiz. Bu şeyler arasında sıkışmanın bocalayışı sürecek her daim, diyorum.” Orman’ın işaret ettiği bocalama hali kitabın neredeyse tamamına hâkim. İki dil, iki coğrafya, iki insan arasında gidip gelen zihinler en çok da yersiz yurtsuzluğu, sığamamışlığı, bir yönüyle hep eksikliği anlatıyor. Ancak yine de ilk kitabındaki bir öyküsünde geçen “Nerede duruyorsa, oraya benziyor insan.” ifadesiyle kurduğu mekân ile insan arasındaki ilişkiyi yeni kitabında da pek çok farklı boyutuyla görüyoruz. Bir yere ait olma ile yersiz yurtsuzluk arasındaki alacakaranlıkta ilerliyoruz böylece ovada paldır küldür… Bütün bunların getirdiği karanlık tablo, içindeki umut kırıntılarıyla birlikte de öykülerin genel atmosferinde varlığını her daim hissettiriyor. Bir yönüyle eksik, biraz savruk o umut kırıntılarıyla birlikte tamamlıyoruz biz de öyküleri. “Dünyanın gidişatına bakıp üzülecek takati bulamıyordum kendimde. Bir yolda yürümeliyim, ağaçların hâlâ yapraklarını döküp yeşerdiğine inandıran, çocukların boş arazilerde topun peşinde koştuğu, annelerin kapı önlerinde çocuklarını beklediği, babaların fırından koltuk altlarına sıcak ekmekleri koyup eve döndüğü bir yol.”

Mustafa Orman, Ovada Paldır Küldür’le edebiyatta kalıcı olacağının, yerini sağlamlaştıracağının izlerini sunuyor okura. Belli bir hassasiyeti ve derdi olan, o derdi ise okurun gözüne sokmadan veren öyküler yazıyor Orman. Onun öyküleriyle dertlenmeye, yer yer tebessüm etmeye ve umudu diri tutmaya devam ediyoruz biz de. Ovada, paldır küldür yuvarlanıyoruz belki ama elbette çiçekli bir bahçeye varacağız umuduyla…

________________________________________________________________

*  Akşam Kitap, 12 Temmuz 2019 Cuma.


Savaşın Anlamsızlığı ve Bireyin Var Olma Çabası: Kızıl Kahkaha *

leonid andreyev

19. yüzyıl Rus yazarlarından Leonid Andreyev (1871-1919) tarafından kaleme alınan Kızıl Kahkaha, yakın zamanda Everest Yayınları etiketiyle okur ile buluştu. Daha çok bir “oyun yazarı” olarak tanınan Andreyev, hikâyeleri ile de hem klasik Rus edebiyatında hem de dünya edebiyatında şahsına münhasır bir yer kaplıyor.

Leonid Andreyev’in eserlerinde genel olarak hâkim olan huzursuz hava ve karamsar bakışı Kızıl Kahkaha’da da görmek mümkün. Bunun sebebini de belli ölçülerde yazarın yaşamında ve dönemin toplumsal yaşantısında aramalıyız diye düşünmüyorum. Yoksulluk içinde büyüyen ve bu yoksulluktan ötürü üniversiteyi bırakmak zorunda kalan Leonid Andreyev, sonrasında intihara bile kalkışmıştır. Özellikle imparatorluktan çarlık dönemine geçişin yaşandığı 1905 Devrimi ile Çarlık Rusya’sının yıkıldığı 1917 Devrimi arasında etkili olan Andreyev, zorlu sosyal ve siyasal koşulları tüm şiddetiyle yaşamış yazardı. Bütün bunların ışığında, yazarın kısa ömründe pek çok olumsuz tablo ile karşılaştığını söylemek yanlış olmayacaktır. İşte eserlerine sinen huzursuzluğun da temelini bu manzara oluşturmakta.

Kızıl Kahkaha, yazarın, 1904-1905 yıllarında geçen Japonya-Rus Savaşının etkisiyle kaleme aldığı bir roman. Rusların ciddi bir yenilgiye uğradığı ve Uzakdoğu’daki yayılmacı politikasından vazgeçtiği bu savaş, dünyanın henüz topyekûn bir savaş görmediği dönemin izlerini taşır. Andreyev belki büyük ölçüde yenilginin de etkisiyle, Kızıl Kahkaha’yı kaleme alır ve eser boyunca savaşın toplumsal ve bireysel olarak yıkıcılığı üzerinde durur.

“…delilik ve korku.” diye başlıyor hikâye ve metin boyunca bu iki duygu arasında gidip gelen asker(ler)in düşünceleri anlatılıyor. Savaşın sadece savaş sahasında kalmadığı, en ücra evlerin, en görünmez sosyal ilişkilerin bile içine kadar sızdığı gerçeği metin boyunca farklı şekillerde dile getiriliyor. Delilik ile korku arasına sıkışmış askerlerin bazıları çoktan akli melekelerini yitirmiş; kimisi ise bedenini savaş meydanında bırakmış. Savaşın bir kazananı olabilir mi peki? Gerçekten mümkün mü? Bunun da apaçık bir cevabını veriyor bize yazar:  “Tek bir yerde toplanan ve kendi eylemlerine haklılık kazandırmaya çalışan milyonlarca insan birbirlerini öldürüyor ve hepsi eşit ölçüde acı çekiyor, hepsi eşit ölçüde mutsuz oluyor; nedir bu peki, sonuçta bu delilik değil de nedir?” Savaşın getirdiği; eşit derecede yıkım, mutsuzluk ve acıdan başka bir şey değil. Sadece hikâyenin başkahramanından duyduklarımız bile yeterli aslında bunu anlamaya. Herkesin o büyük yıkımın bir parçası olduğuna ikna olmak da zor olmuyor.

