Kent İnsanının Yeni Haritası: Tekme Tokatlı Şehir Rehberi

 

Tekme Tokatlı Şehir Rehberi

Kent İnsanının Yeni Haritası: Tekme Tokatlı Şehir Rehberi *

Mevsim Yenice’yi 2015’te aldığı altKitap öykü ödülünden ve iki yıl üst üste farklı dosyalarla katıldığı ve ikisinde de dikkate değer görüldüğü Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nden tanıyor olabilirsiniz. Ödülleri bir kenara bırakırsak –ki benim için bir şey ifade etmiyorlar- özellikle son zamanlarda farklı dergilerde sık sık öyküleri yayımlanan bir isim Mevsim Yenice. Bu anlamda bakarsak öyküde oldukça üretken ve kendini yenilemeye çalışan bir isim olduğunu söyleyebiliriz onun. Bu üretkenliği nihayet edebiyat dergilerinin sınırlarını aşarak kitaplaştı. İlk öykü kitabı “Tekme Tokatlı Şehir Rehberi” yakın zamanda Everest Yayınları’ndan çıktı.

Tekme Tokatlı Şehir Rehberi toplamda on bir öyküden oluşuyor. Bir ilk kitap için ideal sayılabilecek bir sayı. İlk kitaplar her zaman bir riski de beraberinde taşır maalesef. Hele de ismi çok fazla bilinmeyen bir yazarsa kitabı çıkan, okurun öykülere temkinli yaklaşması ve daha ikinci öyküden kitabı bir kenara bırakması zaman zaman muhtemel olabiliyor. Mevsim’in avantajı, isminin sık sık öykü dergilerinde görünmesi. Ama ne yazık ki edebiyat dergilerine sınırlı sayıda ilgi duyan bir okur kitlesi var Türkiye’de ve belki pek çok başka genç öykücü gibi Mevsim’in de gözden kaçmış olması muhtemel. Her neyse… Bu mesele belki bir başka yazının konusu olabilir. Mevsim’in kitabına dönersek, belki en sonda söylenmesi gerekeni en başta söyleyeceğim, mutlaka zaman ayırılması ve şans verilmesi gereken bir kitap Tekme Tokatlı Şehir Rehberi. Hatta bir adım ileriye gidip, bir ilk kitap için gayet başarılı ve iddialı olduğunu söyleyebilirim.

Mevsim’in öykülerini genel çerçevede tanımlamak gerekseydi herhalde onlara ‘kentli öyküler’ derdim. Kentli öyküler çünkü gerek öykülerin yapısal bütünlüğü gerekse karakterlerin kurgusal dünyası son derece modern bir çizgide. ‘Kalabalıklar içerisinde yalnız bireylerin hikayeleri’ gibi klişe bir tanıma kaçmak istemem ama yine de Mevsim’in öykülerinde sık sık bu modern birey tipine denk gelmek mümkün. İşte, bu modern dünyanın içerisindeki bireylerin birbirleriyle ilişkilerinin büyük ölçüde kent dili ile kurulduğu bir atmosferi var öykülerin. Bu ilişkiler kimi zaman dede-torun, kimi zaman karı-koca, kimi zaman baba-oğul, kimi zamansa arkadaş ilişkileri oluyor. Dikkatimi çeken ana noktalardan birisi, öykülerin temel kurgusunda iki ana karakter olduğu ve hikayelerin büyük ölçüde bu iki ana karakter üzerinden şekillendiği yönünde. Hikayelerde başka karakterler de yok değil tabi ki ancak öykülerin genel çerçevede lokomotifini oluşturan bu ikili ilişkiler oluyor. Zaman zaman tekrara kaçıyormuş gibi görünse de öykülerdeki karakterlerin değişkenliği hem kurguya hem de dile yansıyor ve metin, tekrara kaçıyormuş yanılgısından hemen kurtarıyor okuru.

Mevsim’in öykülerinin bir başka dikkat çekici noktası da diyalog. Uzun bir süredir Türkçe öyküde diyalog probleminin olup olmadığı bazı eleştirmenlerce konuşulmuştur. Öyküde illa da diyalog olmalı mı meselesi bu problemin ana vurgusu olarak bir köşede kalsın. Mevsim’in öykülerinde ise diyaloglara sık sık denk geliyoruz. Bu da okuru düz bir anlatının içinde hapsolmaktan kurtarıyor muhakkak. Diyalogların kuruluş biçimi ise son derece akıcı. Okuru yormayan, zihni tırmalamayan ve karakterlerin ruh hallerine çoğu zaman son derece uygun bir üslupla verilen bu diyaloglar öykülerin çıtasını bir tık yukarıya taşıyor bana kalırsa. Üslubun temel öğesi ise tabi ki sadece diyaloglar değil. Tadında ve aşırıya kaçmayan betimlemeler öyküleri zenginleştiriyor. Öykü gibi dar alanda kısa paslaşmayı zorunlu kılan bir türde betimlemenin dozunu tutturmak pek de kolay değildir diye düşünüyorum. Mevsim’in öyküleri ise büyük ölçüde bu dozu tutturuyor. Belki zaman zaman betimlemelerin zayıf kaldığı, anlatımın az da olsa sekteye uğradığı noktalar olduğu düşünülebilir ancak bu durum metnin genel bütünlüğüne zarar vermiyor ve akıcı üslubun da etkisiyle bir çırpıda öykünün son cümlesinde buluyor okur kendisini.

Baştan beri akıcı olduğunu vurguladığım Tekme Tokatlı Şehir Rehberi’nin üslubuna yalın bir dil de eşlik ediyor. Belki de bu yalın dil sayesinde diyaloglar daha sağlam, karakterler daha dik ve kurgu daha net duruyor. Gereksiz ayrıntılarla boğulmayan öyküler sadece kendi meselesine odaklanıyor. Başta da söylediğim gibi bu mesele büyük ölçüde modern insanının hikayesi. Olabildiğince yalın bir dille kurulan bu hikayelerin en güzel yanlarından biri ise yine aşırıya kaçmayan, okuru yormayan bir humora sahip olması. Belki son derece kişisel bir yorum olacak ama eklemem gerek; özellikle son birkaç yılda genç öykücülerin bazılarında, belki birtakım çevrelerde, ortaya çıkan vıcık vıcık bir mizah anlayışı var. Öyküde komiklik yapmak, sırf komik olsun diye gereksiz dil oyunlarına başvurmak başka bir şeydir; anlattığın hikayenin kendi içerisinde komik olması ise başka bir şey. Örneğin Mevsim’in Açık Arttırma adlı öyküsü, “Rahmetli dedem kendini Freud sanırdı.” cümlesi ile başlıyor ve kendini Freud sanan bu adamla torunu arasında geçen trajikomik hikaye anlatılıyor. Bu öykü aslında büyük bir komikliğin üzerine kurulmuş değil ama yazar zaman zaman dede ile torun arasında geçen hikayeyi öyle trajik anlatıyor ki okurun bu acıklı duruma gülümsemesi içten bile olmuyor. Öykünün bir yerinde dedesi için “İnsan bunamamak için, elden ayaktan düşmemek için kendini tutar mı? Dedem tuttu. Gözlerimle gördüm.” diyen Ahmetcan’ın bu cümlesi, bahsettiğim ‘dozunda mizah’ın rengini gösteren örneklerden sadece biri belki de.

Uzatmayalım. Gözden kaçırma ihtimalimin olduğu pek çok nokta ile birlikte Mevsim Yenice’nin Tekme Tokatlı Şehir Rehberi adlı ilk öykü kitabı, üzerinde epeyce çalışılmış bir ilk kitap izlenimi veriyor. Umuyorum ki hak ettiği değeri görür. Gerek özellikle üzerinde durduğum diyalog zenginliği, gerek dozu iyi ayarlanmış betimlemeler ve humor ile birleşen akıcı anlatımı, Mevsim’in öykülerini ortalama öykü çizgisinin üzerine taşıyor bana kalırsa ve çok da yabancısı olmadığımız modern kent insanının yaşamından başka başka ve şahsına münhasır kesitler sunuyor okura. Gerisi ilk kitaplardan korkmayan cesur okurlara kalmış…

____________________________
* Bu yazı, 13 Nisan 2017 tarihli Star Gazetesi’nin kitap eki olan Star Kitap‘ta yayımlanmıştır. Yazının gazetede (bir hayli kısaltılarak) yayımlanan hali aşağıdaki gibidir.

