“Kör Islık”ın Sesi Ne Kadar Uzağa Gider? *

kör ıslık

Kör Islık, ismini farklı dergilerden tanıdığımız, üç yıla yakın zamandır da Öykülem dergisinin yürütücülüğünü yapan Eyüp Tosun’un Tefrika Yayınları tarafından piyasaya sürülen ilk öykü kitabı. Dil cambazlıklarından, yapmacık kurgulardan, gelişigüzel cümlelerden uzak; iyi düşünülmüş, üzerinde çalışılmış, öykünün dar alanda kullanılabilecek ne kadar imkânı varsa bunlardan pek çoğunu ustalıkla kullanmayı başaran bir ilk kitap aslında Kör Islık. Eyüp Tosun’un uzun yıllardır öykü üzerine düşündüğünü ve çalıştığını belli eder nitelikteki öyküleri, tanıdık olduğumuz küçük dünyaların kapılarını açıyor bize.

Kör Islık 9 + 11 öyküden oluşuyor. On bir öykü, Tosun’un, “Kısa’lar” ana başlığıyla kitabın en sonunda yer verdiği kısa öykülerinin sayısı, ancak ben kısalıklarına rağmen hepsi ayrı bir hikâye taşıdığı için toplam öykü sayısının yirmi olduğunu söylemekte bir sakınca görmüyorum. Bu öyküler büyük ölçüde birbirinden bağımsız şekilde kurgulanmış olsa da Tosun’un kurduğu anlatı atmosferi içerisinde hepsi bir şekilde birbirine yaslı duruyor. Yazarın dil ile kurduğu naif ve doğal ilişki, öykülerin tamamında kendini hissettiriyor. Buna bir de anlatı atmosferinin bütünselliği eklenince, Eyüp Tosun’un öykü dünyasının genel havasını solumak daha kolay oluyor. Aşk, umut, keder, sevinç, hüzün, hayal kırıklığı… Kör Islık’ta insanın mayasına dair pek çok ortak duyguya rastlamak mümkün. Tabii bu büyük ortaklık okurun da öykülere daha kolay temas etmesine yardımcı oluyor dersek yanılmış olmayız sanıyorum. Bu anlamda, öykülerin içine girmek, onlarla hemhal olmak bir hayli kolay. Metruk Şifa ile bir apartmanın dairelerinde dolaşacak, belki siz de “İnsan doğduğu evden uzaklaştıkça mutsuzlaşıyor,” diyeceksiniz yazar gibi. Münir Bey’in kesmeyen bıçağı; Selim Oymaz’ın hüzünlü bakışları olacaksınız. Nihayetinde biraz içiniz burularak, yer yer tebessüm ederek, o öykü karakterlerinden biri olacak, bir köşede bekleyeceksiniz. Kör Islık’taki insana dokunan öyküler, bir çırpıda sizi içine çekecek mutlaka.

Edebi eser derken kastettiğimiz şey,” diyor Terry Eagleton Edebiyat Nasıl Okunur? başlıklı metninde, “kısmen, ne söylediği nasıl söylediğine dayanarak alınması gereken eserdir.” Bu cümle, öykü yazarları için daha çileli bir yolculuğun da ifadesi olabilir. Öyle ki öyküde kullanmanız gereken alan daha sınırlı, buna nazaran anlatınız ortalama bir romandan daha derin olabilir. Dil ile kurulması gereken denge burada daha net fark ediliyor. Söylenen kadar, söyleme şekli de ayrıca anlam kazanıyor. Bunun Kör Islık’taki en güzel örneği, Eyüp Tosun’un kitabın sonuna sakladığı ve “Kısa’lar” ana başlığıyla topladığı bazıları kısa, hatta bazıları tek cümlelik olan öyküleri. Belki de kitapta, anlatının sınırlarının en çok zorlandığı öyküler bunlar. Örneğin Kapı Zili adlı öyküsü, “Birinin gelecek olma ihtimali onu tüm işlerinden alıkoyuyordu.” şeklinde. Tek cümlelik bu küçürek öykü, zihnimizde öyle bir yankılanıyor ki yazarın anlatısı devasa boyutlara varıyor ve böylece yazının gücünü, etkileme alanını ve sınırsızlığını çok derinden hissediyor okur. Kitapta bu duyguya sık sık kapılmanız olası.

Kör Islık’ta anlatılan öyküler mutlaka yabancısı olmadığımız hikâyeler. Belki bizim, belki yakın bir dostumuzun, belki yan komşumuzun başından geçen sıradan öyküler. Öyküleri çizginin bir basamak üzerine taşıyan da yine yukarıda belirtildiği gibi Tosun’un anlatı dili ve o dil ile oluşturduğu anlatı dünyasının zenginliği. Yarım kalmış aşklar, hayata kırgın adamlar, her şeye rağmen umudunu kaybetmemeye çalışan insanlar ve bazen de hayatın o karmaşık gürültüsü içinde kör bir ıslığı uzayın sonsuz boşluğuna savururken kendini kaybedenler… Köşeyi dönünce karşılaşabileceğimiz bir hikâyenin tanığı yapıyor bizi Eyüp Tosun, dili yormadan, zihni zorlamadan. Kör Islık belki de bu yüzden bir çırpıda okunabilecek, etkisi uzun sürecek ve damakta mutlaka yoğun bir tat bırakacak öyküler toplamı. Bundan sonrası kendi hikâyesini görmek isteyen okurlara kalmış. Çünkü ne olursa olsun bir metnin en önemli parçası okurdur. Yani Eagleton’ın söylediği gibi: “Okur yoksa edebiyat da yoktur.”

____________________________________________________________
* Arka Kapak, 31. Sayı, Nisan 2018.

 

Reklamlar

Ardını Bilmediğin Kapıları Aç! *

Deneysel öykünün genç ve başarılı isimlerinden Orçun Ünal, ilk öykü kitabı Dekadans ve Ölüm’den (Raskol’un Baltası Yayınları, 2014) dört yıl sonra, Everest Yayınları etiketiyle piyasaya sürülen yeni öykü kitabı Bu Ben Değilim ile okurlarını tekrar selamladı. Ünal’ın ismini farklı edebiyat dergilerinde görmeye alışkınız. Yeniliğe açık, kendini kolay kolay tekrar etmeyen, postmodern edebiyatın pek çok imkânını ustalıkla kullanan ve farklı biçimler denemekten korkmayan yazar, Bu Ben Değilim’de de büyük ölçüde bu çizgisini sürdürüyor. Orçun Ünal’ı kendi kuşağı içerisinde farklı bir noktada konumlandıran da bu farklılığı olsa gerek. Sadece içerik olarak değil, biçim olarak da öyküye ciddi mesai ayırdığı, öykü üzerine düşündüğü fark edilen Ünal, yeni öykü kitabı ile de sözünü ettiğim şahsına münhasır yerini korumaya devam edecek gibi görünüyor.