Tıpkı yazar gibi romanın karakterleri de yaşananın ilk savaş olmadığını ve son da olmayacağını biliyor. Tarihin tekerrürden ibaret olduğu ve insanın, tarih sahnesinde sınırlı bir zaman zarfı içerisinde var olan bir figür olduğu tüm sertliğiyle okurun yüzüne çarpıyor. Öyle ki ölüm sadece öleni ilgilendiriyor. Kişinin gelip geçiciliğine nazaran hayatın devam ettiğini gösteren şu pasaj belki de kitabın özetini sunuyor:

Zarfa uzun bir süre baktım ve düşündüm: Onu elinde tutmuştu, bir yerden satın alıp parasını ödemişti, emir eri de kantine gidiyor, pulu yapıştırıp zarfı kapatıyordu ve mektubu kutuya belki de kendi atıyordu. Sonra da posta denilen karmaşık makinenin çarkı harekete geçiyor ve mektup ormanlardan, tarlalardan ve kasabalardan elden ele geçerek yol alıyor, hedefine doğru durmadan ve ısrarla ilerliyordu. Mektubu yazan o sabah botlarını son kez giyiyordu ve mektup yoluna devam ediyordu. Adam öldürülüyor, mektupsa ilerleyişini sürdürüyor. Adam bir çukurun içine atılıyor, üzeri tepeleme ceset ve toprak yığını ile doluyor; mektupsa gri damgalı zarfın içinde yaşayan bir hayalet gibi ormanları, tarlaları ve kasabaları aşıyor.”

Bütün bunların yanında yazarın muazzam üslubu ve metnin akıcılığı da adeta bir anlatı şöleni oluyor okur için. 19. yüzyıl Rus edebiyatının Tolstoy’la, Dostoyevski’yle sınırlı olmadığının en güzel örneklerinden birini sunuyor bize Leonid Andreyev. Savaş ve savaşın getirdikleri üzerinden, huzursuzluk, yıkım, acı, ölüm gibi olguları ustalıkla işleyen yazar, okurun zihnini de “delilik ile korku” arasında sürüklüyor. Yükte hafif, pahada ağır bu kitabın hem yazıldığı dönemin toplumsal ve siyasi koşullarını görmek hem de bireyin bu koşullar altında varoluş mücadelesine tanık olmak için okunması gerektiğini düşünüyorum. Leonid Andreyev’e de klasik edebiyat tarihinde hak ettiği değer mutlaka verilmeli.

_____________________________________________________

* Bu metnin daraltılmış bir hali, Kitap Defteri Dergisi’nin 4. sayısında (Nisan 2019) yayınlanmıştır.


“Görkemli Dünya”nın Kapısını Aralamak *

görkemli dünya

David Le Breton, Yürümeye Övgü[1] adlı kitabının hemen başında yürüyüş için, “Yürüyüş dünyaya açılmadır. İnsanı mutlu yaşam duyguları içinde yeniden oluşturur. (…) Yürüyüş çoğu zaman insanın kendi içinde yoğunlaşmasını sağlayan bir dönemeçtir.” ifadelerini kullanıyor. Özellikle doğa yürüyüşleri, insanın kendi içine dönmesine, kendisini ve dünyayı her anlamda sorgulamasına yardımcı olan bir derinliği içinde barındırır. Yürüyüşün özünde var olan bu sorgulama, insanı önceki halinden belli ölçülerde farklılaştırır. Breton’un “İnsan bazen yürüyüşten değişmiş olarak döner,” cümlesi de bu sorgulamanın bir sonucudur mutlaka.

Everest Yayınları tarafından Temmuz 2018’de, Esen Akyel çevirisiyle okurla buluşturulan Görkemli Dünya, dünya edebiyatına Siddhartha, Bozkırkurdu, Boncuk Oyunu gibi çok önemli eserleri kazandıran Hermann Hesse’nin gezgin, düşünür, şair ve hatta ressam olarak bir portesini sunuyor bize. Hesse, doğayı, yürüyüşü ve kendini anlamayı merkeze alarak sadece edebi bir metin değil aynı zamanda felsefi, psikolojik ve sosyolojik yönleri de olan çok yönlü bir yapıt ortaya koyuyor. Dışarının çağrısına uyarak tek başına evinden ayrılan Hesse, doğa ile bütünlük kurdukça adeta başka birine dönüşüyor veya içindeki öteki Hesse’yi keşfediyor. “Dünya üzerinde hiçbir şey sınırlardan daha tiksinti verici, daha aşağılık olamaz.” diyen yazar, sınırları aşıyor ve vardığı her yeni nokta onun kendisini, dünyayı, varoluşunu yeniden düşündüğü bir uzama dönüşüyor. Görkemli Dünya’da Hesse’nin yürüyüşleri esnasında aldığı notların yanı sıra çeşitli fotoğrafları, çizimleri ve şiirleri de yer alıyor. Böylece bu incecik kitap, romancılığıyla tanınan Hesse’nin farklı yönlerini de gösteriyor bize. Tabi bütün bir kitabın odak noktasını yürüyüş fikrinin oluşturduğunu da bir kere daha vurgulamak gerek.