Tekme Tokatlı Star 1Tekme Tokatlı Star 2

 


Alıntı Defterim: Albert Einstein – Dünyamıza Bakış

Albert_Einstein

Bana öyle geliyor ki, toplumun sınıfları arasındaki ayrılıklar haksız ve yersizdir; bu ayrılıklar, aslında, zorbalığa dayanmaktadır. Ayrıca şuna da inanıyorum ki, sade ve kendi halinde bir yaşayış, beden ve kafa bakımından herkes için daha iyidir.

*

İnsanın filozofik anlamdaki özgürlüğüne hiç de inanmıyorum.

*

Schopenhauer’in «Bir insan istediğini yapar ama, istediğini istiyemez» sözü ta gençliğimde içime işlemiş ve gerek kendi hayatımdaki gerek başkalarının hayatındaki sıkıntılar karşısında sürekli bir avunma, tükenmez bir sabır ve hoşgörü kaynağı olmuştur. Bu düşünce, insanın kolayca elini kolunu bağlayan sorumluluk duygusunu yumuşatır, gerek kendimizi gerek başkalarını gereğinden çok ciddiye almamızı önler; humur’a (gülen düşünceye ) yer veren bir hayat görüşüne götürür bizi.

*

[…] rahatlık ve mutluluğa, hiç bir zaman birer amaç gözüyle bakmadım.

*

Yolumu aydınlatan, bana durmadan yaşama sevinci ve cesareti veren ülküler, İYİLİK, GÜZELLİK ve DOĞRULUK olmuştur.

*

Ben tek başına düşünen bir insanım, dar anlamıyla hiç bir zaman bütün yüreğimle ne devlete bağlı kalmışımdır, ne ana yurda, ne dostlar çevresine, ne de aileye.

*

Herkes saygı görmeli ama, hiç kimseye tapılmamalıdır.

*

Hayatın sırlarıyla karşı karşıya gelmek, korku ile de karışarak dinleri yaratmıştır. Ulaşamayacağımız bir şeylerin var olduğunu bilmek, ancak en ilkel bir biçimde anlayabileceğimiz en derin aklın ve en parlak güzelliğin belirtilerini görmek, bu bilgi ve bu gerçek dindarlığın tâ kendisidir, işte bu anlamda, ve yalnız bu anlamda, derinden dindar olan insanlara katılıyorum. Kendi yarattıklarını cezalandıran ya da ödüllendiren, biz insanlarınkine benzer istekleri olan bir Tanrıyı benim aklım almaz.

*

Bir insanın gerçek değeri, her şeyden önce, kendinden kurtulmayı, ne ölçüde ve ne yolda başardığına bakılarak anlaşılır.

*

[…] ilkel insanda dinsel düşünceleri yaratan korkudur her şeyden önce: Açlık korkusu, vahşi hayvan, hastalık, ölüm korkusu. Varlığın o döneminde, olayların nedenleri arasındaki ilişkileri anlamaya gücü yetmeyen insan kafası az çok bize benzer varlıklar uydurmuş ve korkuları olayları onların isteklerine ve eylemlerine bağlamıştır.

*

Hiç bir belli Tanrı düşüncesine ve hiç bir Tanrıbilime götürmeyen kozmik din duygusu insandan insana nasıl geçebilir? Bence bu duyguyu, ona yatkın olanlarda uyandırmak ve diri tutmak, sanatla bilimin en önemli görevidir.

*

İnsan bütün öbür canlılar gibi yaradılıştan gevşektir. Onu uyaran, dürtükliyen olmazsa, hemen hiç düşünmez, törelerine ve alışkanlıklarına uyarak bir otomat gibi yaşar.

*

Zamanımızın bu yargısı bir yana, ödevimiz ulu ve dayanıklı varlıklarımız arasında hayata değer veren ne varsa onları korumak ve çocuklarımıza atalarımızdan aldığımız kültür mirasını daha arı ve daha zengin olarak aktarmaktır.

*

[…] teknoloji, ya da uygulamalı bilim, insanlığı son derece ciddi bir takım sorunlarla karşı karşıya getirmiştir, insanlığın yaşaması, bu sorunların yararlı bir yoldan çözümlenmesine bağlıdır. Yapılacak şey, yeni bir takım toplumsal kurumlar ve gelenekler yaratmaktır. Öyle kurumlar ki, onlar olmadıkça, yeni âletler, ister istemez insanlığın başına belâların en büyüğünü açabilir.

*

Citizen-Einstein 1940

Albert Einstein 1940’da ABD vatandaşlığını resmen kabul ederken.

Yeryüzündeki koşulların düzelmesi salt bilimsel buluşlardan çok insan geleneklerinin ve ülkülerinin gerçekleşmesine bağlıdır. Ahlâklı bir yaşama düzeninin gelişmesi bakımından Konfüçyüs’ün, Buddha’nın, İsa’nın ve Gandhi’nin yaptıkları, bilimin, herhangi bir zamanda yapabileceğinden çok daha önemlidir bence.

*

Yaşantılarımıza, çabalarımıza bakarsak, neredeyse bütün davranışlarımızın, isteklerimizin, başka insanların varlığıyla bağlı olduğunu görürüz. Bütün tabiatımızın, toplumsal hayvanlara benzediğini anlarız. Başkalarının yetiştirdiğini yiyip, başkalarının diktiğini giyip, başkalarının yaptığı evlerde oturuyoruz. Bilgimizin ve inançlarımızın büyük bir kısmı, bize başkalarının yarattığı bir dil aracılığıyla gene başkaları tarafından verilmiştir. Dil olmasaydı, akıl gücümüz, gelişmiş hayvanlarla kıyaslandığında çok düşük kalırdı; bu yüzden şunu kabul edelim ki, hayvanlara karşı üstünlüğümüzü bir toplum içinde yaşamamıza borçluyuz. Birey doğumundan beri tekbaşına bırakılırsa, duyularında ve duygularında aklımızın alamayacağı kadar ilkel ve hayvanımsı kalır. Birey ne ise odur, varlığından gelme büyük bir erdemliği yoktur onun, besbelli. Maddi ve mânevi varlığı beşikten mezara giden büyük bir insan toplumunun bir parçasıdır o.

*

Koyun sürüsü gibi kitleler, iki hafta içinde gazeteler tarafından öylesine bir heyecan ve telâşa düşürülebilirler ki, bu insanlar başta bulunan bu işlerle ilgili bir kaç partinin değersiz amaçları uğruna ölmek ve öldürmek için üniformaları geçiriverirler sırtlarına.

*

İnsana yiyecek içeceğini, giyeceğini, oturacağı yeri, çalışma araçlarını, konuştuğu dili, düşünce biçimlerini ve, büyük ölçüde, özünü sağlayan «toplum»dur. İnsanın hayatı, şu küçük «toplum» sözcüğünün arkasında saklı olan geçmişteki ve bugünkü milyonlarca insanın çabası ve yeteneğiyle yaşanır duruma gelmiştir.

*

İnsan, kendini topluma adayarak, kısa ve tehlikelerle dolu hayatta bir anlam bulabilir ancak.

*

Ahlakdışı bir eylemin ne olduğunu kişinin bireysel yargısı ve vicdanı belirler.

*

Uzun süren hayatım boyunca bütün gücümle elle tutulabilir gerçekliğin yapısını anlamaya çalıştım. İnsanların daha varlıklı olmaları yolunda, haksızlığa ve baskıya karşı, ya da geleneksel insan bağlarının düzelmesi için düzenli bir çaba göstermedim. Yaptığım sadece şuydu: Uzun aralıklarla, susmanın bir suçu paylaşmak ya da yüklenmek olacağı toplumsal çıkmazlar ve mutsuzluklar karşısında açıkça ne düşündüğümü bildirdim.