1, 1+1, 1-1, 0 ve½ şeklinde beş farklı ana bölüme ayrılmış olan Bu Ben Değilim toplamda 15 öyküden oluşuyor. İlk öykü kitabı Dekadans ve Ölüm’e oranla Bu Ben Değilim’de biçimi bir nebze daha geri plana attığı söylenebilir Orçun Ünal’ın. Bu anlamda klasik anlatı biçimine yakınlaşmış gibi görünse de yenilikçi ve çizgi dışı duruşunu kaybettiği kesinlikle söylenemez. Tıpkı ilk kitabında olduğu gibi yeni kitabında da sınırları zorlayarak zihnin derinliklerinde, karanlık köşelerinde, keyifli ancak bir o kadar da zor bir yolculuğa çıkarıyor okuru. Yaşama ve ölüme dair ne varsa, Orçun Ünal’ın öykülerinde bunlardan izler bulmak mümkün. Öyküler bir çırpıda okunup bitirilebilecek metinler olsa bile zihindeki etkisi çok daha uzun sürüyor. Bu anlamda okunması kolay ancak hazmedilmesi zor öyküler. Belli ki Orçun Ünal da bunun farkında. Kutsal Olmayan Üçleme adlı öyküsünde geçen cümleler, belki de bu farkındalığın bir dışavurumu: “Ansızın fark ediyor ki herkesin anlayabileceği bir dilde yazılmamış metni,” diyor Orçun Ünal ve soruyor: “Hem öyle bir dil var mı dünyada? İnsanlar dillerle ayrılmış birbirlerinden. Diller duvarlardan daha aşılmaz, kapılardan daha kapalı, parmaklıklardan daha güçlü. O zaman nasıl ulaşacak metni herkese?”Bu açıdan bakılırsa, Orçun Ünal’ın öykülerinin, “Edebi eserlerde dil, gerçekliğin yahut deneyimin basit bir aracı değil, esasıdır,” diyen Terry Eagleton’ı hatırlatıyor olması da tesadüf değil muhakkak. Bu Ben Değilim’de okurun çıkacağı zorlu yolculuk için öngörülebilir bir rota yok. Ünal, boşlukları seviyor ve okuru yönlendirmekten ziyade onlara geçebilecekleri kapıları gösteriyor. Bu kapıların ardında ne olduğu, biraz da okurun metinle kurduğu ilişkiye; metni alımlama ve yorumlama biçimine bağlı diye düşünüyorum. Çünkü –yine Eagleton’dan bir alıntıyla ifade edecek olursak-, “Okur, daima yazarın kafasında kurduğunu düşündüğü şeye boyun eğmek zorunda değildir.” Bu anlamda Orçun Ünal’ın da okurları serbest bıraktığı, -varsa öyle bir şey- kendi gerçekliğine inandırmaktan ziyade, farklı gerçekliklerin mümkün olduğunu gösterdiği söylenebilir.

Orçun Ünal, bir tür olarak “öykü” üzerine olduğu kadar, bizatihi yazı ve dilin kendisine dair de düşünmeyi seven bir yazar. (Dil üzerine çalışan bir akademisyen olduğunu da belki hatırlamak gerekli.) Öykülerinde de yazının ve dilin imkânlarını felsefi bir düşünce temelinde kurgulaması, bunun en açık göstergesi gibi duruyor. Bunun dışında Bu Ben Değilim’de de ilk öykü kitabında olduğu gibi ölüm, intihar, hafıza, benlik gibi temaları gündeminden düşürmüyor. Hayal ile gerçek arasında kurduğu sağlam köprüde, çoğu zaman okuru yalnız bırakıp kendi yolunu bulmasını bekliyor. Kitabın son öyküsü olan Duvar: Bir Yürüyüş’te de söylediği gibi: “Evi sırtında olanın yalnızlığı bakidir.” İlk kitabında kendi öykü evrenini incelikle kurmaya çalışan Orçun Ünal, yeni kitabı Bu Ben Değilim’de de bu evrenin duvarlarını sağlamlaştırıyor. Biçim ile içeriği son derece ustalıkla harmanlayan yazar, ele aldığı temalar bakımından da bundan uzun yıllar sonra da hatırlanacak, hiç eskimeyecek metinlere imzasını atıyor. Yalnız yürümekten, ardını bilmediği kapıları açmaktan korkmayan okurlar, Orçun Ünal’ın öykü evreninde kaybolmayı mutlaka göze alacaktır.

____________________________
* Star Kitap, 10 Mayıs 2018.

 


Neden Sorusu Etrafında “Bir Sürü Endişe” *

bir sürü endişe

Bir Sürü Endişe, 2017’nin Kasım ayında Sel Yayıncılık tarafından piyasaya sürülen, yönetmen ve senarist (ve belki “şair” de demeliyiz) Onur Ünlü ile Alper Kırklar’ın yapmış olduğu bir hayli uzun nehir söyleşi kitabı. Söyleşiler, hele de nehir söyleşiler, yazarla (ya da burada olduğu gibi bir yönetmen veya senaristle) direkt temasa geçilerek yapıldığı için, son derece ilgi çekici edebi metinlerdendir bana kalırsa. Onur Ünlü ile yapılan bu nehir söyleşi de oldukça ilginç satırlar içeriyor. Bir şekilde hep başkaları (izleyiciler, sinema eleştirmenleri vs.) tarafından yorumlanan ve belki de zaman zaman aşırı yoruma kaçılarak Ünlü’nün vurgulamaya çalıştığı noktaların bir adım ötesine uzanan açıklamaları bu sefer kendisinden dinleme imkânı buluyoruz. Böylece kişisel hayatından şairliğine, yaptığı filmlerden okuduğu metinlere, dünya görüşüne kadar pek çok farklı konuda son derece akıcı ve eğlenceli bir diyaloglar bütünü çıkıyor karşımıza.

Kitap, “Bir fikir kendi başına parlak olabilir ama temel fikre hizmet etmiyorsa bir işe yaramaz,” diyen Onur Ünlü ile Alper Kırklar arasında yaklaşık bir buçuk aylık bir süreçte gerçekleşen konuşmalar bütünü. Her ne kadar ilk bakışta farklı başlıklar altında bulunan on tane söyleşiyle karşı karşıyaymışız gibi görünse de aslında bu konuşmalar süreklilik arz eden bir bütünün parçaları. En başta çocukluk yıllarından ailevi hayatına ve üniversite dönemine; ilgisini çeken, beslendiği metinler ve yazarlardan şiirle tanışmasına kadar daha ziyade özel hayatına odaklanan bir çerçevede başlıyor söyleşi. Sonrasında ise tek tek ve kronolojik olarak filmleri üzerinde duruluyor. Onur Ünlü sevenlerin zaten bir hayli beğeneceğini ve besleneceğini düşündüğüm Bir Sürü Endişe, aslında onun filmleriyle direkt ilişkisi olmayan sinema izleyicilerinin de ilgisini çekebilecek noktalar içeriyor.

Onur Ünlü’ye dair en dikkat çekici bulduğum hususlardan birisi aslında sinemaya inanmaması ve sinemanın ne olduğu üzerine sık sık düşünmesi: “Sinemanın ne olduğu sorunu ahlaki bir sorundur. Çünkü sinema parayla yapılır. Parayla bu kadar içli dışlı olan herhangi bir şeyin, her zaman ahlak sorunu vardır,” diyen Ünlü sinemanın modern bir icat olduğu üzerinde duruyor. Kapitalist sermaye ilişkilerinin görmezden gelinemeyeceği sinema sektörünü belki de bu yüzden sık sık sorguluyor Ünlü ve ekliyor: “Hep beraber aya gidersek şiir yazarız ama aya gidersek sinemayla uğraşır mıyız, emin değilim.”