*

Oruç Aruoba, Yürüme adlı kitabında şöyle diyor: “Yol, iki yer arası değildir – yer iki yol arasıdır. Yola çıkan kişi, bir yerden kalkıp başka bir yere ulaşmağa çalışan değildir – yolu yürüyendir. Yer görelidir; mutlak olan, yoldur – ya da, yürümek…” Bu cümleler, yürümenin düşünsel derinliğine dair önemli bir rota çiziyor bizlere. Görkemli Dünya’yı Oruç Aruoba’nın Yürüme’sinden çok önce kaleme alan Hesse ise Aruoba ile aynı fikirde olacak ki sık sık yürüyüşün bizatihi kendisine; sadece fiziksel değil düşünsel bir eylem olarak da yürüyüşe; “belli bir yönü olmadan gezmek” fikrine odaklanıyor. Yürürken düşünmek, doğayı ve doğadaki kendini yeniden keşfetmek anlamına geliyor. Hesse’nin de temel olarak yaptığı şey bu aslında: Yürüyüşü fiziksel bir eylem olmanın, iki nokta arasındaki mesafeyi kat etme biçimi olmanın çok daha ötesine taşımak…

*

hermann-hesse

Kitap incecik. Ama hacmine oranla son derece dolu ve bir hayli de yoğun. Çiftlik Evi, Küçük Kasaba, Köprü, Ağaçlar, Öğle Dinlenmesi ve Göl, Ağaç, Dağ gibi alt başlıklara ayrılan metinlerin her biri yine Hesse’nin çeşitli çizimleriyle süslenmiş. Çizimler, adeta Hesse’nin gezip gördüğü yerlerin zihnindeki yansımasının somutlaşmış hali. Bu vesileyle okur olarak bizler de Hesse’nin bir başka özelliği ile tanışmış oluyoruz böylece, ressamlığıyla. Öte yandan yine bölümler arasında Hesse’nin şiirlerine de yer verilmiş. “Her Şey Geçici” başlıklı şiirinde “Bugün parlayan ne varsa / Yakında sönecek” diyen Hermann Hesse’nin yürüyüşleri esnasında sık sık ölümün karanlık duygusuna kapıldığını da görüyoruz. “Hiçbir şey doğru değil. Hiçbir şey insanı mutlu etmiyor ve ısıtmıyor. Her şey ıssız hüzünlü ve bulanık. Tüm notaların akordu bozuk. Tüm renkler soluk.” şeklindeki cümleleri, onun sık sık kapıldığı bu karamsar düşüncelerin de bir özeti aslında.

Açıkçası,” diyor Hesse, “belli bir yönü olmadan gezmek, bir aylağın yaşamı gibi günışığında her şeyi kolayından alabilmektir bu yaşam. Sırtımda çantayla yaşamaya istekliyim ve bırakıyorum pantolonlarım istedikleri gibi aşınsınlar.” Bu cümleler, yürüyüşün aslında bir direniş biçimi, bir karşı duruş olduğunu da gösteriyor bize. Amacı bir noktadan diğerine varmak olmayan “yürüyüş fikri”, böylece felsefi bir eylem halini alıyor. Yürüyüşün derinliği burada saklı. Hesse de bunun farkında olsa gerek ki onun yürüyüşlerinde de varılacak yer değil, yürüyüşün kendisi önem kazanıyor. Henry Thoreau’nun, “(…) kısa bir yürüyüşe bile ölümsüz bir serüven ruhuyla, geri dönmeyecekmiş gibi, terk ettiğimiz krallıklara birer anmalık olarak yalnızca mumyalanmış kalplerimizi yollamayı göze alarak çıkmalıyız.”[2] şeklindeki sözlerini doğrularcasına yola çıkıyor Hesse. Çünkü yürüyüş, ancak bu anlamıyla kişinin kendisi ile kurduğu iletişimi anlamlı kılıyor ve ancak bu şekilde kurulabilecek iletişim bireyin kendine dönük kapıları açmasına yardımcı oluyor. Başka bir deyişle, bu yürüyüş sayesinde kişi “görkemli dünyanın” gizemlerini çözmeye başlıyor. Evlerin, patikaların, ağaçların içinden geçip giden Hermann Hesse de gördüğü her yeni manzarada tekrardan büyüleniyor. Bazen melankoliye kapılan yazar, ölüm ve aşk arasında gidip geliyor. Ağaçlarla, ormanla öylesine güçlü bir ilişki kuruyor ki, “Ağaçlar bir çeşit tapınaktır. Kim ki onlarla konuşmayı ve onları dinlemeyi becerir, gerçeği öğrenebilir.” demekten geri durmuyor.