*

Amerikalıların toplumsal görüşünde karanlık bir nokta var. Eşitlik duyguları ve insan onuruna olan saygıları, özel olarak beyaz renkli insanlarla sınırlanmıştır. Bu sonuncuların bazılarına karşı bir takım ön yargıları bile var. Bir yahudi olarak bunların tamamiyle farkındayım. Ama, bunlar «beyaz» ların kara renkli kendi yurttaşlarına, özellikle Zencilere karşı olan tutumları yanında önemsiz kalmaktadır. Kendimi bir Amerikalı saydığım ölçüde bu durum üzüntümü arttırıyor. Düşüncemi apaçık söyleyerek suç ortaklığı duygusundan kurtulabilirim ancak.

*

İnsanın yaptığını başkalarına beğendirme isteği toplumun bağlayıcı güçlerinin en önemlilerinden biridir. Ancak, bir duygular karmaşığı olan bu isteğin içinde yapıcı ve yıkıcı güçler içi içe girmiştir. Beğenilme, görülme isteği sağlam, temiz bir itkidir, ama başkasından, okul arkadaşından daha iyi, daha güçlü, daha akıllı olarak tanınmak isteği insanı kolayca aşırı bir benciliğe düşürebilir, ki bu da hem kendisine hem de topluluğa zararlı olabilir.

*

Eğitim, okulda öğrenilen herşeyi unuttuktan sonra geriye kalan şeydir.

*

Okullar genç insanlara eleştirsel bir kafa ve toplum bilincine varmış bir tutum verebiliyorlarsa, gerekeni yapmış olurlar.

*

dunyanin-en-buyuk-bilim-insanlarindan-olan-albert-einstein-hakkinda-daha-once-duymadiginiz-15-bilgi-a607c1

The Sun, 18 Nisan 1955 tarihli sayısında Einstein’ın ölümüne bu şekilde yer verdi.

[…] her yurttaşın, ülkesindeki anayasa haklarım savunma konusundaki sorumluluğu eşit ölçüdedir. En geniş anlamı ile «aydın»ın ise daha büyük bir sorumluluğu vardır, çünkü belli bir eğitim görmüş olması yüzünden aydının kamu oyunu etkilemesi daha kolaydır. Bu da bizi zorba bir yönetime sürüklemek isteyenlerin aydınları ürkütmek ve susturmak için neden bu kadar çırpındıklarını açıklıyor.

*

İnsana bir uzmanlık öğretmek yetmez. Bununla insan, doğrusunu isterseniz, işe yarar bir makine olur ama, tam, eksiksiz bir kişilik kazanamaz. Elde edilmeye değer bir şeye coşkunlukla yönelmesi gerekir onun. Bir güzellik ve ahlâkça iyilik duygusu edinmelidir. Yoksa, insan uzmanca bilgileriyle, dengeli bir biçimde gelişmiş bir insandan çok, iyi eğitilmiş bir köpeğe benzer. Komşusu ve topluluk karşısında bir tutumu olabilmesi için, insanların dürtülerini, özlemlerini ve acılarını anlamaya çalışması gerekir.

*

[…] her çağın insanı kendisi için «doğru» olanı bulmaya çalışmak zorundadır…

*

Dindar barışsever dedikleri insanlardan değilim. Üstelik, kılını bile kıpırdatmadan kesilip biçilmektense savaşmayı daha doğru buluyorum. Hitler Almanya’sında da tutulacak tek yol buydu. Tek yanlı bir silâhsızlanmayı da savunmuyorum. Benim önerdiğim yol uluslarüstü bir denetlemeye dayanan silâhlı barış düşüncesidir.

*

Her hükümet özü bakımından bir kötülük taşır kendinde. Yani soysuzlaşarak zorbalığa kaymaya elverişlidir.

*

Yılların ağırlığı ile beli bükülen birine, ne de olsa, bir kurtuluş gibi gelecektir ölüm; yaşlandığım, ölümü artık ödenmesi gereken eski bir borç olarak gördüğüm için derinden duyuyorum bunu. Ama gene de bu ödeşmeyi geciktirmek için elinden geleni yapıyor insan. Doğanın bizimle oynadığı oyun böyle işte.

dünyamıza bakış


Karısını Şapka Sanan Adam Giderken

Oliver Sacks

Oliver Sacks, belki de hepimizin en çok bildiği kitabıyla tanındı önce: Karısını Şapka Sanan Adam. Lise yıllarımda bir arkadaşımın, Sacks’ın “Sesleri Görmek” kitabını, biraz da adından etkilenerek aldığını ve sonrasında büyük bir hayal kırıklığı ve şaşkınlık yaşadığını hatırlıyorum. Sanırım ben de lise yıllarımda okudum Karısını Şapka Sanan Adam’ı. Yer yer heyecanlandığım bir kitap olmuştu çünkü Sacks’ın temel meselesi zihinle, insan beyniyle ilgiliydi. Zihnimiz var olduğu sürece gerçek varlığımızın sürdüğünü düşünürsek, Sacks’a neden ilgi duyduğum anlaşılabilir gibi geliyor bana. Hâlâ yazdığım bazı öykülerde bellek meselesini bir şekilde sıcak tutuyor olmamın sebebi de yine aynıdır muhtemelen.

Yapı Kredi Yayınları, yazarın ölmeden hemen önce kaleme aldığı dört metni birleştirip sürdü piyasaya: Benim Periyodik Tablom. İçindeki fotoğrafları, ara başlıkları ve önsözü saymazsak sanırım 20-25 sayfalık bir metin çıkar ortaya. Ancak bu metinlerin önemi kısalığı ya da uzunluğunda değil, Oliver Sacks’ın, bir bilim adamının, ölmeden hemen önce metinleri kaleme alması. Bu neden önemli? Çünkü Sacks, sıradan insanlar gibi (sıradan insan da kim?) bakmıyor ölüme. Öleceğinin, ne kadar zamanının kaldığının, tedavisinin artık mümkün olmadığının ve son aylarını nasıl geçirmesi gerektiğinin son derece farkında. Bu kısacık metinler, Sacks’ın ölümle yüzleşmesi aslında biraz da. Öyle olmasaydı seksen yaşında bir adamın, “Seksen! İnanılır gibi değil. Çoğu zaman hayatın daha yeni başlamak üzere olduğunu hissediyorum,” cümlesini yorumlamak epeyce zor olabilirdi. Birkaç satır sonra kurduğu bir başka cümle de Sacks’ın, ölümün ne derece farkında olduğunun da göstergesi aslında: “Boşa harcadığım (ve halen harcamakta olduğum) onca zamana üzülüyorum. […] Hayatımı tamamlamaya çalışmam gerektiğini hissediyorum, ‘bir hayatı tamamlamak’ ne demekse artık.”

benim-peridoyik-tablom

Freud’dan esinle ele aldığı iki kavramın sürekli altını çiziyor Sacks: Sevmek ve çalışmak. Öyle bir çalışma tutkusu ki ondaki, ölüm anında bile masa başında olmak istiyor: “Ölüm, vakti geldiğinde, umarım beni çalışma esnasında bulur.” 

Sekseninci yaşına geldiğinde, geriye baktığında yaşadıklarını şükranla hatırlıyor Oliver Sacks. Yazdığı kitaplar, edindiği dostlar, hastaları, yani hayatının bütün bir birikimi, onun nazarında büyük birer kazanım. Bu yüzden ölümden sonraya inanmasa da ölüme gülerek gidiyor. Tek istediği, daha doğrusu umduğu, ölümünden sonra da kitaplarıyla ve çalışmalarıyla başkaları tarafından hatırlanmak ve başkalarına faydalı olmayı sürdürmek. Dünyayla ve insanlarla kurduğu bağı da bu çerçevede değerlendiriyor Sacks. Gözüm arkada değil derken neler yaşadığının farkında ve geleceğe dair olan inancını ölüme giderken bile taşımaya devam ediyor. Son cümlesinde bile insan olmanın ne denli büyük bir hediye olduğunu hatırlıyor ve bir ömrü dolu dolu yaşamanın da tabi: “Her şeyden önemlisi, bu güzelim gezegende duyarlı bir varlık, düşünen bir hayvan olarak bulundum ve bu başlı başına müthiş bir ayrıcalık ve serüvendi.”