Ünlü’nün filmlerini takip edenler, onun gerçekle kurduğu ilişkiye dikkat etmiştir. Bu ilişki aslında onun hayatla kurmaya çalıştığı iletişimin de bir sonucu bana kalırsa. “Bütün mevzu,” diyor Onur Ünlü, “algı mevzusu.” ve ekliyor: “Biz dünyada niye olduğumuzu bilmiyoruz. Biz dünyada niye olduğumuzu anlamlandırmaya çalışıyoruz. Dünyada olma halimize bir anlam atfediyoruz ve atfettiğimiz şeye inanıyoruz. Yoksa deliririz, gerçekle bağlantı kuramayız.” İşte onun filmlerinin masalsı boyutunu da bu bağlantı kurma çabası oluşturuyor dersek yanlış olmaz diye düşünüyorum. “Bir tane problem var: Burada ne yapıyoruz?” sorusu etrafında, kendi cevaplarını üretmeye çalışıyor Ünlü. Bir Sürü Endişe de bu cevapları daha da açtığı ve filmlerine dair açık yüreklilikle pek çok ayrıntı verdiği, filmlerinin karanlık veya bulanık taraflarını aydınlattığı cümlelerle dolu.

Sözün özü, Bir Sürü Endişe, Onur Ünlü’ye dair pek çok sorunun cevabı niteliğinde. Sadece filmleriyle değil, dünya görüşüyle ilgili de epeyce soru işareti silinecek kafanızda. Seveni kadar sevmeyeni, hatta kendisinden nefret edeni de olan bir isim Onur Ünlü. En azından çevremde böyle düşünen pek çok insana rastladım şahsen. Ama her şeye rağmen, fikirlerine katılsak da katılmasak da, filmlerini sevsek de sevmesek de, bu kitap en kötü ihtimalle “burada ne yapıyoruz?” sorusunu sorduracak okuyanlara bence. Ve bu soruya cevap aramakla başlayacak pek çok şey. Mutlaka…

____________________________________________________________
* Arka Kapak, 30. Sayı, Mart 2018.


2017 Öykü Soruşturması: Öykünün Neresindeyiz? *

Mevsim Yenice ​• Tunç Kurt ​• Caner Almaz ​• Oğuzhan Yeşiltuna • Gamze Arslan

 Mustafa Orman • Güray Süngü • Orçun Ünal


2014 yılında bir hayli öykü kitabı çıkmıştı piyasaya. O tarihten bu yana dalgalı bir şekilde seyretse de dolaşıma pek çok yeni öykü kitabının girdiği aşikâr. 2017, bu yönüyle 2014’e benziyor diye düşünüyorum. Bazılarının ilk olduğu pek çok yeni öykü kitabı okurla buluştu. Öyküye karşı olan bu ilgi mutlaka sevindirici. Ancak bu kadar çok kitabın piyasaya çıkmasının yayıncılık sektörünün geçmişe nazaran bir hayli büyümüş olmasıyla da ilgisi vardır diye düşünüyorum. “İyi” ile “kötü” ayrımını nasıl yapacağımıza dair elimizde ne yazık ki bir rehber yok. Ucu keskin iyiler ve kötüler var mı gerçekten, bundan da emin değilim. Ama şahsi fikrim, her şeye rağmen öykünün de bir matematiği olduğu yönünde. Öyle ki bazen bir virgülün, fazladan tek bir kelimenin öyküdeki (aslında bütün edebi türlerde bu böyle) akışı bozduğunu söylemek yanlış bir çıkarım olmayacaktır. “İyi/kötü öykü nedir” sorusunun yerine belki de sormamız gereken “Öyküde ne arıyoruz,” sorusudur.

Büyük ölçüde kişisel merakımla yola çıktığım, acaba başka öykücüler bu konuda ne düşünüyor diye sorguladığım bu düşünceler ışığında, “öznel” değerlendirmelerle cevaplanacağını düşündüğüm iki soru geldi aklıma. (Bu arada soruların Öykülem dergisinden Eyüp Tosun’la bir sohbet esnasında ortaya çıktığını da vurgulamam gerek.) Bir şekilde iletişim kurduğum pek çok arkadaşın soruşturmaya katılma konusunda yardımcı olmasına da ayrıca sevindim. Sorulara içtenlikle cevap veren bütün öykücülere ayrı ayrı teşekkür etmek isterim buradan. Bu arada, kadın öykücü sayısının azlığını, katılan iki isim dışında ulaştığım başka iki ismin soruşturmaya katılmayacağını belirtmelerinden kaynaklandığını da ayrıca ifade etmem gerek. Bu küçük soruşturmanın öykü dünyasında taşları yerinden oynatacağını falan düşünmüyorum tabi. Ama yine de öyküye dair küçük de olsa bir kanal açıp zerre katkı sağlarsa; meseleye daha fazla kafa yorulmasına sebep olursa ne mutlu bana.


  1. 2017’de çıkan öykü kitaplarından beğendiğiniz ve beğenmediğiniz bir kitabı, nedeniyle birlikte söyler misiniz?
  2. 2014’ten sonra 2017 de pek çok yeni (ve bazıları ilk) öykü kitabının çıktığı yıl oldu. Bu kadar çok kitabın çıkmasının öyküye olumlu olumsuz etkileri nelerdir sizce? 

2) soruşturma mevsim yenice

Fizik eğitimi aldı. 2015 ve 2016’da Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde dikkate değer bulundu. Öyküleri çeşitli dergilerde yayımlandı. İlk öykü kitabı Tekme Tokatlı Şehir Rehberi Everest Yayınları’ndan çıktı.

 

Mevsim Yenice

  1. 2017,  okur olarak kendimi şanslı hissettiğim yıllardan biri. Okuduğum hemen hemen tüm kitaplar keyif verdi diyebilirim. O nedenle beni hayal kırıklığına uğratan bir kitap olmadı. Engin Türkgeldi’nin Can Yayınları etiketiyle yayımlanan Orada Bir Yerde isimli öykü kitabı beni en çok heyecanlandıran, etkileyen kitap oldu. Kitabın en ilgi çekici yanlarından biri, Türkgeldi’nin hiç bir ayrıntıyı es geçmeden, incelikle kurduğu atmosfer. Savaşlar, saat kuleleri, büyük salgınlar, kitabeler ve bu coğrafyaya hizmet eden karakterler. Her öykünün kendine has dünyasında gezerken, bir sonraki öyküde bir diğerinden iz bulmak zekice kurgulanmış bir bütünün parçası elbette. Yabancısı olduğum toprakları arşınlarken, tanımadığım dünyalara buyur edildiğimi hissettim. Hem de bu öyle bir buyur etmek ki, kitap bittiğinde ben de artık Orada Bir Yerde, onlardan biri oldum. Değişik bir okuma deneyimiydi benim için.

  1. Ben öyküye verilen önemin artmasında kötü bir yan göremiyorum. Görmek de istemiyorum. Çıkan işlerin nitelikli olup olmadığı tartışma konusu şimdilerde. Konu üretimse beğenenlerin olacağı gibi olmayacağı da aşikar. Herkes kendi beğenisine göre “iyi kitap” skalası belirliyor bir okur olarak. E o halde yine en güzel sonu zaman yazacak. Bu çeşitliliğin devam edip etmeyeceğine okur zamanla karar verecek, bu hep böyle olmadı mı?

 

Tunç Kurt

2) soruşturma tunç kurt

Çeşitli dergilerde öyküleri yayınladı. Herkesin İçinde Hiç Olmak, Annemin Kuşları, Bay Prada Nasıl Öldürüldü kitaplarını yazdı.

