Karısını Şapka Sanan Adam Giderken

Oliver Sacks

Oliver Sacks, belki de hepimizin en çok bildiği kitabıyla tanındı önce: Karısını Şapka Sanan Adam. Lise yıllarımda bir arkadaşımın, Sacks’ın “Sesleri Görmek” kitabını, biraz da adından etkilenerek aldığını ve sonrasında büyük bir hayal kırıklığı ve şaşkınlık yaşadığını hatırlıyorum. Sanırım ben de lise yıllarımda okudum Karısını Şapka Sanan Adam’ı. Yer yer heyecanlandığım bir kitap olmuştu çünkü Sacks’ın temel meselesi zihinle, insan beyniyle ilgiliydi. Zihnimiz var olduğu sürece gerçek varlığımızın sürdüğünü düşünürsek, Sacks’a neden ilgi duyduğum anlaşılabilir gibi geliyor bana. Hâlâ yazdığım bazı öykülerde bellek meselesini bir şekilde sıcak tutuyor olmamın sebebi de yine aynıdır muhtemelen.

Yapı Kredi Yayınları, yazarın ölmeden hemen önce kaleme aldığı dört metni birleştirip sürdü piyasaya: Benim Periyodik Tablom. İçindeki fotoğrafları, ara başlıkları ve önsözü saymazsak sanırım 20-25 sayfalık bir metin çıkar ortaya. Ancak bu metinlerin önemi kısalığı ya da uzunluğunda değil, Oliver Sacks’ın, bir bilim adamının, ölmeden hemen önce metinleri kaleme alması. Bu neden önemli? Çünkü Sacks, sıradan insanlar gibi (sıradan insan da kim?) bakmıyor ölüme. Öleceğinin, ne kadar zamanının kaldığının, tedavisinin artık mümkün olmadığının ve son aylarını nasıl geçirmesi gerektiğinin son derece farkında. Bu kısacık metinler, Sacks’ın ölümle yüzleşmesi aslında biraz da. Öyle olmasaydı seksen yaşında bir adamın, “Seksen! İnanılır gibi değil. Çoğu zaman hayatın daha yeni başlamak üzere olduğunu hissediyorum,” cümlesini yorumlamak epeyce zor olabilirdi. Birkaç satır sonra kurduğu bir başka cümle de Sacks’ın, ölümün ne derece farkında olduğunun da göstergesi aslında: “Boşa harcadığım (ve halen harcamakta olduğum) onca zamana üzülüyorum. […] Hayatımı tamamlamaya çalışmam gerektiğini hissediyorum, ‘bir hayatı tamamlamak’ ne demekse artık.”

benim-peridoyik-tablom

Freud’dan esinle ele aldığı iki kavramın sürekli altını çiziyor Sacks: Sevmek ve çalışmak. Öyle bir çalışma tutkusu ki ondaki, ölüm anında bile masa başında olmak istiyor: “Ölüm, vakti geldiğinde, umarım beni çalışma esnasında bulur.” 

Sekseninci yaşına geldiğinde, geriye baktığında yaşadıklarını şükranla hatırlıyor Oliver Sacks. Yazdığı kitaplar, edindiği dostlar, hastaları, yani hayatının bütün bir birikimi, onun nazarında büyük birer kazanım. Bu yüzden ölümden sonraya inanmasa da ölüme gülerek gidiyor. Tek istediği, daha doğrusu umduğu, ölümünden sonra da kitaplarıyla ve çalışmalarıyla başkaları tarafından hatırlanmak ve başkalarına faydalı olmayı sürdürmek. Dünyayla ve insanlarla kurduğu bağı da bu çerçevede değerlendiriyor Sacks. Gözüm arkada değil derken neler yaşadığının farkında ve geleceğe dair olan inancını ölüme giderken bile taşımaya devam ediyor. Son cümlesinde bile insan olmanın ne denli büyük bir hediye olduğunu hatırlıyor ve bir ömrü dolu dolu yaşamanın da tabi: “Her şeyden önemlisi, bu güzelim gezegende duyarlı bir varlık, düşünen bir hayvan olarak bulundum ve bu başlı başına müthiş bir ayrıcalık ve serüvendi.”

Ölümünün üzerinden henüz iki yıl bile geçmedi. Ama belli ki yazdıklarıyla yaşamaya devam edecek Oliver Sacks, tam da umduğu gibi. Ve bizim, ondan öğreneceğimiz pek çok şey olabilir hâlâ. Sevmek, çalışmak ve en önemlisi insanca yaşamak gibi.


2016’dan Aklımda Kalan Şeyler

Geçen yılın son günü olan 31 Aralık 2015’te de buna benzer bir liste yapmış ve 2015 yılından aklımda kalan birkaç şeyi not almıştım buralara. Geçen yılın listesine ulaşmak isterseniz tam olarak ŞURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz. Bu yıl da benzer bir liste yapayım, hem 2016’nın tüm memlekete sirayet eden o karanlık ruhundan ziyade aklımda kalan güzel şeyleri paylaşayım, hem de kendimce bir “geleneksel liste” modu oluşturayım dedim. Bu arada bunlar yine benim 2016 içerisinde karşılaştığım şeyler. Tamamının yayın yılı 2016 olmayabilir. Onu söylemiş olayım bir daha. Her neyse… Bakalım bu yıl neler kalmış aklımda. Bu satırları yazarken gerçekten aklımda neler kaldığını hatırlamıyorum desem…

1-Öykü:
2016’da sanki bir önceki yıla göre daha az öykü yazıldı, daha az öykü kitabı çıktı gibime geldi. Ne kadar doğru bilemiyorum tabi ki. Belki de ben eskisi kadar iyi takip edemiyorum. Bu yıl da yine epeyce öykü okudum aslında. Bazıları ne yazık ki henüz kitabını çıkaramamış öykücülerin öyküleri. Gerçekten dergilerde iyi öyküler var, takip etmeye çalışın derim. Benim öykü dünyasından aklımda kalan dört öykü kitabı (yerli) şöyle oldu: Banu Özyürek – “Bir Günü Bitirme Sanatı” (Raskol’un Baltası), Ferhat Özkan – “Yoksunlar” (YKY), Güray Süngü – “Vicdan Sızlar” (İz), Mustafa Orman – “Derdin İncinmesin” (Everest).

desktop2

Dört öykücünün de temel ortak noktası, farklı farklı da olsa bir meseleleri olması.

Hepsinden tek tek bahsedip laf kalabalığı yapmak ve yazıyı sonsuza uzayan bir köprü gibi uzatmak istemiyorum ama hepsinin bence ortak bir yanı var bu kitapların. Her şeyden önce benim çok önemsediğim bir şey: Öykülerin, anlattıkları hikayenin bir meselesi var. Hepsi kendine bir dert edinmiş. Bunlar farklı farklı dertler olmasına rağmen, dili kullanma biçimlerinin özgünlüğü, bir bakıma kendi öykü geleneklerini kurduklarının da göstergesi. Aşırıya kaçmayan, çok ince bir mizah da bu öykü kitaplarının önemli ortak noktalarından biri. Okurun gözüne sokmadıkları konularla, gereksiz laf kalabalığı ve betimlemelerle bir yığıntı oluşturmamalarıyla ve komik olmaya çalışmayan hallerine rağmen zaman zaman tebessüm ettirebilmeleriyle bu dört öykü kitabı sanırım en çok aklımda kalan kitaplar oldu. Bu arada artık beğenmediğim öykü kitaplarını yarıda bırakıyorum. Zamanım yok. Bu yıl epeyce öykü kitabı yarıda bıraktım sanırım. Onları buraya yazmıyorum tabi.

Bu arada Ferhat Özkan ile yaptığım ve Öykülem’de çıkan bir röportaja ŞURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz. Mustafa Orman’la yaptığım ve K24’te yayınlanan bir başka röportaja da yine ŞURADAN ulaşmanız mümkün.

2-Roman:
Evet, gerçekten artık çok fazla roman okumuyorum sanırım. Bu yıl, daha önce okumadığım iki usta isim ile tanıştım ve tadı damağımda kalan iki roman okudum. Biri, Luigi Pirandello -“Biri, Hiçbiri Binlercesi” (Alfa) ve diğeri Péter Esterházy –  “Basit Bir Hikaye Virgül Yüz Sayfa” (Everest).

2016-romanlar

İyi metinler, popüler edebiyat ürünleri arasında kaybolup gidiyor. Bu iki roman da o kaybolma ihtimali olan kitaplardan. Kaybolmadan okuyun..

Pirandello bir klasik. Ben çok geç okudum ve bu kadar geç kalışıma üzüldüm açıkçası. Son derece akıcı dili ve adeta insana kendi varlığını yine kendisi üzerinden bir okuma sunma denemesi ile Biri, Hiçbiri, Binlercesi beni son derece etkileyen bir roman oldu. Romandan altını çizdiğim birkaç satırı twitterda paylaşmıştım. ŞURAYA TIKLAYARAK birkaç pasaj okumanız mümkün olacak romandan. Esterházy, yakın zamanda (Temmuz 2016) ölen bir yazar. Uzun zamandır yine Everest’ten çıkan bir başka kitabını elimde tutuyorum ama okumaya fırsatım olmadı. Bu roman her şeyden önce teknik olarak çok başarılı. Kurguya getirdiği bakış açısı, romanın çıtasını yükseltmeye yetmiş aslında. Maddeler halinde yazılan roman, sağır bir aktarıcı tarafından etrafında olan bitenin bize gösterilmesiyle ilerliyor. Maddeyi ve metafiziği de zaman zaman sorgulatan roman, gerek anlatım biçimi gerekse anlattığı şey itibariyle zaman ayırmaya değer.

