Baba Olmak ya da Bir Şeyi Öğrenmeye Çalışmak

Baba olmayı kendi kendime öğrendim. Öğrenebildim mi tam olarak, onu da bilmiyorum. Önümde bir örnek yoktu. Nasıl yapılır bilmiyordum. Hala da tam olarak biliyorum sayılmaz. Hep, bir şeyleri eksik ya da yanlış yapıyor olma tedirginliği var üstümde. Herhangi bir konuda yeteri kadar iyi olamayacağına dair duyulan kaygının zirvesi burası olsa gerek. Çünkü bu, sadece benimle ilgili değil. Vazgeçilebilir değil. Terk edilebilir değil. Buradasınızdır ve artık başka bir yerde değilsinizdir.

*

Hastane koridorunu adımlıyorum. Çevremde başkaları. Bekliyoruz. Saat geçiyor. Zaman ilerliyor. Tiktaktiktaktiktak. Bir daha eski sen olmayacaksın, bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak demiyor içimdeki ses. Tam tersine, bunun da bir süreç olduğunu, her şeyin normal akışa döneceğini sanıyorum. Öyle olmayacak. Çok geçmeden öğreneceğim. Ama şimdi beklemeye devam etmem gerek.

Nasıl oluyor, hatırlamıyorum. Bir camekanın ardında, bir hemşire, elinde bir yeni doğan. Bir şeyler yapıyor orasına burasına. Bu benim çocuğum mu? İnanılır gibi değil. İnanıyorum sayılmaz. Tebrik ederim. Tebrik ederiz. Hayırlı olsun. Hadi gözünüz aydın. Sağ olun. Sağ olun. Ama ne oluyor. Sonra hastane odasında bekleyişler. Sonra eve dönüşler. Sonra uykusuz geceler. Saat başı uyanmalar. Neler oluyor, bundan sonra böyle mi olacak. Hayatım hep böyle mi geçecek. Bir daha hiç kesintisiz uyuyamayacak mıyım. Yorgunum. Yorgunuz. Sürekli yorgunuz. Kendimiz olmaktan uzaklaşıyoruz. En çok da kendimiz olmaktan. Başka biri oluyoruz. Baba. İşte böylece öğreniyorum. Yavaş yavaş. Ağır aksak. Yanlış yapa yapa…

Sonra büyümeye başlıyor. Boyu uzuyor. Kilosu artıyor. Her ay gittiğimiz doktor kontrollerinin sıklığı değişiyor. Aşılar azalıyor. Hastalanıyor. İyileşiyor. Hastalanıyor. İyileşiyor. Çocuk işte. Ben o sırada, baba olmayı öğrenmeye çalışıyorum. Kendi başıma. Hayatta hiç bu kadar yalnız hissetmemiştim diyorum bazen kendime. Keşke birileri bana bunun nasıl yapılacağını öğretseydi. Olmuyor.

Yürümeye başlıyor. Adımları emin. Korkusuzluğundan değil, korkuyu bilmediğinden. Öğrenecek. Korkmayı da öğrenecek. Hepimiz gibi. Sonra sesli, ışıklı oyuncaklar. Sonra Legolar. Trenler. Çufçufçufçuf. Arabalar. Dıtdıtdıt. Vınnnn… Ev, oyuncak müzesine dönüşmeye başlıyor. Çamaşır ipine kurusun diye asılan çamaşırlar zamanla genişliyor, daha fazla yer kaplıyor. 84. 92. 106. Uzayıp gidecek. Her şey yolunda. Her şey yolunda mı? Baba olabildin mi yani? Bunu gerçekten öğrenebildin mi? Emin değilim. Deniyorsun. Hala yalnızsın.

Pandemi. Sürekli evde olmak. Hiçbir şey yapamamak. İstediğimiz herhangi bir şeyi istediğimiz zamanda yapamıyor olmak. Hep bir şeyi başka bir şeyle ayarlamak. Evden çıkamamak. Yakında, anaokulu. Kapıdan girmekte zorlandığı zamanlar. Ağlayış. İlk yıl telaşı. Yaşlanmak. Saçların beyazlaması. Yorgunluk. Kahve. Ve akıp giden zaman. İşte ikinci yıl. Sonra üçüncü gelecek. Büyüyor. Büyüyecek. Aramızdaki mesafe her geçen gün biraz daha açılacak. Ben olmadan hareket etmeye başlayacak. Bensiz yapamadığı zamanlar, onsuz yapamadığım zamanlara dönüşecek. Elimden tut karşıya geçerken, diyorum ona. Elinden tutup karşıya geçeceğim sonra. Yaşlandım ama sence baba olmayı öğrenebildim mi, diye soracağım günün birinde. Ne cevap verecek?

*

İster kader deyin ister şans. İsterseniz bunun başka bir adı olsun. Bazılarımız için hayat beklenmedik sürprizler yapar. Ben, baba olmayı kendi başıma öğrenmek zorunda kaldım. Neyi nasıl yapmalıyım diye düşünürken elim ayağıma dolaştı bazen. Elimi ayağımı birbirinden ayırmak pekâlâ zor geliyor hala. Deniyorum. Bu, yüksek bir yerden atlamak gibi. Evet, sırtımda paraşüt var ama ya zamanında açamazsam… Ya paraşüt açılmazsa… Endişe, kaygı, tedirginlik dolu yıllar. Ama sonsuz bir mutluluk, büyüleyici bir güzellik bu. Bir şey hem bu kadar zor hem bu kadar güzel nasıl olabilir diye düşünüyorum sık sık. Cevabı var mı?

*

Geçen yıl, babamın abisi oldum. Bir bar taburesi üstünde de değildim üstelik. Baba kelimesinin anlamı, son 6 yıldır bambaşka bir yerde benim için. Büyümek nedir diye sorsalar, herhalde budur derdim. Yapamayacağımı, beceremediğimi düşündüğüm bir dizi eylemi döngüsel olarak tekrarlıyorum. Başlarda zor geliyordu. Şimdi daha kolay değil ama ilerliyor. Birlikte maç izliyoruz formalarımızı giyip. Top oynuyoruz. Kitap okuyoruz. Bisiklete biniyoruz. Çocuk İlker’in yapamadığı ne çok şey varmış, buralarda öğreniyorum. Ona yemek ısıtıyorum. Yesin diye başında bekliyorum. Piyano çalarken gitarla eşlik etmeye çalışıyorum. Bazen kızıyorum. Bağırıyorum. Bazen o da bana bağırıyor. Cıks cıks cıks… Çok ayıp. Babalara öyle söylenmez. Yoksa söylenir mi? Emin değilim.

İşte böyle öğreniyorum. Zaman akıp giderken, mevsimler değişirken, dünya kendi ekseni etrafında aynı hızda dönmeye devam ederken; öğrenmenin hiç bitmeyecek bir şeklinde buluyorum kendimi.

Başarabildin mi? Fena değilsin. Kendimi eleştiriyorum. Kendime kızıyorum. Kendimi takdir ediyorum. Çevreme bakıyorum. Böbürleniyorum. Kalbim kırılıyor. Toparlanıyorum. Zor işmiş babalık. Öğrenmesi de uygulaması da zor. Gerçekten başarabildim mi? Gerçekten fena değil miyim? Belki. Belki de değil.

Artık 38 yaşındasın. Kum saati akmaya devam ediyor. Elinden geleni yapıyorsun. Endişelenme. Hata mı? Herkes yaptı. Herkes yapacak. Dert etme. Belki de en güzeli, bir şeyi öğrenmeye çalışmak. Zor, evet. Ama zaten kimse kolay olacağını söylememişti.

Sevgili İlker, babalar günün kutlu olsun.
İşte, buradasın ve başka bir yerde değilsin…


Hayatı Yaşama Sanatı

Gözümü açtığımda Umut kocaman gözleriyle bana bakıyordu. Saate baktım, 9’du. 1 Mayıs 2024. Taksim yine kapalı. Polis şehrin pek çok yerini tutmuş. Resmi tatil, niyeyse. Umut, baba kalkacak mısın, diye soruyor. Elim telefona gitti. Twitter’da karşıma ilk çıkan şey bir ölüm haberiydi. Guardian Books‘un haberinin altında bir de fotoğraf vardı: Paul Auster, American author of The New York Trilogy, dies aged 77.

Bu habere gerçekten üzüldüm mü? Yoksa bana geçmişte yaşadığım, bir daha asla geri gelmeyecek o günleri hatırlattığı için mi ölüme içerledim, bilmiyorum. Auster, sanki hep vardı hayatımda. Sanki evin bir odasında yazıyordu da biz de ara sıra yazdıklarını elinden alıp dizinin dibinde okuyorduk. Aileden biri gibi değildi ama tanıdıktı. Her yazar aslında biraz tanıdık değil midir zaten…

İstiklal Caddesinde, YKY’nin hemen yanında, Ara kafeye varmadan Can Yayınları’nın binası vardı. Tıpkı YKY gibi onlar da oradan indirimli satış yaparlardı. Kapaklar bembeyaz olduğu için etrafta fazladan bir ferahlık olurdu. 18-19 yaşlarındaydım. Sevgilimle sık sık oraya gider, pek çok kitap alırdık. Onlarca yazar tanımışımdır orada. Paul Auster da bunlardan biriydi. Belki de en önemlisiydi. Çünkü bugün, o zamanları hatırladığımda aklımda canlanan ilk isim onunki.

İlk olarak hangi romanını okudum hatırlamıyorum. Ama aynı yazarın bir başka romanını okumaya itmişti beni roman. Sonra bir diğeri, bir diğeri… Neredeyse bütün romanlarını okumuşumdur. Ama sonra yıllar ilerledikçe roman okumaya daha az zaman ayırır olduk, ister istemez aksadı pek çok gibi bu okuma yolculuğu da. Sadece romanları da değil, günlükler, anılar, mektuplar… Kendi fantastik dünyası içinde neler neler yaşamıştı bu adam böyle. İç Dünyamdan Notlar‘da kendisini bir kenara koyup sanki başka birinden bahseder gibi ikinci ağızdan anlattığı anıları, pek çok satırda içimi burmaya yetti. Yaşadığı sert kayıplarla ayakta kalmaya çalışan bu adamın hayatı imrenilecek türden değildi. Yine de yaşamayı bir sanata çevirmeye çabalamıştı benim gözümde.

Yazdıklarının pek çoğu birbirine benzemiyordu. Belki de en çok bu özelliğini seviyordum. Farkında olmadan beni postmodern yazına ısındırmıştı bir yönüyle. Timbuktu‘yu okurken bir köpeğin nasıl bu kadar olağanüstü anlatılabiliyor olduğuna şaşırmış; Yazı Odasında Yolculuklar‘da kendi belleğimi sorgulayacak kıvama gelmiş ve keşke bunu ben yazsaydım ya da umarım bir gün böyle bir şey yazabilirim demiştim. Her kitabı ayrı bir dünyaydı. Denemeyi seviyordu. Yazı, onun hayatının bir parçası olduğu için belki de seviyordum bu adamı. Bir gün son kez yazacağını anladığımda ise içten içe üzülmüştüm. Daha genç olduğunu düşündüğüm Auster’ı tanıdığımda bile o kadar genç değildi. Hızlıca yazsa da okusak diye bekliyordum sürekli çünkü elde olanları çoktan tüketmiştim.

Evde hala okunmamış birkaç kitabı var neyse ki. Onları da okuduğumda bitecek. Auster, kolay bir hayat yaşadı mı bilmiyorum. Kitaplarından çok para kazanmış olabilir. Şu anda dünyanın pek çok yerinde onun ölüm haberine üzülmüş insanlar vardır. Onun popülerliği, popüler edebiyatı düşünmek bakımından da önemli ama galiba bunun yeri değil. Ardında onlarca yazı, roman, hikaye bırakmış bir adam için öldü diyebilir miyiz? Belki evet. Ama romanları illaki okunmaya devam edecek. Belki yaşıyor olduğu zamanlardakinden daha fazla hatta.

Hayatta, kafanızda kurduğunuz kötü senaryolar vardır. Bir gün gerçekleşeceğini bilirsiniz ama yine de bunları düşünmeden edemezsiniz. Paul Auster’ın ölümü, benim için, bunlardan biri değildi. Ama son romanı henüz çalışma masamın üzerindeyken, kapağı dahi açılmamışken göçüp gitmesi -en azından benim için- biraz ironik oldu. Bir Auster okuru sayabilir miyim kendimi, yoksa okuduklarımı çoktan unuttum ya da birbirine karıştırdım da farkında mı değilim, bilmiyorum. Bana Amerikan edebiyatını o sevdirdi ve şimdi bakınca sanırım hiçbir Amerikalı yazarı onun kadar sevmedim ve okumadım. Bunu biliyorum.