Ölümünün üzerinden henüz iki yıl bile geçmedi. Ama belli ki yazdıklarıyla yaşamaya devam edecek Oliver Sacks, tam da umduğu gibi. Ve bizim, ondan öğreneceğimiz pek çok şey olabilir hâlâ. Sevmek, çalışmak ve en önemlisi insanca yaşamak gibi.


2016’dan Aklımda Kalan Şeyler

Geçen yılın son günü olan 31 Aralık 2015’te de buna benzer bir liste yapmış ve 2015 yılından aklımda kalan birkaç şeyi not almıştım buralara. Geçen yılın listesine ulaşmak isterseniz tam olarak ŞURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz. Bu yıl da benzer bir liste yapayım, hem 2016’nın tüm memlekete sirayet eden o karanlık ruhundan ziyade aklımda kalan güzel şeyleri paylaşayım, hem de kendimce bir “geleneksel liste” modu oluşturayım dedim. Bu arada bunlar yine benim 2016 içerisinde karşılaştığım şeyler. Tamamının yayın yılı 2016 olmayabilir. Onu söylemiş olayım bir daha. Her neyse… Bakalım bu yıl neler kalmış aklımda. Bu satırları yazarken gerçekten aklımda neler kaldığını hatırlamıyorum desem…

1-Öykü:
2016’da sanki bir önceki yıla göre daha az öykü yazıldı, daha az öykü kitabı çıktı gibime geldi. Ne kadar doğru bilemiyorum tabi ki. Belki de ben eskisi kadar iyi takip edemiyorum. Bu yıl da yine epeyce öykü okudum aslında. Bazıları ne yazık ki henüz kitabını çıkaramamış öykücülerin öyküleri. Gerçekten dergilerde iyi öyküler var, takip etmeye çalışın derim. Benim öykü dünyasından aklımda kalan dört öykü kitabı (yerli) şöyle oldu: Banu Özyürek – “Bir Günü Bitirme Sanatı” (Raskol’un Baltası), Ferhat Özkan – “Yoksunlar” (YKY), Güray Süngü – “Vicdan Sızlar” (İz), Mustafa Orman – “Derdin İncinmesin” (Everest).

desktop2

Dört öykücünün de temel ortak noktası, farklı farklı da olsa bir meseleleri olması.

Hepsinden tek tek bahsedip laf kalabalığı yapmak ve yazıyı sonsuza uzayan bir köprü gibi uzatmak istemiyorum ama hepsinin bence ortak bir yanı var bu kitapların. Her şeyden önce benim çok önemsediğim bir şey: Öykülerin, anlattıkları hikayenin bir meselesi var. Hepsi kendine bir dert edinmiş. Bunlar farklı farklı dertler olmasına rağmen, dili kullanma biçimlerinin özgünlüğü, bir bakıma kendi öykü geleneklerini kurduklarının da göstergesi. Aşırıya kaçmayan, çok ince bir mizah da bu öykü kitaplarının önemli ortak noktalarından biri. Okurun gözüne sokmadıkları konularla, gereksiz laf kalabalığı ve betimlemelerle bir yığıntı oluşturmamalarıyla ve komik olmaya çalışmayan hallerine rağmen zaman zaman tebessüm ettirebilmeleriyle bu dört öykü kitabı sanırım en çok aklımda kalan kitaplar oldu. Bu arada artık beğenmediğim öykü kitaplarını yarıda bırakıyorum. Zamanım yok. Bu yıl epeyce öykü kitabı yarıda bıraktım sanırım. Onları buraya yazmıyorum tabi.

Bu arada Ferhat Özkan ile yaptığım ve Öykülem’de çıkan bir röportaja ŞURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz. Mustafa Orman’la yaptığım ve K24’te yayınlanan bir başka röportaja da yine ŞURADAN ulaşmanız mümkün.

2-Roman:
Evet, gerçekten artık çok fazla roman okumuyorum sanırım. Bu yıl, daha önce okumadığım iki usta isim ile tanıştım ve tadı damağımda kalan iki roman okudum. Biri, Luigi Pirandello -“Biri, Hiçbiri Binlercesi” (Alfa) ve diğeri Péter Esterházy –  “Basit Bir Hikaye Virgül Yüz Sayfa” (Everest).

2016-romanlar

İyi metinler, popüler edebiyat ürünleri arasında kaybolup gidiyor. Bu iki roman da o kaybolma ihtimali olan kitaplardan. Kaybolmadan okuyun..

Pirandello bir klasik. Ben çok geç okudum ve bu kadar geç kalışıma üzüldüm açıkçası. Son derece akıcı dili ve adeta insana kendi varlığını yine kendisi üzerinden bir okuma sunma denemesi ile Biri, Hiçbiri, Binlercesi beni son derece etkileyen bir roman oldu. Romandan altını çizdiğim birkaç satırı twitterda paylaşmıştım. ŞURAYA TIKLAYARAK birkaç pasaj okumanız mümkün olacak romandan. Esterházy, yakın zamanda (Temmuz 2016) ölen bir yazar. Uzun zamandır yine Everest’ten çıkan bir başka kitabını elimde tutuyorum ama okumaya fırsatım olmadı. Bu roman her şeyden önce teknik olarak çok başarılı. Kurguya getirdiği bakış açısı, romanın çıtasını yükseltmeye yetmiş aslında. Maddeler halinde yazılan roman, sağır bir aktarıcı tarafından etrafında olan bitenin bize gösterilmesiyle ilerliyor. Maddeyi ve metafiziği de zaman zaman sorgulatan roman, gerek anlatım biçimi gerekse anlattığı şey itibariyle zaman ayırmaya değer.

3-Biyografi:
Geçen yıl koymadığım bir başlığa bu yıl yer vermek istedim. Çünkü çok sağlam iki ismin otobiyografisini okudum. Bunlardan birisi zaten önceki yıllarda okumaya başladığım ve 2016 yazında beşlemenin son kitabının da piyasaya çıkmasıyla tamamladığım Thomas Bernhard’ın otobiyografi serisi. Serinin son kitabı “Çocuk” (Sel). Bir diğer kitap ise G. Papini’den “Bitik Adam” (MonoKL).

otobiypgrafi-2016_

Thomas Bernhard’ın otobiyografi serisi toplamda beş kitaptan oluşuyor. Yeni baskıları Sel Yayınları tarafından çıktı. Bitik Adam, MonoKL Edebiyat’ın bastığı en iyi kitaplardan biri.

Bernhard’ın çocukluğundan başlayıp hayatını anlattığı ve sonrasında yine başladığı yere döndüğü yaşam hikayesi, onun diğer metinlerine ışık tutması bakımından da önemli bana kalırsa. Bernhard’ın huysuzluğu, huzursuzluğu, öfkesi, kırgınlığı ve hayata karşı hissettiği her şey bu satırlar arasında var.  Papini, öyküleri ile önemli takipçiler edinmiş kült bir yazar. Hatta İtalyan edebiyatının en önemli isimlerinden biri bile sayılabilir. Onun hayatı, Bernhard’a göre zaman zaman daha dışa açık, çeşitli siyasi hareketlerin peşinden koşma şeklinde devam etmiş. Ama nihayetinde yaşlılık zamanlarında döndüğü yer, kendini sorgulaması ve acaba bunca yaşadığım boşuna mıydı gibi bir fikir etrafında kafasındaki onlarca soruyu kağıda dökmesi olmuş. Bernhard’ın bendeki yeri ayrı. Ama Papini’nin hayat hikayesi de kesinlikle ufuk açacak ayrıntılar taşıyor.

4- Film:
Bu yıl epeyce film izledim sanırım. Çoğu harika filmlerdi. Twitter üzerinden zaman zaman izlediğim filmleri hem kendime not olsun hem de belki birileri izler beğenir diye paylaşıyorum. Konularını falan yazıp tadını kaçırmayayım, belki burayı da görüp izleyenler olur. Afişlerini şöylece bırakıp geçeceğim o yüzden 2016’da izlediğim üç filmin. Üçü de başka başka güzellikte filmlerdi.