3-Biyografi:
Geçen yıl koymadığım bir başlığa bu yıl yer vermek istedim. Çünkü çok sağlam iki ismin otobiyografisini okudum. Bunlardan birisi zaten önceki yıllarda okumaya başladığım ve 2016 yazında beşlemenin son kitabının da piyasaya çıkmasıyla tamamladığım Thomas Bernhard’ın otobiyografi serisi. Serinin son kitabı “Çocuk” (Sel). Bir diğer kitap ise G. Papini’den “Bitik Adam” (MonoKL).

otobiypgrafi-2016_

Thomas Bernhard’ın otobiyografi serisi toplamda beş kitaptan oluşuyor. Yeni baskıları Sel Yayınları tarafından çıktı. Bitik Adam, MonoKL Edebiyat’ın bastığı en iyi kitaplardan biri.

Bernhard’ın çocukluğundan başlayıp hayatını anlattığı ve sonrasında yine başladığı yere döndüğü yaşam hikayesi, onun diğer metinlerine ışık tutması bakımından da önemli bana kalırsa. Bernhard’ın huysuzluğu, huzursuzluğu, öfkesi, kırgınlığı ve hayata karşı hissettiği her şey bu satırlar arasında var.  Papini, öyküleri ile önemli takipçiler edinmiş kült bir yazar. Hatta İtalyan edebiyatının en önemli isimlerinden biri bile sayılabilir. Onun hayatı, Bernhard’a göre zaman zaman daha dışa açık, çeşitli siyasi hareketlerin peşinden koşma şeklinde devam etmiş. Ama nihayetinde yaşlılık zamanlarında döndüğü yer, kendini sorgulaması ve acaba bunca yaşadığım boşuna mıydı gibi bir fikir etrafında kafasındaki onlarca soruyu kağıda dökmesi olmuş. Bernhard’ın bendeki yeri ayrı. Ama Papini’nin hayat hikayesi de kesinlikle ufuk açacak ayrıntılar taşıyor.

4- Film:
Bu yıl epeyce film izledim sanırım. Çoğu harika filmlerdi. Twitter üzerinden zaman zaman izlediğim filmleri hem kendime not olsun hem de belki birileri izler beğenir diye paylaşıyorum. Konularını falan yazıp tadını kaçırmayayım, belki burayı da görüp izleyenler olur. Afişlerini şöylece bırakıp geçeceğim o yüzden 2016’da izlediğim üç filmin. Üçü de başka başka güzellikte filmlerdi.

“American Pastoral”, P. Roth’un aynı adlı eserinden perdeye aktarılmış. Son derece çarpıcı bir film. Mikro düzeyde bir aile çatışması anlatılırken, büyük resimde Amerika tarihinden önemli bir kesit sunuluyor. “Chant D’Hiver” bu yıl izlediğim en sıra dışı filmlerden biriydi. Teknik olarak epeyce beğendiğim bu filmin tanıtım metninde şiirsel bir sosyopolitik taşlama olduğu yazılı. Bu tanımı sonuna kadar hak ediyor sanırım. “Rams”, İzlanda’nın soğuğu ekranda akıp giderken içinizi ısıtacak bir film. Afişte gördüğünüz üzere bu filmin en önemli karakterlerini koyunlar oluşturuyor. Bir yandan da bir abi-kardeş çatışması var. İskandinav sinemasını sevenler için ilaç gibi bir film desem yeridir.

5-Tiyatro Oyunu:
jokonun_dogum_gunuTam da 2016 doğru düzgün oyun izleyemeden geçti gitti dediğim bir anda, Aralık ayının son günlerinde Joko’nun Doğum Günü imdada yetişti. Sadece 2016 yılı için değil, kendi kişisel tiyatro seyir tarihim içinde de izlediğim en iyi oyunlardan birisi. Oyunda ne mi var? Sınıf çatışması var. Seçkinler-halk çatışması var. Yabancılaşma var. Bütün cast harika ama ben Joko rolündeki Tolga İskit’e özellikle bayıldım. Yolcu Tiyatro harika bir iş çıkarmış doğrusu. Bu oyun muhtemelen önümüzdeki zamanlarda da oynamaya devam edecektir. Algınızı allak bullak eden, oyuncuların üst düzey performans sergilediği bu oyunu bir şekilde izlemenizi mutlaka tavsiye ediyorum. Sabit bir yerleri olmadığı için geziyorlar. Ben Oyun Atölyesi’nde (Kadıköy) izledim. Başka yerlerde de denk gelmeniz mümkün. Joko’yu mutlaka tanıyın. Tabi hala tanıyacak bir Joko kalmışsa…

6-Müzik:
Yeni albümler dinlemeyi, yeni gruplar keşfetmeyi çok seviyorum. Gençliğimden beri öyle aman aman metalci bir çocuk olmadım. Kafam almadı galiba, niye bilmem. Ama Metallica’yı bir başka sevdim. Dinledim. Yıllar önce (2008 miydi?) Türkiye konserlerinde çok eğlenmiştik. Millet, bitti artık bu adamlar, dedikçe Metallica harika albümler yapmaya devam ediyor. Aslında bu yılın müzik kategorisine herhangi başka bir albüm de koyabilirdim ama Metallica geldi mertlik bozuldu! Onlar varken, gönlüm başka albüm paylaşmaya elvermez. 2016’nın albümü benim için Metallica’dan “Hardwired… to Self-Desturct” oldu. Harika bir albümle yine karşımızdalar. Albümden en sevdiğim parçalar, şimdilik, Atlas Rise ve Now That We’re Dead. Bence yaşayan en iyi, en baba grup Metallica. Çok uzun süre dinleyince kafam şişse de seviyorum onları. Sert bir şeyler sevenler mutlaka dinlesin derim.
hardwired-to-self-desturct

________________________________________________

2016 maalesef epeyce yordu bizi memleket olarak. Üzüldük, ağladık, çoğu zaman başka şeylerle ilgilenemeyecek kadar yoğun geçti gündem. Zamana inanan birisi değilim ama belki 2017 daha iyi gelir, ne bileyim. Umut işte.

Bu arada ben bu sene epeyce güzel maçlar izledim. İçerde Manchester United ve Galatasaray’ı yendiğimiz maçlar harikaydı. Baskette de yine iyiyiz. Onun dışında beni azıcık tanıyanlar biliyor zaten super hero takıntımı. Bu yıl Flash, Arrow ve Legends of Tomorrow dizilerine epeyce mesai harcadım. Bak, geçen seneye kıyasla kahveye gidip okey, batak masalarında pek dirsek çürütemedim. Mutsuzum. Bu yıl telafi ederim ama. Bu arada tezi hala bitiremedim ama artık uzatmalar geldi çattı, o yüzden inşallah bu yıl bitecek.

Her neyse. 2016 listemde olan birtakım şeyleri yazmadan geçmeyeyim dedim. Umarım birilerinin ilgisini çeker. Sizin de, ya abi şunu izledin mi, şunu okudun mu, dediğiniz şeyler olursa yoruma yazabilir, maille ulaşabilirsiniz. Paylaşarak çoğaltalım.

2017 mutlu, sağlıklı, huzurlu geçsin. Her şeyden önemlisi çocuklar gülsün. Dünya çocuklar gülecek kadar güzel bir yer olursa, hepimiz güleriz zaten ne de olsa.


Ferhat Özkan’la “Yoksunlar” Üzerine Söyleşi

ferhat-ozkan

FERHAT ÖZKAN’LA “YOKSUNLAR” ÜZERİNE SÖYLEŞİ *

Yoksunlar’a Dostoyevski’den yaptığınız bir alıntı ile başlıyorsunuz. “… Tuhaf tuhaf düşünceler doldurmuş kafamın içini, sanki onlar da ağrıyorlar.” cümlesini duyuyoruz Makar Aleksiyeviç’ten.  Öyküleri okuyunca gerçekten de “bu öykülerin yazarının kafasındaki ağrı” hissediliyor okur tarafından. Öyküleri ortaya çıkaran ne tür bir ağrı? Herhangi bir anlamda ağrısı/acısı olmayan insan yazabilir miydi bu öyküleri?

O cümleyi söyleyen, Dostoyevski’nin yarattığı bir karakter. Elbette Dostoyevski’nin kafasındaki “ağrıyan düşünceleri” sorgulamak haddimiz değil ama Makar Aleksiyeviç’in “ne kadar Dostoyevski” olduğunu asla öğrenemeyiz. Durum böyle olunca hele benim kafamdaki -eğer varsa- ağrının da, orada bahsedilen düşünce ağrılarıyla ne kadar benzeştiğini de bilemeyiz, daha doğrusu ben bilemem. Ben öyküleri hep bir “fikir” üzerinden ilerletmeye çalışıyorum, öykülerde “yazarının kafasındaki ağrı” hissediliyorsa, belki sebebi budur ve bu durumda teşekkür etmekten başka yapacak bir şey kalmıyor bana.

Özellikle son zamanlarda okuduğumuz postmodern öykülerde –biraz aşırı bir yorum olabilir benimki ama- vıcık vıcık bir mizah var. Biçim ve dil oyunlarıyla bezeli mizah artık çok yaygın. Yoksunlar’da ise metinlerin derininde gezinen ince bir mizah var. Komiklik olsun diye yapılmamış belli ki. Bir durum, bir olay var anlatılan ve yazar okuru yormayan naif bir mizahla bunu aktarmış. Örneğin “Bir Gün Burnum Kokmaya Başladı” adlı öykünüz mizahi bir dille yazılan ağır öykülerden. Öykülere sızan bu mizah kendiliğinden gelişen bir süreç mi yoksa üzerinde düşünülen, özel bir çabanın ürünü mü? Günümüz öykücülüğünde çok sık görülen biçim ve dil oyunlarının yapaylığından özellikle uzak durduğunuz söylenebilir mi?