PAUL AUSTER. Büyük harflerle. 1947’de doğdun. Yaşadın. Yazdın. Kaybettin. 2024’te öldün. Beni onlarca güzel hikayeye ortak ettin. Bu bile hayatı yaşama sanatı ustası olduğunun bir göstergesi benim için. İyi ki.


Basit Eşitsizlikler, Havuz Problemleri, Turuncu Balığın Ölümü ve Bir Şeye Alışma Sancısı

Umut’un hasta olduğu bir gün, teyzesi elinde küçük bir akvaryumla eve geldi. Bu geçmiş olsun hediyesi onaydı. Akvaryumda iki Japon balığı. Biri gri, diğeri turuncu. Umut onlara Turşu ve Kaju isimlerini taktı. Klasik balıklardan, hepiniz biliyorsunuzdur. Ara sıra suyunu değiştirmek ve yem vermek dışında bir şey yaptığımız yoktu ama salonun bir köşesinde öylece durmaları hoşumuza gidiyordu. Akvaryumun dibindeki taşları kurcalarken çıkan ses, evde bizden başka canlı bir şeylerin daha var olduğunu hatırlatıyordu. Tıpkı bitkilerimiz ve Leyla gibi. Leyla, papağanımız…

Birkaç gün önce, turuncu balıkta bir gariplik hissettim. Bu, bildiğim bir gariplik türüydü. Çaktırmamaya çalıştım. Daha sonra Ayşegül de fark etti. Suyun dibinde, zorla hareket eden bu balığın belli ki fazla zamanı kalmamıştı. Geçmiş tecrübelerim bunu kolaylıkla kavramamı sağladı ama asıl sorun balığın ölecek olması değildi. Bunu Umut’a anlatmaktı. Böylesi hasta bir suda sağlıklı olan da zarar görebileceği için Umut odasında oyalanırken turuncu balığı sudan çıkarıp küçük bir kaba aldım. Sonrasında da bir karantina kavanozuna koydum. Ama ortalık yerde saklayamazdım. Çalışma odasında kitapların arasına sıkıştırdım kavanozu. Sonra hızlıca hazırlandım. Arkamdan bir ses, baba nereye gidiyorsun? Çöp atacağım, dedim. Henüz yarısı dolmuş çöp poşetini de yanıma aldım. Bir bahaneye her zaman ihtiyacımız vardır.

En yakında evcil hayvan dükkanına gittim. O sırada Ayşegül’e Umut’u oyalamasını, salona girmemesini söyledim. Dükkâna girdiğimde gençten bir çocuk vardı. Bana hemen bir turuncu Japon lazım dedim. Çocuk beni onlarca turuncu Japon’un olduğu büyük akvaryumların yanına götürdü. Bir sürülerdi. Bir sürü. İçlerinden bizdekine benzeyeni bulmak çok zor olacaktı. Hem acele etmem gerekiyordu hem de hata yapmamam. Umut gibi dikkatli bir çocuğu taklaya getiremezdim. Baktım. Baktım. Baktım… En sonunda birini seçtim. Çocuk, bir başka müşteriyle ilgilendiği için ben elimdeki fileyle balığı yakalamaya çalıştım. Bire bir aynı değildi. Zaten nasıl olacaktı ki. Ama en makul olanı seçtiğimi düşündüm. Aslında değilmiş ya neyse… Poşete koyduk, koşarak eve döndüm. Akvaryumu banyoya taşıyıp suyunu tazeledim ve yeni gelen arkadaşımızı da içine koydum. İşte, yeni Kaju buydu. Diğeri, çalışma odasında, kitapların arasında hayata tutunmaya çalışıyordu.

İnsan da olsa hayvan da olsa, bir canlının ölümünü beklemek zordur. Bunu ancak bir canlının ölümünü bekleyenler bilir. Ben biliyorum. Üstelik hayat bana bunu birden çok kere tecrübe etme şanssızlığı tanıdı. Yine de hayat hep devam eder. Etmiştir. Bunu da yaşarsınız.

Hayat, Turşu ve yeni Kaju için de devam etti. Turşu, hiç içerlemedi. Yabancılamadı. Böyle bir şey beklemiyorduk zaten ama yine de bir ihtimal acaba bir farklılık olur mu diye düşünüyor insan. Yeni Kaju daha az hareketli, daha hantal bir balık. Buna rağmen Umut değişikliği fark etmedi. İşin en güzel yanı bu oldu. Eski Kaju, yaklaşık bir buçuk gün daha yaşadı. Sonra saksılardan birinin dibine gömdüm. Yeni Kaju ve Turşu’nun hayatları kaldıkları yerden devam ediyordu.

Hayatımızda bazen radikal sandığımız değişiklikler olur. Ama bir şekilde uyum sağlarız. Düşe kalka, yara bere içinde, hiç umulmadık senaryoların içinde buluruz kendimizi. Ama bir şekilde, evet, uyum sağlarız. Sağlamak zorunda olduğumuz için yaparız bunu belki de. Yine de biz, insanlar, balık değiliz. Birkaç saat önce hayatımızda olmayan bir yabancıya pat diye alışmamız zordur. Alışmalı mıyız, devam etmeli miyiz? Yapabilir miyiz? Yapmalı mıyız?

Ölen bir Japon balığı, bazen sadece ölen bir Japon balığı değildir. Bize başka şeyleri de hatırlatır. Yaşamak ve daha fazla yaşamak adına. Ama nasıl oluyor da bir balık… Her neyse.


Uyurken Umut

7 Kasım 2023. Saat 20.33 ve Umut az önce uykuya daldı. Tısır tısır odaya yayılan nefes alış verişi şüphesiz beni hayata bağlayan en önemli şeylerden biri. Geceleri çişe uyanınca baba diye bağırıyor. Sabah uyandığında da öyle. Gözlerim yarı açık yarı kapalı yanına geliyorum. Yeni bir güne başlamanın heyecanını yaşarken o, bana saati soruyor. 7 olduysa kalkacağım diyor. Kafasında bunu kodlamış. Akşam uyuyor, sabah uyanıyor. Bu günlerin bir daha geri gelmeyeceğini düşünüyordum ama hepsi geride kaldı işte. Gece uyanmaları, gaz sancıları, değiştirilmesi gereken bezler, doldurulması gereken biberonlar… Zaman, böyle bir şey mi? Zaman, onun büyümesi değilse nedir?

7 Kasım 2023. Saat 20.39 ve Umut uykuya dalalı çok az bir zaman oldu. Ben hala onun yanındayım. İçimi huzurla dolduran bu nefes sesini biraz daha dinlemek istiyorum. Kokusunu hissediyorum. Keşke kokusunu saklayabilsem. Ama zihnim bunu çok uzun süre saklayacak, biliyorum. Bütün yapıp ettiklerimizi, henüz yürüyemezken kaydıraktan kaydırmaya çalıştığım günleri, denge bisikletinde dengede durmaya çalışmasını, yemek yemediği zamanlar çıldırmamızı, ateşlendiğinde aldırdığımız ılık duşları, market arabasına oturduğu zamanlardan onu ittiği zamanlara geçişimizi, yorgunlukları, kartondan nesneler yapıp kestiğimizi, legodan dünyalar inşa etmemizi, tren yollarını, bindiğimiz vapurları, tramvayların makaralarına bakmasını… Zaman böyle bir şey işte. Onun büyümesi. Beni büyütmesi.

27 Aralık 2021’de gece 00.10’da şöyle yazmışım telefonumun notlar kısmına:

Canım oğlum. Yanında yatıyorum. Uykunda konuştun. Kapı kapanacak ya, çarpmasın dedin. Hangi kapı, nereye kapanıyor, nereye çarpacak, rüyanda ben var mıyım.. Keşke bilsem..

Nasıl bir geceydi hatırlamıyorum. Ama belli ki unutmak istememiş, belki uyku arasında bunları yazıp kaydetmişim. Eminim o zaman da nefesinin sesi bana güç vermiştir. Rüyasında gördüğü o kapıyı hala merak ediyorum. Rüyasında bazen beni gördüğünüyse biliyorum.

25 Nisan 2020, öğle vakitlerinde yazdığım bu notu ise dün gibi hatırlıyorum. Çünkü bahsettiğim o kek kokusu hala burnumda. Çok canlı, capcanlı duruyor zihnimde. Aradan geçen yaklaşık 3,5 yıl, hafızamdan hiçbir şey götürmedi. Bu da beni hayata bağlayan şeylerden biri değil mi…

Dışarıda baharın taze kokusu. Henüz hava tam anlamıyla sıcak değil ama gittikçe daha da ısınacak. Küresel salgın bütün dünyada hissediliyor ve biz şu anda evdeyiz. Ben, senin odanın kapısının eşiğinde yere koyduğum minderin üzerinde oturuyorum. Sen banyoda taburenin üstüne koyduğumuz küçük leğenin içindeki suyla oynuyorsun. Oyuncak çaydanlıklarına doldurduğun suyu birinden diğerine döküp duruyorsun. Suyla oynamayı çok seviyorsun. Henüz 2 yaşını 3 ay oldu geçeli ve az önce benden sana bardaklarını getirmemi istedin. Bu sırada annen mutfakta senin için kek yapıyor. (İki gün önce yaptığı kekin son büyük parçasını bütün pis boğazlığımla yedim ve bitirdim çünkü.) Laf aramızda, annenin kekleri gerçekten muhteşem oluyor. Bunu zaten biliyorsun. Az önce uykundan uyandın. Uzun bir gündüz uykusu oldu ve bu da demektir ki akşam nispeten geç uyuyacaksın. Senin sakin bir şekilde suyla oynamanı izlerken içim huzurla doluyor. Birazdan bunları yazmak için kapağını kapattığım kitabıma döneceğim. “Yaşlandıkça Hayat Neden Çabuk Geçer” diye bir kitap okuyorum. Bellek, anılar, hatırlama, unutma ve dahası üzerine… Belki büyüyünce sen de okursun. Tam da o kitabı okurken bu anı kaydetmem gerektiği hissine kapıldım. Yıllar sonra, bugünün sıradan bir gün olduğu aklıma gelecek ama sonradan salgın sebebiyle sokağa çıkma yasağının olduğu o günü hatırlayacağım ve gün farklı bir anlama bürünecek. Banyoda yaptıkların, üstünü başını ıslatman, mutfaktan gelen yanık kokusu (bir önceki kekten kalan parçalar fırında kokuya sebep oldu), bahçeden gelen komşunun yaramaz köpeğinin sesi ve daha birçok şey hafızamda dünmüş gibi canlanacak. Sen büyümüş olacaksın. Başka başka becerilerin gelişecek, harika bir çocuk olacaksın. Bunları gülerek hatırlayacağız. Birlikte… Şimdi kitabıma dönme zamanı. Hatırlamak ve unutmamak için.

Hatırlamak ve unutmamak için yazıyorum belli ki. Belki daha çok yazmalıyım. Çünkü geriye sadece bunlar kalacak gibi hissediyorum bazen. Geleceği düşününce içim ürperiyor. Ama neye yarar? Gelecek, bütün öngörülemezliğiyle ve bilinmezliğiyle orada, öylece bizi bekliyor. Umut için gelecek ne demek peki? Yarın mı? Gelecek yaz mı? Daha uzağı mı? Ona, seni maça götüreceğim dediğimde; biraz daha büyüyeyim şimdi çocuğum, o zaman gideriz baba, demişti. Biraz daha büyümesi ne demek acaba… Keşke bilsem.

7 Kasım 2023. Saat 20.55 ve Umut uykuya dalalı neredeyse yarım saat oldu. Nefesi içimi doldurdu. Birazdan odanın kokusu değişecek. Ben, bu durumdan duyduğum memnuniyetle yerimden kalkıp salona geçeceğim. Belki çay, belki film, belki kitap… Böylece yeni bir geleceğe hazırlanacağız. Zaman, böyle bir şey değilse nedir?