 

  1. 2017’de basılmış herhangi bir öykü kitabını okumadım. 2016’da çıkan öykü kitaplarının neredeyse hemen hepsini okudum ve elle tutulur 3-5 öykü kitabı dışında başka kitapla karşılaşmadım. Okuduğum öykülerin çoğu, içselleşmemiş meselelerin melodrama dönüşmüş anlatıları, hatta santimantal metinlerdi. Yine birçoğu nostaljinin ağına düşmüş, giriş-gelişme-sonuç öyküleriydi. Okumalarım bu şekilde ilerlemesi beni rahatsız ettiği için öykü okumalarını bıraktım. Bu benim için zaman kaybı olduğu gibi, beni köreltiyordu aynı zamanda. Bu yüzden 2017 okumalarımı çocuk edebiyatı ve romana ayırmaya karar verdim. İsim vermeye gerek yok diye düşünüyorum, iki kitap arasına 2 yıl gibi kısa bir süre koyan her öykücüyü beğenmediğim kitaplar listesine dâhil edebiliriz. Acelecilik hissi belli oluyor. Öykünün raf ömrü kısa olabilir lakin olgunlaşması oldukça zaman isteyen bir tür. Öyküde damak tadı iyi olanlar zaten bunu bilir.

  1. Benim gibi ilk kitap heyecanını 2010’da yaşayanlar az çok tahmin edecektir. Günümüzde basılan pek çok öykü kitabı 2010’da şansını deneseydi bu kitaplar basılmazdı. O zamanlar bu kadar öykü basan yayınevi olmadığı gibi, öykü lafını duyan yayıncı kitabınızı basmamak için bin dereden su getirirdi. Ne oldu da bu kadar öykü kitabı basıldı anlamak güç. Arz ve talep ilişkisi dâhilinde olduğunu sanmıyorum. Ortada büyük bir matematik hatası var. Yani ben öykünün yükselişte olduğuna inanmıyorum. Hatta 2010’lara dönüş kaçınılmaz olacak diye düşünüyorum. Bu öykü enflasyonu beraberinde krizi de getirecektir. Getirmeli de. Belki de bu sayede öykü küllerinden var olacak.

 

2) soruşturma caner almaz

Çeşitli dergilerde öykü ve yazılarıyla yer aldı. Kırgın Anlatıcı adlı ilk öykü kitabı Alakarga Yayınları etiketiyle çıktı. Ne Okuyorum adlı sivil edebiyat platformunun emekçilerinden biri.

Caner Almaz

 

  1. Engin Barış Kalkan’ın İletişim Yayınları etiketiyle çıkan Maveraünnehir Nereye Dökülür? isimli öykü kitabı, 2017 yılında okuduğum en başarılı öykü kitabıydı, diyebilirim. Kalkan’ın kitabı bir ilk kitap; ilk kitabında birçok açıdan olgunluğa erişmiş bir yazarın öykülerini okumuş olmak beni etkiledi. Dil ve üslubun oturmasının yanında, olay ve mekân seçimleri, karakter tahlilleriyle, her açıdan doyurucu bir kitap. Beğenmemekten ziyade, kendi öykü anlayışım açısından kendime yakın göremediğim bir dil ve kitap içerisinde farklı postmodern unsurlar uç noktalarda kullanıldığı için Erhan Memiş’in Geceleyin Gökyüzü (Koç Üniversitesi Yayınları) isimli öykü kitabını buraya yazabilirim.

  1. Çokça öykü üretilen bir dönemde olduğumuz aşikâr. Bu üretimin birkaç senedir yaygınlaşan dergi ve fanzin yayımcılığının sonucu olduğunu düşünüyorum. Birkaç yıl öncesine kadar bağımsız dergileri ve fanzinleri sayabilirken, artık takip etmekte zorlanıyorsunuz. Hatta takibi bırakıyorsunuz. Genç cenahın bu tarz girişimlerde bulunması takdir edilesi. Lakin şahsi düşüncem şöyle bir handikap söz konusu: Dergilerde öyküleri, şiirleri çıkan genç arkadaşlarımız iyi yazdıklarını, nitelikli ürettiklerini düşünmeye başlıyorlar. Ve çalışmıyorlar; iyi yazmanın yolu ciddi çalışma ve okumadan geçer. Buralarda yetiştiğini, gelişimini tamamladığını düşünen arkadaşlarımız dosyalarını yayımlatmanın derdine düşüyorlar. Yayınevlerinin işi gerçekten çok zor. O kadar dosya içerisinden doğru dosyayı bulabilmek gerçekten meşakkat. İyi öyküyü bulup okuyabilmek, içinde bulunduğumuz dönemde iyice zorlaştı… Özellikle bu yıl çok fazla ilk öykü kitabının çıkması, bu birikmişliğin bir ürünü gibi görünüyor. Lakin bu sene yayımlanan çoğu ilk kitabı okumuş bir okur olarak, iyi sesler, farklı kalemler çıkacağını önümüzdeki senelerde daha iyi göreceğimizi söyleyebilirim.

 

2) soruşturma oğuzhan yeşiltuna

Edremit doğumlu. Çeşitli dergilerde öyküleri yayımlandı. İlk kitabı Ev Yapımı Hüzünler Notabene Yayınları tarafından 2017’de çıktı. Halen Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenimini sürdürüyor. İkinci kitabının çalışmalarına devam ediyor.

Oğuzhan Yeşiltuna

 

  1. Birer okur olarak okuduğumuz kitapların çoğunun iyi olduğuna inandırabiliyoruz kendimizi. Herhangi bir kitabı okumayı seçerek aynı zamanda onu okuma süremiz boyunca pek çok kitaptan vazgeçmiş de oluyoruz. Bu yüzden okurun herhangi bir kitabı beğenmediğini belirtmesi sık görülmeyen ve hayli zor bir durum fikrimce. Zor olandan başlamam gerekirse, her kitabın her okurda farklı etkileşimler doğurabileceği ve bu yüzden de nesnel kötünün olmadığı çekincesini koyarak, Anıl Mert Özsoy’un Korku Yokuş Aşağıydı’sını beğenmediğimi söyleyebilirim. Özsoy’un okurken yazımı aceleye gelmiş izlenimi uyandıran cümleleri ve çokça kullanılmış öykü konularını malzeme edinse de yeni bir şey söylemiyor oluşu beni bunu belirtmeye itiyor. Kendisi ve okurları hoş görsün. Yıl içerisinde çıkan öykü kitaplarından beni en çok etkileyen ise Abdullah Ataşçı’nın Kimse Bilmesin adını taşıyan toplu öyküleri oldu. Tavsiye üzerine arayıp da bulamadığım eski kitaplarıyla birlikte yayımlanmamış öykülerinden de oluşan bu toplamı çıkar çıkmaz alıp okumuştum. Yolun henüz başında olan biri olarak bana bir coğrafyanın, dili anlamsız zorlamalara sürüklemeden ve yaşanmışlıkları romantize etmeden de anlatılabileceğini göstermesi benim için çok değerliydi.

  1. Sayısal artıştan bir kaygı duymuyorum açıkçası. Bugün basılan bin kitaptan yarına kalacak birkaç eser çıkacak elbette. Bırakalım yazan yazsın. Tanıdıkları varsa rahatça, yoksa biraz uğraşarak bastırsın. Bu noktada her kitabın kendi yolunu çizdiğine inanıyorum. Yazarken hangi noktalama işaretlerini kullanmamamız, öyküde olabildiğince sıradan olayları anlatmamız gerektiği gibi tek tipleşmeye yol açan görüşler öyküye zarar veriyor esas. Neyse ki iyi edebiyat bunların hemen ardında, yıkarak varılan bir yerde bulunuyor. Raymond Carver taklidi öykülerde ya da yazmanın bilmem kaç kuralında değil.