Vıcık vıcıklık aslında her yerde. Mizah; aşk, nostalji ve hüzünle birlikte o vıcık vıcıklığın kendisini en bariz gösterdiği yerlerden biri sadece… Oysa iyi mizah, istisnalar dışında, “güldürme” amacı taşımadığı zaman değer kazanıyor. Hatta edebiyatta iyi mizah, çok ciddi yerlere saklanıyor. Murat Aykul’un “Kafka okurken gülmeyen insan kafkaeskin tanımıdır,” diye bir sözü vardı. Kara mizah, mizah, mizahi dil gibi kavramların her biri sadece bu cümleden yola çıkılarak anlatılabilir.

Bahsettiğiniz öyküdeki kara mizah ve onun içinde yer yer beliren mizahi dil ise, öykünün kendisiyle birlikte oluştu. Daha doğrusu öykü o üslup içinde doğdu. Bunu hesaplamam, tasarlamam mümkün değildi. Hatta öyle ki Logosoloji’deki Bir Şairden Mektup’la -yine karamizaha da dayanan bir şekilde- kesişmesi/örtüşmesi de kendiliğinden oldu ve bunu planlasam bile yapamazdım gibi geliyor şimdi.

Ama bu, sonrasında bir planmanın olmadığı anlamına gelmiyor. Kâğıda aktarılmış olan üzerindeki her “dokunuş” gibi, her “olduğu gibi bırakma” da bir planlamanın sonucu olarak görülebilir. Bu nedenle o soruya verilebilecek en net cevap şöyle olur herhalde: Hem doğaçlama, hem de planlı. İlk önce kendiliğinden gelişen, daha sonra ise üzerinde düşünülen, özel bir çabanın ürünü…

Biçim ve dil oyunlarına ise bilinçli olarak mesafeli davranıyorum. Aslında kendimce, ikisine de çok yatkın olduğumu düşünsem de, bana göre “hikâye” adı üzerinde “anlatılan”ın üzerinde yükseliyor. Elbette “öykü”nün onu işleme, biçimsel numaralardan yararlanma gibi bir özgürlüğü var ve yan yana gelmiş en basit iki cümlede bile bir “biçimsel kaygı” olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ama sonuçta aslolan hikâyedir. Anlatmak istediğiniz bir şey var ki yazıyorsunuzdur. Zekice bir oyun zekâmızı okşayıp bir süre bizi mutlu edebilir, dile dayanan bir anlatı gözümüze kulağımıza bir süre hoş görünebilir; ama bize dokunan, ruhumuza daha çok yaklaşan hikâyenin kendisidir hep. O hikâyenin sunuşunda “biçim oyunu” varsa onu, öykünün bir parçası haline gelebildiği ölçüde -ne kadar uçuk veya sıra dışı olduğuna bakmaksızın- sahici bulup beğeniyorum. Bu nedenle deneyselliği, kurgu/sunuş tekniklerini küçümsediğim gibi bir anlam çıkmamalı. Calvino’nun, Perec’in, Barthelme’nin, David Markson’un yazdıkları hiç de “geleneksel” değil örneğin, ama o kadar oyunun içinde hiçbir yapaylık hissetmeyiz, en azından ben hissetmiyorum. Çünkü -en basit şekilde söylersem- yazarın derdi numaralar çekip gözümüzü boyamak değildir. Bu oyunlar, hikâyeye içkin mi yoksa anlatacak bir şey olmamasının veya “anlatamama”nın telafisi mi, buna bakıyorum kendimce. Yazarken mesafeli davranmam da bu yüzden.

Bu mesafeyi ise, Schiller’in Romantizmin de en önemli metinlerinden olan “Doğalcı ve Düşünselci Edebiyat Üzerine” [Orhan Pamuk’un, Saf ve Düşünceli şeklini tercih ettiği] makalesinden başlayarak anlatmak gerek belki de… Ne kadar doğalcı veya ne kadar düşüncelci olunacağına dair her yazarın ve her okurun içinde farklı bir terazi olduğunu düşünüyorum ve bu terazinin ayarı da haliyle öznel ve bir o kadar açıklanamaz oluyor. Matematik bir kesinlikle ifade edilmesi biraz zor olan bu karışımın çeşitliliği sayesinde oluşuyor edebiyat aslında. Altın bir oran olsaydı herkes öyle yazardı ve biz de hep aynı şeyleri okurduk. Başka bir ifadeyle, bir süre sonra hiçbir şey okumazdık. Benim içimdeki terazide dengeyi sağlayan şekilde yazıyor olmam, diğerlerinin daha düşük olduğu anlamına gelmez. Kaldı ki o terazi sabit durmuyor insanın içinde.

Neredeyse bütün öyküleriniz küçük insanı anlatıyor. Bireyin hayat karşısındaki durumu, gündelik yaşamın içindeki varoluş çabası göze çarpıyor. Modern dünyanın insanı sürekli bir kaybetme korkusuyla, kaybediş gerçeğiyle sınadığı yargısından hareketle, öykülerinizdeki bireylerin de kaybedişin kıyısında duran “yoksunlar” olduğunu söyleyebilir miyiz? Buradan hareketle kitabın isminin de böyle bir fikirle ortaya çıktığı yargısına varırsak aşırıya kaçmış olur muyuz?

Hayır, olmayız. Ve o eksiklik durumun anlatmak da hep eksik kalacak bir durum, yoksun olan sadece insanlar değil, onların öyküleri de…

Butik bir yayınevinden daha merkezi, köklü bir yayınevine geçtiniz. Bu süreçte bir öykücü olarak sizde bir şeyler değişti mi? Öyküye ya da yayıncılığa dair herhangi bir bakış açısı olabilir… Bu durumu biraz merkez-taşra ayrımına benzetebilir miyiz? Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Eğer bir karşıtlık kuracaksak, merkez ve taşra, butik ve köklü yerine iyi ve kötü yayınevi karşıtlığı üzerinden konuşmak daha sağlıklı olur. Blog yazılarından öykü kitabı yapan, o bahsettiğimiz vıcık vıcıklıkta kitapları yayımlayan bir yayınevinin “köklü” olması, bir yerden çok da önemli olmuyor çünkü. O yayınevinin ofisinin bir Anadolu kasabasında değil de İstanbul’da olması da… Logosoloji, Raskol’un Baltası’nın ilk öykü kitabıydı. Ama Raskol’un Baltası, Orhan Duru ve Ahmet Güntan basmıştı ve Logosoloji’yle birlikte Ozan Çınar’ın ilk kitabı da yayımlanıyordu. Dağıtım sorunlarının, kitabın daha çok insana duyurulamamasının benim de canımı sıktığı zamanlar oldu tabii ki. İnsanlık hali… Ama bir “ilk kitap”ın, hangi kitaplarla yan yana durduğu, yazarını nasıl bir edebî/insani duruşun ve niteliğin içine dâhil ettiği, dağıtım ve reklamdan çok daha önemli… Raskol’un Baltası’nı bu nedenle kendi adıma büyük bir şans olarak görüyorum. Bir sığlaşma, ucuzlaşma, ciddiyetsizlik süreci yaşıyoruz ve maalesef yayın dünyası da o sürece dâhil. Raskol’un Baltası, o dünyanın içinde şimdilik belki küçük ama saygın yer tutuyor. Zaten internet varken, kitabın ulaşılabilirliği çok da dert değil artık. Kitaptan haberdar olacak insan, bir şekilde o kitaptan haberdar olur. O kitabı okuyacak insan, evinden çıkmadan bile alır o kitabı. İyi ve köklü bir yayınevinin ise, insana yazdıklarının bir daha net ve güçlü bir karşılık bulduğuna dair iyi bir his verdiği, onu bir öykü geleneğinin içine dâhil ettiği de ayrı bir gerçek. Bunu da şu anda Yoksunlar ile yaşadığım için yine şanslı sayıyorum kendimi.

Son olarak; dergilerde sık sık karşılaştığımız bir isimsiniz. Dergilerin öyküye/öykücüye ne gibi etkileri oluyor sizce? İkinci kitabınızı çıkarmış olmanıza rağmen dergilere karşı duyduğunuz ilgi ve heyecan devam ediyor mu? Yoksa dergileri sadece bir basamak taşı olarak mı görmek gerek?

Evet, heyecan tabii ki ediyor. Sadece öykülerin toplamı kafamda şekillenmeden, öyküleri iyice eleyip düzenlemeden yayımlamak istemiyorum. Ama sonrasında, yazdığım bir öykünün dergide yayımlanmasından mutlu oluyorum. Kaldı ki henüz ikinci kitabı çıkarmış olmak, heyecanın kaybolmasına sebep olacak bir şey değil. Hâlâ yolun başı sayılır.