“American Pastoral”, P. Roth’un aynı adlı eserinden perdeye aktarılmış. Son derece çarpıcı bir film. Mikro düzeyde bir aile çatışması anlatılırken, büyük resimde Amerika tarihinden önemli bir kesit sunuluyor. “Chant D’Hiver” bu yıl izlediğim en sıra dışı filmlerden biriydi. Teknik olarak epeyce beğendiğim bu filmin tanıtım metninde şiirsel bir sosyopolitik taşlama olduğu yazılı. Bu tanımı sonuna kadar hak ediyor sanırım. “Rams”, İzlanda’nın soğuğu ekranda akıp giderken içinizi ısıtacak bir film. Afişte gördüğünüz üzere bu filmin en önemli karakterlerini koyunlar oluşturuyor. Bir yandan da bir abi-kardeş çatışması var. İskandinav sinemasını sevenler için ilaç gibi bir film desem yeridir.

5-Tiyatro Oyunu:
jokonun_dogum_gunuTam da 2016 doğru düzgün oyun izleyemeden geçti gitti dediğim bir anda, Aralık ayının son günlerinde Joko’nun Doğum Günü imdada yetişti. Sadece 2016 yılı için değil, kendi kişisel tiyatro seyir tarihim içinde de izlediğim en iyi oyunlardan birisi. Oyunda ne mi var? Sınıf çatışması var. Seçkinler-halk çatışması var. Yabancılaşma var. Bütün cast harika ama ben Joko rolündeki Tolga İskit’e özellikle bayıldım. Yolcu Tiyatro harika bir iş çıkarmış doğrusu. Bu oyun muhtemelen önümüzdeki zamanlarda da oynamaya devam edecektir. Algınızı allak bullak eden, oyuncuların üst düzey performans sergilediği bu oyunu bir şekilde izlemenizi mutlaka tavsiye ediyorum. Sabit bir yerleri olmadığı için geziyorlar. Ben Oyun Atölyesi’nde (Kadıköy) izledim. Başka yerlerde de denk gelmeniz mümkün. Joko’yu mutlaka tanıyın. Tabi hala tanıyacak bir Joko kalmışsa…

6-Müzik:
Yeni albümler dinlemeyi, yeni gruplar keşfetmeyi çok seviyorum. Gençliğimden beri öyle aman aman metalci bir çocuk olmadım. Kafam almadı galiba, niye bilmem. Ama Metallica’yı bir başka sevdim. Dinledim. Yıllar önce (2008 miydi?) Türkiye konserlerinde çok eğlenmiştik. Millet, bitti artık bu adamlar, dedikçe Metallica harika albümler yapmaya devam ediyor. Aslında bu yılın müzik kategorisine herhangi başka bir albüm de koyabilirdim ama Metallica geldi mertlik bozuldu! Onlar varken, gönlüm başka albüm paylaşmaya elvermez. 2016’nın albümü benim için Metallica’dan “Hardwired… to Self-Desturct” oldu. Harika bir albümle yine karşımızdalar. Albümden en sevdiğim parçalar, şimdilik, Atlas Rise ve Now That We’re Dead. Bence yaşayan en iyi, en baba grup Metallica. Çok uzun süre dinleyince kafam şişse de seviyorum onları. Sert bir şeyler sevenler mutlaka dinlesin derim.
hardwired-to-self-desturct

________________________________________________

2016 maalesef epeyce yordu bizi memleket olarak. Üzüldük, ağladık, çoğu zaman başka şeylerle ilgilenemeyecek kadar yoğun geçti gündem. Zamana inanan birisi değilim ama belki 2017 daha iyi gelir, ne bileyim. Umut işte.

Bu arada ben bu sene epeyce güzel maçlar izledim. İçerde Manchester United ve Galatasaray’ı yendiğimiz maçlar harikaydı. Baskette de yine iyiyiz. Onun dışında beni azıcık tanıyanlar biliyor zaten super hero takıntımı. Bu yıl Flash, Arrow ve Legends of Tomorrow dizilerine epeyce mesai harcadım. Bak, geçen seneye kıyasla kahveye gidip okey, batak masalarında pek dirsek çürütemedim. Mutsuzum. Bu yıl telafi ederim ama. Bu arada tezi hala bitiremedim ama artık uzatmalar geldi çattı, o yüzden inşallah bu yıl bitecek.

Her neyse. 2016 listemde olan birtakım şeyleri yazmadan geçmeyeyim dedim. Umarım birilerinin ilgisini çeker. Sizin de, ya abi şunu izledin mi, şunu okudun mu, dediğiniz şeyler olursa yoruma yazabilir, maille ulaşabilirsiniz. Paylaşarak çoğaltalım.

2017 mutlu, sağlıklı, huzurlu geçsin. Her şeyden önemlisi çocuklar gülsün. Dünya çocuklar gülecek kadar güzel bir yer olursa, hepimiz güleriz zaten ne de olsa.


Ferhat Özkan’la “Yoksunlar” Üzerine Söyleşi

ferhat-ozkan

FERHAT ÖZKAN’LA “YOKSUNLAR” ÜZERİNE SÖYLEŞİ *

Yoksunlar’a Dostoyevski’den yaptığınız bir alıntı ile başlıyorsunuz. “… Tuhaf tuhaf düşünceler doldurmuş kafamın içini, sanki onlar da ağrıyorlar.” cümlesini duyuyoruz Makar Aleksiyeviç’ten.  Öyküleri okuyunca gerçekten de “bu öykülerin yazarının kafasındaki ağrı” hissediliyor okur tarafından. Öyküleri ortaya çıkaran ne tür bir ağrı? Herhangi bir anlamda ağrısı/acısı olmayan insan yazabilir miydi bu öyküleri?

O cümleyi söyleyen, Dostoyevski’nin yarattığı bir karakter. Elbette Dostoyevski’nin kafasındaki “ağrıyan düşünceleri” sorgulamak haddimiz değil ama Makar Aleksiyeviç’in “ne kadar Dostoyevski” olduğunu asla öğrenemeyiz. Durum böyle olunca hele benim kafamdaki -eğer varsa- ağrının da, orada bahsedilen düşünce ağrılarıyla ne kadar benzeştiğini de bilemeyiz, daha doğrusu ben bilemem. Ben öyküleri hep bir “fikir” üzerinden ilerletmeye çalışıyorum, öykülerde “yazarının kafasındaki ağrı” hissediliyorsa, belki sebebi budur ve bu durumda teşekkür etmekten başka yapacak bir şey kalmıyor bana.

Özellikle son zamanlarda okuduğumuz postmodern öykülerde –biraz aşırı bir yorum olabilir benimki ama- vıcık vıcık bir mizah var. Biçim ve dil oyunlarıyla bezeli mizah artık çok yaygın. Yoksunlar’da ise metinlerin derininde gezinen ince bir mizah var. Komiklik olsun diye yapılmamış belli ki. Bir durum, bir olay var anlatılan ve yazar okuru yormayan naif bir mizahla bunu aktarmış. Örneğin “Bir Gün Burnum Kokmaya Başladı” adlı öykünüz mizahi bir dille yazılan ağır öykülerden. Öykülere sızan bu mizah kendiliğinden gelişen bir süreç mi yoksa üzerinde düşünülen, özel bir çabanın ürünü mü? Günümüz öykücülüğünde çok sık görülen biçim ve dil oyunlarının yapaylığından özellikle uzak durduğunuz söylenebilir mi?

Vıcık vıcıklık aslında her yerde. Mizah; aşk, nostalji ve hüzünle birlikte o vıcık vıcıklığın kendisini en bariz gösterdiği yerlerden biri sadece… Oysa iyi mizah, istisnalar dışında, “güldürme” amacı taşımadığı zaman değer kazanıyor. Hatta edebiyatta iyi mizah, çok ciddi yerlere saklanıyor. Murat Aykul’un “Kafka okurken gülmeyen insan kafkaeskin tanımıdır,” diye bir sözü vardı. Kara mizah, mizah, mizahi dil gibi kavramların her biri sadece bu cümleden yola çıkılarak anlatılabilir.

Bahsettiğiniz öyküdeki kara mizah ve onun içinde yer yer beliren mizahi dil ise, öykünün kendisiyle birlikte oluştu. Daha doğrusu öykü o üslup içinde doğdu. Bunu hesaplamam, tasarlamam mümkün değildi. Hatta öyle ki Logosoloji’deki Bir Şairden Mektup’la -yine karamizaha da dayanan bir şekilde- kesişmesi/örtüşmesi de kendiliğinden oldu ve bunu planlasam bile yapamazdım gibi geliyor şimdi.