*

Henry David Thoreau, doğadan ve yürüyüşten şu şekilde bahsediyor: “Sağlığı toplumda bulamaz, doğada bulursunuz. Ayaklarımız doğanın ortasına basmadığı sürece, yüzümüz sararıp solacaktır.” Doğa ile kurulacak ilişki insanın daha özüne dönük, daha kendisiyle ilgilidir mutlaka. Thoreau’nun söylediği gibi Hesse de doğa ile böylesi bir ilişki kuruyor. Öyle ki, “Ne zaman Alplerin güney yamaçlarına, bu kutsanmış yörelere gelsem, kendimi sürgünden eve gelmiş, bir kez daha dağların olmam gereken tarafındaymışım gibi hissederim.” diyor Hermann Hesse. İnsanların fakirliklerine rağmen iyi, medeni ve dost olduklarını vurgulaması da yine bu ilişkinin bir tezahürünü oluşturuyor. Hesse’nin yapmaya çalıştığı doğayla gerçek bir ilişki kurmak, böylece doğada kayboldukça kendini daha iyi tanımak, keşfetmek…

Görkemli Dünya, okuru doğaya çağıracak mı bilinmez. Ama en azından bir ışık zerresi olacağı kesin. Belki Hesse’nin cümlelerini okudukça en azından nerede olduğumuzu, neden burada olduğumuzu sorgulama fırsatı bulacağız. Bu incecik kitap bize sadece Hermann Hesse’nin doğayla kurduğu ilişkiyi göstermeyecek muhakkak. Aynı zamanda bizim de doğaya ne kadar ihtiyacımız olduğunun altını kalın bir kalemle çizecek. Görkemli Dünya, Hermann Hesse’nin yaşamla ölüm arasındaki ince çizgide yürüdüğü mesafelerin çok kısa bir pusulası adeta. Hayata dair pek çok düşünce, bu incecik kitabın sayfaları arasında yerini bulmuş. Hesse, yürürken düşünüyor ve yazdıklarıyla da okuru düşündürüyor. Her ne kadar “ölmek yaşamaktan çok daha iyi” dese de o, yaşamın anlamını aramaya devam ediyor. En sonunda biz de bu görkemli dünyanın bir köşesinde kendimize soruyoruz Hesse gibi: “Acaba gerçek olarak ele aldığım her şey sadece dışarı atılmış bir şekilde iç dünyamın yansıması mı?”

[1] David Le Breton, Yürümeye Övgü, Sel Yayıncılık, Çev. İsmail Yerguz.

[2] Henry David Thoreau, Doğa ve Yürüyüş Üzerine Seçme Denemeler, Everest Yayınları, Çev. Aytek Sever.

_____________________________________

* Arka Kapak, 36. Sayı, Eylül 2018.


Bir Arayışın Hikâyesi: Tristessa

tristessa

Jack Kerouac… Büyük bir kesim tarafından, belki kendisinin pek de istemediği şekilde, “beat kuşağı ve karşı kültürün en önemli temsilcilerinden biri” olarak görülen Kerouac’ın hayatı aslında bu tanıma uyacak cinsten anekdotlar içeriyor. Ailevi meselelere yaşadığı dönem ve ortamın şartları da eklenince, ruhunun sınırlarını aşmaya çalışan bu özgür adam genç yaştaki ölümüne dek sürecek arayışından hiç vazgeçmiyor. Aştığı yollar, tanıdığı insanlar, yaşadığı olaylarla 47 yıllık ömrüne, bu zaman zarfına sığabileceklerden daha fazlasını yüklediği kesin.

Bu arayışların bir neticesi olarak 1955-56 yıllarında bulunduğu Meksika’da yaşadıklarının bir haritası olarak görülebilecek Tristessa, Siren Yayınları tarafından 2018 Temmuz’unda ilk kez Türkçe edebiyat okuru ile buluştu. Metni konuşmaya başlamadan önce, Tristessa’yı son derece akıcı bir üslupla çeviren kitabın çevirmeni Begüm Gür Erdost’a ayrıca teşekkür etmek gerek. Tabi ki kitaba katkı sunan ve son şeklini veren editörleri de unutmamalı.

Kitap, “Yayıncının Notu” başlıklı kısa bir yazı ile açılıyor. Bu yazı, Tristessa’nın nasıl ortaya çıktığına dair küçük bir başlangıç ipucu sunuyor okura. “Yeni ufukların, yeni deneyimlerin açlığını çeken” Kerouac, otostopla başladığı yolculuğunda kendini Meksika’da buluyor. “Amerika’da tanımadığı cinsten bir özgürlüğün tadını çıkaracak” olan yazar, hiç de tekin olmayan Meksika gecelerinde alkol ve uyuşturucunun da etkisiyle gerçekten de daha önce deneyimlemediği bir tecrübenin ortasında buluyor kendini: “Mexico City’deyim işte,” diyor, “darmadağın saçlarım ve deliliğimle birlikte, yağmur trafiğinde; Cine Mexico’nun önünden geçmekte olan taksinin içinde şişeyi kafama dikip dikip içiyorum.” İşte Tristessa da bu zaman zarfında yaşadıklarını anlattığı, otobiyografik öğelerle dolu bir metin.