Edebiyat dergileri hem yazarlar hem de okurlar için büyük bir şans. Özellikle şiir ve öykü gibi türlerde… İlk ürünler ortaya çıkarken dergiler yazara “aşılması gereken bir eşik” sunuyor dergiler. Tepkilerinin doğruluğu veya yanlışlığı elbette tartışılır. Ama sahicilik, irade, adanmışlık testine dönüşüyor bu süreç ve bunlar da yazarlığa dâhil. Dergileri bir basamak olarak görmek anlamına gelmiyor bu, derginin kendisi çıkılması gereken bir basamak zaten. Hele hele ilk kitaptan önce… Daha sonrasında ise, okur ve yazar buluşması için iyi bir mecra. Okuru, bir insanın edebiyatla ilişkisini diri tutan bir tarafı da var dergilerin. Neyse ki öykücülüğümüzde hoş bir dergi geleneği var, umarım gelişerek devam eder.

oykulem

__________________________________________
* Öykülem’in 2016 İlkbahar tarihli 4.sayısında yayınlanmıştır.


Hakikatin Peşinde Bir Uzun Hikâye: İyiler Ölmez

iyiler-olmez

Hakikatin Peşinde Bir Uzun Hikâye: İyiler Ölmez *

“Eğer inanıyorsak sanat hakikate giden yolda bize yardımcı olur. Kalbimizi açar, bizi merhamet ve şefkat sahibi kılar. Kâinatın kitabını, yani temaşayı öğretir. Güzelliğin farkına varırız.” diyor Mustafa Kutlu, son kitabı İyiler Ölmez’in satır aralarında. Kutlu’nun dünyası için elbet rastgele edilmiş bir cümle değil bu. Yazdığı hemen her hikâyede, “hakikat” vurgusu yapan ve hakikati arayan Kutlu’nun bu sözlerinde, yazdıklarının sadece bir hikâye değil, aynı zamanda ilahi kelamı anlamanın bir pusulası olduğunun sonucuna da tekrardan varıyoruz Kutlu okurları olarak. Kutlu’nun son kitabı olan İyiler Ölmez’de de bu durumun yeni bir örneğini görüyor, Kutlu ile birlikte bir kez daha hakikatin yoluna çıkıyor, hakikati sorgulamaya devam ediyoruz.

İyiler Ölmez, taşrada, bir kahvehanede bir araya gelmiş dört kader ortağının hikâyesi: Sıtkı, Civan, Fotoğrafçı Sarhoş Mustafa, Doktor. Kutlu bu dört karakterin hikâyesini de kendi isimlerini taşıyan ara başlıklarla aktarıyor okura. Onların başlarından geçenleri anlatırken, hiç de yabancısı olmadığımız o klasik Kutlu üslubu, sanki bu dörtlünün yanındaymışız, hikâyenin bir köşesine iliştirilmiş bir tabureye oturmuş da bu dört yoldaşın hikâyelerini dinliyormuşuz gibi içine çekiyor bizi.

Kutlu, her karakterini ayrı ayrı örüyor ve taşranın bir köşesinde birleştiriyor. Karakterlerin kim olduklarını, geçmişlerini, aileleri ve çevrelerini, neler yaşadıkları ve neden “burada” olduklarını ince ince anlatıyor. Bu anlatım, Kutlu okurları için oldukça tanıdık elbet. Kutlu’nun karakterleri gökten zembille inmez, mutlaka sosyal ve psikolojik olarak bir zeminde bulunurlar. İyiler Ölmez’in karakterleri de böyle.

Mekân taşra… Tesadüf mü? Kutlu’da tesadüfe yer yok. Derinlikle işlenmiş Kutlu’nun hikâyesi. Öyle ki hikâyenin aksayan kısımlarına bile bir yazar olarak müdahil olup, itiraz ediyor. Bir bakıyorsunuz Kutlu hikâyenin bir yerinde sesini yükseltmiş: “[…] Bu hikâyede bir eksiklik var. Ama ne? Şudur: Hikâyenin dramatik yapısı yetersiz.” diye yazdığı hikâyede, kendi tabiriyle “kabiliyet yoksulu yazar” olarak söz sahibi oluyor. Daha sonra, “Hikaye içinde hikaye için ahkam kesmeyi bırakalım.” diyerek de kaldığı yerden anlatısına devam ediyor. Burası bile Kutlu hikâyeciliğinin inceliğini görmeye yeter belki de.

 

Mekânın taşra olmasının tesadüf olmadığını dile getirdik. Taşra, Kutlu hikâyelerinde belli ölçülerde “kutsanan” bir mekân. Kent-kır ayrımını yaparken, kenti belli yönleriyle her zaman eleştirdiğini biliyoruz Kutlu’nun. Sanayileşme, çarpık şehirleşme, yabancılaşma, ekolojik problemler gibi başlıklar, Kutlu’nun kişisel hayatında da hassas olduğu konular. Modern dünyanın elimizden aldıklarına ağıt yakmak yerine o bilindik Mustafa Kutlu reçetelerinden birini görüyoruz satır aralarında. Bu anlamda çareyi bir kere daha kırda, yani taşrada arıyor Kutlu. Taşranın sıcaklığı, samimiyeti, maddeden çok manaya kıymet veren bakış açısı İyiler Ölmez’in de önemli hususlarından. Dertleri, kederleri, hayal kırklıkları ve hatalarıyla soluğu taşranın bir kahvehanesinde alan dört karakter, zamanla taşranın sıcaklığı içerisinde erirken kendi dertlerini unutup başkalarının dertlerine derman olmaya başlıyorlar. Kutlu’nun taşrası böyle bir yer. Kutlu’nun hikâyelerinde umutsuzluğa yer yok!

Kutlu okurları, onun didaktik bir yazar olduğunu bilirler. İyiler Ölmez’de de aynı geleneği sürdürüyor Kutlu. Yukarıda da vurgulanan alıntıda olduğu gibi, Mustafa Kutlu’yu her an bir yerden söze girecekmiş gibi arıyor zaman zaman gözlerimiz. O da bu arayışı boşa çıkarmıyor. Kâh yanlış bilinen bir fikri düzeltiyor kâh pek de bilinmeyen bir konu hakkında okuru aydınlatıyor. Ama bunu öylesine yapıyor ki okur hikâyeden bir an olsun kopmuyor. Öyle ki hikâyeye başlamakla son sayfayı çevirmek arasında sanki bir göz açıp kapatmışçasına kısa bir zaman geçiyor. Son satırlara geldiğimizde ise Kutlu, hikâyeyi daha da dramatik hale getiriyor. Belki okurun pek de ummadığı bir şekilde bitiyor hikâye. Ama dedik ya, Kutlu’nun hikâyelerinde umutsuzluğa, karamsarlığa yer yok. O da bunu bir kere daha hatırlatıyor okura ve son noktayı koyuyor hikâyesine: “Böyledir. Bizde iyiler ölmez. Evliya olup aramızda yaşarlar.”

arka-kapak-sayi-14

_____________________________________________
* Arka Kapak Dergisi, Kasım 2016, Sayı:14 (Derginin 14.sayısında Yunus Emre Tozal’ın Mustafa Kutlu’yla yaptığı mini bir söyleşiye de ulaşmanız mümkün.)


#YazarımaDokunma ya da Bu Ne Biçim Hikâye Böyle?

rodins-thinker-2

Uzun zamandır blog sayfamı ihmal ettiğimi ancak şöyle bir bakmaya girince fark ettim. Bana bu yazıyla yeniden bloğuma dönmeme ortam sağlayan herkese şimdiden teşekkür edeyim. Konu bence uzun ama uzatmaya da pek niyetim yok açıkçası. Sadece 140 karakter sınırlaması olmayan daha geniş bir platformda kafama takılan bir konuya dair birkaç kelam etmek istedim. Yazıya şöyle bir göz atın, hoşuna gitmezse sağ üst köşedeki X işaretine tıkayıp kapıyı kapatabilirsiniz. Çünkü gerçekten de aslında mevzu edilecek bir olay bile yok ortada. Anlatayım…

Ne olmuştu?

Geçtiğimiz aylarda (İstanbul’da yaşayanlar bilir) Mephisto Kitabevi’nde bir etkinlik düzenlendi. Tutuklu yazarların kitaplarını imzalayan başka yazarların imza günü. (Nasıl bir tamlama oldu bu be..) Taksim’deki Mephisto’nun önünden geçerken gördük bunu sanırım. Bir hayli anlamsız geldi bana. Eleştirdik. Manasız bulduk. Neden ki, diye sorduk. Geçtik gitti. Konuyla ilgili sosyal medyada bir şey yazmadım. Sonra bir iki gün önce Tüyap’ta, benzer bir olayın daha geniş katılımla gerçekleştirileceğine dair bir haber gördüm. Onun üzerine şöyle bir tweet attım:
imza

Tweet’teki üslup için peşinen özür dileyeyim. Özellikle twitter’da bu şekilde argo içerikli paylaşımlarım oluyor. Önce bu konuya değineyim madem girdim. Üslup problemli. İçeriğinde “Mal mısınız?” geçen bir soru cümlesinin ciddiye alınmasını beklemem anlamsız olabilirdi. Ama muhatap buldu bu soru. Üslubunun tartışılmaya açılması meselenin bir boyutu olabilirdi ama öyle olmadı. Sadece takipleştiğim bir öykücü arkadaşımız (M. Barış Övün) üslubun problemli olabileceğinden bahsetti. Haklıydı.

Ama ben ne yazık ki üslupla ilgili bir eleştiriye maruz kalmadım. “Bu nedir kardeşim, haklıysan bile bu soru böyle mi sorulur?” diye karşıma çıkan kimse olmadı. Çıksaydı, özür diler, soruyu başka türlü sorardım. Ki bu üslup için tekrardan özür dileyeyim ben tabi. Ancak bu konu nasıl olmuşsa, mention atmamış olmama rağmen, muhtemelen kendi ismini twitter’da zaman zaman aratan egolu ünlülerden biri olan Tuna Kiremitçi’nin ekranına düştü. Kendisi ile şu şekilde bir diyaloğa girdik:

tuna-kiremitci-vakasi

Sanırım “herkesin her işi yaptığı” derken kendisini kastettiğimi anlamış olacak ki devam etmedi bu mentionlaşmaya. Ya da konuyla ilgili gerçekten beni haklı buldu. Bilemiyorum. Bildiğiniz üzere kendisi bir şekilde romanlarını (ben iki romanını okudum) bastırmış kötü bir yazar. Bunu fark etmiş olacak ki daha iyi yaptığı iş olan müzisyenliğe geri döndü. En azından roman yazmayı bıraktığını falan açıkladı geçtiğimiz günlerde. Umarım ikinci bir Emrah Serbes vakasına dönmez olay da Tuna Kiremitçi’nin ismini iki ay sonra yeni romanıyla raflarda görmeyiz.