Ama bu, sonrasında bir planmanın olmadığı anlamına gelmiyor. Kâğıda aktarılmış olan üzerindeki her “dokunuş” gibi, her “olduğu gibi bırakma” da bir planlamanın sonucu olarak görülebilir. Bu nedenle o soruya verilebilecek en net cevap şöyle olur herhalde: Hem doğaçlama, hem de planlı. İlk önce kendiliğinden gelişen, daha sonra ise üzerinde düşünülen, özel bir çabanın ürünü…

Biçim ve dil oyunlarına ise bilinçli olarak mesafeli davranıyorum. Aslında kendimce, ikisine de çok yatkın olduğumu düşünsem de, bana göre “hikâye” adı üzerinde “anlatılan”ın üzerinde yükseliyor. Elbette “öykü”nün onu işleme, biçimsel numaralardan yararlanma gibi bir özgürlüğü var ve yan yana gelmiş en basit iki cümlede bile bir “biçimsel kaygı” olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ama sonuçta aslolan hikâyedir. Anlatmak istediğiniz bir şey var ki yazıyorsunuzdur. Zekice bir oyun zekâmızı okşayıp bir süre bizi mutlu edebilir, dile dayanan bir anlatı gözümüze kulağımıza bir süre hoş görünebilir; ama bize dokunan, ruhumuza daha çok yaklaşan hikâyenin kendisidir hep. O hikâyenin sunuşunda “biçim oyunu” varsa onu, öykünün bir parçası haline gelebildiği ölçüde -ne kadar uçuk veya sıra dışı olduğuna bakmaksızın- sahici bulup beğeniyorum. Bu nedenle deneyselliği, kurgu/sunuş tekniklerini küçümsediğim gibi bir anlam çıkmamalı. Calvino’nun, Perec’in, Barthelme’nin, David Markson’un yazdıkları hiç de “geleneksel” değil örneğin, ama o kadar oyunun içinde hiçbir yapaylık hissetmeyiz, en azından ben hissetmiyorum. Çünkü -en basit şekilde söylersem- yazarın derdi numaralar çekip gözümüzü boyamak değildir. Bu oyunlar, hikâyeye içkin mi yoksa anlatacak bir şey olmamasının veya “anlatamama”nın telafisi mi, buna bakıyorum kendimce. Yazarken mesafeli davranmam da bu yüzden.

Bu mesafeyi ise, Schiller’in Romantizmin de en önemli metinlerinden olan “Doğalcı ve Düşünselci Edebiyat Üzerine” [Orhan Pamuk’un, Saf ve Düşünceli şeklini tercih ettiği] makalesinden başlayarak anlatmak gerek belki de… Ne kadar doğalcı veya ne kadar düşüncelci olunacağına dair her yazarın ve her okurun içinde farklı bir terazi olduğunu düşünüyorum ve bu terazinin ayarı da haliyle öznel ve bir o kadar açıklanamaz oluyor. Matematik bir kesinlikle ifade edilmesi biraz zor olan bu karışımın çeşitliliği sayesinde oluşuyor edebiyat aslında. Altın bir oran olsaydı herkes öyle yazardı ve biz de hep aynı şeyleri okurduk. Başka bir ifadeyle, bir süre sonra hiçbir şey okumazdık. Benim içimdeki terazide dengeyi sağlayan şekilde yazıyor olmam, diğerlerinin daha düşük olduğu anlamına gelmez. Kaldı ki o terazi sabit durmuyor insanın içinde.

Neredeyse bütün öyküleriniz küçük insanı anlatıyor. Bireyin hayat karşısındaki durumu, gündelik yaşamın içindeki varoluş çabası göze çarpıyor. Modern dünyanın insanı sürekli bir kaybetme korkusuyla, kaybediş gerçeğiyle sınadığı yargısından hareketle, öykülerinizdeki bireylerin de kaybedişin kıyısında duran “yoksunlar” olduğunu söyleyebilir miyiz? Buradan hareketle kitabın isminin de böyle bir fikirle ortaya çıktığı yargısına varırsak aşırıya kaçmış olur muyuz?

Hayır, olmayız. Ve o eksiklik durumun anlatmak da hep eksik kalacak bir durum, yoksun olan sadece insanlar değil, onların öyküleri de…

Butik bir yayınevinden daha merkezi, köklü bir yayınevine geçtiniz. Bu süreçte bir öykücü olarak sizde bir şeyler değişti mi? Öyküye ya da yayıncılığa dair herhangi bir bakış açısı olabilir… Bu durumu biraz merkez-taşra ayrımına benzetebilir miyiz? Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Eğer bir karşıtlık kuracaksak, merkez ve taşra, butik ve köklü yerine iyi ve kötü yayınevi karşıtlığı üzerinden konuşmak daha sağlıklı olur. Blog yazılarından öykü kitabı yapan, o bahsettiğimiz vıcık vıcıklıkta kitapları yayımlayan bir yayınevinin “köklü” olması, bir yerden çok da önemli olmuyor çünkü. O yayınevinin ofisinin bir Anadolu kasabasında değil de İstanbul’da olması da… Logosoloji, Raskol’un Baltası’nın ilk öykü kitabıydı. Ama Raskol’un Baltası, Orhan Duru ve Ahmet Güntan basmıştı ve Logosoloji’yle birlikte Ozan Çınar’ın ilk kitabı da yayımlanıyordu. Dağıtım sorunlarının, kitabın daha çok insana duyurulamamasının benim de canımı sıktığı zamanlar oldu tabii ki. İnsanlık hali… Ama bir “ilk kitap”ın, hangi kitaplarla yan yana durduğu, yazarını nasıl bir edebî/insani duruşun ve niteliğin içine dâhil ettiği, dağıtım ve reklamdan çok daha önemli… Raskol’un Baltası’nı bu nedenle kendi adıma büyük bir şans olarak görüyorum. Bir sığlaşma, ucuzlaşma, ciddiyetsizlik süreci yaşıyoruz ve maalesef yayın dünyası da o sürece dâhil. Raskol’un Baltası, o dünyanın içinde şimdilik belki küçük ama saygın yer tutuyor. Zaten internet varken, kitabın ulaşılabilirliği çok da dert değil artık. Kitaptan haberdar olacak insan, bir şekilde o kitaptan haberdar olur. O kitabı okuyacak insan, evinden çıkmadan bile alır o kitabı. İyi ve köklü bir yayınevinin ise, insana yazdıklarının bir daha net ve güçlü bir karşılık bulduğuna dair iyi bir his verdiği, onu bir öykü geleneğinin içine dâhil ettiği de ayrı bir gerçek. Bunu da şu anda Yoksunlar ile yaşadığım için yine şanslı sayıyorum kendimi.

Son olarak; dergilerde sık sık karşılaştığımız bir isimsiniz. Dergilerin öyküye/öykücüye ne gibi etkileri oluyor sizce? İkinci kitabınızı çıkarmış olmanıza rağmen dergilere karşı duyduğunuz ilgi ve heyecan devam ediyor mu? Yoksa dergileri sadece bir basamak taşı olarak mı görmek gerek?

Evet, heyecan tabii ki ediyor. Sadece öykülerin toplamı kafamda şekillenmeden, öyküleri iyice eleyip düzenlemeden yayımlamak istemiyorum. Ama sonrasında, yazdığım bir öykünün dergide yayımlanmasından mutlu oluyorum. Kaldı ki henüz ikinci kitabı çıkarmış olmak, heyecanın kaybolmasına sebep olacak bir şey değil. Hâlâ yolun başı sayılır.