Kitaba da ismini veren Tristessa, Kerouac’ın Meksika’da tanışıp âşık olduğu bir kadın. Tutkulu bir aşkın pençesine düşen Kerouac’ın sürekli kendini sorgulamasına, kalmakla gitmek arasında kalışına, “Onu seviyorum ama gitmek istiyorum” serzenişlerine sık sık tanık oluyoruz satırlar ilerledikçe. Arka kapakta “en duygusal metinlerinden biri” olarak nitelenen Tristessa’da Kerouac aşkı ve ölümü sorguluyor. Son satıra kadar devam eden bu sorgulayış, yazarın ruhunun derinliklerinde sürekli yankılanıyor: “Ayağımıza geçirdiğimiz ölümlülük botlarımızın içinde tir tir titriyoruz hepimiz, ölmek için doğmuşuz, şu karşımdaki duvara ve hatta Amerika’daki tüm duvarlara yazmak istiyorum bunu işte: ÖLMEK İÇİN DOĞMUŞUZ (…)” diyen yazar, Tanrı ile arasında da mutlak bir ilişki kurmaktan geri durmuyor. “Tanrı gözün gördüğü her şeyi önceden planlamıştır. Ölümümüz de dâhil olmak üzere.” şeklindeki cümleleri, maddi dünyayla manevi olan arasında kurduğu ilişkiyi de gösteriyor okura.

Tristessa bu anlamda sadece bir kadını merkeze alan, maddi aşkın peşinden gidilen bir metin olmanın çok ötesinde. Aşk ile ölüm aynı zihnin derinliklerinde anlamını arıyor. Kerouac yürümekten, sormaktan ve düşünmekten hiçbir zaman vazgeçmiyor. Bu yüzden nerede olduğu, kimlerle olduğu da bir süre sonra anlamını kaybediyor belki de. Bulunduğu yer, çevresindeki insanlar sadece bir dekor işlevi görüyor. Onu bu sorgulamaya iten büyük bir fotoğrafın arka planı…

Şiirsel üslubu; bazen bir fotoğraf karesine bakıyormuş, bazen bir film sahnesini seyrediyormuş hissi uyandıran anlatımıyla Tristessa, “Kerouac’ın aşka ve ölüme, yaratılışa ve yok oluşa dair şarkısı; zincirlerinden kurtulmuş bir Amerikalının yabancı topraklarda gerçeği, özü arayışı.” Önemli olanın nerede ve kimlerle olduğumuz olmadığını hatırlatan Kerouac belki de bu yüzden, “Hayat söylencemdeki insanlara dair uzun ve hüzünlü hikâyeler yazacağım – Buraya kadarki kısım benim bu filmdeki rolümdü, şimdi sizinkini dinleyelim” diye nokta koymadan bitiriyor hikâyesini. Her münferit hikâye, büyük anlatının bir parçası ne de olsa. Şimdi belki de sıra, hikâyemizi anlatmak için çoktan bize gelmiştir bile. Kim bilir…

___________________________________________________________
* Arka Kapak, 35. Sayı, Ağustos 2018.


Futbolun Bir Adım Ötesinde: Evdeyken Deplasmanda

Evdeyken_Deplasmanda

2018 Dünya Kupası’nın, dünyanın her yerinde gündemin birinci maddesini oluşturduğu şu günlerde Monokl Yayınları tarafından, özellikle Dünya Kupası özelinde futbola ilgi duyanların son derece keyif alacağı bir kitap sürüldü piyasaya: Evdeyken Deplasmanda. Kitap, dilimize yine Monokl Yayınları tarafından kazandırılan Kavgam serisi ile tanınan Karl Ove Knausgaard ile İsveçli yazar Fredrik Ekelund arasındaki mektuplaşmalardan oluşuyor. Mektuplar, 10 Haziran 2014 ile 14 Temmuz 2014 tarihleri arasında geçiyor. Yani yaklaşık olarak 2014 Dünya Kupası’nın düzenlendiği tarihler bunlar. Hâl böyle olunca yazışmaların ana temasını da futbol oluşturuyor tabi.

11 Haziran tarihli ilk mektubunda, “Yarın Dünya Kupası başlıyor. İple çekiyorum,” diyor Karl Ove ve ekliyor, “Kupaları hep televizyonda izledim, asla gerçekten görmedim ve bunun böyle sürmesini istiyorum, bu kitabın çıkış noktası burası, öyle değil mi?” Bu cümle, o sıralarda kupayı takip etmek için Brezilya’da olan Fredrik Ekelund ile aralarındaki maddi mesafeyi de gösteriyor bize. Birinin coşkuyu her şeyiyle yaşadığı Brezilya’dan, diğerinin ise büyülü ekrandan takip ettiği kupa sohbetleri sadece futbolla da sınırlı kalmıyor tabii. Özel yaşamları, gündelik hayatları, aile ilişkilerine dair geçmişlerinden bugünlerine pek çok konu yer alıyor bu mektuplarda. Yazışmaların çoğu da bir şekilde futbola bağlanıyor. Mektuplar, izlenen maçların önemli anlarına yapılan vurgular ya da oynanacak maçlara dair tahminlerle sonlanıyor. İki yazar da futbolun –istesek de istemesek de- hayatın önemli bir parçası olduğu konusunda hemfikir. Bu yüzden sohbet zaman zaman farklı alanlara ve konulara kaysa da bir şekilde futbola ve o an için en önemli gündem maddesi olan Dünya Kupası’na dönüyor. Geçmiş kupalarla mukayeseler, favoriler, tahminler… En önemlisi de endüstriyel futbolla birlikte değişen ve dönüşen futbol algısı, sık sık tartışmaya açılıyor. 2014’te Brezilya nüfusunun azımsanmayacak bir kısmının Dünya Kupası’na ev sahipliği yapan Brezilya’da, ekonomik gidişatının kötü olduğu ve bir kupaya ev sahipliği yapmanın ülkenin öncelikli meselesi olmadığı düşüncesiyle tepki gösterdiğini de unutmamak gerek.