Dövüşürken Sevmek

Ortaokuldayım henüz. Cumhuriyet’in 75. yıl dönümü. Yetmiş beş yıl. Parmakla sayınca amma da zor. Dedemi aklıma getiriyorum sonra. Evde, her zamanki köşesinde oturuyor. Çok az zamanı kalmış, o günlerde bunun farkında değilim. Nasıl olayım ki. Evet, diyorum, işte Cumhuriyet neredeyse bu kadar yaşlı. Dedem, Cumhuriyet’ten birkaç yaş büyük olsa da yürünen yolu ancak böyle somutlayabiliyorum. Cumhuriyet, sanki dedemin en yakın arkadaşı. Sohbet ediyorlar ara sıra. Gençliklerinde çok sigara içmişler birlikte. Askerde silah tutmuşlar. Sarılmışlar birbirlerine. Düğün olmuş ölüm olmuş doğum olmuş, koşmuşlar varmışlar birbirlerinin yanına. Sanki böyle bir arkadaş Cumhuriyet.

Ben mi? Ben temkinliyim. Saygılıyım ona karşı. Öyle öğrettiler çünkü. Bildiğimden değil yoksa. Eee, Cumhuriyet bir yönüyle de böyle bir şeymiş meğer, çok sonraları onu da anlayacaktım elbette. Taşra sakinliğinde yaşarken, Rize’nin ufak bir mahallesinden çarşıya kadar yürütülmüştük koca okul. Yakamızda 75. yıl rozetleri. Ama ne kıymetli rozetler, nasıl da gözüm gibi bakıyorum. Nedenini bile bilmeden. Yürüdük. Yürüdük. Çocuk adımlıyız, biz yürüdükçe yol uzadı sanki. O güne kadar o yolu hiç yürümemiştim. Bu ilki de bana Cumhuriyet tattırdı. Kutlu olsun.

Ve sonra 76, 77, 80, 90…
Zaman ne çabuk büyüyor. Lise, üniversite. Başlamak ve yeniden başlamak için bitirmek üzerine dönüp duran hayatım. Yaşım ilerledikçe sanki aramızdaki mesafe kısalmış gibi Cumhuriyet’le kavgaya tutuşmaya da başladım. Dedem ölmüş çoktan. Cebinde Son Havadis, bazen Tercüman. Laiklik nereye gidiyor, bırakmayız. Kaldı mı ki? Demokrasiyi neresinden tutsak elimizde kalmaz mesela? Deneyelim mi? Yok, dedim bir kere, demokrasiye inanmıyorum. Ama şimdilik daha iyisi de yok galiba. O yüzden sarılalım. Halkçılık falan… Altı ok hep masada. O sıralar dedem Menderesçi, sonra Demirelci, sonra Özalcı. Cumhuriyet yine de en yakın arkadaşı. Cumhuriyet değil mi Özal’ı reisicumhur yapan. Öyledir. Öyledir.

Üniversitede cebimde Üç Mesele. İsmet Özel fazla agresif. Şiirlerini seviyorum, geri kalandan beri duruyorum. Cumhuriyet’le çok dövüştüm, biraz da İsmet Özel’le dövüşüyorum. Solculukla, dincilikle, sağcılıkla, liberallikle, islamcılıkla, Türkçülükle… Hiçbiri aradığım şey değil belli ki ama hepsi Cumhuriyet’in çocuğu. Hakkında konuşabildiğimiz her şey Cumhuriyet’in çocuğu gibi geliyor bana. Şeriat hariç değil. Yine de tekkelerin kapatılmasından hoşnutsuz değilim. Dedem Fetullah’ı sevmiyor, bu adam bu memleketin başına iş açacak diyor. Dedem öldükten 15-16 sene sonra açıyor o işi. Perşembenin geleceği belli ama dedem yüksek mevkide değil, sesi duyulmuyor. Cumhuriyet bununla da uğraşıyor besbelli.

100 yıl geçmiş üstünden. 75’incisi dün gibi aklımda. O yürüdüğüm yol. O okul bahçesi. O coşkulu kalabalık. Şimdi pek azı var. Yol, yol değil. Kalabalık eciş bücüş bir şeye dönüşmüş sanki. Cumhuriyet kör topal 100 yaşına gelmiş yine de. Çok eksiği var. Ben her fırsatta dövüşeceğim Cumhuriyet’le. Ama yine de dedemden kalan arkadaşlığı sürdürmeye çalışıyorum. Cumhuriyet’i seviyorum da. Hatta en çok da onunla dövüşme fırsatını bana verdiği için seviyorum galiba. 100 yaşadın, 1000 daha yaşa Cumhuriyet. Yaşa ki dövüşelim. Yenilelim. Daha iyi yenilelim. Belki bu sefer daha başka olur. Haydi…


Sanat Sosyolojisi 101

Sanatın ne olduğuna yönelik fikirlerin geçmişi çok eski ve oldukça da geniş. Ucundan kıyısından ilgilendiğim bir alan sanat ve sanat sosyolojisi. Söz konusu sanat gibi muğlak ve yoruma açık bir alan olunca, onu “sosyoloji” ile sınırlamak da doğru olmaz. Bu anlamda sanat tarihi, sanat felsefesi, çağdaş sanat tartışmaları vb. başlıkları da bir araya getirip sanata öyle bakmak gerek diye düşünüyorum.

2 Aralık 2020 tarihinde Twitter hesabımda paylaştığım kitap listesini -belki ileride başkalarını da ekleyecek biçimde- buraya da aktarmak istedim. Kitaplar üzerine uzun açıklamalar ve yorumlar yazmayacağım. Twitter’da paylaştığım şekliyle yer vereceğim. Birilerine faydası olur, bir kapı aralarsa ne mutlu…

  • En başta anılması gereken metinlerden biri Becker’in “Sanat Dünyaları”. Sanatı ve sanat eserinin ortaya çıkışını, kolektif bir çabanın sonucu olarak gören Becker, burada rol alan aktör ve yapıları, sanatın değişim ve dönüşümünü sosyolojik bir gözle inceliyor.
  • Amerikalı sanat eleştirmeni Arthur Danto, bu alanın önemli isimlerinden. “Sanat Nedir?” adlı eserinde, pek çok filozofun fikirlerinden de hareketle neyin sanat eseri olabileceğinin sınırlarını açıyor. Giriş için iyi metinlerden biri.
  • Danto’nun bir başka ve daha hacimli metni “Brillo Kutusu”, Andy Warhol’un Brillo Kutusu (1964) adlı çalışmasından hareketle görsel sanatların tarihteki dönüşümünü ve yolculuğunu ele alıyor. Daha ziyade görsel sanatlarla ilgilenen için önemli bir kaynak olabilir.
  • Amerikalı sanat eleştirmeni ve felsefeci Donald Kuspit “Sanatın Sonu”nda özellikle günümüz sanat eserinin pazar ve piyasa ilişkileri içinde neye dönüştüğünü, postmodern sanat anlayışının kapsamını sorgulayıcı bir dille ele alıyor. Danto’nun Sanat Nedir’i ile beraber okunabilir.
  • İngiliz sanat tarihçisi ve küratör Julian Stallabrass “Sanat A.Ş.”de kapitalizmle birlikte yeniden şekillenen sanat piyasasını, şirketleşen müzeler, popstarlaşan sanatçılar ve alanın diğer yapıları/aktörleri etrafında tartışmaya açıyor. İlgilisi için ek bir kaynak niteliğinde.
  • Nathalie Heinich’in “Sanat Sosyolojisi”, sanata dair, tarih ve ekoller üzerinden yapılan bir kazıdan sonra; aktörler, yapı, araçlar vb. kavramları açarak işin sosyolojisini anlamaya yarayan, giriş metni olarak da okunabilecek bir kaynak.
  • Brian O’Doherty, “Beyaz Küpün İçinde”de 20. yüzyıl sanat anlayışını galeri mekânı üzerinden ele alıyor. Buradan yola çıkarak sanatçı, sanat eseri ve izleyici hakkında yapısal açıklamalarda bulunuyor. Sadece işin estetik boyutuna değil, sosyolojisine ve ekonomisine de değiniyor. Güçlü bir metin.
  • “Sanat Neye Yarar?” sanatın kapsamını felsefe ve bilimden de faydalanarak açan bir kitap. Sanat bizi daha iyi biri yapar mı, neye sanat eseri deriz, sanatın etikle ilişkisi gibi pek çok konu yazar John Carey’nin öznel bakışından ele alınmış. Alana dair güçlü, özgün bir metin.
  • “İslam Sanatının Oluşumu”, İslamiyetteki sanat anlayışı ve üretimini tarihsel süreç içindeki politik ve sosyal ilişkilerle birlikte inceliyor. Oleg Grabar, oluşumundan çağdaş döneme kadar İslam sanatına dair güzel bir perspektif sunuyor. Meraklısına..
  • Neye sanat eseri deriz? Ve neden? İsim vermekten çekinmeyen, sanat “pazarının” detaylarını okura sunarken kalemi iyice sivrilten spekülatif bir metin “Bunu Ben de Yaparım”. Galerileri çöplük diye niteleyecek kadar ileri gidiyor. Okurken çok eğlendim.
  • “Sanat ve Estetik”, Peter de Bolla’nın sanat eserinin deneyimlenme sürecini öznel tecrübesinden yola çıkarak nesnel bir zemine oturttuğu, bunu yaparken sanatın üç farklı alanından (resim, müzik, şiir) beslendiği bir metin. Sanat ve estetik ilişkisine alternatif bir göz.


​Olga Tokarczuk’tan Sonu Olmayan Son Hikâyeler*

Özellikle 2018 yılında hem Man Booker hem de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmasıyla tıpkı dünyada olduğu gibi Türkiye’de de okur kitlesi genişleyen Olga Tokarczuk, Türkçeye yeni çevrilen romanı Son Hikâyeler (Timaş Yayınları, 2021) ile yine okuru özgün dili ve üslubu odağında zengin bir kurguya davet ediyor.

Birbirini bütünleyen, iç içe geçmiş üç hikâyeden oluşuyor Son Hikâyeler. Metnin başından itibaren güçlü betimlemeler, duru bir anlatım ile okuru kolaylıkla romanın içine çeken yazar, zamansal geçişlerle de okuru metnin bir parçası haline getiriyor. Bu yönüyle Tokarczuk, okurun dikkatini her zaman diri tutuyor. Daha doğru bir ifadeyle, okur bu takibi çetrefilli hikayelerle ilişki kurmak istiyorsa, mutlaka dikkatini metne vermeli de diyebiliriz. Akıcı diliyle okuru rahatça metne çeken yazar, her şeye rağmen kolay okunabilir, takibi rahat bir roman sunmuyor okura. Bu anlamda kolay okunabilirse de dikkat isteyen bir roman Son Hikâyeler.

Büyükanne, anne ve kız çocuğu… Üç farklı hikâye, üç farklı gözden anlatılıyor Son Hikâyeler’de. Birbirinden bağımsız gibi görünen bu üç hikâyenin nihayetinde bir bütünün parçaları olduğunun anlaşılması çok zor olmuyor. Üç ana başlıkta anlatılanlar, aynı zamanda üç kuşağın hayata bakışını da gösteriyor. Böylelikle aynı roman içerisinde üç farklı sesi, üç farklı anlatımı ve gözü takip etmiş oluyoruz. Bu da romanın en önemli zenginliklerinden biri. 

Ölüm, bütün hikâyelerin ortak teması diyebiliriz. Ölümü deneyimleme biçimi, farklı bakış açılarıyla okura sunulurken bu durum aynı zamanda okurun ölüm üzerine, belki kendi ölümü üzerine de düşünmesine imkân tanıyor. Buna rağmen Tokarczuk anlatılanları çoğu zaman okurun gözüne sokmuyor. Sanki metnin üstü sisle örtülmüş gibi flu bir anlatımla okura yorum payı bırakıyor. Böylece okur, metnin aktif bir parçası oluyor. Bu anlamda Son Hikâyeler’in kolayı seven okurlar için olmadığını söylemek gerek.

Romandaki en temel izlek olan ölüm her ne kadar duygu ve düşünce bakımından olumsuz bir tema olsa da Tokarczuk ölümü yorumlama biçimiyle okura karanlık tablolar çizmek yerine alternatif düşünme biçimleri sunuyor: “Kendi ölümünün düşüncesi çok güzel, tatlı taze bir üzüm, mevsimin ilk elması gibiydi” (s. 38) derken çoklukla hayatın sonu olarak görülen “ölüm” için “taze üzüm” ve “mevsimin ilk elması” benzetmelerini yapan yazar, kurduğu alegorik bağla ölümü aslında bir son duygusu olmanın ötesine taşıyor.