Edebiyat dergileri hem yazarlar hem de okurlar için büyük bir şans. Özellikle şiir ve öykü gibi türlerde… İlk ürünler ortaya çıkarken dergiler yazara “aşılması gereken bir eşik” sunuyor dergiler. Tepkilerinin doğruluğu veya yanlışlığı elbette tartışılır. Ama sahicilik, irade, adanmışlık testine dönüşüyor bu süreç ve bunlar da yazarlığa dâhil. Dergileri bir basamak olarak görmek anlamına gelmiyor bu, derginin kendisi çıkılması gereken bir basamak zaten. Hele hele ilk kitaptan önce… Daha sonrasında ise, okur ve yazar buluşması için iyi bir mecra. Okuru, bir insanın edebiyatla ilişkisini diri tutan bir tarafı da var dergilerin. Neyse ki öykücülüğümüzde hoş bir dergi geleneği var, umarım gelişerek devam eder.

oykulem

__________________________________________
* Öykülem’in 2016 İlkbahar tarihli 4.sayısında yayınlanmıştır.


Hakikatin Peşinde Bir Uzun Hikâye: İyiler Ölmez

iyiler-olmez

Hakikatin Peşinde Bir Uzun Hikâye: İyiler Ölmez *

“Eğer inanıyorsak sanat hakikate giden yolda bize yardımcı olur. Kalbimizi açar, bizi merhamet ve şefkat sahibi kılar. Kâinatın kitabını, yani temaşayı öğretir. Güzelliğin farkına varırız.” diyor Mustafa Kutlu, son kitabı İyiler Ölmez’in satır aralarında. Kutlu’nun dünyası için elbet rastgele edilmiş bir cümle değil bu. Yazdığı hemen her hikâyede, “hakikat” vurgusu yapan ve hakikati arayan Kutlu’nun bu sözlerinde, yazdıklarının sadece bir hikâye değil, aynı zamanda ilahi kelamı anlamanın bir pusulası olduğunun sonucuna da tekrardan varıyoruz Kutlu okurları olarak. Kutlu’nun son kitabı olan İyiler Ölmez’de de bu durumun yeni bir örneğini görüyor, Kutlu ile birlikte bir kez daha hakikatin yoluna çıkıyor, hakikati sorgulamaya devam ediyoruz.

İyiler Ölmez, taşrada, bir kahvehanede bir araya gelmiş dört kader ortağının hikâyesi: Sıtkı, Civan, Fotoğrafçı Sarhoş Mustafa, Doktor. Kutlu bu dört karakterin hikâyesini de kendi isimlerini taşıyan ara başlıklarla aktarıyor okura. Onların başlarından geçenleri anlatırken, hiç de yabancısı olmadığımız o klasik Kutlu üslubu, sanki bu dörtlünün yanındaymışız, hikâyenin bir köşesine iliştirilmiş bir tabureye oturmuş da bu dört yoldaşın hikâyelerini dinliyormuşuz gibi içine çekiyor bizi.

Kutlu, her karakterini ayrı ayrı örüyor ve taşranın bir köşesinde birleştiriyor. Karakterlerin kim olduklarını, geçmişlerini, aileleri ve çevrelerini, neler yaşadıkları ve neden “burada” olduklarını ince ince anlatıyor. Bu anlatım, Kutlu okurları için oldukça tanıdık elbet. Kutlu’nun karakterleri gökten zembille inmez, mutlaka sosyal ve psikolojik olarak bir zeminde bulunurlar. İyiler Ölmez’in karakterleri de böyle.

Mekân taşra… Tesadüf mü? Kutlu’da tesadüfe yer yok. Derinlikle işlenmiş Kutlu’nun hikâyesi. Öyle ki hikâyenin aksayan kısımlarına bile bir yazar olarak müdahil olup, itiraz ediyor. Bir bakıyorsunuz Kutlu hikâyenin bir yerinde sesini yükseltmiş: “[…] Bu hikâyede bir eksiklik var. Ama ne? Şudur: Hikâyenin dramatik yapısı yetersiz.” diye yazdığı hikâyede, kendi tabiriyle “kabiliyet yoksulu yazar” olarak söz sahibi oluyor. Daha sonra, “Hikaye içinde hikaye için ahkam kesmeyi bırakalım.” diyerek de kaldığı yerden anlatısına devam ediyor. Burası bile Kutlu hikâyeciliğinin inceliğini görmeye yeter belki de.

 

Mekânın taşra olmasının tesadüf olmadığını dile getirdik. Taşra, Kutlu hikâyelerinde belli ölçülerde “kutsanan” bir mekân. Kent-kır ayrımını yaparken, kenti belli yönleriyle her zaman eleştirdiğini biliyoruz Kutlu’nun. Sanayileşme, çarpık şehirleşme, yabancılaşma, ekolojik problemler gibi başlıklar, Kutlu’nun kişisel hayatında da hassas olduğu konular. Modern dünyanın elimizden aldıklarına ağıt yakmak yerine o bilindik Mustafa Kutlu reçetelerinden birini görüyoruz satır aralarında. Bu anlamda çareyi bir kere daha kırda, yani taşrada arıyor Kutlu. Taşranın sıcaklığı, samimiyeti, maddeden çok manaya kıymet veren bakış açısı İyiler Ölmez’in de önemli hususlarından. Dertleri, kederleri, hayal kırklıkları ve hatalarıyla soluğu taşranın bir kahvehanesinde alan dört karakter, zamanla taşranın sıcaklığı içerisinde erirken kendi dertlerini unutup başkalarının dertlerine derman olmaya başlıyorlar. Kutlu’nun taşrası böyle bir yer. Kutlu’nun hikâyelerinde umutsuzluğa yer yok!

Kutlu okurları, onun didaktik bir yazar olduğunu bilirler. İyiler Ölmez’de de aynı geleneği sürdürüyor Kutlu. Yukarıda da vurgulanan alıntıda olduğu gibi, Mustafa Kutlu’yu her an bir yerden söze girecekmiş gibi arıyor zaman zaman gözlerimiz. O da bu arayışı boşa çıkarmıyor. Kâh yanlış bilinen bir fikri düzeltiyor kâh pek de bilinmeyen bir konu hakkında okuru aydınlatıyor. Ama bunu öylesine yapıyor ki okur hikâyeden bir an olsun kopmuyor. Öyle ki hikâyeye başlamakla son sayfayı çevirmek arasında sanki bir göz açıp kapatmışçasına kısa bir zaman geçiyor. Son satırlara geldiğimizde ise Kutlu, hikâyeyi daha da dramatik hale getiriyor. Belki okurun pek de ummadığı bir şekilde bitiyor hikâye. Ama dedik ya, Kutlu’nun hikâyelerinde umutsuzluğa, karamsarlığa yer yok. O da bunu bir kere daha hatırlatıyor okura ve son noktayı koyuyor hikâyesine: “Böyledir. Bizde iyiler ölmez. Evliya olup aramızda yaşarlar.”

arka-kapak-sayi-14

_____________________________________________
* Arka Kapak Dergisi, Kasım 2016, Sayı:14 (Derginin 14.sayısında Yunus Emre Tozal’ın Mustafa Kutlu’yla yaptığı mini bir söyleşiye de ulaşmanız mümkün.)


#YazarımaDokunma ya da Bu Ne Biçim Hikâye Böyle?

rodins-thinker-2

Uzun zamandır blog sayfamı ihmal ettiğimi ancak şöyle bir bakmaya girince fark ettim. Bana bu yazıyla yeniden bloğuma dönmeme ortam sağlayan herkese şimdiden teşekkür edeyim. Konu bence uzun ama uzatmaya da pek niyetim yok açıkçası. Sadece 140 karakter sınırlaması olmayan daha geniş bir platformda kafama takılan bir konuya dair birkaç kelam etmek istedim. Yazıya şöyle bir göz atın, hoşuna gitmezse sağ üst köşedeki X işaretine tıkayıp kapıyı kapatabilirsiniz. Çünkü gerçekten de aslında mevzu edilecek bir olay bile yok ortada. Anlatayım…

Ne olmuştu?