5 Temmuz 2014 tarihli mektubunda, vakit geçirdikleri bir mekânda, Brezilya’daki bir dostunun kızı olan Helena tarafından sarf edilen cümleleri “2018 Rusya, Putin. 2022 Katar. FIFA faşizmi de giderek kötüleşir büyük olasılıkla. Bu Dünya Kupası –şimdi oynanan– en son büyük futbol eğlencesi. Gelecekte insanlar, futbol tarihinin şahikası diye dönüp buraya bakacak. Hiçbiri bunu geçemeyecek.” şeklinde aktarıyor Fredrik Ekelund. Bu cümleler aynı zamanda futbol kültürünün nasıl değiştiğinin de bir göstergesi, bir özeti âdeta. Paranın gücünün hissedildiği her alaan gibi futbolun içeriği de değişiyor artık. Fakirlerin oynayıp zenginlerin izlediği futbol maçları için durum tam tersi bir boyutta. Sıfırdan var olurken bir “işçi takımı” hüviyetinde olan Liverpool futbol takımı için taraftarları hâlâ “You’ll never walk alone” diye tezahüratlarda bulunuyor olsa da bu, takımın sermaye sahibi iş adamlarının elinde “başka” bir şeye dönüştüğü gerçeğini değiştirmiyor. Keza diğer pek çok futbol kulübü için de geçerli bu tabii. Paranın ve siyasetin nüfuzunu artık ciddi şekilde hissettirdiği futbol kulüpleri, iyiden iyiye bir “A.Ş.”ye dönüşmüş vaziyette. Karl Ove Knausgaard ve Fredrik Ekelund’un yazışmaları da hem bu duruma eleştirilerini hem de her şeye rağmen futbolun o çocuksu ve amatör ruhundan zevk almaya çalışan iki adamın nostaljisini dile getirdikleri mektuplar. Dünya siyasetinden kültürler arası etkileşime, gündelik hayat pratiklerinden küresel ekonomiye kadar pek çok konunun futbol ile kesiştiği bu mektuplar, sadece Dünya Kupası tarihi üzerine değil; aynı zamanda futbolun diğer pek çok alanla ilişkisi üzerine de düşünmeye itecek okuru. Kitabın son satırlarını okuduğunuzda ise aklınızda kalan tek şey şampiyonun kim olduğu olmayacak.

___________________________________________________________
* Arka Kapak, 34. Sayı, Temmuz 2018.


Yeni Bir İmkân: Edebiyat ve Sosyoloji *

IMG_20180627_160931.jpg

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi (İÜEF) Sosyoloji Bölümü, bir süredir oldukça hareketli bir dönemden geçiyordu. Kendi bünyesinde, dışa açık olarak gerçekleştirdikleri seminerlerle, öncelikle bu ülkeye ve daha geniş perspektifte de dünyaya dair sorular soran, cevaplar arayan, irdeleyen, tartışan; belli bir sosyal gerçekliğin peşinde olan önemli çalışmalara imza attılar. Bu çalışmalardan, edebiyat ve sosyolojinin dirsek temasının kurulduğu, bu iki alanın birbiriyle ilişkisinin incelendiği, edebiyatın ve sosyolojinin imkânlarının üzerinde durulduğu bir dizi seminer yakın zamanda (Haziran 2018) Sosyoloji Seminerleri 1: Edebiyat ve Sosyoloji adıyla Alfa Yayınları tarafından kitaplaştırıldı.

Kitap İsmail Coşkun’un sunuş yazısı ve Mehmet Ali Akyurt’un önsözü dışında toplamda beş farklı yazıdan oluşuyor. “Edebiyat sosyolojiye ne söyler? Toplumsal gerçekliği kavramada, soruşturmada, araştırma ve çözümlemede ‘edebiyat’ bize ne söyler? Başlangıç sorularımız bunlardı.”diyor İsmail Coşkun kısa sunuş yazısında. Kitap tam olarak bu sorular etrafında şekilleniyor. İlerleyen yazılarla birlikte soruların zenginleştiğini, yer yer spesifikleştiğini ve böylece konuya dair farklı tartışmaların açıldığını fark edecektir okur. Böylece bu iki alanın birbiriyle olan ilişkisinin çok daha güçlü noktaları da belirginleşecektir.

TÜRKİYE’Yİ OKUMA
Kitapta her birinin kendi sorusu, kendi cevabı olan beş farklı yazı var. Bunlardan birincisi kendisini aynı zamanda “öykücü” olarak da tanıdığımız Selçuk Üniversitesi Sosyoloji Bölümünden Köksal Alver’in “Edebiyat Sosyolojiye Ne Anlatır?” başlıklı yazısı. Bu iki alanın birbiriyle ilişkisini çok temel düzeyde ele alıyor Alver; kendi ifadeleriyle yazının, “(…) ağırlıklı olarak bir sosyoloğun, bir sosyoloji talebesinin, sosyolojik okumalar yapan bir kişinin edebiyattan ne alacağıyla ilgili, edebiyatın ona ne söylediğiyle ilgili” olduğunu vurguluyor ve “Bir sosyolog edebiyat okursa ne olur? Edebiyat neyi anlatır? Edebiyat nasıl anlatır?” soruları üzerinde duruyor. İkinci yazı, Alver’in fikirlerini biraz daha açan, derinleştiren Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümünden, “mektepli bir edebiyatçı” olan M. Kayahan Özgül’e ait: “Sosyoloji, Edebiyatın Nesi Olur?” Toplumsal olanı ele alırken, yerelliğe vurgu yapan Özgül, her toplumun kendi iç dinamikleriyle tarihsel süreçte var olduğunu dile getirirken, edebiyatın da bu süreç içerisinde, aynı yerellikten beslendiği üzerinde duruyor: “Yerli bir malzemenin üzerine yabancı bir teknikle bir sanat veya bilim kurmaya çalışıyoruz. Kendi haline bırakılsa, belki bu toprakta Isparta gülü yetişecek.” diyen Özgül, bu yerelliğin edebiyatı da sosyolojiyi de anlamak için önemli olduğunu bir kere daha vurguluyor.