Olay Tuna Kiremitçi ile kapanmadı tabi ki. Kendisine “düşünce faşisti” demekten herhangi bir beis duymayacağım solcu yazarlardan olan Aslı Tohumcu da hemen beni “kötü” ilan ederek olaya müdahil oldu:

asli-tohumcu-airways

Bu tweette geçen “kötü” ibaresi bana mı yoksa olaya mı diye düşünürken, en iyisi kendisine sorayım dedim dolaylı yoldan. Bu tip insanlarla diyaloğa girmenin zor olduğunu bilsem de İbrahim’e su taşıyan karınca misali en azından o yolda ölürüm hesabı diyaloğa girmeyi deneyeyim dedim:

asli-tohumcu-vakasi

Bakın kendisiyle ne de güzel diyaloğa girememişim değil mi? Uzatmamak için eyvallah deyip bıraktım, uğraşsam sabaha kadar konuşurduk bu hanımefendiyle. Ama kendisi ön yargılı ve saldırgan bir kişilik olduğundan hiç yeltenmedim bile.

Öte yandan bir insanı “kötü” ilan etmek ne kadar kolay değil mi? Oysaki yıllar önce kendisinin “Taş Uykusu” adlı kitabı ile ilgili yazdığım yazıyı kendi sosyal medya hesaplarından paylaşırken hiç de böyle düşünmüyordu. (Yazıya BURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz.) Kendi ismimle kullanmadığım twitter hesabımdan “kötü” olduğumu ilan etmesi ise sadece birkaç saniyesini aldı.

Peki neden kötüyüm?
1) Kendisinin “şiddetle” savunduğu fikri savunmuyorum diye.
2) O fikir doğrultusunda gerçekleştirdiği eylem pratiğini eleştiriyorum diye.
3) Ona benzemiyorum diye.

Bu listeyi maddeler halinde uzatırım ama gerek yok. Tuna Kiremitçi’nin sözde ironik üslubu, Aslı Tohumcu’nun faşist söylemi ile birleşince Türkiye’de kendini “aydın” zanneden solun, artık vıcık vıcık hale gelmiş samimiyetsizliği bir kere daha ortaya çıkmış oluyor özetle. Gündüz twitter’da bu bölgenin artık çoğu kesimi tarafından kaderine terk edilen bölgesi olan Doğu için ağıt yakıp, akşamında Cumhuriyet Meyhanesi’nden rakı kadehi elinde fotoğraf paylaşan çakma solcuları canlı canlı gördük. Görmeye de devam edeceğiz. Ben bunu biliyorum. Kendileri de farkına varır umarım.

Bir insanı iyi ya da kötü yapanın ne olduğunu tartışmaya açacak değilim. Dallanıp budaklansın da istemiyorum mevzu bu satırlar arasında. Ama bu tip sözde özgürlükçü aydın karikatürleri, iğnenin ucu kendilerine dokunduğu zaman nasıl da hırçınlaşıyorlar görülsün istiyorum. Eleştirdikleri iktidara dönüşmeleri çok fazla zaman almazdı, şayet iktidar olabilecek güç ellerinde olsaydı. Aynı derecede, belki daha sert, tahammülsüz ve eleştiriye kapalılar. Tek farkları iktidar koltuğunda oturmuyor olmaları. Bir de gücü elinde tutsalardı neler olurdu kim bilir… Lafa gelse, bu toplumun ne kadar da sorgulamayan bireylerden oluştuğu dillerinden düşmez. O fildişi kulelerinden bakınca, her seçim sonrası toplumun ne cahilliğini bırakırlar ne aptallığını. Ama kendilerinin eylem pratikleri sorgulamaya açılınca, eleştirilince hemen kaplan kesilirler.

Bu tip insanlar, bu ülkedeki aydın probleminin bir başka yönünü gösteriyor. Bu memlekette aydın problemi olduğu aşikar. Herkes kendi köşesinden diğerlerine salladıkça çözülecek gibi de durmuyor. Eleştiriye açık insanları mumla aramaya devam edeceğiz gibi. Her neyse…

Peki benim esas eleştirdiğim neydi?
Tuna Kiremitçi mi? Aslı Tohumcu mu? İkisi de değil. Diğerleri de değil. Benim eleştirdiğim o insanlar değil. Eylemin bütünsel olarak kendisi. Bir eylem düşünün, hapisteki yazarlar müebbetle yargılanırken, onlar adına dayanışma adı altında yapılsın. Bu eylem belli ki pratik somut bir sonuç hedeflenerek yapılıyor. Ama mümkün mü? Bu eylemin kazananı, Aslı Erdoğan’ın kitaplarının tekrar baskılarını yaparak onu yeniden çok satanlar raflarına taşıyan yayıneviyse, eylemin kendisi neden sorgulanmıyor? Dayanışmanın pek çok biçimi olduğunu düşünüyorum ama bu yapılan, o dayanışma biçimlerinden birisi değil bana kalırsa. Olsa olsa birkaç yazarın kendi egolarını tatmin etmesi adına oluşturulmuş ve yayınevine hem de kitap fuarı gibi büyük bir kapitalist tezgahta daha fazla para kazandıran bir oyun olabilir. Eylemlerinin alkışlanmasıyla koltukları kabaran, eleştirildiklerinde karşısındakini birkaç saniye içinde “kötü” ilan edebilecek insanların da aralarında bulunduğu bu insanların bazıları (lafım hepsine değil) aydın değil, olsa olsa kötü bir aydın taklidi olabilirler diye düşünüyorum.

Konuyu uzatmayayım. Görünen o ki Aslı Tohumcu gibi figüranlar, kendi yazdıkları roman karakterlerine (Taş Uykusu) dönüşmekte vakit kaybetmiyor. Umarım bunun farkına varırlar.

Verdiğim rahatsızlıktan ötürü özür dilerim. Sürçi lisan ettimse affola.

Her şey bir yana: Özgürlük kazansın. Her anlamda…

 


Soruşturma: 2000 Sonrası Yayınevleri ve Yayın Politikaları

 

my 96 kapak görseli

(Mavi Yeşil 96. Sayı Kapak Görseli: “Üç Çark Bir İptal”, Yalçın Ece)

SORUŞTURMA: 2000 SONRASI YAYINEVLERİ ve YAYIN POLİTİKALARI *
Hazırlayan: İlker Aslan

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de edebiyat yayıncılığı her geçen gün ilerleme kaydediyor. Bugün, geçmişle kıyaslandığında çok daha fazla yayınevi ve bunun getirisi olarak da çok daha fazla kitap var piyasada. Bu durumun elbette olumlu olduğu kadar olumsuz sonuçları da var. Daha fazla yazarın kendini göstermesi için fırsat bulduğu yeni yayıncılık dönemi, zaman zaman piyasada bir kirlilik oluşup oluşmadığı sorusunu da gündeme taşıyor. Öte yandan yayıncılar artık sadece kitap basmakla değil aynı zamanda yayınevlerinin akıbeti için o kitapların bir şekilde okurla buluşması adına da ekstra çaba sarf ediyorlar. Çünkü, söz konusu yeni dünyada piyasa o kadar kalabalık ki yeni kitapların ufalanıp gitmesi, hatta görmezden gelinmesi işten bile değil. Bu yüzden her ne kadar teknoloji ile birlikte gelişen yayıncılık sektörü pozitif bir tablo çiziyor olsa da farklı yöndeki zorlukları da beraberinde taşıyor gibi görünüyor.

Bu yeni dünyanın yayıncıları meseleye nasıl bakıyordu peki? Bunu anlamak için Mavi Yeşil adına çeşitli yayınevlerinin genel yayın yönetmenlerine ya da editörlerine e-posta, Facebook ve/veya Twitter yoluyla ulaşmaya çalıştım. Aşağıda da görüleceği üzere ulaştığım yayınevlerinden Alakarga Yayınları adına Suat Duman, Aylak Adam Yayınları adına Kaya Tokmakçıoğlu, Alef Yayınevi adına Sinan Kılıç, Lemur Kitap adına Sedat Özgür ve MonoKL Yayınları adına Rasim Emirosmanoğlu soruşturmamıza zaman ayırarak katıldılar.

Öte yandan Encore Yayınları, Siren Yayınları, Okur Kitaplığı, Norgunk Yayınları, Pegasus Yayınları, April Yayınları, on8 Yayınları, Versus Kitap, Agora Yayınları, Kolektif Kitap, Panama Yayınları ve Postiga Yayınlarından ne yazık ki olumlu ya da olumsuz bir dönüş yapan olmadı. Bu yayınevlerinden bazılarının, gönderdiğimiz mesajı görmüş olmasına rağmen dönüş yapmadığını bilmek de kişisel olarak beni ayrıca üzdü. Bununla beraber Jaguar Yayınları, Raskol’un Baltası, Dedalus Yayınları ve Notos Yayınlarının anonim hesaplarından (Facebook, Twitter ve/veya e-posta hesapları) dönüş yapılacağına dair mesaj almamıza rağmen devamı gelmedi. Yine aynı şekilde Kırmızı Kedi Yayınlarından İ. Zeynep Konuralp dosyayı aldığını ve dönüş yapacağını belirtti ancak buradan da herhangi bir sonuç alınamadı. Son olarak Kadim Yayın Grubu adına mesajımıza dönüş yapan Serhat Buhari Baytekin, soruşturmamızın kapsamına değinerek katılmamalarının kendileri adına daha uygun olacağını nazik bir şekilde özür dileyerek belirtti.