Geçtiğimiz aylarda (İstanbul’da yaşayanlar bilir) Mephisto Kitabevi’nde bir etkinlik düzenlendi. Tutuklu yazarların kitaplarını imzalayan başka yazarların imza günü. (Nasıl bir tamlama oldu bu be..) Taksim’deki Mephisto’nun önünden geçerken gördük bunu sanırım. Bir hayli anlamsız geldi bana. Eleştirdik. Manasız bulduk. Neden ki, diye sorduk. Geçtik gitti. Konuyla ilgili sosyal medyada bir şey yazmadım. Sonra bir iki gün önce Tüyap’ta, benzer bir olayın daha geniş katılımla gerçekleştirileceğine dair bir haber gördüm. Onun üzerine şöyle bir tweet attım:
imza

Tweet’teki üslup için peşinen özür dileyeyim. Özellikle twitter’da bu şekilde argo içerikli paylaşımlarım oluyor. Önce bu konuya değineyim madem girdim. Üslup problemli. İçeriğinde “Mal mısınız?” geçen bir soru cümlesinin ciddiye alınmasını beklemem anlamsız olabilirdi. Ama muhatap buldu bu soru. Üslubunun tartışılmaya açılması meselenin bir boyutu olabilirdi ama öyle olmadı. Sadece takipleştiğim bir öykücü arkadaşımız (M. Barış Övün) üslubun problemli olabileceğinden bahsetti. Haklıydı.

Ama ben ne yazık ki üslupla ilgili bir eleştiriye maruz kalmadım. “Bu nedir kardeşim, haklıysan bile bu soru böyle mi sorulur?” diye karşıma çıkan kimse olmadı. Çıksaydı, özür diler, soruyu başka türlü sorardım. Ki bu üslup için tekrardan özür dileyeyim ben tabi. Ancak bu konu nasıl olmuşsa, mention atmamış olmama rağmen, muhtemelen kendi ismini twitter’da zaman zaman aratan egolu ünlülerden biri olan Tuna Kiremitçi’nin ekranına düştü. Kendisi ile şu şekilde bir diyaloğa girdik:

tuna-kiremitci-vakasi

Sanırım “herkesin her işi yaptığı” derken kendisini kastettiğimi anlamış olacak ki devam etmedi bu mentionlaşmaya. Ya da konuyla ilgili gerçekten beni haklı buldu. Bilemiyorum. Bildiğiniz üzere kendisi bir şekilde romanlarını (ben iki romanını okudum) bastırmış kötü bir yazar. Bunu fark etmiş olacak ki daha iyi yaptığı iş olan müzisyenliğe geri döndü. En azından roman yazmayı bıraktığını falan açıkladı geçtiğimiz günlerde. Umarım ikinci bir Emrah Serbes vakasına dönmez olay da Tuna Kiremitçi’nin ismini iki ay sonra yeni romanıyla raflarda görmeyiz.

Olay Tuna Kiremitçi ile kapanmadı tabi ki. Kendisine “düşünce faşisti” demekten herhangi bir beis duymayacağım solcu yazarlardan olan Aslı Tohumcu da hemen beni “kötü” ilan ederek olaya müdahil oldu:

asli-tohumcu-airways

Bu tweette geçen “kötü” ibaresi bana mı yoksa olaya mı diye düşünürken, en iyisi kendisine sorayım dedim dolaylı yoldan. Bu tip insanlarla diyaloğa girmenin zor olduğunu bilsem de İbrahim’e su taşıyan karınca misali en azından o yolda ölürüm hesabı diyaloğa girmeyi deneyeyim dedim:

asli-tohumcu-vakasi

Bakın kendisiyle ne de güzel diyaloğa girememişim değil mi? Uzatmamak için eyvallah deyip bıraktım, uğraşsam sabaha kadar konuşurduk bu hanımefendiyle. Ama kendisi ön yargılı ve saldırgan bir kişilik olduğundan hiç yeltenmedim bile.

Öte yandan bir insanı “kötü” ilan etmek ne kadar kolay değil mi? Oysaki yıllar önce kendisinin “Taş Uykusu” adlı kitabı ile ilgili yazdığım yazıyı kendi sosyal medya hesaplarından paylaşırken hiç de böyle düşünmüyordu. (Yazıya BURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz.) Kendi ismimle kullanmadığım twitter hesabımdan “kötü” olduğumu ilan etmesi ise sadece birkaç saniyesini aldı.

Peki neden kötüyüm?
1) Kendisinin “şiddetle” savunduğu fikri savunmuyorum diye.
2) O fikir doğrultusunda gerçekleştirdiği eylem pratiğini eleştiriyorum diye.
3) Ona benzemiyorum diye.

Bu listeyi maddeler halinde uzatırım ama gerek yok. Tuna Kiremitçi’nin sözde ironik üslubu, Aslı Tohumcu’nun faşist söylemi ile birleşince Türkiye’de kendini “aydın” zanneden solun, artık vıcık vıcık hale gelmiş samimiyetsizliği bir kere daha ortaya çıkmış oluyor özetle. Gündüz twitter’da bu bölgenin artık çoğu kesimi tarafından kaderine terk edilen bölgesi olan Doğu için ağıt yakıp, akşamında Cumhuriyet Meyhanesi’nden rakı kadehi elinde fotoğraf paylaşan çakma solcuları canlı canlı gördük. Görmeye de devam edeceğiz. Ben bunu biliyorum. Kendileri de farkına varır umarım.

Bir insanı iyi ya da kötü yapanın ne olduğunu tartışmaya açacak değilim. Dallanıp budaklansın da istemiyorum mevzu bu satırlar arasında. Ama bu tip sözde özgürlükçü aydın karikatürleri, iğnenin ucu kendilerine dokunduğu zaman nasıl da hırçınlaşıyorlar görülsün istiyorum. Eleştirdikleri iktidara dönüşmeleri çok fazla zaman almazdı, şayet iktidar olabilecek güç ellerinde olsaydı. Aynı derecede, belki daha sert, tahammülsüz ve eleştiriye kapalılar. Tek farkları iktidar koltuğunda oturmuyor olmaları. Bir de gücü elinde tutsalardı neler olurdu kim bilir… Lafa gelse, bu toplumun ne kadar da sorgulamayan bireylerden oluştuğu dillerinden düşmez. O fildişi kulelerinden bakınca, her seçim sonrası toplumun ne cahilliğini bırakırlar ne aptallığını. Ama kendilerinin eylem pratikleri sorgulamaya açılınca, eleştirilince hemen kaplan kesilirler.

Bu tip insanlar, bu ülkedeki aydın probleminin bir başka yönünü gösteriyor. Bu memlekette aydın problemi olduğu aşikar. Herkes kendi köşesinden diğerlerine salladıkça çözülecek gibi de durmuyor. Eleştiriye açık insanları mumla aramaya devam edeceğiz gibi. Her neyse…

Peki benim esas eleştirdiğim neydi?
Tuna Kiremitçi mi? Aslı Tohumcu mu? İkisi de değil. Diğerleri de değil. Benim eleştirdiğim o insanlar değil. Eylemin bütünsel olarak kendisi. Bir eylem düşünün, hapisteki yazarlar müebbetle yargılanırken, onlar adına dayanışma adı altında yapılsın. Bu eylem belli ki pratik somut bir sonuç hedeflenerek yapılıyor. Ama mümkün mü? Bu eylemin kazananı, Aslı Erdoğan’ın kitaplarının tekrar baskılarını yaparak onu yeniden çok satanlar raflarına taşıyan yayıneviyse, eylemin kendisi neden sorgulanmıyor? Dayanışmanın pek çok biçimi olduğunu düşünüyorum ama bu yapılan, o dayanışma biçimlerinden birisi değil bana kalırsa. Olsa olsa birkaç yazarın kendi egolarını tatmin etmesi adına oluşturulmuş ve yayınevine hem de kitap fuarı gibi büyük bir kapitalist tezgahta daha fazla para kazandıran bir oyun olabilir. Eylemlerinin alkışlanmasıyla koltukları kabaran, eleştirildiklerinde karşısındakini birkaç saniye içinde “kötü” ilan edebilecek insanların da aralarında bulunduğu bu insanların bazıları (lafım hepsine değil) aydın değil, olsa olsa kötü bir aydın taklidi olabilirler diye düşünüyorum.

Konuyu uzatmayayım. Görünen o ki Aslı Tohumcu gibi figüranlar, kendi yazdıkları roman karakterlerine (Taş Uykusu) dönüşmekte vakit kaybetmiyor. Umarım bunun farkına varırlar.

Verdiğim rahatsızlıktan ötürü özür dilerim. Sürçi lisan ettimse affola.

Her şey bir yana: Özgürlük kazansın. Her anlamda…