Gamze Arslan

2) soruşturma gamze arslan

1986 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü ve Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü Dramatik Yazarlık Anasanat Dalı’nı bitirdi. 2016 yılında Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde öykü dalında ödüle değer görülen Çerçialan isimli dosyası Varlık Yayınları tarafından basıldı. İstanbul’da yaşıyor. Senaryo yazarlığı ve dramaturgluk yapmakta.

 

  1. Zamanın ve mekânın belirsiz kılınıp karakterlerin adsızlaştırıldığı ve dilin oldukça yalın, aforizmalara boğulmadan, ne anlatmak istediğinden emin bir şekilde kullanıldığı Engin Türkgeldi’nin Orada Bir Yerde’si 2017’nin en beğendiğim öykü kitaplarından biri oldu. Anlatıcıların sesleri o kadar kuvvetliydi ki, biz de okur olarak “Orada Bir Yerde” dolaştık gibi hissettim. 2017 senesi içerisinde çıkan ve okuduğum öykü kitapları arasında kesin sınırlarla “beğenmediğim” bir kitap olduğunu söyleyemem. Belli noktalardan bir okuyucu olarak eksikliklerini hissettiğim ya da bağ kuramadığım kitaplar oldu diyebilirim sadece.

  1. Öncelikle üretimin çokluğunu farklı noktalardan okuyabiliriz diye düşünüyorum. Öykünün serüveni açısından baktığımızda bize heyecan verici gelen bu durum, tüketim hızının yükseldiği bu çağ için göz korkutucu ve endişe verici bir hal almaya başlıyor. Son dönemde “hızlı tüketilen dergi”lerle birlikte öyküde dil, duyuş, dünya, karakter ve biçim kavrayışları silikleşmeye başladı sanki. Bu da ister istemez okuyucunun hep daha fazlasını istemesini ve içerilerde bir yerlerde tortuların kalmasını beklemeden bir yenisine geçmesini beraberinde getirdi. Yine de üretimin fazla olmasını öykü için umut verici buluyorum. Bu durumun ne istediğini bilen okuyucu için eleştirel bir bakış sağladığını ve geliştirilecek seçici tavrın öykü dünyasına yansıyacağını düşünüyorum.

2) soruşturma mustafa orman

Çeşitli dergilerde öyküleri yayımlandı. İzafi edebiyat dergisinin yayın yönetmenliğini yaptı. İlk öykü kitabı Derdin İncinmesi Everest Yayınları’ndan çıktı.

Mustafa Orman

 

  1. Kültürel alan da siyasete benzer bir yapıyla ilerliyor. Orta sınıf tahakkümündeki üstten bakışın karar merci olduğu bir ortamdan bahsediyorum. Ama son sözü dipten gelenler söyleyecektir, deyip asıl konuya geçebilirim: Benim bir şeyler söylemem bir şeyleri değiştirmeyecek bunu da çoktan biliyorum. Bir kavramı, bir olayı reddetme mekanizması yok hiçbir metinde. Buna yazarın yaşamı da dâhil. Her şey kişisel mubahlar meclisinde ağırlanıyor. Eleştirilerde ya herkes çok mükemmel ya da çok berbat. Bu da kişisel sevme biçimini önümüze seriyor. “Ben sizi değil, metninizi sevmiyorum,” cümlesinin ötesinde daha başka şeyler dönüyor. Bu yüzden iyi metin kötü metin noktasını geçtim, bir metin var mı o da belli değil. Birçok öykü kitabı okudum. Bu da benim fikrim: Aynı konuların tekrarı beni eski kuşak yazarlarına kitaplarına götürdü. Çünkü onlar o konuları yazmıştı. Bu yüzden kitaplardan bir iki öykü ya da birkaç pasajın dışında öyle beni kendine çeken bir öykü kitabı olmadı.

  1. Öyküye elbette önemli yönden etkileri oldu. Ama rüzgâr getirdiği bazı şeyleri götürür de. Bir kuşak olamama sorun vardır. Yazılarda geçen “kuşak” kelimesi sadece doğum tarihlerinden ibarettir. Öyküde dile yönelik eğilimlerde örnekler çoğaldı. Kimi metinde hem dille hem de hikâyeyle sorunu varken, kimi metinlerde de hiçbir şeyle sorunu olmayan, bir hevesin ötesine geçmeyen konular yer aldı. Öte yandan çok sesli bir öykü dünyası oluştu. Bu ne kadar iyi tam olarak emin değilim. Sanırım bir diğer kötü yanı da öykü yazarının öykü okuyucusundan daha çok olması. Belki de sadece birbirimizi okuyoruz.

 

Güray Süngü

2) soruşturma güray süngü

Çeşitli dergilerde uzun yıllardır öyküleri yayımlanmakta. Düş Kesiği romanı ile 2010’da Oğuz Atay Roman Ödülü’nü; Kış Bahçesi adlı romanıyla da 2011’de TYB Roman Ödülü’nü aldı. Hiçbir Şey Anlatmayan Hikâyelerin İkincisi (2012) ve Deli Gömleği (2010) ile Necip Fazıl Hikâye Ödülü’ne layık görüldü.

 

  1. Beğendiklerimi elbette söyleyebilirim. Yıldız Ramazanoğlu, Adem’in Cevap Vermesi; Abdullah Harmancı, Melek Kayıtları; Mukadder Gemici, Nuh’un Kızı. Ama beğenmediklerimi söyleyemem. Ortaya nitelikli bir eleştiri koymadan bu şekilde beğenmedim demek anlamlı değil.

  1. Bu soruya odaklanmak istiyorum bu arada. Çok sayıda öykü kitabı yayınlandı evet. Bundan şikâyet edenler var. Niteliğin düştüğünü söyleyenler var. Bana göre bunlar da pek anlamlı yaklaşımlar değil. Bunca öykü kitabı yayınlanmasının öykü üzerinde olumsuz bir etkisi olmaz. Öykü sanatı açısından bakarsak, nitelik elbette aslolandır ama seviyeyi üst sınır belirler. Alt sınır değil. Beş tane çok iyi kitap çıkar, yüz tane vasat altı kitap öykü çıtasını düşürmeye yetmez. Romanda da böyledir, şiirde de böyledir. O üç beş kitap geleceğe kalır. Öykü sanatı değil de sektörel olarak bakarsak meseleye, çok kitap yayınlanması pazarı genişletir, rakipler üstelik kötü öyküden bile daha kötü sayılabilecek kitaplar. Çok dergi kötüdür, çok kitap yayınlanması kötüdür, herkes yazar oldu, herkes şair oldu gibi yazıklanmaları ben tuhaf buluyorum. Büyük esere inanıyorum. Sanatın bir deha işi olduğuna inanıyorum. Öte yandan bu şikâyetler kimseye bir yarar sağlamaz.

 

Orçun Ünal

2) soruşturma orçun ünal

Uygulamalı tiyatro, Türkoloji ve Karşılaştırmalı Dil Bilimi okudu. 2012’de Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde dikkate değer bulundu. 2014 yılında altkitap öykü ödülünü aldı. Aynı yıl Raskol’un Baltası Yayınları’ndan Dekadans ve Ölüm adlı ilk öykü kitabı çıktı. Çeşitli dergilerde öyküler yazmaya devam ediyor.