Bununla birlikte romana hâkim olan zarif mizah, en derin ve sarsıcı noktalarda bile okurun yüzünde tebessüm oluşturacak cinsten. Yazar bu yönüyle de ölümün karanlık ve ağır yükünü bertaraf ediyor.

“Hepimiz öleceğiz, buna hazırlanmalıyız, ölümü destekleyen dernekler kurulmalı, hiç olmazsa son kez olsun hata yapmamak için bilgiler veren okulları finanse etmemiz gerek. Beden eğitimi derslerinde nasıl ölünür, karanlığa rahatça nasıl kayılır, bilinç nasıl kaybedilir, tabutta nasıl düzgün görünülür gibi alıştırmaların yapılması gerekir” (s. 53).

Dünyaya gelmiş herkesin mutlak olarak tadacağı ölüm duygusu, Tokarczuk’un satırlarında kara komik bir hal alıyor. Ölüme hazırlanmanın reçetesini sunan Tokarczuk, aslında ölüm ile hayat arasındaki diyalektik bağı da gösteriyor okura ve böylece aslında öleceğinin farkında olarak yaşayan insan için, ölüme dair yeni bir yorumlama biçimi sunuyor. Ölümü anlamak, hayatı anlamaktan geçiyor biraz da.

Gündelik hayatın bazen ayan beyan görünen, bazen pek de fark edilmeyen kıyılarına dokunan Tokarczuk, üç kadın karakter etrafında şekillendirdiği Son Hikâyeler’de yeri gelince hayvanları, yeri gelince bitkileri dahil ediyor kurguya ve böylece evrenin devasa büyüklüğünde, insanın varoluşunun anlamını da sorgulamasına yardımcı oluyor. Tokarczuk biraz da bu yüzden bireyin iç dünyasındaki derinlikleri gösterirken bir yandan da dahil olduğu bütünün genel bir resmini gösteriyor. Son Hikâyeler, ölümün olduğu kadar yaşamın da anlamını sorgulatıyor okura ve böylece durduğumuz yerden görünen dünyanın ötesini kavramanın önünü açıyor. Son Hikâyeler, bilinen bir yolda yürümekten çok kaybolmaktan korkmayan okurlar için…

* Bu yazı 19.11.2021 tarihli BirGün kitap ekinin 238. sayısında yayımlanmıştır. (https://www.birgun.net/haber/sonu-olmayan-son-hikayeler-366350)


Dar Alanda Kısa Paslaşmalar: Kısıtlılık ve Yeni İmkânlar Çemberinde Salgında Sanat*

Bundan birkaç yıl önce birileri çıkıp da küresel çapta bir salgın yaşanacak, evlerinizden çıkamayacak hâle geleceksiniz deseydi belki de pek çoğumuz buna inanmaz; en azından inanmak istemezdik. Ama Çin’den yayıldığı söylenen bir virüs, küresel dünyamızı hızlıca etkisi altına aldı ve kişi, kurum, yapı vs. ayırt etmeden toplumsal hayatın hemen her alanında yeniden yapılanma ihtiyacı doğurdu. Bireysel olarak kendimizi evlerimize kapatmak ve mümkün mertebe kalabalık gruplarla bir araya gelmemek yapacağımız tek şeydi belki de. Ama birileri çalışmaya devam etti. Mecburi olarak… Bu anlamda salgın, toplumsal eşitsizliği sert bir şekilde gösterdi bize.  Dünyanın pek çok ülkesinde sağlık hizmetleri çöktü veya neredeyse çökme noktasına geldi. Yaş grubu fark etmeksizin eğitim kurumlarındaki yüz yüze eğitim durduruldu ve online eğitime geçildi. Ülke sınırları kapatıldığı için uluslararası turizm aksadı. Kısacası, Edgar Morin’in salgın şartlarında kaleme aldığı “Yolumuzu Değiştirelim” adlı metnine dile getirdiği gibi, “Bu benzersiz krizin çarpıcı ilk özelliği daha önce ayrıymış gibi görünen her şeyin ayrılmaz olduğunu ortaya koyması[1] oldu.

Bunca hengamenin ortasında, aslında ilk etapta akla gelmeyen bir başka yapı daha vardı süreçten büyük yara alan: Sanat mecrası. Peki küresel salgın, sanatı nasıl etkiledi? Devlet(ler)in muhtemelen en az önemsediği kurum ve meslek grubu görünümünde olan sanat ve sanatçılar, bu sürecin üstesinden nasıl geldiler? Belki daha doğru bir soru olarak şunu sorabiliriz: Sanatçılar bu sürecin üstesinden gelebildiler mi? Bu anlamda salgın sayesinde (burada “yüzünden” değil “sayesinde” demek daha doğru sanırım) sanatın da toplumsal yapının önemli bir parçası olduğu ve bu parçanın sosyal hayatta nereye tekabül ettiği daha net görüldü denilebilir sanırım. Sanatın sekteye uğramasının en önemli sebeplerinden biri muhatabının ortadan kalkmış olmasıydı. Yani salgın, sanat ile izleyici arasındaki bağı koparmamış olsa da derinden zedeledi. Bunun sonucunda da sanatın sadece estetik bir meşgale olmadığı, aynı zamanda bir toplumsallaşma biçimi olduğu doğrudan fark edildi. Salgın ve sanat ilişkisine dair aslında pek çok şey söylendi, yazıldı, çizildi. Maksadım benzer sözleri tekrar etmek değil. Bu yüzden sanatın muhataplarından biri olarak, yani bir izleyici olarak, ben kendi penceremden neleri gördüm; gerek üretim gerek tüketim anlamında hangi dönüşümlere tanıklık ettim, bu yazıda bunlardan birkaçına değinme niyetindeyim.

Sanatı yekpare bir alan olarak düşünmek ilk başta kolay çıkarımlara varmamıza yardımcı olabilir. Ancak bu durumun çoğu zaman yanıltıcı da bir yanı vardır. Sanatın ne olduğu, neyin sanat olarak kabul edilip neyin edilmediği gibi bir şeyden bahsetmiyorum. Ancak işleyiş dinamikleri, üretim süreçleri ve izleyici (buna “tüketici” de diyebiliriz belki) ile buluşması anlamında her sanat dalı farklı prensiplere sahiptir. Tiyatro ile resmi aynı çerçevede ele alabilir miyiz örneğin?[2] Mutlaka ortaklıklardan söz edilebilir ama sanatın alt alanlarını şahsına münhasır kılan aslında farklılıklarıdır. Bu çerçevede yukarıdaki soruya dönersek, “sanat-salgın” ilişkisini de bu farklılıkları göz önüne alarak değerlendirmeliyiz.

Salgınla birlikte sanatçılar da toplumun diğer bireyleri gibi ciddi bir imtihana girmiş oldular: Kısıtlanmak. Bu kısıtlılık hali, sanatın özüyle bağdaşmasa da sanat üreticilerini yeni arayışlara itmesi bakımından dikkate değerdi. Baştaki bocalama halini bir kenara bırakırsak, belki bu virüsün (uluslararası hareketlilik, hız vs. etkisiyle) hayatımıza girme şekline de sebep olan teknoloji ve dijitalleşme, kendi çözümünü de beraberinde getirdi. Sanat/sanatçı, izleyicisiyle internet aracılığıyla bir araya gelmeye başladı. Çeşitli müzeler online geziler düzenledi. Müzisyenler YouTube vb. mecralar aracılığıyla dinleyicilere ulaştı. Tiyatro oyunları özüyle bağdaşmasa da bilgisayar ekranlarından seyircisiyle bir araya geldi, perdeler bu sefer alkışsız kapandı. Sinema zaten uzun süredir dijital platformlarla mücadele halinde. Salgınla birlikte salonların kapanması, bu süreci hızlandırdı ve Netflix, BluTv, Amazon Prime gibi dijital mecraların izleyici (abone) sayısı bir hayli arttı. Teknoloji, sanatı düştüğü bu zor durumdan ayağa kaldırdı mı, sanmıyorum. Ama en azından bu zorlu sürecin yaralarını bir nebze de olsa sardı diye düşünüyorum. Bütün bu birbirine benzermiş gibi ilerleyen süreçlere rağmen salgın sanatın her alanını aynı biçimde etkilemedi kuşkusuz ki.

Ekrandan İzlemek, Ekranı İzlemek

Sinema ile tiyatro birbirine çok yakınmış gibi duran iki farklı disiplin. Oyuncu, metin, rol, dekor… Birçok benzerliğine rağmen ayrıldıkları en önemli nokta izleyici ile buluşmaları. Sinemada da film seyirciye sunulmak üzere hazırlanır ancak üretim aşamasında oyuncu doğrudan izleyici ile temasta değildir. Hiçbir zaman da olmamıştır. Çünkü oyuncu, izleyiciye değil kameraya oynar. Oysaki tiyatroda seyirci, oyunun doğrudan bir parçasıdır. Hele de günümüzdeki deneysel tiyatro oyunlarında seyirci zaman zaman doğrudan oyunun içine bile çekilir. Dolayısıyla sinemanın seyirci ile buluşma biçimiyle tiyatronunki farklıdır. Bu yüzden seyircinin ortadan kalkması, sinemayı dolaylı yoldan etkilerken tiyatroyu doğrudan etkiler. Perdenin alkışsız kapanmasından kastım buydu.

Geçmişte çok daha sık tiyatroya gitmeme rağmen yaşım ilerledikçe gerek zaman bulamamaktan olsun gerekse de yapılacak başka işlerin hep sırada beklemesinden, tiyatroya pek gidemez oldum. Ama salgın sürecinde farklı bir şeyi deneyimledim: Çevrimiçi tiyatro oyunu izlemek. Murat Gülsoy’un “Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet” romanının sahneye uyarlanmasını DasDas Sahne aracılığıyla bilgisayar ekranından da olsa seyretme imkânı buldum. Bir tiyatro izleyicisi olarak ekrandan oyun izlemenin doğrudan sahneye temas etmekle aynı olmadığını söylemem zaten büyük bir tespit olmayacaktır. Bu durumun oyuncular üzerindeki etkisi nasıl olmuştur, onu da kestirmem zor. Doğrudan konunun muhatabı biriyle görüşme imkânım olmadı. Şu çıkarımda bulunabilirim yine de; tiyatro doğrudan seyirciyle var olan, seyirciye oynanan bir performans olduğu için seyirci eksikliğinin seyirciler kadar oyuncular üzerinde de (belki çok daha fazla) etkisi olmuştur. Bu işin olumsuz tarafı. Bir de tersten bakalım, internet olmasaydı, tiyatro salgından aynı şekilde mi etkilenecekti? Sanmıyorum. Dijital mecralar, tiyatroyu doğrudan olmasa bile seyirci ile buluşturdu. Evet bir şeyler eksikti belki ama bu durum yine de perdelerin açık kalmasına yardımcı oldu. Hatta izleyici için fazladan bir olumlu etkisi olduğunu bile söyleyebilirim. Salgın olmasaydı tiyatrolar online gösterim yapmak gibi bir çabanın içerisine girer miydi, emin değilim. Bu yüzden tiyatro, şayet turne vb. amaçlarla yurt geneline yayılmıyorsa, lokal kalan bir sanatsal etkinlik. Oysaki online gösterimlerle, İstanbul’da herhangi bir sahnede gösterilen oyunu “bir tık” ile Hakkari’deki, Rize’deki, Ardahan’daki seyircinin de izleme imkânı oldu. Ben bu tip etkinliklerin en azından bu kısıtlılık hâli ortadan kalktıktan sonra da sürmesi gerektiğini düşünüyorum. Sadece online gösterim yapmak değil belki ama eş zamanlı olarak oyunlar online gösterime de açılabilir. Söylediğim gerçekleşir mi bilmiyorum ama en azından salgın bize bunun böyle olabileceğini de gösterdi. İşin bu tarafına kazanım olarak bakabiliriz diye düşünüyorum.