Soruşturmamız kapsamında yayıncılara kurumsal kimlikleri, yayıncılık anlayışları, sansür/oto-sansür ve bu ülkenin edebiyatına olan bakışlarını ve yaklaşımlarını sorduk. Samimi bir şekilde cevap veren beş yayıncıya da dergimiz adına içten bir teşekkürü borç biliyorum. Katılan ve katılmayan bütün yayınevlerinin yolu açık olsun. En karanlık zamanlarda bile bizi kurtaracak tek şey olan edebiyat ve yazıya katkı sağladıkları için var olsunlar.

alakarga

  • Bütün imkân ve imkânsızlıkları bir araya getirdiğinizde, yayıneviniz Türkiye’de nasıl bir boşluğu dolduruyor? Kendinizi tam olarak ne şekilde tanımlıyor ve nerede konumlandırıyorsunuz?

 

Suat Duman (Alakarga Yayınları): Devletin boş bıraktığı ve/veya politik sebeplerle içini boşalttığı bir kültür ortamında nefes alıp veriyoruz. Yalnızca yayıncıların değil aklı kesen her bireyin temel sorunlarından biri sayılmalıdır, doğru ve bilinçli okumanın yollarının bulunması ve hızla yaygınlaştırılması gerekiyor. Tabii yalnızca devletin değil, kültür ortamımızdaki çoğu aktörün, bir boşluğu doldurmaktan ziyade, mevcut boşluğu genişleten tutum ve yaklaşımları olduğunu gözlemliyoruz. İşte biz de tam buradayız, Türkiye’nin ve hepimizin yaşadığı büyük bocalamanın tam ortasında. Bize ulaştırılmayanı, bizim gibilere ulaştırmaya çalışıyoruz. Yazarını bulamayan iyi okura yazarını götürmeye çalışıyoruz; okuruna ulaşamayan iyi yazarı okuruyla buluşturmaya çalışıyoruz.

 

Kaya Tokmakçıoğlu (Aylak Adam Yayınları): Aylak Adam, öncelikle modernist edebiyata ayrı bir önem atfediyor. Bu bağlamda Gyula Krudy gibi Türkçeye ilk defa kazandırılan bir yazarı da yayın planımıza almakla birlikte, Pessoa, Lawrence, Joyce, Pirandello, Svevo vb. yazarların çevrilmemiş yapıtlarını da yayımlıyoruz. Bununla birlikte dünya edebiyatında çok yetenekli genç kuşaklara mensup yazarlar var. Onlar da yayın programımızın bir parçasını oluşturuyor. Türkiyeli okur, zannediyorum her şeyden önce yayıncılıkta özen istiyor. Sizin, herhangi bir yapıta verdiğiniz değeri görmek istiyor. Dolayısıyla çevirisinden tutun kapak tasarımına kadar yayımladığımız her kitaba azami bir özen gösteriyoruz.

 

Sedat Özgür (Lemur Kitap): Yayınevimiz 2014 Ekim ayında kuruldu. İlk iki kitabımız Nisan 2015’te yayımlandı. Eylül ayında üçüncü kitabımızı yayımladık. Ekim ayından itibaren de her ay yeni bir kitap yayımlamayı düşünüyoruz. Yayınevi olarak yurt dışında yayımlanmış kurgu ve kurgu dışı kategorisindeki kitapları yayımlıyoruz. Küçük ve kendi imkânlarıyla kitap piyasasında tutunmaya çalışan birçok yayınevi gibi bizi de en çok döviz kurlarındaki artışlar etkiliyor. Şimdilik mümkün olduğunca belli edebi çizgideki kitapları listemizde bulunduruyoruz ve kendimize has bir çizgi yaratmaya çalışıyoruz. Yurt dışında yayımlanıp ülkemizde yayımlanmayan çok iyi kitaplar var. Özellikle bu kitapları araştırıp, burada okurlarla buluşturmayı amaçlıyoruz. Klasik edebiyat alanında da ilerleyen süreçte bazı planlarımız var. İlk kitabımız “Damların Efendileri – On üç Kedi Hikâyesi” bu alanda yayımladığımız ilk kitap olması açısından bizim için çok önemliydi. Kitaptaki birçok hikâye ilk kez Türkçeye çevrildi. Bunun gibi listemizde çok kitap var ve her birini zamanı geldiğinde yayımlayacağız.

 

Sinan Kılıç (Alef Yayınevi): Alef başta roman olmak üzere çağdaş dünya edebiyatından metinler yayımlıyor. Metinler arası klasikler de yayım çizgimize uymaktadır. Yeni metinler bulmaya çalışıyoruz. Okura yeni bir yazar keşfetme heyecanını yaşatacak metinler. Keşfedilmiş, büyüklüğü kabul edilmiş, zaten geniş bir okur kitlesine sahip olmuş metinler bizim alanımıza girmiyor. Tirza, Şumanların Gelini, Sonny Boy, Yağmur Durmadı, Köpekbalığı Metinleri, Centuria, Netame, Öğlen Kadını, Animal Triste ve en son yayımladığımız İtiraf Ediyorum yeni metin olarak okurların dikkatini çekmeyi başardı. Yayın hazırlıklarının büyük kısmını kendimiz yapıyoruz. Dışarıdan editoryal destek almamız gerektiğinde mesleğin ustalarıyla çalışıyoruz. Çeviri kalitesi ve titiz bir yayın hazırlığından taviz vermiyoruz.

Rasim Emirosmanoğlu (MonoKL Yayınları): Öncelikle sorularınız için yayınevim adına teşekkür ederim. Bu soruya yanıt verebilmek adına biraz MonoKL Yayınları’nı tanıtmam gerekecek sanıyorum. MonoKL, diğer bir adıyla Mono Kurgusuz Labirent, bir düşünce dergisi olarak 2007 yılında yayın hayatına başlayıp adını, özellikle felsefe ile ilgilenen kitleye, hızla duyurdu. Bu dergi daha sonra felsefe ağırlıklı bir yayınevine evrildi. Şimdilerde ise edebiyat kitapları da yayımlayan ve her iki alanda da varlığını sürdüren bir yayınevi niteliğinde. MonoKL Yayınları bağımsız bir yayın politikasıyla, tamamıyla kendi tercihleri ve vizyonu ışığında ilerliyor. Felsefe kanadımız özellikle az satmasına kesin gözüyle bakılan değerli ve çağdaş felsefi eserleri Türkçeye kazandırmak ve okur kitlesini bu kitaplara yönlendirmek hedefinde ve uğraşında. Edebiyat kanadımız ise tamamen bizim beğendiğimiz kitapları okurlarla paylaşma isteğimizden doğdu diyebiliriz. Bir öğrenci topluluğu olarak çıktığımız bu yolda iddiamız oldukça mütevazı: MonoKL beğendiği, değerli bulduğu ve okunması gerektiğini düşündüğü kitapları yayımlayan, bağımsız bir yayınevi.

 

alef kitap

  • M. Bernstein, “Kapitalizmde bütün üretim piyasa içindir; mallar insan ihtiyaçlarını ve arzularını karşılamak için değil, kâr elde etmek için, daha fazla sermaye edinmek için üretilir” diyor. 2000 sonrası, tam da böyle bir ortamda bulunan ve mücadele eden yayıneviniz, bu sözün ne kadar uzağında ya da yakınında? Kapitalizm ve kültür endüstrisinin kitabı getirdiği bu noktada kaçınılmaz olarak var olan üretim-tüketim ilişkisi, yayın politikanızı ne kadar etkiliyor?

 

Suat Duman (Alakarga Yayınları): Türkiye bahsettiğiniz piyasa koşullarının dışında değil -şansımız belki de, tam ortasında da değil. Biraz geç kalmışlığın etkisiyle biraz da geleneksel yapının korunuyor olmasından, kendinizi “kâr elde etmek için, daha fazla sermaye edinmek için üretilir” cümlesindeki boğucu nesnellikten kurtarabiliyorsunuz. Diğer taraftan bu tespitin Türkiye’de bir karşılığı da var ne yazık ki. Tüm o çoksatarlara, kapak tasarımlarından, isimlerine, içeriklerinden, tanıtım pazarlama yöntemlerine dek bakınız, orada kâr ve sermaye birikimi dışında bir hedef bulamazsınız. Bize gelince, Bernstein’in tanımladığı durum bizim pratiğimizle çakışmıyor. Bugüne dek yayınladığımız her kitabı olabildiğince çok okura ulaştırmak için bütün gücümüzle çalıştık. Çünkü bastığımız her kitabın bu çabayı hak ettiğini biliyoruz. Başladığımız yerdeyiz ve böyle iyiyiz.

Kaya Tokmakçıoğlu (Aylak Adam Yayınları): Piyasanın içindeyiz elbette. Onun içinde eyliyoruz, daha doğru olacak bir ifadeyle. Tekelleşme yönünde atılan adımlardan tutun, dağıtımcıların kârı maksimize eden yaklaşımlarına kadar birçok farklı şeyle mücadele etmek zorundasınız. İki yıldan fazla bir zaman önce yola koyulurken bunların elbette bilincindeydik. Bununla birlikte bugüne kadar yayın politikamızdan taviz vermedik. Hiçbir zaman yayımlamak istediğimiz bir kitap, acaba çok satar mı, diye düşünmedik. Okurunuzu yarattıktan ve peşinizden sürükledikten sonra gerisi geliyor, sanırım.