 

  1. Bu soru bana güncel edebiyatı biraz geriden takip ettiğimi fark ettirdi. 2017’de yayımlanan öykü kitaplarından ziyade geçen senelerden kalanlara odaklanıyormuşum demek ki. Son yıllarda Türkiye’de çok fazla öykü kitabı çıktığı için her şeyi sıcağı sıcağına takip etmek zor. Okuma vaktimiz kısıtlı, değerli. Yeni çıkan her kitabı okumak istesek de mümkün değil. Bir yıl gibi kısa bir süre içinde bile kimlerin süzgecin üstünde kaldığı hemen belli oluyor. O yüzden biraz bekleyip titiz seçimler yapmakta fayda var. Yakın zamanda okuduğum güncel bir öykü kitabı var gerçi: Engin Türkgeldi’nin Orada Bir Yerde’si. Sadece bir ilk kitap olarak değil, genel anlamda beğendiğim bir eser oldu. Beğenmediğim kitaplarsa seneye kalsın.

 

  1. Kanımca, az ya da çok kitap yayımlanmasının pek önemi yok. Her halükarda, edebî kalite değişmiyor. On kitaptan da yüz kitaptan da geriye yalnızca üç beş kitap kalıyor. Ne var ki çok kitabın bir medya -özellikle sosyal medya- kirliliği yarattığı açık. Çok sayıda yayın, suyu bulandırıp iyi olana kısa sürede ulaşmamıza engel oluyor. Yine de çok üretim az üretimden iyidir düşüncesindeyim. Hiç kimse, yazmadan daha iyi olamaz. Hepimiz ancak yazdıkça daha iyi yazacağız.

 


*Mavi Yeşil Dergisinin Ocak-Şubat 2018, 109.sayısında yayımlanmıştır.


Thomas Bernhard ile Hayalî Bir Röportaj*

bernhard 1

Aslında bu konuşmaya nasıl başlayacağımızı bilemiyorum. Yazarlar, esasında, kendilerini yazdıkları eserlerle anlatmış olurlar bir bakıma. Ama yine de sizden kendinizi anlatmanızı istersem, çok kısa bir şekilde tabi, ne derdiniz?

Şimdi size yaşamımı ve kimliğimi açıklayamam. Bir şey açıklayamam, yapılamaz bu. Üç bin sayfa yazmanız gerekse bile, gene de en önemli şeyleri atlamış olurdunuz, sonradan aklınıza gelirdi. Zaman zaman kafamda, yaşam öykümü açığa vurmamak geçiyor. Bu herkese açık anlatım, Montaigne’in dediği gibi, beni bir kere girmiş olduğum yolda ilerlemekle yükümlü kılıyor. Şiddetle kendimi tanıtmaya ihtiyaç duyuyorum; kaç kişiye olacağı önemli değil, yeter ki doğru tanıtayım ya da daha doğrusu, yine Montaigne’in dediği gibi, hiçbir şeyde gözüm yok, ama dünyadaki her şeyden çok sadece adımı bilenlerin beni yanlış tanımalarından korkuyorum.

Başkalarının bizi yanlış tanıma olasılığı, doğru tanımaları olasılığından daha yüksek sanırım. Doğumumuzdan itibaren kendimizi bir sosyal çevre içerisinde buluyoruz kaçınılmaz olarak. Bu, önce ailemiz oluyor; sonra okul çevresi, sokak ve derken gittikçe genişliyor. İlk eğitimimiz de ailede başlıyor ama sokak da bize çok şey öğretiyor. Kendinizi tanımlarken eğitimin hayatınızdaki yerini nasıl konumlandırıyorsunuz?

Ana babalar çocuk yapma lüksüne kalkışır sonra da onları gebertirler. Hepsinin de değişik değişik, kendilerine uygun yöntemleri var. Dünyaya getirilir ama yetiştirilmeyiz. Bizi dünyaya getirenler, yarattıkları yeni insanı yok etmek için gereken her türlü beceriksizliği ve akılsızlığı yaparlar. Doğuştan gelen her türlü potansiyelini daha hayatın ilk üç yılında mahvetmeyi başarılar. Üstelik bu başarıları ile mümkün olan en büyük suçu işlediklerinin farkında değildirler. Hiç düşünmeden ve sorumsuzca dünyaya getirdiklerinden başka, onun hakkında hiçbir şey bilmezler. Bizi dünyaya getirenler, yani ebeveynlerimiz, tam bir cehalet ve alçaklık içerisinde bizi dünyaya getirmişlerdir. Biz bir kere var olduktan sonra, bizimle başa çıkamazlar. Tüm başa çıkma denemeleri başarısızlığa uğrar ve çok geçmeden vazgeçerler. Yine de bunu vaktinde yapmaz, bizi mahvetmeyi başarırlar. Hayatımızın ilk üç yılı tayin edici yıllardır ama bizi dünyaya getirenler bu yıllar hakkında hiçbir şey bilmez; bilmek istemezler. Zaten bilemezler. Çünkü korkunç cehaletlerini pekiştirmek için gereken her şey, yüzyıllardır yapılmaktadır. İşte ilk üç yılımızda bu cehalet tarafından ömür boyu sürecek şekilde sakatlanır ve mahvediliriz.

[…]

Peki ya huzur? Huzura ulaşmış, rahat biri olduğunuzu söyleyebilir misiniz?

Huzur aramak… En büyük delilik bu. Durmadan huzur arıyoruz ve tabi bulamıyoruz. Çünkü biz huzursuzluğun ta kendisiyiz. Dünya hiçbir zaman bir dağın zirvesinde olduğu kadar tehditkâr ve yaralayıcı gelmedi bana. Babam bir iki kere zirvelerde nasıl da bir huzur hüküm sürüyor dediğinde, görkemli bir huzur diyordu. Huzursuzluktan patlayacak haldeydi. Çünkü huzursuzluk, tam da huzuru en büyük ve mutlak biçimde, en büyük ve en mutlak olarak bulmayı beklediğiniz yerdedir. Bütün varlığım, huzur bozma ve dert yaratma üzerine kurulu. Gerçeklere dikkat çekiyor olmam insanları tedirgin eder. Kimileri insanları rahat bırakır. Benim gibi bazıları da insanları sinir eder. Ben rahat veren bir insan değilim. Böyle biri olmayı da istemiyorum.

____________________________________________________
* Bu hayalî röportaj Mavi Yeşil dergisinin Mart-Nisan 2016 / 98. sayısında yayımlanmıştır.
____________________________________________________

Röportajın tamamını okumak ve PDF dosyasını indirmek için lütfen:
https://www.academia.edu/35888746/Thomas_Bernhard_ile_Hayal%C3%AE_Bir_R%C3%B6portaj


Çığlıkla Suskunluk Arasında Bir Adam: Thomas Bernhard*

bernhard

Thomas Bernhard’ın dilimize çevrilen son eseri; konuşmaları, okur mektupları, söyleşileri ve edebiyat yazılarından oluşan metinlerinin toplamı olarak Yapı Kredi Yayınları tarafından kitaplaştırılan “Hakikatin İzinde”. Bernhard okurlarının alışkın olduğu huysuz, sert, lafını esirgemeyen klasik Bernhard üslubu, bu kitap içerisinde yer alan irili ufaklı bütün yazılarda yine kendini gösteriyor. Kitaptaki söyleşilerden birinde kendisine sorulan “Kitaplarınızın akıbetine merak duyuyor musunuz?” şeklindeki soruya, her ne kadar “Kendi akıbetime bile merakım yok, kaldı ki kitaplarınkine olsun.”[1] (s.203) diye cevap verse de metinlerinin bugün ulaşılabiliyor olması, okurlar için bir hayli kıymetlidir diye düşünüyorum. Onun eserlerinde sadece “huysuz bir adamın” hayata dair bakışını değil, aynı zamanda kendi zamanının siyasi ve toplumsal koşullarıyla birlikte sanat çevrelerinin yozlaşmış ilişkilerini de görmek mümkün. Hakikatin İzinde bu anlamda Bernhard’ın hem kişisel tarihiyle yüzleşmesinin hem de içinde bulunduğu edebiyat ve sanat dünyasıyla nasıl bir ilişki kurduğunun ipuçlarını taşıyor.