Benzer bir şeyi müzik için de konuşmak mümkün. Başta konser salonlarının, cafe ve barların kapanması müziğin kısıtlanması olarak yorumlandı. Kaldı ki bu yorumda büyük ölçüde bir geçerlilik var. Ancak internet, müziğin de ekrana taşınmasına yardımcı oldu. Üstelik müzik için bu durum zaten öncesinde de mevcuttu. Tiyatroya göre çok daha avantajlı olarak hem de. Online konserler devam etti, farklı ücretlendirmelerle biletler satıldı. Dinleyiciler destek olmak için bile konser bileti satın alır hâle geldiler. Ancak müzik sektörünün de kendi içinde farklılaştığını unutmamak gerek. Metallica’nın yaklaşık bir yıl önce verdiği çevrimiçi yardım konserine[3] talep olurken sokak müzisyenleri veya cafe/bar gibi mekânlarda müzik yapan amatör müzisyenler bu ilgiyi yakalamak şöyle dursun, sanatlarını icra edecek alan dahi bulamadılar. Dolayısıyla salgın, müzik sektöründe de var olan bir çeşit eşitsizliği gözler önüne serdi. İntihar eden müzisyen haberleri maalesef hâlâ aklımızda. Salgın, bu anlamda bir turnusol vazifesi gördü diyebiliriz. Fark edilmeyenin fark edilmesine yardımcı oldu.

Resim, heykel gibi plastik sanatlar, üretim noktasında sanatçının “daha yalnız” olduğu alanlardan. Ancak izleyiciyle buluşma aşamasında resim de heykel de veya çağdaş sanat tasarımları da ortak bir alana ihtiyaç duyarlar. Salgının etkisiyle müze, sergi alanları, sanat galerileri gibi mekânların kapatılması, sanatın bu yönüne de bir darbe vurdu. Her ne kadar internet yine imdada yetişmiş gibi görünse de bir müzeyi Instagram canlı yayınında dolaşmak pek de cazip gelmedi çoğu kişiye. Bu sebeple ilgi düzeyi artmış olsa da belli bir çıtayı aşamadığını söylemek yanlış olmaz. Ancak yine de yukarıda tiyatro için söylediklerimin burada da geçerliliği var diye düşünüyorum. İstanbul’daki evimde otururken Madrid’deki bir müzeyi başka nasıl gezme imkânım olabilirdi ki?

Yakın zamanda yapılan bir araştırma, bunun somut delillerini sunması bakımından dikkate değer. Sanat müzelerinin online ziyaret edilmesindeki memnuniyetin ölçüldüğü çalışmada katılımcıların %35,49’u sanat kurumlarını çevrimiçi ziyaret etmeyi fiziksel ziyarete oranla olumsuz/son derece olumsuz bulmuşken, %30,04’ü çevrimiçi ziyaretin fiziksel ziyarete oranla olumlu/son derece olumlu olduğunu dile getirmiş. Öte yandan sanat profesyoneli olarak tanımlanabilecek bir grup katılımcının online ziyaret oranlarındaki değişiklik ise bir hayli dikkate değer. Salgın öncesi dönemde sanat kurumlarını hiç çevrimiçi ziyaret etmemişlerin oranı %20 iken, bu oran salgın sürecinde %2’ye düşmüş. 5’ten fazla çevrimiçi ziyaret yapanların oranı ise salgın öncesinde %46 iken, salgın sürecinde %71’e kadar çıkmış.[4] Bu durum online ziyarete ilginin arttığının bir göstergesi olarak yorumlanabilir ancak yine de bu tip ziyaretin plastik sanatların doğasına ne kadar uygun olduğu da tartışmaya açık. Her şeye rağmen, salgın kısıtlamaları gündelik hayatı bu kadar etkilemişken internet ve dijitalleşmenin yeni bir alan açtığı ve bunun sonrası için de belli bir süreklilik içerisinde devam etmesinin muhtemel olduğu akıldan çıkarılmamalı.

Konser Salonlarından Balkonlara: Sanatın Onarıcı Gücü

Sanatın hangi dalı olursa olsun, üretici ile tüketici yani sanatçı ile seyirci/izleyici/dinleyici arasında bir bağ olduğunu düşünerek meseleye bakmak, alanın doğru yorumlanması için önemlidir gibime geliyor. Bu yüzden sanatçıların salgından etkilenme biçimlerini, sanat takipçilerinin de farklı bir boyutta etkilenme biçimiyle birlikte değerlendirmek gerekli. İki ayrı uçtan değil tam tersine iç içe geçmiş aktörlerden bahsetmeliyiz. Bu çerçevede dile getirilmesi gereken önemli konulardan biri de sanatın onarıcı gücünün salgın üzerindeki etkileri bana kalırsa.

Salgının vurduğu çeşitli Avrupa ülkelerinin geçtiği sıkıntılı süreç, insanların evlerine hapsolmaları nihayetinde sanata olan ihtiyacı da gösterdi. Evlerinin balkonlarına çıkarak şarkı söyleyen, farklı enstrümanlarla birbirlerine eşlik eden ve sanki bir orkestranın parçaları gibi farklı balkon ve pencerelerden uzattıkları kafalarıyla bir bütünü temsil eden insanları hatırlıyorsunuzdur. Salgının kasvetli atmosferini müzikle aşmaya çalışmamışlar mıydı? Avrupa’nın farklı ülkelerinde gerçekleşen benzer uygulamalar sanatın gücünü görmek açısından önemliydi. Bu aynı zamanda sanatın birleştiriciliğini de ortaya çıkardı.

Sanat, özünde yaratıcısı ile sanat eseri arasındaki bağdan ortaya çıksa da genel çerçevede bir sosyalleşme aracı rolü de görür. Salgında en çok da bu özelliğini kaybetti sanat. Bu yüzden de onarılmaya ihtiyaç duydu. İnsanlar tiyatro veya sinema salonlarında, konserlerde, müzelerde, sergilerde bir araya gelemedi. Yani sanatın sosyalleştirici yönü ortadan kayboldu. Bir filmi sinema salonunda izleyip film bittikten sonra bir kafede eşinizle dostunuzla film hakkında fikir alışverişi yaptığınızı düşünün. Bunun kaybolması, sadece sanatın bizatihi kendisi üzerinde değil, bireylerin birbirleriyle etkileşimi üzerinde de olumsuz sonuçlar doğurdu. Sanatın toplumsallaştırıcı rolü bir yönüyle ortadan kalksa da diğer yandan Zoom vb. platformlar üzerinden bir araya gelen insanların çeşitli konularda fikir alışverişi yapabilmesi sınırları ortadan kaldırdı diye de düşünebiliriz. Amacım tozpembe bir dünya silueti çizmek değil ama salgına biraz da dijitalleşme ve teknoloji üzerinden bakmak, en azından gündelik hayatımızda farklı imkânların yaratılabileceğini görmemiz bakımından önemliydi diye düşünüyorum.

İnternetin açtığı yeni imkânlar bir yana, baştan beri ara ara vurguladığım gibi salgın en çok ekonomik olarak etkiledi bizleri. Sanat mecrasında da durum farklı değil. Kapitalizm, güçlü olanı ayakta tuttu. Eminim ki bunca hengameden sonra özellikle az kazanan ya da hiç kazanamayan sanatçılar veya sanat kurumları, belki de bir daha üretim noktasında sanata dahil olamayacak seviyeye gelmişlerdir. Bu da özellikle kurumsal düzeyde sanat mecrasının yeniden yapılanması, sanat profesyonellerinin alana farklı bir bakışla yeniden bakmasını gerekli kıldı/kılacak. Evet tiyatro ve konser salonları yeniden dolacak, müzeler ve sergiler kapılarını tekrar açacak, sanatın her dalı kendi dinamikleri içinde var olmaya devam edecek. Peki ama nasıl? Bunu da en iyi zaman gösterecek sanırım.

* Bu yazı Nihayet Dergisinin Kasım 2021 tarihli 83. sayısında yayımlanmıştır.


[1] Edgar Morin, Yolumuzu Değiştirelim, Çev. Murat Erşen, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul: 2020.

[2] Burada mecburi bir parantez açma ihtiyacı hissettim. Ben sanatçı dehasıyla ortaya çıkan (örneğin şiir veya resim gibi) eserlerin müstakil çabalar sonucu üretildiğini düşünüyorum. En azından dehanın esere dönüşme sürecinde. “Sanatın Toplumsal Üretimi” adlı metninde Janet Wolff, bunun aksine sanat ve edebiyat ürünlerinin tamamının ortak üretimler olduğunu söylüyor. Böylesi genelleyici bir ifadeye tam anlamıyla katılmadığım gibi sosyolojik olarak, piyasa içerisindeki üretim-tüketim mekanizmasının işleyişi bağlamında Wolff’a hak vermemek mümkün değil gibi görünüyor. Ayrıntılar için bkz. Janet Wolff, Sanatın Toplumsal Üretimi, Çev. Ayşegül Demir, Özne Yayınları, İstanbul: 2000.

[3] Kendi kurdukları All Within My Hands derneği üzerinden bağış kampanyası organize eden Metallica, geliri salgından olumsuz etkilenenler için kullanacağını söylemişti. Konsere şuradan ulaşmak mümkün: https://www.youtube.com/watch?v=mycYQuPjl4Y

[4] https://acikradyo.com.tr/acik-dergi/cagdas-sanati-donusturen-salgin. (Erişim Tarihi: 18.10.2021).


Hiç Dinmeyen Fırtına: Günlükleri Işığında Sofya Tolstoy & Lev Tolstoy

“L.N., bugün daha iyi bir gün geçirdi, çünkü ağrısı azdı ve bir buçuk saat kadar uyudu; konuşabildi de. Buna rağmen güçten düşüyor ve özellikle kalbi zayıflıyor. Başka bir şey düşünemiyorum; güçlü olmam ve ona bakmam gerek. Patlamak isteyen umutsuzluğumu, yüreğimin derinliklerine gömmeye uğraşıyorum.”

Sofya Tolstoy, 28 Ocak 1902

Günlük, bir edebî malzeme olmasının yanında yazarının gündelik hayatını, sırlarını, en insani yönlerini açığa vurması bakımından da önemli bir yazın türüdür. Hele de bu günlüğü tutan kişi dünya edebiyatının önemli bir ismiyse, yazdıkları daha bir anlamlı hale gelir, okurlar tarafından fazladan bir dikkatle takip edilir. Bununla birlikte okur, günlüklerde anlatıldığı kadarıyla vâkıf olabilir günlük sahibinin hayatına. Hiçbir yazar yoktur ki sırları, ruhunun karanlık yönleri olmasın. Bu karanlığı her yönüyle bilebilmek neredeyse imkânsız olsa da günlükler (tıpkı hatıratlar veya mektuplar gibi) bir yazarın esasında görünmeyen yüzünü gösterir bize.

Söz konusu yazar Tolstoy olunca, kuşkusuz günlükleri de daha bir önem arz ediyor. Savaş ve Barış, Anna Karenina, Diriliş gibi büyük romanları dünya edebiyatına kazandıran Tolstoy’u günlüklerinde en yalın haliyle görmek mümkün. Ancak Tolstoy’un malikânesinde günlük tutan tek kişi kendisi değil. Neredeyse hayatının elli yılını birlikte geçirdiği karısı Sofya Tolstoy[1] da henüz 16 yaşında günlük tutmaya başlıyor ve 1919’daki ölümüne dek günlük tutmayı sürdürüyor. Günlük tutmak, neredeyse bir aile geleneği bu anlamda. Ancak Tolstoy’larda bu eylem önemli bir farkla cereyan ediyor. Günlük, normalde kayıt tutan kişinin “kişisel ve özel” anlarının bir toplamı olarak görülen ve çoklukla kapalı sandıklarda muhafaza edilen bir şeyken; Tolstoy’larda, ev içinde kamusal bir anlama bürünüyor. Eşler sık sık birbirlerinin günlüklerini okuyup, yazılanlar üzerine kendilerince fikir yürütebiliyor. Bu da Tolstoy’lardaki günlük tutma ritüelinin son derece karmaşık ve karakteristik yönünü bize gösteriyor.