Bir sonraki yazı Ankara Üniversitesi emekli öğretim üyesi Kurtuluş Kayalı’nın “Türk Romanı Ekseninde Türkiye’yi Okuma Teşebbüsü ile Sosyolojik Metinlere Yansıyan Türkiye Fotoğrafı Arasında Bağlantı Kurulabilir mi?” başlıklı yazısı. Kurtuluş Kayalı, sosyolojinin imkânlarını sanat, sinema, edebiyat alanlarıyla sentezlemeyi, belli bir tarihsellik ve nedensellikle konuya yaklaşmayı önemseyen bir isim. Bu yazısında da edebiyatın sosyolojiyle ilişkisini son derece spesifik bir başlık altında birleştirmiş, kendi yaşam tecrübelerinden de yola çıkarak edebiyat ve sosyoloji (ve hatta tarih) arasında güçlü bir bağ kurmuş. “Bizde edebiyatçılar sosyal bilimciler gibi, belki de sosyal bilimcilerden daha fazla toplumla ilgili.” vurgusunu yapan Kayalı, edebiyatın sosyolojinin neresinde durduğunu da net bir şekilde gösteriyor.

VAZGEÇİLMEZ TEMA
“Edebiyat ve Sosyolojinin İmkânları” başlıklı yazı, yazar Ayfer Tunç ve MSGSÜ Türk Dili ve Edebiyatı’ndan Handan İnci’nin ortak konuşmasına dayanıyor. Handan İnci’nin edebiyat ve sosyoloji ilişkisine “Türk romanının vazgeçilmez teması olan Batılılaşma/modernleşme ekseninde” yaklaşması, yerel olandan hareketle ortaya çıkan bu karşılıklı temasın yakın tarihteki köklerini görmek açısından önemli. İnci’nin, Türk toplumunun modernleşme serüvenini anlamak için yapılan pek çok çalışmanın bu bağlamda kaleme alınan romanlara sık sık değindiğine dair vurgusu; edebiyatı sosyolojiye yaklaştıran en önemli tarihsel dinamiklerden de biri aslında. Ayfer Tunç, edebiyatı daha evrensel değerler etrafında, varoluşsal bir boyutta ele alıyor. Edebiyatın, nihai kertede sınırları yok eden gücünden bahseden Tunç, farklı dinamiklerden hareket etse de belli bir hedefte buluşma anlamında da bir ortaklık kuruyor sosyoloji ve edebiyat arasında.

Son yazı, İÜEF Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Ayşen Şatıroğlu’nun kitabın ismine nazire yapan “Sosyoloji ve Edebiyat” başlıklı yazısı. “Sosyoloji, genelde sanata, özelde ise edebiyata toplumsal bir olgu olarak bakar.” diyen Şatıroğlu, sanatın tanımında insanla gerçeklik arasındaki estetik ilişkinin var olduğu noktasına vurgu yapıyor. Edebiyatçının sosyoloğa göre çok daha özgür olduğunu da ifade eden Şatıroğlu, edebiyatçı ile sosyoloğun her şeye rağmen farklı noktalarda durduğunu da ifade ediyor.

Edebiyat ve Sosyoloji, İÜEF Sosyoloji Bölümünün seminerler dizisinin ilk kitabı. Sunuşta da belirtildiği üzere artık her yıl düzenli olarak yapılan seminerlerin matbu hali ile karşılaşacağız. Sosyolojinin sınırlarını aşan bu seminerler, ele aldığı konu bağlamında yeni sorular üreten, farklı okumalara da kapı aralayan çalışmalar aslında. Metin sonlarındaki soru cevap bölümlerinden tutun, metnin bütününe hâkim olan konuşma havasının, kitabın ortalama bir okur tarafından da ilgiyle okunacağının bir göstergesi. Bakalım bir sonraki kitapta sosyolojiye kim eşlik edecek. Bekleyip göreceğiz.

___________________________
* Star Kitap, 16 Haziran 2018.


Çoksesli Bir Haykırış: Deccal İncili *

fırat caner deccal incili

Deccal İncili, akademisyen ve şair/yazar Fırat Caner’in, Heyamola Yayınları’ndan çıkan, anlatı türündeki yeni kitabı. Caner’i daha önce, 2013 yılında kendisine şiir dalında Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nü kazandıran Zeval isimli şiir kitabının yanı sıra, Hayıflanma (2013), Geyiğin Laneti (2013) ve Kuşla Kediye Ağıt (2014) adlı eserlerinden de hatırlıyoruz. Farklı türlerde eserler vermekten imtina etmeyen Caner’in son eseri Deccal İncili de kolaya kaçmayı sevmeyen okurların ilgisini çekecek türden.