İçerisinde yer alan yazıların türe göre dizilmemiş olması, ilk bakışta karmaşık bir toplam gibi görünüyor. Ancak tercih edilen kronolojik sıralamanın, Bernhard’ın yazarlık yolculuğunda onu anlamak adına daha uygun bir diziliş biçimi olduğu düşünülebilir. Öyle ki bu metinler sırayla okunduğunda Bernhard’ın kişisel hayatındaki iniş ve çıkışları; sesinin yükseldiği, kaleminin sivrildiği dönemlerle nispeten sakin (Bernhard ne kadar sakin olabilirse, o kadar) sularda gezdiği dönemleri görmek mümkün.

Kitaptaki metinler, Bernhard’ın bütün bir hayatından izler taşıyor dedik. Bu yüzden de tek bir izlek etrafında toplanmayan, farklı zamanlarda farklı konular için yazılan/söylenen metinler bunlar. Kimi zaman bir ödül konuşmasında kendisini dinleyenlere hitap ederken, kimi zamansa kendisine yöneltilen bir suçlamaya veya sert bir eleştiriye cevap verirken görüyoruz Bernhard’ı. Kitap içerisinde yer alan irili ufaklı metinlerin kimisi bir başlıkla, kimisi ise başlıksız olarak verilmiş. Bazı metinlerde Bernhard, “Saygıdeğer dinleyiciler, saygıdeğer konuklar, saygıdeğer bakan…vb.” şekillerde konuşmaya başlıyor olsa da ilk bakışta bu konuşmaların nerede, ne sebeple yapıldığını anlamak zorlaşabiliyor. Kitabın sonunda yer alan “Ekler” bölümü işte bu yüzden çok kıymetli. Metinlerin başında her ne kadar yazıldığı/söylendiği tarih yer alsa da Ekler kısmında hemen hemen bütün yazılar için fazladan açıklamalar yapılmış. Bu anlamda Bernhard’ın bu metinleri nerede, kimlere, hangi olaylar neticesinde yazdığı/söylediği de daha net bir şekilde ortaya çıkıyor. Ekler kısmı bu anlamda bir hayli aydınlatıcı ve mutlaka her bir başlık için ayrı ayrı dönülmesi, okunması gereken notlar içeriyor.

Kitabın ismi belli ki tesadüf değil: Hakikatin İzinde. Bernhard’ın eserlerinde gerçek/lik önemli bir yer kaplar. Bunu kendisiyle yapılan röportajlarda da –ki Kurt Hofmann “Thomas Bernhard’la Konuşmalar”[2] kitabında, Bernhard’ın aslında röportaj vermekten hiç hoşlanmadığı dile getirmişti- belirten Bernhard, gerçeğin hayatında ve dolayısıyla eserlerinde nasıl bir yer kapladığını da vurgulamış oluyor: “İster tiksindirici olsun, ister güzel,” diyor Bernhard, “herkes gerçekliğe aittir. Bundan kaçamazsınız.” (s. 84) ve “Hakikat aslında sadece, ona bir ama ekleyip cümleyi tamamlamaktır.” (s.86) diye ekleyen Bernhard’ın bu sözleri, eserlerini hangi gözle yazdığına dair ufak bir ipucu göstermiyor mu bizlere zaten?

hakikatin izinde

Thomas Bernhard deyince akla her ne kadar ilk olarak roman ve öyküleri gibi düzyazı kurmaca metinleri gelse de onun aynı zamanda bir tiyatro yazarı olduğu da unutulmamalı. Bu anlamda, kitaptaki önemli noktalardan birisini onun tiyatrocu kimliği oluşturuyor. Bu kimlikle kaleme aldığı veya dile getirdiği yazılarda okurun dikkatini çekebilecek önemli noktalardan birisi, -ki bunu edebiyatçı kimliğinde de görüyoruz sık sık- dönemin sanat çevreleriyle olan hesaplaşmaları. Lafını esirgemeden söylüyor Bernhard. Buna alışkınız. Onun sert mizacı zaten neredeyse bütün yazılarında hissediliyor ki bunu farklı romanlarında da görmek mümkün. “Bütün Avusturyalı sanatçılar sonunda devlet ve onun alçak politik emelleri tarafından satın alınıyor ve kendilerini bu insafsız, adi ve alçak devlete satıyorlar, büyük bir bölümü de hemen işin başında satıyor. Onların sanatçılıkları devletle işbirliği yapmaktan başka bir şey değil, gerçek bu.”[3] diyordu  bütün sert tavrıyla “Odun Kesmek”te. Bu romanından yıllar önce de Salzburg Festivalleri Başkanına “Festival oyunlarına ihtiyacım yok.” (s. 79) diyerek benzer biçimde bir ret mektubu kaleme almıştı esasında. Aralarında neredeyse on beş yıllık bir zaman farkı olsa da Bernhard’ın dönemin sanat camialarına, ödüllerine, festival komitelerine karşı takındığı tavrın değişmediğini görmek, onun aslında kendi içinde ne denli tutarlı bir kişilik barındırdığının da bir göstergesi olsa gerek. Kitapta bu ve benzeri konularla ilgili pek çok dikkat çekici nota rastlamak mümkün.

Kitapta –biraz kişisel olacak belki ama- beni en çok etkileyen yazılardan biri Bernhard’ın genç yaşına aldırmadan kaleme aldığı “Genç Yazarlara” başlıklı yazısı. Yazının tarihinin 1957 yılı olduğu düşünülürse, 1931 doğumlu Bernhard’ın oldukça genç bir yaşta gençlere seslendiğini söylersek yanılmış olmayız sanıyorum. Burada öyle cümleler var ki bugün de güncelliğini koruyor. Zaten bir yazarı, bir metni büyük yapan da belli ölçülerde çağının sınırlarını aşmış olması değil midir zaten? “Sahip olmanız gereken,” diyor Bernhard, “sağlık sigortaları ve burslar, ödüller ve teşvik ikramiyeleri değildir; ruhunuzun ve bedeninizin vatansızlığıdır, her gün yaşayacağınız umutsuzluktur, terk edilmişliktir, soğuktan titremenizdir, her gün geri dönmenizdir. […] İhtiyaç duyduğunuz şey; birinin ayağa kalıp ölüp gittiği, yağmurun taşı yıkadığı ve güneşin işkenceye döndüğü her yerdedir.” (s.26) Genç yazarlara, hayatın kendisine dikkat etmelerini öğütleyen genç Bernhard’ın bu sözleri, kendi yol haritasını görmek açısından da önemli. Bir bakıma kendi manifestosunu oluşturan Bernhard’ın ömrünün herhangi bir döneminde ödülleri önemsememesi, onun “sahip olmanız gereken ödüller ve teşvik ikramiyeleri değil” cümlesini bir hayli doğruluyor gibi. Bernhard belki de bu satırlarda kendisine sesleniyor, sanat hayatı boyunca neleri doğru yapması gerektiğini dile getiriyordur.