Sofya Tolstoy, 1862 yılının sonbaharında, yani henüz Lev Tolstoy’la evlendiği yılda, günlük tutmaya başlıyor. Sofya Tolstoy’un günlüğü, Lev Tolstoy’un günlüğüyle kimi zaman paralel konular, benzer bakışlar içerse de temelde ayrı iki noktaya savruluyor. Sofya, muhtemeldir ki Tolstoy’la olan yaş farkının da etkisiyle, özellikle gençliğinin ilk yıllarında son derece kırılgan ve hassas bir haletiruhiye sergiliyor. Bu kırılganlığının en önemli sebebi tabii ki kocası. Tolstoy’un günlüğünde dikkat çekense, Sofya’ya göre hayata bakışının bir hayli farklı olması. Sofya, neredeyse hayatının merkezine Lev Nikolayeviç’i yerleştirmişken, Tolstoy’daki Sofya imgesi yaşamın merkezinde değil, çeperinde yer alıyor. Tolstoy, karısına âşık olduğunu hiçbir zaman gizlemiyor, hakeza Sofya da öyle. Aralarındaki fırtınalı ilişki hayatlarının son demlerine kadar durulmuyor. Bu durumda hiç kuşku yok ki büyük pay sahibi olan Lev Nikolayeviç. Sofya Tolstoy, henüz evliliğinin başlarında, 11 Ekim 1862 tarihinde şöyle yazıyor günlüğüne: “Korkunç, korkunç hüzün. Gittikçe kendi kabuğuma çekiliyorum. Kocam hasta, huysuz ve beni sevmiyor. Ben bunu bekliyordum ama bu denli korkunç olacağını sanmıyordum. Benim çok mutlu bir yaşamım olduğunu sanan var mı acaba?”[2] Oysa aynı yılın ağustos, eylül ve ekim aylarında günlüğüne yazdıkları, Tolstoy’un Sofya’ya nasıl bir tutkuyla bağlandığını çarpıcı bir şekilde gösteriyor:

“… vaktimi Sonya’ya[3] isminin harfleriyle mektup yazmaya harcadım. (28 Ağustos)

Geceyi onların evinde geçirdim; uyuyamadım; başka hiçbir şeyi değil yalnızca onu düşündüm. (30 Ağustos)

“… her zamankinden daha aşık bir halde oradan ayrıldım. (10 Eylül)

Âşık olmanın mümkün olacağına hiç inanmadığım halde âşık oldum. Çılgına döndüm; eğer böyle giderse kendimi vuracağım. (12 Eylül)

Onu gittikçe daha fazla seviyorum; ama bu farklı bir aşk. Güç anlar yaşadık. (2,3,4-14 Ekim)”[4]

Bütün bu yazdıklarına rağmen Tolstoy, Sofya’yla olan ilişkisini sürekli kaygan bir zeminde tutuyor. Büyük yazarın hep “daha önemli” işleri var; dünyayı anlama çabası, hayatı yorumlama ve gerçeğin bilgisine ulaşma arayışları Tolstoy’un zihnini öylesine meşgul ediyor ki evinde bir karısı ve çocukları olduğunu yer yer unutuyor sanki. Oysaki ne karısına karşı ilgisiz bir koca ne de çocuklarına karşı ilgisiz bir baba… En büyük problemi muhteşem kafa karışıklığı… Ancak onun bu kafa karışıklığını yaşamaya imkân bulması acaba tesadüf mü? Tolstoy’un felsefi temelli problemlerini “tadına vara vara” yaşamasının birkaç sebebi var aslında. Zenginliği, bunun en önemli vesilesi. Bununla birlikte Sofya gibi bir karısının olması da Tolstoy’a bu lüksü yaşamak için imkân tanıyor. 1863 yılının 6 Ekim gününde şunları yazıyor günlüğüne Tolstoy:

Her şey bitti; demek her şey yalandı. Onunla mutluyum ancak kendimden hiç memnun değilim, ölüm tepesinden aşağıya doğru kayıyorum ve durdurmak için hiç gücüm kalmadığını hissediyorum. Ölmek istemiyorum, ölümsüzlüğü istiyor ve seviyorum. Seçmek zorunda değilim. Seçim uzun süre önce yapıldı. Edebiyat-sanat, pedagoji ve aile. Çelişki, ürkeklik, tembellik, zayıflık; işte bunlar benim düşmanlarım” (s. 295).

Tolstoy’un hayata dair serzenişlerine, ölümü anlamaya çalışma ve ölümsüzlüğü isteme çabasına nazaran Sofya’nın aynı yılın 7 Ekim gününde yazdıkları son derece “gündelik” kalıyor. Sanki aynı çatı altında, ortak bir hayatı paylaşan bu iki insan, iki farklı kurguda yaşıyor gibi:

Ne usanç… Ama çocuğumun olması da ne mutluluk. Bir sürü kundak ve bezlerle uğraşmak, bana zevk veriyor ve karamsar düşüncelerden kurtarıyor. Kuşkusuz sıkıntımın farkında, zaten gizleyemiyorum. […] Ben ne yapacağımı bile bilemez durumdayım, onu anlamak da istemiyorum. Hastalık ve çocuk, beni ondan uzaklaştırdı, bu yüzden onu artık anlamıyorum” (s. 64).

Sofya’nın, Tolstoy’u “değişken huylu, tuhaf bir adam” (s. 63) olarak tanımlaması boşuna değil. Tolstoy gerçekten de ölene dek bu çalkantılardan bir türlü kurtulamıyor. Öyle ki neden çıktığını bile bilmediği bir yolculuğun ara duraklarından birinde hayata gözlerini kaparken Sofya’yı son bir kere görme imkânı bulamıyor. Ölüm döşeğinde son nefesini verecekken, karısını bir daha görememek üzere yola çıktığını biliyor mudur acaba Tolstoy? Cevabı ne olursa olsun, bunca yıl birlikte olduğu, tutkuyla bağlandığı karısını geride bırakıp meçhul bir yola koyulmak, Tolstoy’un Sofya’ya yaptığı bir haksızlık olarak da görülebilir mi? Düşünmeye değer…

Yer yer psikolojik şiddete varan eylemlerine rağmen Tolstoy’un Sofya’ya olan bağlılığı yine de son bulmuyor. Sofya, Tolstoy’un sadece karısı değil aynı zamanda romanlarını defalarca temize geçen, onu anlamaya çalışan, tabiri caizse onun “büyük Rus yazarı Tolstoy” olmasına yardımcı olan, hayatının en önemli parçası. Henüz evliliğinin birinci yılı dolmadan, 2 Ağustos 1863’te şunları yazıyor günlüğüne Sofya: “… ben burada ne yapıyorum? Buralardan gitsen iyi edersin Sofya Andreyevna… Beni huzursuz ve mutsuz etmek için acımasızca hırpalıyor” (s. 60). Kuşkusuz bu serzenişte yeni evli olmanın ve yeni bir düzen kurmaya çabalamanın sancıları da var. Üstelik yaşça bir hayli genç olduğu da göz önünde bulundurulursa Sofya’nın bu cümleleri sarf etmesini olağan karşılamak gerekli belki de. Kendisi de bu çalkantılı ilişkiyi daha net gösterir biçimde, 31 Temmuz 1868’de günlüğüne o yılın tek parçası olan şu satırları yazıyor:

İnsanın kendi güncesini okuması çok tuhaf. Ne çelişkiler… Mutsuz bir kadın görünümü almışım. Oysa, benden daha mutlu bir kadın var mıdır? Birbirine bizden daha bağlı, daha iyi anlaşmış bir çift bulunabilir mi? Arada bir odamda yalnızken, mutluluktan kahkahalar atıyor, sonra da bu durumun uzun, çok uzun sürmesi için Tanrı’ya yalvarıp istavroz çıkarıyorum” (s. 90).

İkili adeta “ne kavgam bitti ne sevdam” dercesine bir ömür sürüyor. Bu evliliği daha yaşanabilir kılması gereken kişi olan Lev Tolstoy buna ne kadar yanaşıyor, tartışma konusu. Bununla birlikte, yukarıda da belirttiğim gibi Tolstoy, hayatının önemli bir bölümünde ne karısını ne de çocuklarını ihmal ediyor. İtiraflarım’da, “Mutlu bir aile hayatının oluşturduğu yeni şartlar, beni, hayatın anlamını araştırmaktan tamamen alıkoyuyordu. Bu sıralarda bütün hayatımın merkezinde, ailem, eşim, çocuklarım ve onlar için evin imkânlarını genişletmek yer alıyordu. Mükemmelleşme çabası yerini elden geldiği kadar kendimin ve ailemin rahat etmesi çabasına bırakmıştı,”[5] şeklinde bahsettiği evlilik hayatı, aslında onun yazarlık kariyerine bir bariyer koymuyor da değil ancak Tolstoy’un bundan şiddetli bir şekilde şikâyetçi olduğu da söylenemez. Yine de Tolstoy’ların evliliği Lev Nikolayeviç’in “entelektüel” derinliği yüzünden sık sık sarsılıyor.

1860’lardaki bu hararetli ortam, ikilinin evliliklerinin henüz taze olmasına bağlanabilirdi belki ancak zaman bunun doğru olmadığını gösteriyor. Neredeyse yarım asır süren birlikteliklerinde fırtına yer yer sakinleşse de hiçbir zaman tam anlamıyla durulmuyor. Tolstoy’un kaygılarının Sofya’ya nazaran hep daha felsefi, daha entelektüel kaygılar olduğunu söylemiştim. 1890 yılının 16 Aralık gününde Lev Tolstoy günlüğüne şunları yazıyor:

“(…) Dün yattım ama uyuyamadım. Kalbim ağrıdı ve hepsinden öte kendime lanet dolu bir acıma hissettim. Ona karşı ise öfke. Şaşırtıcı bir durum. Bütün bunlarla birlikte asabi bir heyecan ve düşüncelerimde berraklık yaşıyorum. Bu baskılar ve gerginliklerle birlikte mükemmel şeyler yazabiliyorum. Hâlâ sade, nazik, muhabbet dolu bir tavır sergileyemiyorum. Ama yalnızca ona (Sonya’ya) karşı değil; hiçbirine karşı. Bu da suçun bende olduğunun kanıtı.” (s. 449-450)

Aynı gün Sofya Tolstoy’un yazdıkları ise insanın içini acıtacak cinsten. Sofya’nın içinde yaşadığı keşmekeş ve bunu dile getiriş biçimi, Sofya özelinde belki kadının ev içi emeğinden tutalım da bireysel varoluş mücadelesine kadar pek konuda fikir veriyor:

Evet, herhangi bir şey, bir düşünce, bir duygu, bir iş üzerine kendimi verme yeteneğimi kaybettim. Bu sayısız kaygı çatışması, ara sıra beni sersemleştiriyor ve dengemi kaybediyorum. Söylemesi kolay ama, her an ya iyi çalışmayan veya hastalanan çocuklarla, ya kocamın sağlık, özellikle ruhsal durumuyla, ya büyük çocuklarımın işleri, borçları, aileleri ve durumlarıyla ve sonra, Samara’daki çiftliğin satış ve ağaç fidanı bulma işleriyle, yasaklanan Kreutzer Sonatı’nı da içeren XIII. cilt dahil yapıtların yeni baskısıyla, Ovsiannikovo papazıyla yapılacak arazi taksimi için dilekçe vermekle, XIII. cildin provalarının düzeltilmesiyle, Mişa’nın gece gömlekleriyle, Andriuşa’nın çizme ve giysileriyle uğraşıyorum, dile kolay bu. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, bir de: evin sigortalarının, mülklerin yükümlülüklerinin, hizmetçilerin pasaportlarının süresinin geçmemesini kollamak, hesapları çıkarmak ve metinleri kopya etmek… Tüm bu işler, zorunlu olarak ve doğrudan doğruya benim omuzlarıma yükleniyor” (s. 150-151)

Bu tutarsızlık karşısında Sofya Tolstoy yine de herhangi bir durum neticesinde, “istemeden kocasına bir kötülük yapmış olma” kaygısını taşıyor. Yukarıdaki satırların devamında “Kendine hayranlığı, tüm güncelerinde açıkça görülüyor,” dediği Lev Tolstoy ve ailesi için kendini bu kadar hırpalaması ve buna rağmen dik durmaya, her şeyin üstesinden gelmeye çalışması Sofya Tolstoy’un karakterine dair önemli bir ipucu da veriyor sanırım.