Sedat Özgür (Lemur Kitap): Bir önceki maddede bahsettiğim gibi küçük ve belli sermayeyle kitap sektöründe tutunmaya çalışan yayınevlerinin ortak derdi devletten yeterli desteği görememek. Bu normal olarak birçok yayınevinin yayımladığı kitaplarda değişime neden olabiliyor. Bizim için de aynı şey söz konusu. Yayımlamak istediğimiz ancak satış kaygısıyla yayımlamaktan vazgeçtiğimiz birçok kitap var. Bu konuda da yayınevi olarak ince eleyip sık dokuyoruz. Özellikle kitaplarımızın çevirisine ve daha sonrasındaki editör katkısına çok önem veriyoruz. Bizim için en önemli konu çevirinin kalitesi. Mümkün olduğunca kendi tarzında iyi işler çıkartan genç çevirmenlerle çalışıyoruz. Kitaplarımızın kapak tasarımları da bizim için olmazsa olmazlardan.

Sinan Kılıç (Alef Yayınevi): Yayınevini kurduğumuz 2006 yılının hemen ardından yayımladığımız kitapların ticari başarı sağlayamayacağı ortaya çıktı. Buna rağmen finans sorununu çözmek için satış imkânları araştırmak yerine teknik becerilerimizi geliştirmeyi tercih ettik. Piyasada rekabet çok arttı. Büyük sermayeli yayınevleri satış yapan ya da yapmayan ne varsa el atmaya başladı. Onların daha ilk başta gözden çıkardıkları editör, çevirmen, redaktör gibi nitelikli emeklerden bizim feragat etmemiz söz konusu değil.

Rasim Emirosmanoğlu (MonoKL Yayınları): Biz, yayımladığımız onlarca çağdaş felsefe kitabıyla bu çizginin hayli uzağında duruyoruz dersem yanlış olmayacaktır sanıyorum. Düzenlediğimiz uluslararası ücretsiz konferanslarda eserlerini çevirdiğimiz filozofları ve yazarları okurlarımızla elimizden geldiğince buluşturmaya çabalıyoruz. Bu noktada Türkçe felsefe üretimine katkıda bulunmak gibi bir misyonumuz var. Genel yayın yönetmenimiz Volkan Çelebi’nin de her zaman vurguladığı gibi, düşünce yalnızca yazıyla gelmiyor, kanlı canlı karşımıza çıktıklarında filozofların düşüncelerine jestleri, sesleri ve bakışları da ekleniyor. Bu konferansların Türkçe okurları ve potansiyel düşünürleri için eşsiz deneyimler olduğunu düşünüyoruz. Soruya net bir cevap verebilmek adına; elbette ki ister istemez bu şartların içinde yer alıyoruz ancak aynı zamanda da sistem ve rutin olarak tüm bunların uzağında bulunmaya gayret ediyoruz. Yapı olarak da bir işveren ve işçi sistemimiz var diyemem, çünkü MonoKL bir grup arkadaşın ayakta tuttuğu ve yaşattığı bir topluluk.

aylak adam

  • Yakın zamanda Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından Türkiye’nin çeşitli illerinde “Yayınlama Özgürlüğü Yolunda” adında bir proje gerçekleştirildi. En önemli konu da sansürdü. Burada hemen akla birkaç yıl önce Ayrıntı Yayınları’nın Chuck Palahniuk’un Ölüm Pornosu adlı kitabını piyasaya sürmesi ve kitabın “müstehcen” olduğu iddiasıyla mahkemelik olması geliyor. Peki, sansüre karşı sizin yayınevinizin duruşu nedir? Bir eseri yayımlarken sansüre uğrar mıyım kaygısı oluşur mu? Türkiye’de edebiyatın sansürle sık sık yüz yüze geldiğini düşünüyor musunuz?

 

Suat Duman (Alakarga Yayınları): Sansür, Türkiye yayıncılarının tarihidir. Fakat kültür mücadelesi biraz da böyle veriliyor. Bir kitabı yayınlayıp kenara çekilemiyorsunuz. Çünkü her kitap insanların, toplumun önüne, masasına, gündemine, hayatının orta yerine bırakılmış yeni bir fikirdir. Onun yarattığı ve yaratacağı her tartışmayı göğüslemeniz gerekiyor. Türkiyeli yayıncıların bu konuda iyi sınavlar verdiğini düşünüyorum. Fedakâr ve cefakâr yayıncılardan, direngen yazarlardan el almış bulunuyoruz. Biz yayınevimize gelen dosyalarda öncelikle metnin edebi niteliğine bakıyoruz. Bu yönüyle, en azından bizim kurulumuzu geçen bir dosyanın basılmaması için bir neden göremiyorum.

Kaya Tokmakçıoğlu (Aylak Adam Yayınları): Sansürün bizim ülkemizde toplumsal tarihi sanılandan daha da eskilere gidiyor, sanıyorum. Bununla birlikte buna karşı girişilen cesur hamleler, örgütlenmelerin tarihi de bir o kadar eski. Baskı karşı tezini yaratmakta kesinlikle gecikmiyor. En basitinden 2. Abdülhamid devrini düşünebilirsiniz. Sansür elbette kabul edilemez. Bu anlamda bir evrensellikten bahsedebiliriz. Bir eseri yayımlarken yazarın niyetinin ne olduğuna dikkat etmeye çalışıyoruz açıkçası. Örneğin hiçbir biçimde “ahlakçılık” yapmıyoruz. Sansüre uğrarım kaygısı da taşıdığımız söylenemez. Zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok çünkü.

lg8H5xkB

Sedat Özgür (Lemur Kitap): Türkiye’de sansür her alanda uygulanıyor. İnternet, televizyon, sinema ve tabii ki edebiyat. Bu baskıyı kırmanın en temel yolu da en azından edebiyat konusunda yayıncıların bir çatı altında toplanmaları ve bu baskıyla hep beraber baş etmeleridir. Ama her alanda olduğu gibi bu alanda da birlik olmak ülkemizde ütopyadan öteye geçemiyor. Yayıncılar bu baskıyla baş başa bırakılıyor. Kitaplarımızı ben ve iki arkadaşım seçiyoruz. Şu âna kadar seçtiğimiz ve yayımlayacağımız kitaplardan sansüre takılacağını düşündüğümüz bir kitap yok. Seçerken de bu kitap sansüre takılır, bu takılmaz diye bir kriterimiz yok. Bizim için en önemli kriter kitabın okuyucuyu ve bizi tatmin etmesi.

Sinan Kılıç (Alef Yayınevi): Sansüre uğrama ya da baskıyla karşılaşma kaygısı tabii ki duyarız. Ama bu bizi oto-sansüre götüremez. Türkiye’de baskı ve sansür o kadar sıradanlaştı ki bir kitap mağazasının satın alma görevlisi bile kitabınızı sakıncalı bulup mağazasında sergilemeyebiliyor. En kötüsü de bu: Mahkemelik olmuşsanız hiç olmazsa bir yasağın mağduru ilan edilirsiniz. Kitabınız mağazaların satın alma görevlilerinde, gazete kitap eklerinin editörlerinde, kapağında, isminde ya da içinde bir gerekçeyle yasaklama izlenimi uyandırırsa, bu sansürü siz kendiniz bile duymayabilirsiniz. Gerekçeler de hiç olmadığı kadar çoğaldı: Din, siyaset, cinsellik, eşcinsellik, Atatürk/Cumhuriyet, bölücülük, ordu, millet, bayrak, terör vs. Bunlardan herhangi birinden birilerinin hoşuna gitmeyecek bir şekilde söz etme riski var ve ancak bir bitki bunlardan herhangi birisiyle ilgili bir düşünceyi kafasında taşımaz.

Rasim Emirosmanoğlu (MonoKL Yayınları): Henüz tehlikeli olabileceğini düşünüp vazgeçtiğimiz bir eserle karşı karşıya kalmadık. Ama gerek Ayrıntı Yayınları’nın gerekse Sel Yayınları’nın dâhil olmak zorunda kaldığı sansür davalarına yayıncılara destek olmak adına biz de bizzat katıldık yahut destek verdik. Yayıncıların bu devirde bu türden sansür davalarıyla karşı karşıya kalmalarının gerçekten büyük bir rezalet olduğunu düşünüyorum. Sansür davalarının sayısında artışlar olabilir, ancak bu davaların gerçek yayıncıları bezdirebileceğini düşünmüyorum. Biz bir kitabı yayınlarken onun yayın çizgimize uygun bir kitap olup olmadığına dikkat ediyoruz yalnızca. Eğer uygun bulmuşsak, hiçbir kaygı taşımadan o kitabı yayımlıyoruz ve bundan sonrasında da yayımlamaya devam edeceğiz.

monokl

  • Yayınevi sayısının günden güne artmasıyla Türkiyeli yazarlar da kendilerine yazdıklarını yayınlatmak için daha geniş imkânlar buluyor. Bu ülkede yayın yapan bir yayınevi olarak, yerli edebiyata bakışınız nedir? Kendinizi, Türkiye edebiyatının (öykü, roman veya şiir özelinde) neresinde görüyorsunuz? Yayın politikanızda Türkiye edebiyatına ne kadar yer açıyorsunuz?