Hayatı ölümlerle, hastalıklarla, karanlık günlerle dolu Bernhard’ın. 1949’da, henüz 18 yaşındayken önemli bir akciğer rahatsızlığı geçirir. Bu rahatsızlık ölene dek izlerini sürdürür. Aynı yıl çok sevdiği büyükbabası, bir yıl sonra da annesi ölür. “Galiba hayatında herkes bir yerlerden bir tekme ama okkalı bir tekme yemeli.” (s.83) diyen Bernhard, tekmeyi belki de çok genç yaşlarda kendisi yemiştir bile. Ölümü kendisine böylesi önemli bir izlek olarak seçmesi de bu yüzden şaşırtıcı olmasa gerek. Kitapta da ölüm üzerine pek çok farklı yazıda çeşitli vurgularına denk geldiğimiz Bernhard’ın romanlarında, öykülerinde de ölüm teması sık sık karşımıza çıkar. Bernhard için ölüm, hayatın önemli bir parçasıdır. Belki de en önemli parçası. “Övülecek, yerilecek, yakınılacak hiçbir şey yok ama birçok şey gülünç; ölümü düşününce her şey gülünç.” (s. 59) diyen Bernhard’a hak vermemek mümkün mü?

Hakikatin İzinde, Bernhard’ı biraz daha yakından tanımak isteyenler için mutlaka önemli bir rehber olacaktır. Onun okurları zaten kendisinin mizacını, üslubunu yakından biliyordur. Ama bu kitapta yer alan notlar, konuşmalar, cümleler; Bernhard’ın o bilindik karakterini bir nebze daha yakından görmeye, onu biraz daha tanımaya yardımcı olacaktır. Hakikatin İzinde, çığlıkla suskunluk arasında duran ama sesi her zaman gür çıkan bir yazarın önemli cümleleri…

 

[1] Thomas Bernhard, Hakikatin İzinde, YKY, 2017. (Metin içerisinde bu kitaptan yapacağım alıntılarda bundan böyle sadece sayfa numarası belirtmekle yetineceğim.)
[2] Kurt Hofmann, Thomas Bernhard’la Konuşmalar, YKY, 2012.
[3] Thomas Bernhard, Odun Kesmek, YKY, 4. Baskı, s.122.

_________________________________________

* Arka Kapak, 28. Sayı, Ocak 2018.


Öyle(sine) Güzel Bir Yer*

öyle güzel bir yer ki

Murat Gülsoy yeni romanı Öyle Güzel Bir Yer ki ile yakın zamanda okurlarını yeniden selamladı. Romanın ismi, içeriğiyle oldukça uyumlu. Hepimizin bazen saklanmak istediği, sıcaklığını hep içimizde hissettiğimiz ama artık sadece bir “an” olarak varlığını sürdüren hatıralar vardır. İşte Gülsoy’un bahsettiği yer yaklaşık olarak buraya işaret ediyor bence. Belleğimizin bir yerinde bütün canlılığıyla duran o yerle, yani hatıralarımızla gündelik hayatımızın işleyişi arasında kurduğu bağda rehberlik ediyor okura Gülsoy.

Bir grup eski lise arkadaşı, içlerinden biri olan antikacı (aslında o kendisine “eskici” demeyi tercih ediyor) Kerem’in dükkânında bir araya geliyor. Bu bir araya geliş aynı zamanda eski hatıraların, hayal kırıklıklarının, terk edilmişliklerin, hüzün ve acıların ortaya dökülüşüne de zemin hazırlıyor. Yıllar sonra bir araya gelmiş, artık hayatları farklı biçimlerde ilerleyen arkadaş grubunun zaman zaman ortaklaşan belleklerinin arkeolojik kazısı yapılıyor adeta. Dikkatli okuyucu, Gülsoy’un farklı eserlerinde de bu tip kurgular ürettiğinin farkına varmıştır muhakkak. Çünkü Gülsoy’un metinlerinde zihin, zihin oyunları, zihnin derinliklerinde kalan an(ı)lar hatırı sayılır bir yer kaplar. Bu bakımdan –negatif anlamda söylemiyorum- okuru şaşırtmadığını bile dile getirebiliriz Gülsoy’un.

Aslında temel olarak romanın başlangıcı ve ilerleyişini sağlayan ana karakterimiz Kerem ve onun geçmiş ile bugün arasında sıkışmış hayatı. Zamanla Kerem’in hayatının bir tık ötesine taşan roman, diğer karakterlerin hayatlarına dair de ipuçları sunuyor. Ancak temel anlamda romanın lokomotifi Kerem dersek yanlış bir çıkarımda bulunmuş olmayız sanıyorum. Kerem’in ilişkileri, onun kendi zihninde bir gezintiye çıkarıyor ve bu gezinti çoğu zaman büyük bir yıkımın parçası oluyor. Hiçbir yere, hiç kimseye ait olamıyor Kerem ve bu aidiyetsizlik, roman boyunca Kerem’in yakasını hiç bırakmıyor. Öyle ki Kerem de bu durumun farkında: “…kimse kimseye ait olamaz. Kimse sonsuza dek bir başkasını sevemez. Hiçbir şey sonsuza dek sürmez.”

Gülsoy’un metni bölümlere ayırarak yazma biçimi ilk etapta okuru zorlayacak gibi görünse de çok geçmeden okur metnin büyüsüne kapılacak ve bu parçalı üslubu büyük bir resmin fırça darbeleri olarak görecektir mutlaka. Öyle ki Gülsoy’un, “dükkânda, motelde, parkta, hastanede ve yıkımda” başlıkları altında kaleme aldığı romanda, başlıklar ayrı ayrı ve birbirini takip ederek okunduğunda farklı münferit hikayelere bile dönüşüyor diyebiliriz. Özellikle “yıkımda” bölümünde bahsi geçen Şekercizade Apartmanı’nın yıkılma hikâyesi, aslında metinde farklı sebeplerden de olsa sürekli psikolojik birer yıkım içerisinde olan karakterlerin somutlamış bir resmini sunuyor adeta. Yıkılan sadece apartman değil. Tıpkı Kerem gibi okur da bunu biliyor. Yıkılan o apartmanın belleği, orada yaşananlar, hatıralar… Bu yüzden, “yaşamak bir noktadan sonra ölümü beklemek aslında,” diyen Kerem’e bir ölçüde hak veriyoruz bizler de. Gerçekten de “mesele, hayatın bitmiş olması.”

Murat Gülsoy, Öyle Güzel Bir Yer ki ile yine okurlarını bir belleğin karanlıkta kalmış, açığa çıkmayı bekleyen koridorlarında dolaştırıyor. Tek tek hatıralar, anlar; Kerem’le birlikte, onun zamanına, bulunduğu mekâna dair de ipuçları sunuyor bizlere. Dükkânda başlayan hikâyemiz, yıkıma uğramış birçok karakter ve anıları göçük altında kalmış bir apartmanla son buluyor. Kaçacak, saklanacak bir yer kalmıyor artık. Ne romanın karakterleri ne de biz, okurlar için. Bu yüzden Şekercizade Apartmanı’nın yıkıntısından kalanlar bize de çarpıyor. Kerem, gibi iç geçiriyoruz keşke diyerek, “bazı anları tekrar tekrar yaşasak, farklı açılardan görseydik…”

____________________________________________________________
* Arka Kapak, 27. Sayı, Aralık 2017.