Kendine hayran bu adamın karısı olmak Sofya için fazlasıyla zor olsa gerek. Sofya’nın Tolstoy’daki anlamı neydi? Bunu günlüklerine rağmen tam olarak bilebilmek pek de mümkün değil. Sofya, Lev Nikolayeviç için şahsına münhasır bir yer kaplıyor muydu? Mutlaka böyle bir yeri var ancak Sofya yerine bir başkası olsaydı da Tolstoy’un karısına karşı (özellikle olumsuz denebilecek) davranışları değişir miydi, evliliği farklı bir seyirde mi devam ederdi hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Ancak şunu söyleyebiliriz ki Sofya, Tolstoy’un “büyük Rus yazarı” olmasında ciddi pay sahibi. Sadece yazılanları temize geçme ve kopya etme gibi pratik eylemleri sayesinde değil; aynı zamanda Tolstoy’un “zihinsel” hırçınlığını ve yorgunluğunu taşıdığı, paylaştığı ve entelektüel olarak yapıp ettikleri konusunda fikir beyan ettiği için de “Tolstoy inşası”nda özel bir konumda bulunuyor. Buna rağmen Tolstoy karısına gereken değeri vermiş, büyük saygınlık göstermiş midir? Şahsen buna olumlu bir cevap vermekten imtina ediyorum. Tolstoy her bakımdan sadece karısı değil bütün çevresince takdir görmek isteyen ve saygı bekleyen bir adam oldu. Ancak aynı değeri ve saygınlığı en yakınındaki insana ne kadar gösterdi? Büyük bir soru işareti olarak bir kenarda kalmalı ve sürekli kafamızı meşgul etmeli bu soru.

Bunlar, her şeye rağmen bir bütünün parçaları. Her ne kadar huysuz, aksi, çoğu zaman bencil bir adamla birlikte olsa da Sofya Tolstoy hiçbir zaman Lev Nikolayeviç’ten vazgeçmiyor. Ölümüne birkaç ay kala, 7 Temmuz 1910’da günlüğüne yazdıkları, ona karşı beslediği aşkı bütün çıplaklığıyla gösteriyor: “Yüreklerimizi birleştiren bağı hiçbir şey koparamaz. Biz birbirimize uzun bir yaşam ve güçlü bir sevgiyle sımsıkı bağlanmışız” (s. 606).

Bu bağlılık her şeye rağmen Tolstoy’un yaşadığı dünyadan kopmasına engel olmuyor. 25 Ekim 1910’da şöyle yazıyor Tolstoy günlüğüne: “Hala aynı depresif duyguyu hissediyorum. Kuşkular, gizlice izleme ve içimde hissettiğim onun benim kaçıp gitmem için bir bahane vermesine yönelik günahkâr arzu. Ne kadar kötüyüm, önce uzaklara gitmeyi düşünüyorum, sonra da onun durumunu düşünüyor, onun için üzülüyor ve bunu yapamıyorum” (s. 845). Tolstoy’un karısı hakkında söyledikleri, artık 80’ini devirmiş yaşlı bir ihtiyar için fazlasıyla sarsıcı düşünceler. Bu gelgitli fikirler nihayetinde Tolstoy’un her şeyi geride bırakıp evinden kaçıp gitmesine sebep oluyor. Bir tren istasyonunda karısını son bir kez gör(e)meden ölmesi, “kaderin cilvesi”nden öte bir anlam taşıyor olsa gerek.

Bu kısa yazı ve Tolstoy’ların günlüklerinden yapılan bazı alıntılar, bütünlük içerisinde okunmadığı sürece net bir fotoğraf göstermeyebilir ancak bütün bunlar ikilinin çalkantılı hayatına dair küçük de olsa bir fikir veriyordur diye düşünüyorum. Tolstoy’lar, hiç durulmayan bir fırtınada yarım asır boyunca yönlerini bulmaya çalıştılar. Vardıkları nokta, varmak istedikleri yer miydi bilinmez. Yine de bütün bu karmaşık hayat hikayesine rağmen, ikilinin büyük bir aşkla yaşadıklarını söyleyebiliriz sanırım. Her şeye ve en çok da Lev Nikolayeviç Tolstoy’a rağmen…

  • (Bu yazı Nihayet dergisinin Haziran 2021 tarihli sayısında yayınlanmıştır.)

[1] Rusçadaki yapısal ayrım, aynı soyada sahip kadın ve erkeklerde soyadların farklı yazılmasına sebebiyet veriyor. Lev Tolstoy’un eşi Sofya’nın da soyadı Rusçada “Tolstaya” şeklinde yazılıyor esas olarak. Ancak ikili arasındaki ortaklığı ve birlikteliği bozmamak/görebilmek adına yazı boyunca bu ayrımı dikkate almayacağım.

[2] Sofya Tolstoy, Sofiya Tolstoy’un Güncesi, Çev. Muzaffer Kuşuloğlu, Düşün Yayınevi, İstanbul: 1985, s. 35. (Bundan sonraki alıntılarda metin içinde sayfa numarası belirtmekle yetineceğim.)

[3] “Sofya” ismi, muhtelif kaynaklarda yer yer farklılaşarak “Sonya” olarak da geçiyor. Ben alıntıların aslına sadık kalmakla birlikte kendi yazdığım kısımlarda “Sofya” olarak kullanmaya devam edeceğim.

[4] Lev Tolstoy, Günlükler: 1847-1910, Çev. İbrahim Kapaklıkaya, Dergâh Yayınları, İstanbul: 2021, s. 267-274. (Bundan sonraki alıntılarda metin içinde sayfa numarası belirtmekle yetineceğim.)

[5] Lev Nikolayeviç Tolstoy, İtiraflarım, çev. Orhan Yetkin, Kaknüs Yayınları, İstanbul: 2005, s. 24.


Üç Duraklı Yolculuğa Çıkma Cesareti

Üç Duraklı Yolculuk
HASAN ÖZTÜRK
Önce Kitap Yayınevi, 2021, 208 s.

Edebiyat nedir sorusu bugün en temel biçimiyle bile cevaplanması zor bir soru. Bu konuda yazılan onlarca kitaba, makaleye; yapılan pek çok konuşmaya rağmen edebiyatın net bir tanımını yapmak gerçekten de zor. Edebiyatın ne olduğuna karar vermek, neyin edebiyat olduğu hakkında da fikir beyan etmek anlamına gelecektir. Bu çerçevede edebiyatın alanı, gerçekten de bir görünmez dikenli telle çevrili. Örneğin Tolstoy’un Günlükler’ini “edebi metin” sayarken neden Kâzım Karabekir’in Günlükler’ini aynı türe dahil etmeyiz? Tolstoy’un zaten önemli bir yazar oluşunda bu bakışın etkisi var mıdır? Kuşkusuz… Ancak bir yönüyle de böyle bir ikiliğe cevap vermek oldukça zordur. Edebiyat, kendi alanını kendisi kurabilecek yetkinliktedir. Bazı metinleri dışlar, bazılarını özümser. Bu yüzden edebiyat, hem büyük bir kalabalığın ortak ismi hem de böylesi bir kalabalığı aşan, bir bakıma, tüzel bir kişiliktir. Terry Eagleton, kült eseri Edebiyat Kuramı’nda; “Nasıl ki edebiyatı ‘nesnel’, betimleyici bir kategori olarak görmek işe yaramayacaksa, ‘edebiyat, insanların akıllarına estiği gibi edebiyat olarak adlandırmayı seçtiği şeydir’ demek de yaramayacaktır,” der ve edebiyatın esas olarak içinde bulunduğu tarihsel ve toplumsal koşullardan bağımsız olamayacağını vurgular.[1]

Edebiyatın, diğer sanat dalları ile de arasında gerilimli bir ilişki vardır. Bu toplamda, edebiyat bazı kesimlere göre hâlâ bir ayrıkotu olarak görülebilmektedir. “Ayrıkotu” belki olumsuz bir anlam içeriyor, kabul edelim, biraz daha yumuşatıp buna “eşitler arası en geride” yakıştırması yapalım. Edebiyatın bu ayrıksılığı, aslında onun diğer güzel sanat dalları gibi bir materyale sahip olmamasıyla da alakalı. Bugün, “sanatçı” ve “edebiyatçı” diye iki farklı kategori kullanılıyorsa, bazı matbu dergilerin üzerinde “sanat ve edebiyat dergisi” yazıyorsa, böyle bir ayrımı yazarlar (üreticiler) ve okurlar (tüketiciler) olarak çoktan kabul etmişiz demektir. Kaldı ki bunda zaten bir problem de yok ancak tüm bunlar baştaki sorumuzun cevabını bize vermiyor: Gerçekten de edebiyat nedir?

Aslında çok temel bir noktadan bakarsak edebiyat bir iletişim biçimidir. Yazarla okur arasında, metin aracılığıyla kurulmuş bir iletişimdir bu. Bir edebi eser, hayatlarında belki de hiçbir zaman karşılaşmayacak (en az) iki insanın bir süreliğine aynı dünyayı paylaşmasına vesile olur. Okur ve yazar, farklı zamanlarda, farklı coğrafyalarda yaşamış/yaşıyor olsalar bile, edebi eser sayesinde; yani okuma eylemi neticesinde kurulan bir ortaklıktır söz konusu olan. Jean-Paul Sartre’ın ifadeleriyle, “okuma yazarla okur arasındaki bir cömertlik anlaşmasıdır; her biri ötekine güvenir, her biri ötekine bel bağlar, kendinden ne kadar çok şey bekliyorsa ötekinden de o kadar çok şey bekler.”[2] Türü ne olursa olsun, nereye yazılmış/söylenmiş olursa olsun edebiyatın böylesi bir birleştirme ve bütünleştirme gücü her zaman vardır ve olmaya da devam edecektir. John Sutherland, edebiyatın kısa tarihinden bahsederken bu ortaklığa ve bütünlüğe şöyle değinir:

Edebiyat birçok anlayışlı kişinin hayatında önemli rol oynar. Evde, okulda, arkadaşlarımızdan ve daha bilge ve zeki kişilerden bir sürü şey öğreniriz. Ama bildiğimiz en kıymetli şeylerin birçoğu, okuduğumuz edebiyattan gelir. İyi okursak, kendi dönemimizin ve geçmişin en yaratıcı zihinleriyle sohbet etmiş oluruz. Edebiyat okuyarak geçirilen zaman, iyi geçirilmiş zamandır. Hiç kimse bunun aksini söyleyemez.”[3]

Bütün bunlarla birlikte edebiyatı bu kadar güçlü yapan nedir peki? Nasıl oluyor da Raskolnikov bunca zaman sonra bile yapıp ettikleriyle tüylerimizi diken diken edebiliyor? Nasıl oluyor da Joseph K. kendi çağının çok ötesine sesini duyurabiliyor? Edebiyatın gücü, onun diğer toplumsal fenomenlerle sıkı ilişkisinde saklı biraz da. Edebiyat, olanı söylediğinde de olmayana dair bir resim çizdiğinde de benzer şekillerde güçlü… Çünkü en uzak durduğu anda bile hayatın tam ortasında, bizzat içinde yer alıyor. Sesini buradan yükseltiyor. Hayatla olan bu sıkı bağı hem bireye hem de topluma dair her zaman bir söz söylüyor. Zamanın sert darbelerinin aşındıramadığı büyük edebiyat eserlerinin sırrı da buradadır, hayatın içinde yer almalarında.

Üç Durak, Üç Nefes, Üç Öğe

“Hayatın içinde yer almak”, edebiyatçı Hasan Öztürk’ü ve onun metinlerini birinci dereceden tanımlayan bir ifade olabilir. Üç Duraklı Yolculuk (Önce Kitap Yayınları, 2021) adlı kitabıyla yaklaşık üç yıl sonra yeniden okurlarının karşısına çıkan Öztürk, tam da bahsetmeye çalıştığım üzere “hayatın içindeki yazının izini” sürüyor. Önceki kitaplarına benzer şekilde, yine farklı zamanlarda pek çoğu yayımlanan, muhtevaları değişiklik gösteren yazılarının bir derlemesini sunuyor bize yazar bu kitabında da. Üç farklı durağa götürüyor bizi, her birinde nefeslenmek, dinlenmek, idrak etmek için bolca zamanımız olacak bu duraklar “edebiyat”, “öykü” ve “kitap” alt başlıklarını taşıyor. Bu ana başlıklar altında belli kriterlere göre kategorilendirilmiş olsa da aslında Üç Duraklı Yolculuk’ta yer alan metinlerin tamamı edebiyatın bireyle ve toplumla ilişkisi çerçevesinde, diğer sanat dallarından tutun da politik atmosfere kadar pek çok farklı konunun kapısını açıyor. Sonuç olarak mutlak bir “edebiyat” atmosferine dönüyoruz yolculuk bitince ki Öztürk de en baştan bunu söylüyor bize: “Ne biçimde şekillenirse şekillensin geleceğin dünyası, orada edebiyat okunacak ve bizler edebiyat metinlerini okumayı -kendimizi- bildikçe edebiyat, içimizdeki dünyayı zenginleştirerek bizi olduğumuzdan daha bir insan yaparken içinde bulunduğumuz dünyanın gidişatını anlamamızı da kolaylaştıracaktır” (s. 18).