 

Suat Duman (Alakarga Yayınları): Alakarga’nın kuruluş düşüncesinde yerli yazarlara öncelik vermek hep vardı. Yerli yazarlardan uzak duran bir yayınevinin yayın dünyamızın gelişmesine de bir katkı sağlayamayacağını düşünüyorum. Yerli, genç yazarlara kapılarımız sonuna kadar açık. Sadece önümüzdeki dönemde daha seçici davranacağımızı söyleyebilirim. Bugüne dek yayınladığımız kitapların büyük kısmı, yerli yazarların ilk kitaplarından oluşuyor. Bu kitapların da birçoğu önemli ödüllere değer görüldüler. Bu yönüyle Alakarga yerli öykü ve roman yayıncılığında üzerine düşeni yapmaktadır diyebilirim.

Kaya Tokmakçıoğlu (Aylak Adam Yayınları): Her şeyden önce Türkçenin gelişmesi açısından yerli edebiyatın desteklenmesi kaçınılmaz. Birçok yayınevinde olduğu gibi bize de çok sayıda yerli dosya başvurusu oluyor. Fazlasıyla titiz ve seçici davrandığımızı söyleyebilirim ki bugüne kadar yayımladığımız Türkçe eserlerin oranına bakıldığında ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır. Şiir, kesinlikle çok önemli bir türdür. Aylak Adam’ın kısa ve orta vadede şiir yayıncılığında olmayacağını söyleyebilirim. Bu başka bir mesainin konusu açıkçası. Benzer şekilde de başvuran dosyaların çoğunluğu öyküler toplamından oluştuğu için bugüne kadar fazla roman yayımlamadığımızı da bir kenara not edeyim.

Sedat Özgür (Lemur Kitap): Yayınevi olarak çeviri eserleri yayımlamak için yola çıktık. Fakat tamamen yerli yazarlara da kapımız kapalı değil. Hemen hemen her gün yerli yazarlardan dosyaları inceliyoruz. Bugüne kadar bizi tatmin edecek bir dosyayla karşılaşmadık. Eğer inandığımız bir dosyayla karşılaşırsak da yayımlamaya tereddüt etmeyiz.

Sinan Kılıç (Alef Yayınevi): Yeni, farklı ve kesinlikle “edebi” olan metinleri yayımlıyoruz. Neyin edebi neyin edebi olmadığına dair ölçütümüz bir izahat düzeyindedir: Yayınevimize gönderilen onlarca—piyasaya çıkan yüzlerce ve bazen de best-seller olan onlarca—metin arasında kendi yayımladığımız kitabın arkasında durabilmek. Ticari başarı kazanmak uğruna vasatlık üretimine katkıda bulunmamak, “edebi” metin arayışını sürdürmek.

Rasim Emirosmanoğlu (MonoKL Yayınları): Şimdiye kadar Türkçe edebî bir eser yayımlamadık ancak bu konuyla ilgili çalışmalarımız sürüyor. Elimize ulaşan metin dosyalarını titizlikle inceliyoruz. Özellikle 2016 yılının ikinci yarısı için değerlendirmeyi düşündüğümüz birkaç eser var.  MonoKL olarak Türkçe edebiyata bakış açımız, dünya edebiyatı kitaplarımız için geçerli olan yayınevi prensiplerinin aynılarıyla şekilleniyor. Çabamız, okurunu bulması gerektiğini düşündüğümüz kitapları yayın dünyasına kazandırmaktan yana.

_____________________________________________
* Bu soruşturma Mavi Yeşil Dergisi Kasım-Aralık 2015 tarihli 96.sayısında yayımlanmıştır.

my96

 


Yarası içinde öyküler: “Derdin İncinmesin”

derdin-incinmesin-

Mustafa Orman’ın ilk öykü kitabı Derdin İncinmesin, Everest Yayınları tarafından piyasaya sürüldü. Derdin İncinmesin, yazarın ilk kitabı… Yalnız bunun bir ilk kitap olduğunu bilmeyen okurların, öyküler aracılığıyla bu bilgiye varmaları epeyce zor olabilir. Çünkü kitaptaki öyküler, bir ilk kitap için pek de ‘acemi işi’ gibi durmuyor. Belli ki üzerinde düşünülmüş, kafa yorulmuş, ince elenip sık dokunulmuş öyküler bunlar.

“Kitabı eline alıp hiçbir zaman okuyamayacak olan anneme…” ithafıyla açılan kitap aslında daha en baştan derdini de belli ediyor gibi. Bu ülkede kimler, neden bu satırları okuyamıyor sorusunun cevabını aşağı yukarı hepimiz tahmin edebiliyoruzdur. Tıpkı Mustafa Orman’ın kitabı gibi, bu yazıyı da okuyamayacağını biliyoruz hatta o kimselerin. Yani aslında daha ilk sayfadaki ithaftan bile kitaptaki öykülerin derdini anlıyoruz biraz.

Derdin İncinmesin’de Mustafa Orman’ın en önemli meselelerinden biri devlet-halk ilişkisi. Devlet, çoğu zaman, bir otorite figürü olarak karşımıza çıkıyor öykülerde. Tokat atmayı seven, somurtkan, öfke dolu, dediğim dedik bir otorite bu. Tıpkı ataerkil toplumların “aile reisi” olan babalar gibi. Öyle ki Günlüğe Düşmüş Cenin öyküsünün ilk cümlesi bile bu ilişkiyi gösteriyor bize: “Baba dediğin nedir ki, ayaklı devlet…” Bu otorite ile hesaplaşmaya çalışan bireyin toplumdaki yerini, sadece bir “insan” olarak gerçekleştirmeye çalıştığı var oluş serüvenini ve ayakta kalmaya çabalamasını görüyoruz öykülerde. Sadece vasat bir bireycilik değil Mustafa Orman’ın yaptığı. Onun bireyi, yeri geliyor bir halkı temsil ediyor; yeri geliyor toplumun kendisi oluveriyor. Bu yüzden modern dünyanın kent hayatı içerisine sıkışmış bireylerini görmüyoruz öykülerde çoklukla. Kadrajı biraz daha sağa ve aşağıya çeviriyor Mustafa Orman ve görmezden gelinen ne varsa göstermeye çalışıyor okura.

Belli ki toplumda acı çekmiş, derdi olan, çilesi sırtında gezen birilerini anlatıyor Mustafa Orman bize. Devletin ellerinin hiç eksik olmadığı coğrafyaların öykülerinde, belki de bilerek o coğrafyaların ismini hiç zikretmiyor. Derdini, meselesini okurun gözüne sokmuyor. Bilge Karasu’nun Gece’sindeki kapalılık kadar olmasa da okuru yormadan alacakaranlık bir çizgide seriyor anlatacaklarını gözler önüne. Yani, aslında öykülerin meselesinin ne olduğu bilinse de yer yer kapalı bir anlatım kurarak aktarıyor söyleyeceklerini. Diş öyküsündeki mizahi dili sayesinde, devlet ile halk arasında kurduğu o garip köprünün gülümsenebilecek bir yönünü de gösteriyor okura Mustafa Orman. Bu yüzden öykülerdeki yarayı içinizde hissedebiliyor, yeri gelince bütün dertlere rağmen tebessüm edebiliyorsunuz öyküleri okurken. Bunun en önemli sebeplerinden biri de Mustafa Orman’ın o derdi gerçekten içinde taşıyor olması olabilir diye düşünüyorum.

Sosyokültürel aidiyet, özellikle toplumcu edebiyat yapan yazarlar için önemli bir dayanak noktası. Bir coğrafyaya, bir geleneğe, bir kültüre ait olmak; ona dair herhangi bir şey anlatırken de o anlatımın dokusunu daha sahici yapıyor bana kalırsa. Bu yüzden Mustafa Orman da hiçbir şeyi tesadüfen yazmıyor. Güvercini Bileğinden Öp öyküsünde geçen “Nerede duruyorsa, oraya benziyor insan.” cümlesi, mekân ile insanoğlu arasındaki bağı gösteren en net ve sert cümlelerden biri. Sanki bir yandan da Edip Cansever’e selam duruyor Mustafa Orman; Mendilimde Kan Sesleri’nde İnsan yaşadığı yere benzer / O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer” diyen Edip Cansever’e… Herkes gibi, onun da kendini ait hissettiği bu kültürel ve coğrafi arka plan, öykülerine de yansıyor ve böylece öyküler daha vurucu bir şekle bürünüyor, okura daha yakından temas ediyor. Bir dert ki içinde büyüyor insanın, bir yara ki kapanması mümkün olmuyor.

Kurduğu kendi has dil, yapaylıktan uzak anlatımı; başta da söylediğim gibi, üzerinde çalışılmış, kafa yorulmuş, aceleye getirilmemiş öyküler olması Derdin İncinmesin’deki öyküleri ve Mustafa Orman’ın öykücülüğünü özgün kılan etmenler. Birileri öldürülüyor, birileri yok sayılıyor, birileri itilip kakılıyor öykülerde. Alıp götürülenler ve geri gelmeyenler oluyor bir sayfada; başka bir sayfada her daim ölümü beklediği için cenaze matemine hiç ara vermeyen birisi… Öyküler zaman zaman altından kalkılamayacak bir hüzne dönüşüyor. Yumruk gibi oturuyor okurun boğazına. Son sayfada ise sanki bütün kitap boyunca sürdürdüğü ağır havayı dağıtmaya çalışırcasına güldürüyor bu sefer okuru. Hasılıkelam bir ilk kitap olması bağlamında, konumunun hakkını fazlasıyla veren öyküler var Derdin İncinmesin’de. Arka kapakta da belirtildiği gibi: “Umudu dürten, umutsuzluğu yatıştıran hikâyeler.”

_________________________________________
* Bu yazı 27 Mayıs 2016 tarihinde edebiyathaber.com sitesinde yayınlanmıştır. Eebiyat Haber üzerinden yazıyı görmek için BURAYI tıklayınız.