Deccal İncili beş ana bölümden oluşuyor. Bunlar, “Metinde Yeri Belirtilmemiş Dipnotlar”, “Eski Ahit”, “Yeni Ahit”, “Deccal İncili” ve “Yobaz” başlıklarını taşıyor. Birbiriyle tam olarak organik bir bağı bulunmayan bu bölümlerde yazar, farklı seslere konuşma imkânı tanıyarak, metnin bütününde farklı ideolojilerin, ahlâkî ölçütlerin veya yaşam şekillerinin gündeme gelmesini sağlıyor. Büyük bir bağ(lantı) olmamasına rağmen bu bölümler arasında diyalektik bir ilişki olduğunu, metnin bütününü göz önüne aldığımızda görmekte zorlanmayacağız diye düşünüyorum okur olarak. Caner’in kurmaya çalıştığı anlatı dünyası, modern romanın temel dinamiklerinden olan “çokseslilik” kavramını akla getiriyor. Bu anlamda Mihail Bahtin’in çokseslilik için “orada bütün sesler özerktir” önermesini hatırlıyoruz. Bahtin’e göre anlatıcıların romandaki söylemleri kendi başlarına bir anlam ifade eder ve yazarın ideolojisine bağ(ım)lı değildir. Çoksesli romanlarda yazarın asıl yapmak istediği daha demokratik bir ortam yaratmaktır. Bu anlamda Caner’in metninin temel dinamiğinin Bahtin’in de vurguladığı çokseslilik olduğunu söylersem aşırıya kaşmış olmam diye düşünüyorum.

“Metinde Yeri Belirtilmemiş Dipnotlar” aforizma olarak tanımlanabilecek, süreklilik içerisinde ilerlemeyen cümle ve paragraflardan oluşuyor. Cümleleri kuranın kim olduğu belirsiz. Cümlelerin sahibi bizzat yazar olabilir; yani yukarıda da bahsedildiği gibi metnin çoksesliliğine yazarın bu şekilde dâhil olduğu varsayılabilir. Bahsi geçen konular belli bir çerçeve içine sığmasa da dünya düzeniyle ilgili çeşitli kaygılar ve rahatsızlıklar anlatıcının dile getirdiği konuların temelini oluşturuyor diyebiliriz. Bu bölümün 14. maddesinde anlatıcı, […] Hakikatin ancak bir kısmıyla yüzleşebildiği bir olasılıklar yığını olduğunu anlayıp kalemi eline alması yirmi altı yılını aldı.” diyerek, bu çoksesli dünyadaki gerçeklik kavramının eğretiliğini vurguluyor. Birden çok gerçeğin veya doğrunun yer aldığı çoksesli romanların nesnel dünyaya bakışı da anlatıcıların dünyayı algılama biçimi kadar ve anlatıcıların eleştirel tutumu şeylerin algılanış biçimine yönelik. İnsanın dünyayı algılaması çoğu zaman kendi penceresinden oluyor ve insan bu yüzden de kendi ideolojisi dışına çıkarak başkalarını dinlemeyi beceremiyor belki de. Deccal İncili’nde yazarın yaptığı biraz da başka seslere fırsat vermek diye düşünüyorum.

Kitaba da adını veren “Deccal İncili” adlı bölüm, metnin en uzun bölümü ve bu bölümde konuşan, kutsal kitaplarda bir kötülük timsali olarak gösterilen Şeytan. Şeytan, bu uzun bölümde, geleneksel imgesini yıkmaya çalışıyor. Bunu yaparken bir yandan da Tanrı ile hesaplaşma içine giriyor. Metnin bir başka bölümü olan “Yobaz”da yine farklı bir ses yükseliyor. Bu bölümün anlatıcısı, Şeytan gibi belirgin bir varlık değil bir imgeden ibaret. “Yobaz” imgesi de tıpkı “Deccal İncili” bölümündeki Şeytan gibi özerk bir yapıya sahip ve kendi ideolojisini aktaran bir ses. Yobaz, yaygın tanımının aksine, kendi ideolojisini savunurken bir yandan da onu eleştirebilen bir yapıya sahip. Aydın olarak nitelendirilen insanların bir yansıması gibi görünen Yobaz, çoğu zaman onları eleştirerek konuşuyor. Bu da metindeki çoksesli armoninin bir başka göstergesi.

Deccal İncili, kendi içinde farklı alt bölümlere yer veren ve farklı seslerle var olan bir metin. Yazar, metnin çeşitli kısımlarında sesini yükseltiyor olsa da diğer seslere müdahalede bulunmuyor ve onların seslerini/söylediklerini etkilemiyor. Deccal İncili, bütünsellik içerisinde bakılırsa anlatıcılarına kendi ideolojilerini savunabilecekleri demokratik bir ortam tanıyor. Caner’in edebi dili ile zenginleşen anlatı, kendi alt türü içerisinde dikkate değer bir yerde konumlanıyor. Zor metinlerden korkmayan okurların mutlaka ilgisini çekecek Deccal İncili.

____________________________________________________________
* Arka Kapak, 32. Sayı, Mayıs 2018.