Hasan Öztürk’ün diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitabının da etkileyici özelliklerinden biri, edebiyatı/yazıyı/yazarı dar bir çerçeveden ele almaması. Edebiyat tarihinin herhangi bir coğrafyasında, herhangi bir zamanında yaşamış ve üretmiş herhangi bir yazarın metni Öztürk’ün inceleme alanına dahil olabiliyor. Bu, sadece Öztürk’ün geniş perspektifini göstermesi bakımından önemli değil, aynı zamanda edebiyatın sınırlarını (veya sınırsızlığını) görmek açısından da oldukça kıymetli bana kalırsa. Öyle ki Öztürk, henüz “edebiyat” alt başlıklı ilk bölümde, incelediği kişi ve konularla bu genişliği gösteriyor bize. Divan şairinin yazma sorunu da bir inceleme alanı olabiliyor onun için; Cemil Meriç ve Ahmet Hamdi Tanpınar da. Lafı Sabahattin Ali’den de açabiliyor; dünya edebiyatının önemli isimlerinden olan Dorris Lessing veya Italo Calvino’dan da. Bu geniş bakış açısı hiç kuşku yok ki okurun da ufkunu açabilecek boyutta. Öztürk’ün yazılarının besleyici yanlarından biri de bu: Okurda daha önce yazılmış olanlara yeniden dönme ve o yazılanlar üzerinde farklı bir biçimde tekrar düşünme arzusu uyandırması. Bu anlamda Öztürk’ün yazı aracılığıyla okur ile kurduğu bağın son derece dinamik ve sıcak bir bağ olduğunu söyleyebiliriz.

Öztürk’ün önemli bir ilgisi de siyaset. Siyasetin yazı/edebiyat ile olan ilişkisi bugünün meselesi değil aslında. Hatta edebiyatın bizatihi kendisi, yukarıda Eagleton’ın da vurguladığı üzere, belli politik toplumsal koşullar etrafında şekillenmiş tarih içerisinde. Hasan Öztürk’ün siyaseti -neredeyse- edebiyatın bir parçası olarak görmesi, Hannah Arendt’in “Sanat ile siyaseti birbirine bağlayan ortak unsur, her ikisinin de kamu dünyasına ait görüngüler olmasıdır[4] sözünü doğrular nitelikte. Edebiyat (daha da genellersek sanat) gerçekten de bir “ortaklıklar” dünyasının çıktısı. Bu anlamda edebiyatı anarken ister istemez politikadan bahsedilmesi, politikanın edebiyata kurduğu tahakkümü görmek açısından önemli olabileceği gibi, edebiyatın da dolaylı yoldan -özellikle aktüel anlamda- politikayı etkilediğini fark etmek açısından da önemlidir. Bu ikisini ortak bir çatıda birleştiren de budur: İnsan yapımı olma.

Öztürk, takındığı yer yer iğneleyici ve sert üslupla da şahsına münhasır olma özelliğini koruyor. Sözünü esirgemiyor oluşu, “kutsalları yıkma” vazifesini kendinde gördüğünden midir bilinmez ancak bugün pek çok farklı okurun (ve edebiyat kamusunun) “kutsal” gördüğü isimlere sivri kalemiyle dokunmaktan geri durmuyor. En can alıcı yazılardan birinde, Tanpınar üzerinden Cemil Meriç’e dokunan yazar; bugünkü Meriç sevenleri de üzecek nitelikte sözler sarf ediyor. Cemil Meriç, Romancı Ahmet Hamdi Tanpınar’ı Okudu mu? başlıklı yazısında Cemil Meriç’in edebiyatı yorumlama biçimindeki problemlere değinirken onun 1979 tarihli bir konuşmasında Kemal Tahir’i “büyük romancı” olarak anmasındaki “ideolojik” yaklaşıma vurgu yapıyor. Öztürk’ün dediği gibi, ideoloji biterse yazar da biter düsturu Kemal Tahir için geçerli olmuş mudur/olacak mıdır bilinmez ancak gerçekten de Tanpınar için söylediği “ideolojik beklentiyle okunacak bir romancı değildir ve onu büyük yapan da budur” (s. 34) sözleri politik/ideolojik olanla edebi/estetik olan arasındaki ilişkiyi görmek açısından önemlidir. Yazının sonunda Cemil Meriç için söyledikleri ise Meriç’in bir anlamda “eksikliğini” kavrayabilmek açısından dikkate değer:

Okuyabildiğim kadarıyla Cemil Meriç yazılarında Tanpınar’ın romanlarından birinin adıyla karşılaşmadım, Tanpınar’ın romancılığına yönelik ad verilen bir cümle de göremedim. Kendi adıma, Cemil Meriç külliyatında Mahur Beste, Huzur ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlarını görmek isterdim, romanlarından çıkıp bir kültüre eklenmiş Hayri İrdal, Mümtaz, Nuran, Behçet Bey ve İhsan adlarıyla karşılaşmak isterdim bunca ahkâmın satır aralarında. Tanpınar’ın üslubunu “bayırı çıkan katarlardan müteşekkil bir trene” benzetip de sevemeyen -muhtemelen de okumayan- Cemil Meriç,1950’lerde sükût suikastına uğramış romancı Tanpınar’ı sonraki yıllarında okuyabilseydi keşke. Evet, keşke!” (s. 38)

Bu, ilk başta abartılı gelebilecek bir dil gibi görünse de metnin bütünlüğü içerisinde Öztürk derdini gayet derli toplu ve anlaşılabilir biçimde sunarken yerinde tespitlerle de destekleyebiliyor. Öztürk’ün metinlerinin “kendi kuyruğunu kovalamıyor” oluşunun bir sebebi de metinler içerisinde sık sık başka yazarlara, başka metinlere atıflar verilmesi. Ele aldığı konu, kendi ekseninden sapmadan, klişe tabirle bir pergel misali tek ayağı sabitken diğer ayağının farklı bölgelerde dolaşması neticesinde geniş sulara açılıyor. Okuru zenginleştiren bir yön de bu. Kaldı ki sadece okuru değil, metnin bizatihi kendisini de zenginleştirir bu tutum. Yazının imkân ve sınırlarının bir hayli zorlandığı yazılar, okurun zihnini de bu anlamda oldukça zorluyor. Kolayı seven okurlar, bu yüzden Hasan Öztürk’ün metinlerinde aradığını bulamayabilir. Onun kadrajındaki okur, farklılıklardan ve zenginliklerden korkmamalı; katmanlı anlatının dinamik satır aralarında kendini kaybetmeye hazırlıklı olmalı. Ama bu kayboluş her şeye rağmen okuru korkutmasın. Öztürk’ün labirentlerinin mutlaka bir ucu görünür durumda. Bu yüzden yazıların son satırına gelindiğinde bu kayboluş kendini diri bir “buluş”a bırakıyor.

Öztürk, bu kitabında “öykü”ye de özel bir önem atfediyor. Öykü için romanın üvey kardeşi dersek yalan olmaz sanırım. Oldukça “popüler” bir tür olan romana göre öykü her zaman için bir adım geride kalmış bir anlatı biçimi. Daha dar alanda, etkili sözler söyleyebilme sanatı olan öykü için Üç Duraklı Yolculuk’ta özel bir yer ayrılması, öyküye hak ettiği itibarın verilmesi anlamına da geliyor. Genç öykücülerden Oğuz Atay’a; öykümüzün yapıtaşı Sait Faik’ten dünya edebiyatının önemli isimleri Dostoyevski ve Albert Camus’ye kadar pek çok farklı yazarın ismi geçiyor yine bu alt başlıkta. Edebiyata “öykü” penceresinden bakılan bu durakta, öykünün de aslında hayatı anlama ve anlatmaya ne kadar müsait bir tür olduğunu da görüyoruz böylece okurlar olarak. Semih Gümüş, “Yalansız Öyküler” başlıklı bir yazısında şöyle diyor: “Öykünün, bir özgürleşme alanı olarak yeri şiirin üstünde değil; ama romanın yalancı dünyaların edebiyatı oluşundan pek çoklarının hoşnut kaldığı şu yıllarda, yalnızca özgürlükten ve özgürleşmiş bireylerden beslenen tür oluşu, öykünün şimdilerde edebiyatımızın önüne koşulmasının başlıca nedeni.”[5] Hasan Öztürk de öykünün bu anlamının farkında bana kalırsa. Evet, öykü hiçbir zaman “roman” gibi bir tür olmadı. Doğuş evresi, ortaya çıkışı ve yükselişiyle bugün geldiği konum, edebiyatta mutlak bir roman iktidarı olduğunun göstergesi. Ancak öykü türünde üretilenler de bu dünyaya dair, insana ve topluma dair pek çok şey söylemiş ve söylemeye de devam edecek gibi. Ben, Üç Duraklı Yolculuk’ta öyküye özel bir bölüm açılmasını her anlamda olumlu buluyorum bu yüzden. Özellikle öykü türünde genç yazarların başını çektiği ciddi bir üretim bolluğu yaşanıyorken artık öyküyü en azından üvey evlatlıktan azat edip öz evlatlığa terfi ettirmenin vakti gelmedi mi?

Sözün Özü

Bir şey yapmak ile bir şey olmak, ‘yazan’ kişinin ‘yazar’ kişi oluşuna dönüşmesidir ki emek isteyen bir süreçtir bu” (s. 132) diyen Öztürk, bu emek isteyen süreci ilmek ilmek dokuyor Üç Duraklı Yolculuk’ta. Edebiyatın anlam alanını genişleten, okurun ufkunu açan ve kutsal sayılanları yıkmakta beis görmeyen yazılarıyla edebiyat kamusuna ciddi bir armağan sunuyor böylece. Üç Duraklı Yolculuk, baştan beri sorduğumuz “edebiyat nedir” sorusunun kesin bir cevabını vermiyor belki ama edebiyatın ne olabileceğine dair ciddi ipuçları sunuyor. Öztürk hem akıcı dili hem de besleyici anekdotlarıyla okura zengin bir dünyanın kapılarını açıyor. Meraklı okurlar için özellikle belirtmem gereken bir son not daha var: Bazı yazıların sonundaki açıklamalar ve kaynaklar, gerçekten Öztürk’ün açtığı kapıların ardındaki başka kapıları göstermesi bakımından da çok önemli. Tavsiyem odur ki Öztürk’ün beslendiği kaynaklara dikkat etsin okur. Mutlaka kendine yeni/farklı bir/kaç yol daha bulacaktır böylece.

Edebiyatın nerede başladığı bilinmez. Görünen o ki yolun nereye varacağını da kestirmek zor. Hasan Öztürk, okura “yolda olmanın” en keyifli anlarını gösteriyor. Pierre Bayard, “Eser, yazarın içinde gelişen ama onu aşan ve yazara indirgenemeyecek bir yaratma sürecinin ürünüdür[6] diyor. Öztürk’ün yazdıkları da Bayard’ı doğrular cinsten. Kendinde oluşan/gelişen ama kendini aşan metinler… Belki de bu yüzden sadece bugüne değil, geleceğe de bir şeyler söylüyor. Ne mutlu duymak isteyen, Üç Duraklı Yolculuk’a çıkmak isteyen okura…

(Bu yazı daha önce K24 sitesinde yayınlanmıştır: https://api.t24.com.tr/k24/kitap/uc-durakli-yolculuk,575)


[1] Terry Eagleton, Edebiyat Kuramı, Çev. Tuncay Birkan, Ayrıntı Yayınları, s. 30.

[2] Jean-Paul Sartre, Edebiyat Nedir?, Çev. Orçun Türkay, Can Yayınları, s. 58.

[3] John Sutherland, Edebiyatın Kısa Tarihi, Çev. Tufan Göbekçin, Alfa Yayınları, s. 13.

[4] Hannah Arendt, Geçmişle Gelecek Arasında, Çev. Bahadır Sina Şener, İletişim Yayınları, s. 259.

[5] Semih Gümüş, Öykünün Bahçesi, Can Yayınları, s. 182.

[6] Pierre Bayard, Okumadığımız Kitaplar Hakkında Nasıl Konuşuruz?, Çev. Aysel Bora, Everest Yayınları, s. 38.


WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın